VI. ÜNİTE: TÜRKLERDE SANAT

Ana Sayfa » 11.SINIF TARİH » VI. ÜNİTE: TÜRKLERDE SANAT
Sitemize 17 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 27.582 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

VI. ÜNİTE: TÜRKLERDE SANAT

 

A. ILK TÜRK DEVLETLERINDE SANAT

ilk-türklerde-sanat

Tarihin en köklü milletlerinden biri olan Türklerin yaşadığı Orta Asya, MÖ 4500’lere kadar uzanan çeşitli kültürleri de bünyesinde barındırmıştır. Anav,AndronovaKarasuk ve Tagar kültürleri ile MÖ 3000’lere kadar uzanan ve en eski Türk kültürü kabul edilen Afanesyova da burada yer almaktadır. Bu kültür bölgelerinde tuğladan evlere, topraktan ve çeşitli madenlerden yapılmış süs ve ev eşyalarına, dokumalara rastlanılması gelişmiş bir kültürün varlığını ortaya koymuştur.

Orta Asya Türk sanatının temeli ilk Türk devletlerinde görülen atlı göçebe kültürüne dayanmaktadır. Konargöçer bir yaşam tarzını benimseyen Hunlarda ve Kök Türklerde taşınabilir sanat eserleri öne çıkarken yerleşik hayata geçen Uygurlarda farklı eser tipleri görülmüştür.

Orta Asya’da yerleşik kültürlerle yan yana yaşayan Türkler sabit ev kültüründen haberdar olmalarına rağmen konargöçer yaşam tarzından dolayı çadırda yaşamayı tercih etmişler, bu da çadır sanatının gelişmesine neden olmuştur. Yurt adı verilen ve keçeden yapılan çadırlar alçak kubbeli olup iç çatısı ağaç iskeletlidir. Tepelerinde havalandırmayı sağlayan bir delik bulunmaktadır. 

Çadır geleneği değişik yönlerden Türk kültürü üzerinde günümüze kadar etkisini sürdürmüştür. Bu etkilerden biri de dinî mimari eserlerinde kendisini göstermiştir. Türkler ölüyü çadıra koyup yas töreni düzenler; daha sonra ölünün mezarı üzerine kerpiçten, taş ve ağaçtan kulübe yaparlardı. Bu düşünceler doğrultusunda gelişen ve en eski mezar tipi olan kurganlar bir tümülüsü andırmış, sonraki dönemlerde de anıt mezar mimarisini etkilemiştir. Çadır geleneği, mimarinin yanında süsleme sanatını da etkilemiştir. Orta Asya’da Türklerin kullandıkları özellikle kağan çadırlarının süsleme bakımından daha zengin ve daha büyük olduğu bilinmektedir. Otağlar renk renk kıymetli kumaşlar ve ipeklilerle süslenmiştir. Kumaş, keçe ve çadır üzerine aplike tekniği ile yapılmış süslemeler hâkimdir. Süslemelerde genellikle; kaplanla dağ keçisinin, grifonla geyiğin ya da bu tür hayvanların mücadelelerini konu edinen betimlemeler vardır. 

KURGAN
Türkler ölümden sonraki yaşama ait dinî inanışları sebebiyle “kurgan” adı verilen mezarlar yapmışlardır. Özellikle Hunlarda rastlanılan kurganlar, açılan çukurlar içerisine zemin ve tavanı karaçam ağaçlarından oluşan bir mezar odasından ibarettir. Bu odanın tamamı keçe yaygılarla örtülür, mumyalanmış ceset başı doğuya gelecek şekilde buraya yatırılırdı. Mezar odasına ölen kişinin eşyaları ve bazı hediyelerle, atı da yakınına kuyruğu kesilmiş veya düğümlenmiş bir şekilde gömülürdü. Hunlardaki cesetlerin mumyalanarak gömülmesi geleneği Anadolu’da bazı Ilhanlı ve Selçuklu kümbetlerinde de uygulanmıştır. 

Türk Dünyası Kültür Atlası, s. 54 (Özetlenmiştir.)

Kök Türkler Döneminde anıt mezar geleneği bazı değişikliklerle devam etmiştir. Anıt mezarlar dikdörtgen bir alan içinde, tören yolu ve bu yol üzerinde ölen kişinin yaptıklarından ve devletin durumundan söz eden kitabeler, çeşitli heykeller ve ortada bir sunaktan oluşur. Bu anıtların en ünlüleri Orhun Irmağı kıyılarında bulunan Tonyukuk, Kültigin ve Bilge Kağan anıt mezarlarıdır. 

Yerleşik yaşamı benimseyen Uygurlar anıt mezarları, çadırdan esinlenerek kubbeli yapmışlardır. Karahohoça yakınlarındaki kubbeli anıt mezarları bu döneme ait ilk örneklerdir. Ayrıca “Stupa” denen kubbeli tapınaklarda duvar ile kubbe arasındaki bağlantıyı sağlamak için üçgenler kullanılmıştır. Daha sonraları Selçuklu ve Osmanlı mimarisinde kullanılan bu üçgenler “Türk üçgeni” olarak adlandırılmıştır. 

Uygurlar mimari alanda önceki dönemlere göre büyük gelişme kaydetmiş, birçok kent kurup etrafını surlarla çevirmişlerdir. Evler, saraylar, dinin etkisiyle yapılan manastır ve tapınaklar Uygur kent mimarisinin önemli ögeleridir. 

Hunlar ve Kök Türklerce bilinen kerpiç ve tuğladan yapılmış toprak damlı ev mimarisi Uygurlarda gelişme göstermiştir. Bu evler yarım metre yüksek bir tuğla duvar üzerine inşa edilir, genellikle tek katlı avlulu, dikdörtgen planlı olup evlerin pencereleri ilk zamanlar yuvarlak ve kemerlidir. Çatıları ise kiremitle örtülüdür. Uygur evleri plan açısından Anadolu’daki Türk evleri ile ortak özellikler göstermektedir. 

kubbe-geçişlerinde-yer-alan-türk-üçgeni

Bu dönemde yapılan manastır ve tapınaklar, mekân tasarımı ve avlu etrafındaki oda dizileri TürkIslam devletlerindeki medreselere örnek olmuştur. 

köktürk-balbal

Köktürkler Döneminde heykel sanatı önemli gelişme göstermiştir. Heykellerdeki yüz ve saç biçimi ile giyim tarzının gerçeğe yakın bir şekilde yontulması dikkat çekicidir. Ayrıca öldürülen düşmanları temsil eden balballar da diğer heykel örnekleri arasında yer almaktadır. “Bengütaş, baba taş, kadın taş” gibi adlarla da anılan balballar, mezar taşı olarak günümüze yansımıştır. Özellikle Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkleri bu geleneği yaşatmışlardır. Yakın zamana kadar Tunceli ve Muş yöresinde koç biçimli mezar taşları yapılmıştır. 

