VI. ÜNİTE: TÜRKİYE TARİHİ (11-13. YÜZYILLAR)

Ana Sayfa » 9.SINIF TARİH » VI. ÜNİTE: TÜRKİYE TARİHİ (11-13. YÜZYILLAR)
Sitemize 06 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 8.720 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

VI. ÜNİTE: TÜRKİYE TARİHİ (11-13. YÜZYILLAR)

1. KONU: MALAZGİRT SAVAŞI‘NDAN SONRA ANADOLU’DA KURULAN İLK TÜRK DEVLET VE BEYLİKLERİ

anadoluda-kurulan-ilk-türk-devletleri-ve-beylikleri

Türklerden Önce Anadolu’nun Durumu

Türklerin fethinden önce Anadolu, yıllarca devam eden Sasani-Bizans savaşları yüzünden harabeye dönmüştü. Uzun süren bu savaşlar bölgede yaşayan nüfusun azalmasına neden olmuş, can güvenliği nedeniyle göç eden insanlar şehirlerde toplanmıştı. XI. yüzyılda Anadolu’da Rum, Ermeni ve Süryani gibi kavimler yaşamaktaydı. Bizans İmparatorluğu’nun Anadolu’daki otoritesi zamanla zayıfladı, Anadolu’nun doğusunda Ermeni ve Gürcü prenslikleri kuruldu. Kendilerine yurt arayan Oğuzlar için Anadolu’nun bu karışık siyasi durumu yerleşmeye oldukça elverişliydi. Bu elverişli şartları değerlendiren Türkler, Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun farklı bölgelerinde devletler kurmaya başladılar.

 

1. Danişmentliler

Danişmentliler, Selçuklu komutanlarından Danişment Ahmet Gazi tarafından Orta Anadolu’da kuruldu (1080). Merkezi Sivas’tı. Danişment Ahmet Gazi, Türkiye Selçukluları ile birlikte Eskişehir yakınlarında Haçlılara karşı mücadele etti. Danişment Ahmet Gazi’den sonra yerine geçen oğlu Emir Gazi Döneminde Fırat’tan Sakarya’ya kadar Orta ve Kuzey Anadolu, Danişmentlilerin egemenliğine girdi. Emir Gazi’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Muhammed, Ermenilerle, Bizans İmparatorluğu’yla ve Haçlılarla savaştı. Ölümünden sonra oğulları arasında taht kavgaları başladı.

Danişmentliler Kayseri, Sivas, Malatya olmak üzere üç kola ayrıldı. Türkiye Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan, üç kolu da ele geçirerek 1178’de Danişmentlilere son verdi. Danişmentlilerde kendi adına para bastıran ilk hükümdar Danişment Ahmet Gazi’dir. Danişmentlilere ait paralarda Grekçe yazılar vardır. Tokat ve Niksar’daki Yağıbasan Medresesi dönemin önemli eğitim kurumlarındandır. Danişmentlilerden kalma Kayseri Ulu Cami bir başka önemli eserdir. Dönemin önemli edebî eseri Danişmentname’dir. Danişmentli Ahmet Gazi ve Danişmentli beylerinin Bizans İmparatorluğu’na karşı mücadelelerini, kahramanlıklarını anlatan bu destan, Türkiye Selçukluları Döneminde yazıya geçirilmiştir.

yağıbasan-medresesi

“DANİŞMENTNAME”DEN

Peygamberimizin hicretinden üç yüz altmış sene sonra, Battal Gazi nin torunlarından Melik Ahmed

Danişment, halifeden izin alarak birçok beyle birlikte Anadolu’da fetihlere başlar. Uzun zamandan beri harap olan Sivas’ı mamur hâle getirerek buraya yerleşir. Burada mücahitleri ikiye ayırır. Turasan idaresindeki mücahitler, İstanbul üzerine giderler. Fakat Alemdağ önlerinde şehit olurlar. Melik Ahmet Danişment ise Sivas’tan Karadeniz’e uzanan bölgeyi fethetmeyi kararlaştırır. Artuhi isminde bir Hristiyanın Müslüman olmasına vesile olur ve onu yanından ayırmaz. Tokat, Zile, Amasya, Çorum ve Niksar bölgelerini fethederek halkı Müslüman olmaya davet eder. Halkın büyük bir kısmı İslamiyeti seve seve kabul eder. Ancak bir müddet sonra Niksarlılar İslam’ı terk ederek bölgedeki birçok Müslümanı öldürürler. Danişment Gazi, Niksar’ı tekrar alarak Canik’e doğru yola çıkar. Fakat yolda pusuya düşürülerek şehit edilir. Vasiyeti üzerine Niksar Kalesi karşısında bir yere defnedilir.

 

2. Saltuklular

Saltuklular, Büyük Selçuklu Devleti komutanlarından Ebulkâsım Saltuk tarafından Erzurum ve çevresinde kurulan Anadolu’daki ilk Türk devletidir (1072). Danişmentlilerle birlikte Haçlılara karşı başarıyla mücadele eden Saltuk Bey Gürcülerle savaştı. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Ali Bey,

Artuklular’la birlikte Gürcülere karşı yapılan savaşlara katıldı fakat başarılı olamadı. II. Saltuk zamanında (1132-1168) Türkiye Selçuklu Devleti ile iyi ilişkiler kuruldu.

II. Saltuk’un ölümünden sonra devlet zayıfladı. Türkiye Selçuklu Sultanı Rükneddin Süleyman

Şah’ın, Gürcülere karşı düzenlediği sefere Saltuklu Bey’i Alâeddin’in katılmayı reddetmesi üzerine

Rükneddin Süleyman Şah, Erzurum’u ele geçirerek Saltuklu Devleti’ne son verdi (1202).

Erzurum, Akdeniz limanlarından Azerbaycan ve Türkistan’a uzanan ticaret yolları üzerinde kurulmuş bir şehirdi. Bu nedenle Saltuklular zamanında ticari açıdan önemli bir merkezdi. Ayrıca bölge, geniş otlaklara sahip olduğundan hayvancılık gelişmişti. Kale Cami, Tepsi Minare, Ulu Cami, Üç Kümbetler, Mama Hatun Türbesi Saltuklulardan günümüze kalan önemli mimari eserlerdir.

 

3. Mengücekliler

Mengücekliler, Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın komutanlarından Mengücek Gazi tarafından kurulmuştur. Bu devlet Erzincan merkez olmak üzere Kemah, Divriği ve Şebinkarahisar bölgelerinde hüküm sürmüştür (1080-1228). Mengücek Gazi, Gürcülere ve RumIara karşı yapılan savaşlarda başarılı oldu. Mengücek Gazi’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu İshak, Artuklularla ve Danişmentlilerle yaptığı savaşta yenildi ve Danişmentlilerin himayesine girdi. İshak’ın ölümünden sonra Mengücekliler, Erzincan ve Divriği olmak üzere iki kola ayrıldılar. İshak Bey’in oğullarından Süleyman Divriği’de, Davut ise Erzincan’da hüküm sürdü. Her iki kol da Moğol istilasından önce Türkiye Selçuklu Devleti’ne bağlandı. Mengücekliler zamanında Kemah ve Erzincan, tarım, ticaret, sanayi açısından büyük gelişme göstermiş, iktisadi gelişmenin yanında devrin en önemli kültür merkezlerinden biri olmuştur. Divriği’de darüşşifa ile birlikte külliye olarak yaptırılan Ulu Cami, dönemin en önemli eseridir. Erzincan ve çevresinde meydana gelen depremler eserlerin günümüze ulaşmasını engellemiştir. Mengücekliler, bilimin gelişmesine önem vermişlerdir. Hükümdar Davut Şah’ın Erzincan’daki sarayına davet ettiği dönemin bilim insanı Muvaffakuddin Abdüllâtif, tıp, fizik ve felsefe alanlarında eserler vermiştir

divriği-ulu-cami

 

4. Artuklular

Anadolu’nun fethi sırasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Artuk Bey’in oğulları tarafından kurulmuştur. Devlete adını veren Artuk Bey, Selçuklu Sultanı Melikşah Devrinde İzmit’e kadar yapılan fetihlerde bulunmuş, ancak Diyarbakır kuşatması sırasında Melikşah’la arası açılmıştır. Artuk Bey bu olaydan sonra Suriye Meliki Tutuş’un hizmetine girmiş, Tutuş da ona Kudüs’ü dirlik olarak vermiştir.

malabadi-köprüsü-batman

Artuk Bey’in ölümünden sonra oğulları Sökmen ve İl Gazi, Kudüs’ü Fatımîlere karşı koruyamayınca Diyarbakır yöresine geldiler (1098). Bu bölgede Artuklu Beyliği’ni kurarak üç kol hâlinde yönetimlerini sürdürdüler (1102).