Uygurlar Döneminde heykel sanatındaki gelişme devam etmiş; işlenmesi kolay alçı, toprak, ahşap, taş ve madenden eserler yapılmıştır. Heykeller balbal donukluğundan kurtularak hareketlendirilmiş, gerçek anlamda heykel sanatının doğuşu başlamıştır. At başı heykelinin kalıp döküm tekniğiyle yapılması bu ve benzeri heykellerin geniş bir kullanım alanı olduğunu ve aynı örnekten çok sayıda yapıldığını göstermektedir. Bu dönemde heykel sanatının gelişmesinde dinî inançlar da etkili olmuştur. 

uygur-budlat-tapınakları

Türk resim sanatının temeli Uygurlar Döneminde atılmıştır. Uygurların tapınakları süslemek için yaptıkları duvar resimleri (fresko)nde insan yüzü duyguları ifade edecek şekilde resmedilmiş, portre sanatına geçiş yapılmıştır. Ayrıca kitapları süslemek için kullanılan minyatürlerin konuları dinî ya da günlük hayattan seçilmiştir. Türk minyatür sanatının kaynağını oluşturan Uygur resim ve minyatür sanatı, Moğollar aracılığıyla Iran ve Anadolu’ya taşınarak Anadolu Türk sanatını etkilemiştir. Çini sanatının da ilk olarak Uygurlarda kullanıldığı da bilinmektedir. Uygurların yerleşim merkezi olan Karahoço’da yapılan kazılarda tapınakların zeminlerinde çini parçaları bulunmuştur. 

Türkler; demircilik, dokumacılık, dericilik, maden ve ahşap işçiliği gibi el sanatları ile uğraşmışlardır, yaptıkları eserleri çeşitli hayvan ve hayvan mücadele sahnelerini gösteren motiflerle süslemişlerdir. Türk sanatındaki bu süslemeye “hayvan üslubu “denmektedir. Türklerin yaşam tarzından kaynaklanan ve Hunlar Döneminde başlayıp tüm Orta Asya’da yaygın olarak kullanılan bu üslup, İslamiyet’ten sonraki dönemde özellikle taş süslemelerde sıkça kullanılmıştır. 

avrupa-hunlarına-ait
Türk maden sanatının ilk örnekleri altın, gümüş, demir ve bronz gibi madenlerden elde edilmiştir. Türkler ham demirden çelik elde ederek kılıç, kalkan, mızrak, ok uçları vb. eşyalar yapmışlardır. 

Ahşap işçiliğine önem veren Türkler, ihtiyaçlarına göre sandalye, masa, dolap, karyola gibi ev eşyaları, mutfak takımları, göçlerde kullanılan araba ile at koşum takımlarını da ustalıkla yapmışlardır. 

Türklerde yaşam tarzına bağlı olarak hayvancılık Türk sanatını da etkilemiştir. Hayvan ürünlerinin değerlendirilmesiyle ortaya çıkan dokumacılık önemli el sanatlarından biri olmuştur. Yünün kolayca işlenmesinden elde edilen keçe; çadır, giysi vb. yapımında kullanılmıştır. Dokumacılığın bir dalı olan halıcılık da ilk dönemlerden itibaren Türklerde önem arzeden bir sanat dalı olmuştur. Pazırık Kurganı ve Doğu Türkistan mezarlarında (MS III-IV. yüzyıl) bulunan Türk düğümlü halı parçaları Türklerde bu sanatın ilk dönemlerden itibaren yaygın olduğunu göstermektedir.  

 

B. TÜRK-ISLAM DEVLETLERINDE SANAT

türk-islam-devletlerinde-sanat

1. Mimari

Revak : Yapının ön yüzünde bir kemer dizisi ile dışa açılan üstü örtülü uzunlamasına mekân.
Eyvan : Üç tarafı ve üstü kapalı, bir tarafı avluya ya da diğer bir mekâna açılan bölüm.
Portal : Ana kapı, taç kapı.
Kemer : İki sütun veya ayağı birbirine bağlayan mimari öge.
Avlu : Bir yapının veya yapı grubunun ortasında kalan üstü açık, duvarla çevrili alan. 

İlk Müslüman Türk devletlerinde sanat alanında büyük gelişme kaydedilmiştir. Karahanlılar Döneminde, Türk-İslam sanatının temelleri atılmış ve bu dönemin mimari eserleri sonraki döneme örnek olmuştur. Gazneliler Döneminde Hint ve İslam sanatları kaynaşmış, bu dönemde gelişen Türk sanatı Selçuklularda ve Hindistan’da gelişecek olan Müslüman Türk sanatını etkilemiştir. Iran ve çevresine egemen olan Büyük Selçuklular; Abbasi, Sasani ve Karahanlı sanat ve mimari geleneklerini geliştirerek yeni sentezlere ulaşmış ve Türkiye Selçuklu sanatına kaynak teşkil etmişlerdir. 

Anadolu’da kurulan devletler ise yeni yapı teknikleri ortaya koymaktan çok birikimlerini kullanarak yaşadıkları bölgenin yapı malzemeleri ve mimari özelliklerinden yararlanarak yeni eserler yapmışlardır. Ilk Türk beylikleri tarafından yapılan eserlerde tuğla tekniği yerine kesme taşlar kullanılmıştır. 

Yüzeyler renkli taşlar, kemerler ve halat motifi figürler ile daha da zenginleştirilmiştir. Süslemelerde bitki ve hayvan motifleri kullanılmıştır. Bu süreçte birçok yeni eser inşa edilirken mimaride revak, eyvan, portal vb. yeni ögeler görülmüştür. Saltuklulardan kalan Kale Mescidi ve Tepsi Minare (Erzurum) ile Mengüceklilerden kalan Divriği Ulu Camii (Sivas) ilk Beylikler Dönemine ait önemli eserlerdendir.