Bunlar;

Hasankeyf Artukluları (1102-1231),

Mardin Artukluları (1108-1409),

Harput Artuklularıdır (1112-1234).

 

Batman Irmağı üzerinde bulunan Malabadi Köprüsü, Mardin’de Hatuniye Medresesi, Koçhisar’da Ulu Cami, Muzafferiye, Semanin, Şehidiye ve Hüsamiye Medreseleri bu döneme ait eserlerdir.

Artuklular Devrinin en tanınmış bilim insanlarından biri EICezerî’dir. Haberleşme, kontrol, denge kurma ve ayarlama ilmi olan sibernetiğin ilk kurucusudur. Sibernetiğin gelişmesiyle elektronik beyinler ve otomasyon denilen sistemler ortaya çıktı. Cezerî dişli çarklarla çalışan çeşitli makineler yaptı. Bunun yanında su saatleri, kendiliğinden kesilip akan fıskiye, mekanik olarak çalışan müzik aletleri, tulumbalar ve şifreli kilitler yapmayı başardı.

 

ARTUKLULARDA TİCARİ HAYAT

Artuklular Döneminde halktan çok az bir vergi alındığı için komşu ülkelerden, Artuklu topraklarına göçler olduğu bilinmektedir. İnşa edilen köprüler, kervansaraylar, camiler, medreseler, su kanalları Artukluların iktisadi olarak geliştiğinin birer kanıtıdır. Metal işlemeciliği, dericilik ve el sanatları oldukça gelişmişti. Etrafı bağlarla çevrili olan Mardin’de pamuk ekimi yapıldığı, dokumacılığın geliştiği seyyahların gezi notlarından anlaşılmaktadır. Van Gölü üzerinde gemilerle yapılan nakliyat, Ahlat’ın ticari merkez olmasında önemli rol oynamıştı. İran ve Anadolu’dan gelen tüccarlar, Mardin Kızıltepe’deki pazarlarda mallarını satmaktaydılar. Ülkedeki bu canlılık Moğol istilasına kadar sürmüştü.

 

 

5. Çaka Beyliği ve Diğer Türk Beylikleri

Oğuzların Çavuldur koluna bağlı olan Çaka Bey, Bizans İmparatorluğu’na düzenlenen akınlar sırasında esir düştü ve İstanbul’a götürüldü. Çaka Bey bir fırsatını bulup İstanbul’dan kaçtıktan sonra İzmir ve çevresini ele geçirip kendi adıyla anılan beyliği kurdu (1081). İstanbul’da iken denizciliği öğrenen Çaka Bey, kurduğu donanma ile Midilli, Rodos, Sakız ve İstanköy adalarını fethetti. Bizans İmparatorluğu’na karşı büyük zaferler kazandı.

 

Çaka Bey, İstanbul’u ele geçirmek amacıyla Peçenekler ve Türkiye Selçukluları ile ittifak kurdu. Ancak bunu öğrenen Bizans imparatoru, Türkiye Selçukluları Sultanı I. Kılıç Arslan’ı, Çaka Bey’e karşı kışkırttı. Bizans İmparatorluğu’nun bu kışkırtmaları sonunda I. Kılıç Arslan, kayınpederi Çaka Bey’i öldürttü. Bizans İmparatorluğu, Çaka Bey’in ölümünden sonra İzmir ve çevresine hâkim oldu ve bu devlete son verdi (1093). Çaka Bey, ilk Türk donanmasını kuran ve ilk deniz komutanı olan Türk beyidir. Anadolu’da kurulan diğer Türk beylikleri, kurucuları ve kurulduğu bölgeler tabloda gösterilmiştir.

anadoluda-kurulan-diğer-türk-beylikleri

 

 

2. KONU:TÜRKİYE SELÇUKLU DEVLETİ

1. Türkiye Selçuklu Devleti’nin Kuruluş Dönemi

Türkiye Selçuklu Devleti, Selçuklu soyundan gelen Kutalmış Bey’in oğlu Süleyman Şah tarafından kuruldu. Kutalmış, Büyük Selçuklu Devleti’nin hükümdarı Alp Arslan ile yaptığı taht mücadelesini kaybetti. Alp Arslan’ın ölümünden sonra Kutalmış’ın oğulları Mansur ve Süleyman Şah Suriye’ye geldiler. Fakat buradaki faaliyetlerinde başarılı olamayınca Anadolu’ya geçtiler. 

Bizans İmparatorluğu’ndaki taht kavgası ve iç karışıklıklardan yararlanan iki kardeş Konya, Afyon, Kütahya ve İznik’i ele geçirerek batı yönünde fetihlere devam etti. Mansur’un, Süleyman Şah ı ortadan kaldırarak Anadolu da tek başına devlet kurmak istemesi üzerine Süleyman Şah, Melikşah’dan yardım istedi. Melikşah Porsuk Bey komutasında bir orduyu Anadolu’ya gönderdi. Süleyman Şah’ın kuvvetleriyle birleşen Porsuk Bey kuvvetleri Mansur’u yenilgiye uğrattı ve Süleyman Şah, Anadolu’ya tek başına hâkim oldu. Melikşah 1077’de Süleyman Şah’a hükümdarlık unvanı veren bir ferman gönderdi. Abbasi halifesinin ise Süleyman Şah’a hükümdarlığını onaylayan menşur göndermesiyle, merkez İznik olmak üzere Türkiye Selçuklu Devleti kuruldu. 

Süleyman Şah, devleti kurduktan sonra fetihlere batı yönünde devam ederek bir yandan Marmara ve Karadeniz sahillerine, diğer taraftan da Ege Denizi kıyılarına ulaştı (1080). Böylece devletin sınırlarını Marmara kıyılarından Çukurova’ya kadar genişletti. Bu gelişmeler neticesinde Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos (Aleksi Komnen) ile Türkiye Selçukluları, İstanbul Boğazı’nı sınır olarak belirleyen bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşmayla devletin batı sınırlarını güvence altına alan Süleyman Şah, yerine komutanlarından Ebu’l Kasım’ı bırakarak güneye yöneldi. Tarsus, Adana, Antalya, Antep ve Antakya’yı fetheden Süleyman Şah’ın bu fetihleri Suriye Selçuklu Meliki Tutuş’la aralarının açılmasına neden oldu. Halep yakınlarında karşılaşan iki ordunun yaptığı mücadeleyi Süleyman Şah kaybetti ve savaş sırasında öldü (1086). Süleyman Şah, Suriye’de Caber Kalesi yanına gömüldü. Lozan Barış Antlaşması’na göre Süleyman Şah’ın mezarının bulunduğu yer Türk toprağı kabul edildiğinden, buranın koruyuculuğunu da Türk askerleri yapmaktadır.

caber-kalesi

Süleyman Şah, güneye inerken yerine Ebu’l Kasım’ı bırakmıştı. Süleyman Şah ölünce Ebu’l Kasım, devleti idare etmeye başladı. Bu arada Melikşah, Türkiye Selçuklu Devleti’ni baskı altında tutmaya çalışıyordu. Fakat Melikşah’ın 1092’de ölmesi bu isteğin sonuçsuz kalmasına yol açtı. Melikşah’ın ölmesiyle birlikte Süleyman Şah’ın oğulları Kılıç Arslan ve Kulan Arslan Anadolu’ya geldi. Kılıç Arslan Türkiye Selçuklu Devleti’nin başına geçti. 

 

SÜLEYMAN ŞAH ANLATIYOR

Ben Süleyman Şah! Selçuklu hanedanındanım. Büyükbabam Arslan Yabgu, Selçuk Bey’den sonra Oğuzların başına geçmiş ancak Gazneli Mahmut’un bir hilesi sonucu hapsedilmişti. Oğuzlar için çok şey yapan büyükbabamın yerine geçen Mikail amcamın çocukları Tuğrul ve Çağrı beyler buna karşılık onu kurtarmak için pek fazla çaba sarf etmediler. Hapsedildiği yerde dedem Arslan Yabgu’nun hayatını kaybetmesi üzerine harekete geçen babam Kutalmış, Selçuklu tahtını ele geçirmek amacıyla Rey şehrini kuşatmışsa da başarılı olamayarak hayatını kaybetmişti. Ben ve kardeşlerimin hayatı, vezir Nizamülmülk’ün “Öldürülmeleri aileye uğursuzluk getirir.” sözüyle bağışlandı. Ancak bizi kendisine rakip gören Melikşah, Anadolu’nun fethinde bizi görevlendirdi. Amacı bizi merkezden uzaklaştırıp rahat hareket etmek ve aynı zamanda Anadolu’nun fethini gerçekleştirerek devlet hizmetinde