 

Dini Mimari:

Türk-İslam devletlerinde yerleşik yaşam tarzının önem kazanması imar faaliyetlerini ön plana çıkarmış; cami, medrese, kervansaray, köprü vb. eserler inşa edilmiştir. Camiler bu eserler arasında ilk sırada yer almıştır. Karahanlı camilerinde kubbe, önemli bir mimari unsur olarak öne çıkmış, Türk üçgeni kullanılmaya devam edilmiştir. Bu dönemdeki cami mimarisi Gazneliler devrinde de gelişimini sürdürmüştür. 

diyarbakır-ulu-cami

Büyük Selçuklular, Karahanlı ve Gaznelilere göre daha büyük çapta camiler yaparak “eyvanlı tip” cami şemasını geliştirmişlerdir. Ortaya çıkan bu klasik cami planı, daha sonraki dönemlerde de cami mimarisine temel olmuştur. Büyük Selçukluların Iran’da yaptıkları ve “Mescidi Cuma” olarak adlandırılan bu camiler kubbenin önem kazandığı ve planın kubbeye göre tasarlandığı ilk camilerdir. Türkiye Selçuklu camileri de Büyük Selçuklularda olduğu gibi çok sütunludur. Ayrıca bu dönemde Gazneliler zamanında ilk defa inşa edilen ahşap direkli camiler ve küçük mescitler de görülmektedir. 

XII. yüzyılda Fransa’da başlayıp tüm Avrupa’ya yayılan Gotik sanatı Rönesans Dönemine kadar etkisini sürdürmüştür. Gotik mimarisi özellikle dini alanda etkili olmuş ve bu dönemde sivri çatı ve kuleleriyle göğe doğru yükselen dev boyutlu katedraller yapılmıştır. 

İslamiyet’in etkisiyle gelişen minare geleneği Türk-İslam sanatında önemli bir yere sahiptir. Barış zamanında müminleri namaza çağırmanın yanında savaş zamanında gözcü kulesi olarak da kullanılan minareler; fırınlanmış tuğlaların farklı dizilişi, çeşitli bitki motifleri, geometrik desenler, çini süsleme ve kûfi yazılarla zenginleştirilmiştir. Genellikle bir kaide üzerinde silindir gövdeli yukarı doğru daralan bir görünüme sahiptirler. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi bu özellikleriyle Türk-İslam devletlerindeki minareler ağır ve hantal görünümlü Arap minarelerinin aksine biçimi ve süslemeleriyle sanatsal açıdan büyük bir önem taşımaktadır. 

mardin-ulu-cami

XIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu’da medrese ve camilerin taç kapılarında çifte minareler yapılmıştır. “Devlet”i sembolize ettiği anlayışı ve eserlerin daha ihtişamlı görünmesi amacıyla yapılan çifte minarelere Orta ve Doğu Anadolu kentlerinde sıkça rastlanmaktadır. Bu minareli cephe mimarisi XIII. yüzyılın sonuna kadar varlığını sürdürmüştür. 

sultan-sencer-türbesi1Osmanlı minareleri önceki dönemlere göre daha ince ve süslü olup estetik bir görünüme sahiptir. Camilerde sayıları altıyı bulan minareler yapılmıştır. Farklı bölümlerden oluşan minarenin taş veya tuğladan olan gövdesi genellikle çokgendir. Bu gövdeler burmalı ve yivli yapılı olup kabartmalar ve motiflerle süslüdür. 

Türkler İslamiyet’ten önce olduğu gibi anıt mezarlara özel bir önem vermişlerdir. Ilk Türk devletlerindeki anıt mezar mimarisi Karahanlılar Döneminde türbe mimarisi olarak devam etmiştir. Karahanlı türbeleri kare planlı, tuğla malzemeli ve süslemeli anıtsal yapılardır. Bu alanda Gaznelilerde bir gelişme olmamışsa da Selçuklular Döneminde büyük gelişme kaydedilmiştir. Seçuklularda anıt mezarlar “kümbet ve türbe” olmak üzere iki değişik şekilde inşa edilmiş, bu gelenek Beylikler Döneminde de devam etmiştir. Selçuklu türbeleri kare, çokgen veya yuvarlak planlarda yapılmıştır. Konik veya piramit bir külahla örtülen mezarlara kümbet, kubbeyle örtülü olanına da türbe denir. Bazı kümbetler hayvan figürlü taş süslemeleri ve alt kattaki mumyalık bölümleriyle dikkat çekmektedir. 

Anadolu’da taşın bol olması nedeniyle anıtmezarlarda tuğlanın yerini daha sonra taş almıştır. Başlangıçta tek olarak yapılan bu binalar daha sonra cami ve medreselere bitişik olarak inşa edilmiştir. 

Dinî mimarinin bir diğer unsuru da medreselerdir. Türk-İslam devletlerinde ilk medrese Karahanlılar Döneminde yapılmıştır. Gazneli medreselerinden ise hiçbir örnek kalmamıştır. Büyük Selçuklular, yaşadıkları bölgedeki Iran kültüründen faydalanmakla birlikte mimaride yeni bir tarz ortaya koyarak farklı bir medrese tipi oluşturdular. Bu medrese tipi yatılı öğrenci odaları ve dersanelerin birleşmesinden meydana gelmiştir. Ayrıca evlerde mevcut olan eyvan unsuru da medrese mimarisine girmiştir. Bugün arkeolojik bir kalıntı durumunda bulunan Nizamiye Medresesi bu yeni tarzda inşa edilmiştir.

Beylikler ve Türkiye Selçukluları tarafından yapılan Anadolu medreselerinin mimarisi, temel olarak Büyük Selçuklu geleneğine dayanır. Kubbeli ve eyvanlı olarak iki tip hâlinde gelişen Anadolu medreseleri daha küçük ölçülerde ve dikdörtgen şeklinde yapılmış olup süslemeli taç kapıya sahiptir. Kubbeli medreselerde avlunun üstü bir kubbeyle örtülüdür.

 

Sivil Mimari:

Türk-İslam devletleri dinî mimaride olduğu gibi sivil mimaride de özgün eserler inşa etmişlerdir. Bu alandaki eserlerden olan kervansaraylar ilk kez Karahanlılar tarafından yapılmış olup bunlara “ribat” adı verilmiştir. Güvenlik ve konaklama amacıyla yapılan ribatlar savunma duvarlarıyla çevrili; mescit, ahır ve oda gibi bölümlerden oluşmaktaydı. Gaznelilerde görülen kervansaray mimarisi Selçuklular Döneminde geliştirilmiş anıtsal yapılar şeklinde kendisini göstermiştir. 