bizden yararlanmaktı. Şayet bu mücadelede şehit olursak bizden kurtulacaktı. Bütün bu yaşananlar üzerine Anadolu’nun fethinde görev aldım ve Türkiye Selçuklu Devleti nin temellerini attım.

 

I. Kılıç Arslan Dönemi:

Kılıç Arslan hükümdar olunca devlet işlerini düzene koydu. Bizans üzerinde baskı kurdu. İzmir’de devlet kurmuş olan Çaka Bey’in kızıyla evlendi. Bizans, Çaka Bey’in başarılarından rahatsız oluyordu. Kendi devleti açısından Çaka Bey’in kuvvetlenmesini istemeyen Bizans imparatoru, I. Kılıç Arslan Çaka Bey’in arasını açtı. I. Kılıç Arslan ile Çaka Bey’i ortadan kaldırdı. Böylece Bizans’la bir antlaşma yaparak batı sınırını güvence altına alan I. Kılıç Arslan doğuya yöneldi. Malatya’yı kuşattığı sırada, büyük bir haçlı ordusunun Anadolu’ya doğru ilerlediği haberini aldı. Kuşatmayı kaldırarak İznik’e döndü. 

I. Kılıç Arslan, I. Haçlı Seferi esnasında başarılı savunma yaptıysa da İznik’i Bizans’a terk etmek zorunda kaldı ve devlet merkezini Konya’ya taşıdı. Haçlılara karşı Bizans imparatoru ile bir antlaşma yaparak doğuya yöneldi. Önce Danişmentlileri yendi. Malatya’yı aldı. Daha sonra Suriye’ye yöneldi. Musul’u ele geçirdi. Bunun üzerine Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar, Emir Çavlı komutasında bir orduyu I. Kılıç Arslan üzerine gönderdi. Yapılan savaşta yenilen I. Kılıç Arslan, atıyla Habur Irmağı’nı geçerken boğularak öldü (1107).

 

I. Mesut Dönemi:

Sultan Mesut, 40 yıla yakın süren saltanat süresinde izlediği sabırlı ve dikkatli siyaset yöntemi ile Selçuklu Devleti’ni yok olmaktan kurtardı. Anadolu’ya hâkim olmayı başardı. Sultan Mesut, zekâsı ve enerjisi sayesinde Bizans İmparatorluğu ve Haçlıları mağlup ederek Türkler için Anadolu’yu emniyetli bir vatan hâline getirdi. İlk defa onun zamanında Batı kaynaklarında Anadolu’nun Turkia (Türkiye) adıyla kaydedilmesi de çok manalıdır. Bir Hristiyan kroniğinin ifade ettiği üzere adaleti ve iyi idaresi, Bizans egemenliğinde yaşayan Rumların, onun idaresine geçmesini sağladı. Selçuklu Türkiyesinde ilk imar ve şehirleşme faaliyetleri onunla başladı. 

I. Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra Selçuklu tahtı bir süre boş kaldı. Türkiye Selçuklu Devleti’ndeki taht kavgalarından yararlanan Bizanslılar, Anadolu’ya tekrar sahip olmak için saldırıya geçtiler. Daha sonra I. Kılıç Arslan’ın oğlu Şahin Şah tahta geçti. Fakat kardeşi Mesut, Danişmentli Emir Gazi’nin yardımıyla Selçuklu hükümdarlığını ele geçirdi (1116 ). 

Sultan Mesut, Danişmentlilerle iş birliği yaparak Bizans’a karşı başarılar kazandı. Daha sonra I. Mesut, Danişmentlilerin taht kavgalarından yararlanarak Ankara, Çankırı, Kastamonu ve Elbistan’ı ele geçirdi. 