Türkiye Selçuklu kervansarayları; anıtsallıkları, planları ve süslemeleriyle dikkat çekerek önceki dönemlere göre daha gelişmiştir. “Han” veya “Sultan Han” denilen bu yapılar; avlulu, kapalı ve karma olarak inşa edilmiştir. Avlunun ortasındaki köşk mescidiyle beraber kütüphane, revir, hamam, tamirhane gibi toplum ihtiyacına yönelik birçok bölüm de hanlarda yer almaktadır. 

han-mimarisi

Sivil mimarinin önemli bir unsuru olan saraylar Karahanlılara göre Gaznelilerde daha fazla gelişme göstermiştir. Gazne saray planları daha sonraki dönemlerde saray mimarisinin temelini oluşturmuştur. Saraylar; açık ve kapalı geniş alanlar, büyük bir avlu etrafına sıralanan mekânlar hâlinde tasarlanmıştır. Çok katlı uygulamalardan kaçınıldığı için farklı işlevi olan bölümler arazi üzerine yayılmış, bağlayıcı koridorlarla bütünlük sağlanmıştır. Türkiye Selçukluları Döneminde ise plan ve işlev yönünden Orta Asya ve Iran geleneğinden esinlenilerek kaba taş ve tuğladan yapılan saraylar, kervansaraylar kadar gösterişli ve büyük değildir. Dış görünüşleri oldukça sade olan bu yapıların içleri çini, alçı ve taş süsleme açısından çok zengindir. 

Türkler Anadolu’ya gelirken Orta Asya ve İran’daki geleneksel mimarilerden faydalanarak konut mimarisinde yeni sentezlere ulaştılar. Yaşadıkları bölgelerin coğrafi şartları, dinî hayatları, aile yapıları ve günlük hayat tarzları Türklerin yaptıkları konutların şekillenmesinde etkili oldu. Bu gelişmelere rağmen çadır geleneğinden esinlenmeye devam ettiler. İlk Türk evleri çadırın bir kopyası olarak inşa edildi. Çadırdaki düzen daha sabit sembollerle ev planına aktarıldı. Evler tek odalı olup sofasız inşa edildi. Çadır aynen odaya; çadırın önü de avluya dönüştürüldü. Avlu evin merkezi ve ortak kullanım alanı olarak tasarlandı. Evlerde sedirler kuruldu,yüklük gibi kapalı alanlarla beraber, mutfak (ocak) yapıldı.

 

2. Süsleme Sanatları

Türk-İslam devletlerinde süsleme sanatları ilk Türk devletlerine göre gelişmiş ve çeşitlilik kazanmıştır. 

Uygurlardan itibaren kullanılan çini sanatı Karahanlılar ve Gaznelilerde de görülmektedir. Gazne saraylarındaki çiniler Uygur çinileri ile benzerlik göstermektedir. Iran’da Büyük Selçukluların yeni teknikler kullanmasıyla büyük gelişme gösteren çini sanatı, onları takip eden Türkiye Selçuklularında özellikle iç mekânların dekarasyonunda başarıyla uygulanmıştır. Bu sanat Beylikler Döneminde de gelişimini devam ettirmiştir. Çinilerde yazı ve geometrik desenler sıkça kullanılmıştır. 

Türkler Anadolu’ya gelinceye kadar eserlerinde tuğla süslemeleri sıkça kullanmışlardır. Anadolu’da taşın öncelikli yapı malzemesi olması taş oymacılığının gelişmesini sağlamıştır. Türk çadırının kubbesi, kapısının açılış şekli ve kordonları, taş mimarisine esin kaynağı olmuştur. Örneğin portaller çadırın kapısına benzetilmiştir. Yukarıdaki görsellerde görüldüğü gibi taş süslemelerde çift başlı kartal, kartal, kuş, ejder, aslan, geyik, melek, yıldız gibi birbirinden farklı figürler yer almaktadır. Bunun nedeni Selçuklu sanatının İran ve Anadolu’daki yerli kültürlerle, İslam öncesi Orta Asya Türk kültürü vb. ögelerden beslenmesidir. 

c. Beylikler Döneminde Mimari Alandaki Yenilikler
Türkiye Selçuklularının Kösedağ Savaşı’ndan sonra dağılma sürecine girmesiyle Anadolu’nun farklı bölgelerinde birçok Türk beyliği kurulmuştur. Bu beyliklerin birçoğu siyasi yönden çok güçlü olmasalar da hâkim oldukları bölgelerde halkın ekonomik ve sosyal refahını yükseltmeye yönelik gerçekleştirdikleri imar faaliyetleriyle Anadolu’nun Türkleşmesini sağlamışlardır. Bu süreçte Türk beylikleri Anadolu Türk mimarisine bazı yenilikler getirmişlerdir. Osmanlı mimarisinin temelini oluşturan bu dönem, Türkiye Selçuklu sanatı ile Osmanlı sanatı arasında bir geçiş dönemi olmuştur.

selçuklu-ve-beylik-dönemi-mimari

Türkiye Selçuklu eserlerinde görülen gösterişli taş işçiliğine karşılık Beylikler Döneminde süslemede sadeleşme görülür. Yapılarda mermer kaplamalar kullanılmaya başlanmıştır. 

Taş süslemelerin yanında Türk sanatında önemli bir yer tutan ahşap işçiliği; yapıların pencere ve kapı kanatlarında, cami minare ve minberlerinde uygulanmıştır. Ağaç işlerinin en anıtsal eserleri olan minberler, XII. yüzyıldan başlayarak Türkiye Selçuklu sanatında çok parlak bir gelişme göstermiş bu durum Beylikler Döneminde de devam etmiştir. 

süsleme-sanatları

Uygurlarda görülen fresk ve minyatür türündeki resim sanatı, Orta Asya’dan Anadolu’ya farklı kültürlerin etkisinde kalarak gelmiştir. Resim konusundaki dinî endişe, sanatkârları daha çok minyatür yapmaya yöneltmiştir. Türkiye Selçuklu minyatürlerinde sultan ve vezirlerin yaşamlarındaki olaylar, edebiyat eserlerindeki öyküler, manzara ve portreler vardır. XIII. yüzyılın önemli minyatürlerinden bazıları El Cezeri tarafından yazılmış Otomata adlı kitapta yer almaktadır. 

Türkler İslamiyet’i kabul edince Kur’an’la beraber Arap harflerini de almış, fakat bunu estetik bir yazı hâline getirmişlerdir. İlk büyük Türk hattatı Amasyalı Yakut’un (XIII. yüzyıl) hat sanatının tüm kaidelerini ortaya koymasıyla Türk hat sanatının temelleri atılmıştır. “Güzel yazı yazma sanatı” olan hat, sadece kitaplarda değil seramik kaplar, madenî eşyalar ve mimari ögeler üzerinde de görülmektedir.

3. El Sanatları

Büyük Selçuklularla parlak bir dönem yaşayan maden sanatı XII. yüzyılda Artuklular ve Selçuklularla Anadolu’da varlığını sürdürmüştür. Oyma, kakma, kabartma gibi çeşitli tekniklerin kullanıldığı bu sanat kandil, şamdan, buhurdanlıklar gibi gündelik yaşama ilişkin birçok madenî eşyada kendisini gösterir. 

İlk Türk devletlerinden itibaren yaygın olan halı ve kilim dokumacılığı gelişerek devam etmiştir. İran’da halıcılığın gelişmesinde Büyük Selçukluların önemli rolü olmuştur. Halıyı Anadolu’ya Türkler getirmiş ve halıcılık Orta Anadolu’dan Batı’ya yayılmıştır. Halılarda baklava, yıldız gibi geometrik şekiller; bordürlerde bitki ve hayvan figürleri kullanılmıştır. Beylikler Döneminde halıcılık, gelişimini devam ettirmiş, İslamiyet’ten önceki genelde hayvan üslubuna bağlanan temalar hızla ayıklanmış; yerini bitkisel ağırlıklı süsleme, yazı ve geometrik şekillerden oluşan soyut kavramlara bırakmıştır.

 

C. OSMANLI SANATI

1. Mimari

konya-alaaddin-cami

Dini mimari:

Erken dönem olarak adlandırılan ilk Osmanlı mimari eserleri yoğun olarak İznik, Bursa ve Edirne’de yapılmıştır. Dinî mimari alanında cami, medrese ve türbeler inşa edilmiştir. 

Osmanlı Devleti bu dönemde Selçuklu Dönemi camilerini örnek almakla birlikte bir arayış içinde farklı planlarda eserler vermişlerdir. Tek kubbeli, ters T planlı, çok ve merkezî kubbeli camiler ve Klasik Döneme geçiş camileri bu döneme ait örneklerdir. 

erken-dönem-osmanlı-cami-mimarisi

Osmanlı Devleti’nin kendine has üslubunu oluşturduğu Klasik Döneme geçiş İstanbul’un fethiyle başladı. Devlet, siyasi alanda ulaştığı başarıları sanata da yansıttı. Ilk kez merkezî kubbeli camilere yarım kubbeler eklemek ya da tek bir merkezî kubbe ile mekânı örterek geniş alan oluşturma amacı bir ölçüde gerçekleştirildi. Bu dönemin ilk örneği İstanbul Bayezit Camii idi. 

II. Bayezit Dönemi ile başlayan klasik dönem aynı zamanda “Büyük Külliyeler Devri” olarak adlandırıldı. Başlangıçtan itibaren görülen külliyeler şehir planlamasında belirleyici unsur oldu. Şehirler, merkeze yapılan külliyenin etrafında gelişme gösterdi. Bu dönemde Edirne, Amasya ve İstanbul’da yapılan külliyeler, şehirlerin Osmanlı kimliği kazanmasında önemli rol oynadı. 

selimiye-cami-plan-incelemesi

Bu dönemde Avrupa’da Rönesans sanatı görülmektedir. Rönesans mimarisinde kilise, katedral gibi dinî yapıların yanında köşk, saray ve ev gibi sivil yapılar da görülmektedir. Gotik dönemde kullanılan sivri kemerin yerini yuvarlak kemerler almıştır. Eserlerde görsel denge ve uyumlu oran dikkati çeker. Yapı yüzeylerinde süslemeye önem verilmiştir. 

Mimar Sinan’la birlikte inşa edilen camilerde merkezî plan geliştirilerek alanın üzeri tek bir kubbeyle örtülmüş ve başlangıçtan beri amaçlanan geniş mekân oluşturma çabaları başarıya ulaşmıştır. Mimar Sinan eserlerini inşa ederken o dönem teknolojisinin yanı sıra, matematik, statik, fizik vb. bilimlerden de yararlanmış ve yetiştirmiş olduğu öğrencileriyle kendinden sonraki dönemde de etkisini sürdürmüştür. 

süleymaniye-külliyesi-plan
Mimar Sinan’dan sonra tek kubbeli cami yapımı devam etmekle birlikte Şehzade ve Süleymaniye Camii’nde olduğu gibi destekleyici yarım kubbeler kullanılmıştır. Bu dönemin en önemli eserleri Yeni Cami ve Sultan Ahmet Camii’dir.

XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Avrupa ile olan siyasi yakınlaşmalar Osmanlı sanatını da etkilemiştir. Bu etkileşim sonucunda Batı sanatının bazı unsurları Osmanlı mimarisinde kullanıldı. Bu yeni tarz “Geç Dönem Osmanlı Mimarisi” olarak adlandırıldı. 

geç-dönem-osmanlı-cami-mimarisi

Erken dönem medreselerinde Türkiye Selçuklu ve Beylikler Dönemi medrese planı devam ettirilmiştir. Kubbeli büyük bir dershanenin önünde açık avlu ve etrafında kubbelerle örtülü öğrenci odaları bulunmaktadır. Klasik Dönem medreseleri genellikle külliye içinde yer alırken bağımsız olarak yapılanları da vardır. 

İlk dönemlerde kare planlı ve sade olarak yapılan Osmanlı türbeleri daha sonraları çokgen gövdeli olarak inşa edilmiş, iç ve dış mekânda süslemelere yer verilmiştir. Yapının gövde ve kubbe kasnağında pencereler açılarak aydınlatma sağlanmıştır. Mimar Sinan’la birlikte önü revakla örtülü türbeler yapılmıştır. Geç Osmanlı mimarisinde Türk Ampir usülüne göre yapılan II. Mahmut Türbesi iç süslemeleri ve dış yapı özellikleriyle bu dönemi yansıtmaktadır.