Türkiye Selçuklu Devleti’nin Anadolu’da güçlenmesinden rahatsız olan Bizans imparatoru, Türkleri Anadolu’dan atmak için sefere çıktı. Bizans ordusunun Akşehir’i işgal etmesi üzerine Sultan Mesut, Bizans ordusunun üzerine yürüdü. Konya yakınlarında Bizans ordusunu yendi. Bu arada II. Haçlı ordusunun Anadolu’ya doğru geldiğini haber alan Sultan Mesut, Bizans imparatoru ile bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşmaya göre Antalya ve çevresindeki bazı yerler Bizans’a bırakıldı (1146). Sultan Mesut, II. Haçlı ordusunu Eskişehir yakınlarında yenerek büyük ün kazandı. Daha sonra Danişmentlilerden Sivas’ı ve Malatya’yı aldı. Çukurova’daki bazı şehirleri de ele geçiren Sultan Mesut 1155 yılında Konya’da öldü.

 

 

2. Haçlı Seferleri

Orta Çağın en büyük siyasi ve askerî olaylarından biri Haçlı Seferleridir. XI – XIII. yüzyılları arasında

Hristiyan Batı dünyasının Müslümanların elinde bulunan ve Hristiyanlarca kutsal sayılan Kudüs ve çevresini geri almak için düzenledikleri seferlere Haçlı Seferleri denir. Müslümanlara karşı yapılan bu savaşa katılan Hristiyan askerlerin elbiselerinde haç sembolünü kullanmaları, Haçlı Seferlerinin dinî sebeplerini ön plana çıkarmışsa da bu seferlerin siyasi, sosyal ve ekonomik sebepleri de vardır.

 

MÜSLÜMANLARIN GÖZÜYLE HAÇLI SEFERLERİ 

Saygıdeğer Kadı Ebu Said el-Herevi, haykırarak Halife el-Mutazhirbillah’ın geniş divanına daldı. Peşinden gelen insanlar, onun ağzından çıkan her sözü gürültülü bir biçimde onaylıyordu. Saray erkânından bazı kişiler kadıyı yatıştırmayı deniyor, ama başaramıyordu. Salona doğru kararlı adımlarla ilerleyen el- Herevi, ateşli konuşmasıyla orada bulunan herkesi mevki ve rütbelerine hiç aldırmadan acımasızca eleştiriyordu: “Suriye’deki kardeşlerinize develerin eyerlerinden veya akbabaların kursağından başka eğleşecek bir mekân kalmamışken, bahçe çiçeği gibi bir hayat sürüp talih eseri başınızı soktuğunuz şu emniyetli kuytuda miskin miskin uyuklamaya nasıl cüret edersiniz? Ne çok insan öldü! Kim bilir kaç genç kız utanç içinde o tatlı yüzlerini elleriyle gizlemek zorunda kaldı! Değerli Müslümanlar hakarete alışıyor mu…” Sahneyi izleyenlerin hepsi inlemeler ve ağlayıp sızlamalarla sarsılıyor, ama el-Herevi onların hıçkırıklarını duymak istemiyordu. “Kılıçlar savaş ateşini körüklerken insanın kullanabileceği en kötü silah gözyaşı dökmektir.” diye haykırıyordu.

Suriye Çölü’nde, önüne konan her engeli aşıp üç hafta boyunca Şam-Bağdat yolculuğuna katlanan el-Herevi’nin isteği merhamet dilenmek değildi. Onun amacı İslam’ın en yetkili makamlarını Müslümanlar üzerine çöken felaket hakkında uyarmak ve bir an önce müdahale etmelerini sağlamaktı. “Müslümanlar asla böyle aşağılanmamıştı ve memleketimiz şimdiye dek hiç böyle vahşice yakılıp yıkılmamıştı.” diye söyleniyordu. Yanındakilerin hepsi istila kuvvetlerinin yağmaladığı kentlerden kaçıp gelmiş; bazıları Kudüs’ten sağ çıkabilmiş az sayıda insanlardandı. Onları bir an önce yaşadıkları dramı birinci ağızdan anlatabilsinler, diye getirmişti. 

Amin Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, s. 13-14’ten özetlenmiştir. 

 

ŞÖVALYE PHİLİPPE (FİLİP) 

IX. yüzyılda Frank Imparatoru Şarlman ile Abbasi halifesi Halife Harun Reşit iyi ilişkiler kurdular. Böylece Harun Reşit Hristiyanlara Kudüs’ü