Sivil Mimari:

Osmanlı Devleti; kuruluşundan itibaren İznik, Bursa, Edirne ve İstanbul başta olmak üzere fethedilen yerlerde sivil mimariye de önem vermiştir. Bu yapıların başında saray, köşk, kervansaray, han, çarşı (bedesten), sebil (çeşme), hamam ve su kemerleri gelmektedir. İlk Osmanlı sarayları Bursa ve Edirne’de yapılmış ancak günümüze kadar gelememiştir. Osmanlı Dönemi en önemli sarayı dört asır devlete merkezlik yapmış olan Topkapı Sarayı’dır. Fatih zamanında yapılan bu saraya farklı dönemlerde eklemeler yapılmıştır. 

Geç Dönem Osmanlı mimarisinde dinî alanda olduğu gibi sivil alanda da Batı etkisi görülmüştür. İlk kez Türk saray mimarisi dışında Avrupa sarayları örnek alınarak Dolmabahçe Sarayı yapılmıştır. XIX. yüzyılın ortalarında Sultan Abdülmecit tarafından Hacı Emin Paşa, Serkis Balyan ve Nikogos Balyan isimli mimarlara yaptırılan Saray’ın planında Türk ve Batı anlayışı birlikte uygulanmıştır. Saray’ın dış ve iç süslemelerinde barok, rokoko, ampir özelliklerini gösteren birden fazla üslup kullanılmıştır. Bu özelliğinden dolayı Dolmabahçe Sarayı Geç Dönem Osmanlı mimarisinin Seçmeci (eklektik) Üslubu’na örnek oluşturmuştur.

Anadolu’da Geç Dönem saray mimarisinin en güzel örneklerinden birisi de Doğubeyazıt’taki İshak Paşa Sarayı’dır. Cami, medrese, divan, harem, askerî koğuşlar, cephanelik, fırın, hamam ve iş atölyelerinden oluşan bu Saray sıcak, soğuk ve atık su kanallarıyla Osmanlıların ısıtma sistemine sahip ilk yapısıdır. Beyaz renkte yontma taştan bitki motifleriyle süslenen Saray’da Türkiye Selçuklu Sanatı’nın etkilerini gösteren taş süslemelerine ait güzel örnekler bulunmaktadır. 

Türklerin farklı coğrafyalardan etkilenerek kazandıkları mimari tecrübeler zaman içinde kaynaşarak geleneksel “Türk evi”ni ortaya çıkarmıştır. Tüm Osmanlı topraklarında inşa edilen bu evler, bugün Balkanlarda ve Kırım’da görülmeye devam ederken etkileri Irak, Mısır ve Sudan’a kadar yayılmıştır. Genellikle Osmanlı evlerinde aynı plan uygulanmış, zengin bir kişi için inşa edilen bir konakla normal bir ev arasında bu anlamda bir fark olmamıştır. Bununla birlikte Anadolu’da, bölgesel farklılıklar, mimari üzerinde yerel ve ayırt edici özellikleri de beraberinde getirmiştir. Ancak XIX. yüzyıldaki Sanayi İnkılabı’nın geleneksel yaşam biçiminde meydana getirdiği değişiklikler Türk evini de olumsuz etkilemiştir. 

osmanlı-ev-mimarisi

Türk-İslam devletlerinde ticari ve savunma amaçlı yapılan kervansaray mimarisi Osmanlı Devleti’nde gelişerek devam etmiştir. Bu eserler ticaret yolları üzerinde belirli aralıklarla yapılan kervansaraylar ve şehir merkezinde külliyeler içinde yer alan hanlar olarak inşa edilmiştir. Türkiye Selçuklu kervansaraylarının planı Osmanlı kervansaraylarında uygulanmaya devam edilmiş, malzeme olarak tuğla ve kesme taş kullanılmıştır. Osmanlı hanları ise iki katlı olarak yapılmış olup alt katlarında depo ve ahırlar, üst katlarında yolcuların kalmaları için odalar vardır. Osmanlı hanları aynı zamanda haberleşme ve alışveriş ihtiyacını karşılayacak şekilde düzenlenmiştir. 

dolmabahçe-sarayı

Osmanlı şehir hayatında malların saklandığı ve ticaretin yapıldığı bedestenler, dükkânlarla çevrili olup üzerleri kubbeler ile örtülüdür. Bedestenler genellikle taştan yapılmıştır ve dört yanı demir kapılarla çevrilidir.

Osmanlı şehirlerinde halkın su ihtiyacını karşılamak için yapılan çeşmelerde mermer malzeme kullanılmış olup üzerinde kitabeler, geometrik ve bitkisel süslemeler bulunmaktadır. Osmanlı su mimarisinin diğer önemli örneği de sebillerdir. Cadde ve sokak aralarına, külliyelerin dış kısımlarına, anıtsal çeşmelerin köşelerine yapılan sebiller, genellikle kubbelidir. Cepheleri demir parmaklıklarla süslüdür.  

üç-kıtada-osmanlı-mimarisi

2. Süsleme Sanatları

Osmanlı Devleti diğer sanat dallarında olduğu gibi süsleme sanatlarında da önceki Türk devletlerinin mirasını devralmış ve bu alanda önemli gelişme göstermiştir. 

Türk-İslam devletlerinde görülen minyatür sanatı Osmanlılarda saraya bağlı olarak gelişimini sürdürmüştür. Bunda saray tarihçiliğine bağlı olarak olayları resmetme düşüncesi etkili olmuştur. 

Kalem işi, iç mimaride kullanılan bir süsleme sanatıdır. Özellikle tavanların ve kubbelerin renklendirilmesinde kullanılan bu sanat, Osmanlılarda geniş bir kullanım alanına sahiptir. 

Beylikler Döneminde duraklayan çini sanatı, Osmanlılar Döneminde büyük bir gelişme göstermiştir. Selçuklularda duvar, kubbe, kemer, mihrap ve minarelerde kullanılan çini süslemeleri Osmanlılarda sadece duvar ve mihraplarda görülür. Bitkisel motifler, yazılar ve az da olsa hayvan figürleri bu süslemede kullanılmıştır. Çini sanatının en gelişmiş dönemi XVI. yüzyıldır. İznik, Kütahya ve İstanbul, Osmanlı çinilerinin yapım merkezleri olmuştur. 

Hat sanatı Osmanlılar zamanında çok ilerlemiş, estetik bir görünüm kazanarak adeta Batı resim sanatındaki tabloların yerini almıştır. Şeyh Hamdullah, Ahmet Karahisarî ve Hafız Osman önemli hattatlardandır. XVII ve XVIII. yüzyıllarda diğer sanat dallarında Avrupa sanat akımlarının etkisi görülürken hat sanatı, kendine has üslubu ile gelişimine devam etmiştir. 

fatih-sultan-mehmet-sanat

fatih-sultan-mehmet-sanat2

Kitapların süslenmesi, Osmanlılarda gelişmiş bir sanattı. Hattatlar tarafından yazılmış el yazmaları, tezhipçilere (müzehhipler) verilir; bunlar her sayfayı yaldızlı çizgilerle çerçeveler, sayfa kenarlarını süslerlerdi. Bu çalışmanın adı “altınlamak” anlamına gelen “tezhip” idi. 

Selçuklulardaki ahşap işçiliği Osmanlı Döneminde de kullanılmış, fildişi ve sedef ile zenginleştirilmiştir. Ahşap işçiliğinin en güzel örneklerine vaaz kürsüsü, rahle vb. eserlerde rastlanmaktadır.

 

3. El Sanatları

Halı sanatı, Osmanlılar Döneminde de gelişimini sürdürmüştür. Bu halılarda genellikle Selçuklularda kullanılan geometrik motifler yerini bitkisel motiflere bırakmıştır. XVI ve XVII. yüzyıllardaki Osmanlı halıları teknik ve desen bakımından, Uşak ve Saray halıları olarak sınıflandırılmıştır. Uşak halılarında bitkisel süslemeler hâkimdir. Yün, pamuk ve ipeğin kullanıldığı Saray halılarında ise daha çok çiçek ve yaprak motifleri kullanılmıştır. Bunlar dışında farklı merkezlerde değişik tipte halı ve seccadeler de üretilmiştir. 

Selçuklu maden işçiliğini devam ettiren Osmanlılar eserlerinde altın, gümüş, bakır ve pirinç malzeme kullanmışlardır. Bu dönemde “tombak” adı verilen altın kaplamalı eşyalar, minare alemleri, ibrik, leğen, gümüş, bakır tepsiler vb. mutfak eşyaları yapılmıştır. 

Türklerin el sanatlarından biri de ciltçiliktir. Malzeme olarak genellikle deri kullanılmıştır. Cilt kapakları bitki, hayvan figürleri ve geometrik şekillerle süslenmiş, kapakların iç taraflarına da ebru örnekleri konulmuştur. Böylece el yazması bir eserde hat, ebru, tezhip sanatları bir arada kullanılmıştır.

 

4. Müzik

Osmanlı Devleti’nde Türk musikisi gelişerek yayıldı ve hakimiyeti altındaki toplumlara da tesir etti. Osmanlıda musikinin öğretilip icra edildiği yer Enderun mektebiydi. Bunun yanında Mehterhane’de askerî musiki, Osmanlı toplumunun yapısında önemli bir yer tutan Mevlevilik ve Bektaşilik gibi tarikat ve tekkelerde ise dinî musiki icra edilirdi. Karacaoğlan, Köroğlu gibi halk şairleri de Türk sazı ile türküler söylerdi.

XIV. ve XV. yüzyılda yetişen Safiyüddin Urme ile Abdulkadir Meragî, XVI. yüzyılda da Kırım Hanı Gazi Giray Han önemli bestekarlardandı. Bu dönemde Türk musikisinin başlıca aletleri ney, kemençe, çöğür, zil, zurna, kopuz, bağlama, davul, kös ve tamburdu.

XVII. yüzyılda ise Ömer Bey, Hafız Post Mustafa Itrî Efendi (ölümü: 1712) gibi önemli bestekarlar yetişti. Itrî, musikimize Neva-kar makamını kazandırdı. XIX. yüzyılın en önemli bestekarları İsmail Dede Efendi, Dellâlzade İsmail Efendi, Mehmet Zekai Dede, Hacı Arif Bey, Şevki Bey ve Tanburî Cemil Bey’di.

Ayrıca 1826’da Enderun’da musiki okulunun kapatılması ve Mehterhane’nin de dağılmasıyla İtalyan Donazetti başkanlığında (1831) Mızıka-yı Hümayunkurulmuş ve Batı tarzında müzik akımını geliştirilmeye çalışılmıştır. 1908’de de Batı tarzında “Darülelhan” adı altında konservatuvar kuruldu.

Bunun yanında Osmanlı padişahlarından da önemli musikişinaslar yetişmiştir: II. Murat, II. Bayezit, IV. Murat, II. Mustafa, III. Ahmet, III. Selim, II. Mahmut bunlara örnek verilebilir. III. Selim “Suzi dilara” makamını keşfetmiş ve besteler yapmıştır.

 

Ç. CUMHURIYET DÖNEMI TÜRK SANATI

1. Mimari

Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında Batı’yla siyasi ve ekonomik ilişkilerini geliştirmesi, kültürel alanda da etkileşimi beraberinde getirmiştir. Bu etkileşimin bir sonucu olarak mimari alanda yabancı akımlar etkili olmaya başlamıştır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra kendini hissettirmeye başlayan milliyetçilik akımı, Osmanlı mimarlarını da etkilemiştir. Osmanlı mimarisini Batı etkilerinden kurtarmak isteyen mimarlar, “I. Ulusal Mimarlık Akımı” etrafında toplanmıştır. Bu akıma göre Selçuklu ve Osmanlıdan gelen mimari ögeler Batı tarzlarıyla birleştirilmelidir.

Ulusal Mimarlık Akımı 1930 yılına kadar etkisini sürdürmüştür. Bu dönemde yapılan eserlerde Klasik Osmanlı Döneminde görülen sütun ve kemerler yeniden kullanılmıştır. Yapıların cephe, giriş ve köşeleri kubbelerle hareketlendirilerek, yapı planları Batı’dan alınırken süslemede Türk çinileri kullanılmıştır. Ali Talat Bey, Mimar Kemalettin Bey, Vedat Tek dönemin ünlü mimarları arasındadır.

1940-1950 yılları arası gelişen “II. Ulusal Mimarlık Akımı” Selçuklu ve Osmanlı geleneğini devam ettirmiştir. Bu dönemdeki sivil mimarlık özellikle Türk evinin etkisinde kalmıştır. Akımın temsilcisi sanatçılar anıtsal boyutlu simetrik eserlerinde kesme taş kullanmışlardır. Dönemin önemli eserlerinden biri olan Anıtkabir, Emin Onat ve Orhan Arda tarafından yapılmıştır.

2. Müzik

Cumhuriyet Döneminde inkılapların da etkisiyle müzikte daha çok Klasik Batı müziğine önem verildi. 1924 yılında ortaöğretime müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla Millî Eğitim Bakanlığına bağlı olarak Musiki Muallim Mektebi kuruldu. Sanatçı yetiştirme işlevini de üstlenen kurum, zamanla Ankara Devlet Konservatuvarına dönüştü. Diğer taraftan yetenekli gençler müzik eğitimi için Avrupa ülkelerine gönderildi. Batıda çok sesli sanat müziğinde sesini ilk duyuran Türk sanatçı Cemal Reşit Rey oldu. Öğrenimlerini devlet adına yurtdışında yapan Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar, Ahmet Adnan Saygun, Necil Kazım Akses dönüşlerinde Ankara Musiki Muallim Mektebinin öğretmen kadrosuna katıldılar. Bu sanatçılar Türk sanat tarihinde Türk Beşleri olarak anıldılar. Eserlerinde genellikle Batı müziği ilkelerini halk müziğinden gelen ögelerle birleştirdiler. Bu müzisyenler görüşleriyle Cumhuriyet Dönemi müzik eğitim sisteminin oluşumunda önemli rol oynadılar.

 

3. Güzel Sanatlar

Türkiye’de heykel sanatı ile ilgili çalışmalar 1883’te kurulan Sanayii Nefise Mektebinde başlamıştır. Cumhuriyetle birlikte heykel sanatında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Ülkemizde heykel sanatçısının az olması nedeniyle öğrenciler Avrupa’ya eğitime gönderilmiş, yurt dışından da heykeltıraşlar getirtilmiştir. Ülkemizin değerlerinin gün ışığına çıkarılması için arkeolojik kazılara başlanmıştır. Ayrıca heykel ve kabartmalarda Kurtuluş Savaşı ve inkılaplar konu alınmıştır. Bu dönemin ilk heykeltıraşları çok sayıda Atatürk büstü yapmışlardır. Sanatçılar heykellerde taş, mermer, bronz, ahşap, alçı gibi malzemeler kullanmışlardır. 

Dönemin ünlü heykeltraşları arasında yabancılardan Heinrich Krippel (Henri Krippel), Pietro Canonica (Pietro Kanonika) yerli sanatçılardan Ratip Aşir Acudoğlu, Ali Hadi Bara, Zühtü Müridoğlu vb. gösterilebilir. 

Türk sanatında Uygurlarla başlayan minyatür, XVIII. yüzyılda giderek etkinliğini yitirmiş, yerini resim sanatına bırakmıştır. Sultan Abdülaziz Döneminde Avrupa’ya gönderilen ilk resim sanatçıları Türkiye’de resim sanatının gelişmesinde etkili olmuştur. Şeker Ahmet Paşa, Osman Hamdi Bey, Süleyman Seyyid Bey ve Hüseyin Zekai Paşa bu dönemde yetişen ünlü ressamlardır. 

1883’te kurulan Sanayii Nefise Mektebi resim sanatını yönlendiren en önemli eğitim kurumu olmuştur. Bu kurum 1928 yılında Güzel Sanatlar Akademisi 1982’de Mimar Sinan Üniversitesi adını almıştır. Bu okuldan mezun olan İbrahim Çallı, Hüseyin Avni Lifij, Namık İsmail vb. Türkiye’de resim sanatının gelişmesinde önemli rol oynamışlardır. “1914 Kuşağı” adıyla da anılan bu sanatçılar etkinliklerini Osmanlı Ressamlar Cemiyeti aracılığıyla çıkardıkları dergilerdeki yazılarla ve açtıkları sergilerle sürdürmüşlerdir. 

1929’da Bağımsız Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği kurulmuştur. Türk öğretmenlerinin yetiştirdiği ilk kuşak olan bu ressamlar Türk resim sanatında yeni bir dönemin öncüsü olmuş ve resim sanatının benimsenmesi için büyük çaba harcamışlardır. Bu sanatçılar Osmanlı Devleti, Kurtuluş Savaşı, cumhuriyetin ilk yılları ve Atatürk’ün başlattığı yeniliklerle ilgili resimler yapmışlardır.

1933’te bazı ressamlar Türk resminde modern bir atılımı gerçekleştirmek amacıyla bir araya gelip “D Grubu”nu kurmuşlardır. Bu ressamlar Türk resim sanatının Avrupa sanat akımları doğrultusunda gelişmesi gerektiğini savunmuşlardır. Eserlerinde kübist anlayışın etkisinde kalmışlardır. 1947’den sonra bu grup dağılmış, sanatçıların her biri kendi resim anlayışında çalışmalarına devam etmiştir.

4. Edebiyat

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte, her alanda olduğu gibi edebiyat ve sanatta da yeni bir dönem başlamıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, daha önce Millî Edebiyat akımı etkisinde şiirler yazan Beş Hececiler, hece ölçüsüyle şiir yazmayı sürdürmüştür. Bu dönemde Beş Hececilerden ayrı olarak Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Muhip Dıranas gibi şairler de önemli eserler vermişlerdir. 1928’de Yedi Meşaleciler olarak bilinen topluluk ortaya çıkmıştır. Yine bu yıllarda Cahit Sıtkı Tarancı ile Fazıl Hüsnü Dağlarca dönemin diğer önemli şairleridir. Hikâye ve romanda; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Peyami Safa dönemin öne çıkan en önemli yazarlarıdır.
.
Bu dönemde dilde sadeleşme çalışmaları hızlanmış; sürüp gelen dil tartışmaları, Türk Dil Kurumunun kurulmasıyla bilimsel bir zemine oturtulmuştur. Eserlerde Kurtuluş Savaşı, millî sorunlar ve Anadolu halkının yaşam biçimi işlenmiştir. Sanatçılar, yapılan inkılapları benimsetmeyi, halkı aydınlatmayı görev saymışlardır. Böylece öykü ve romanda toplumsal gerçekçilik olarak adlandırılabilecek bir anlayış ortaya çıkmaya başlamıştır. İstanbul dışından da konuların seçilmesine paralel olarak taşrada da pek çok edebiyatçı yetişmiştir. Şiirde ise aruz vezninin yerini hece ölçüsü alırken biçim serbestliği sağlanmıştır.  

 

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir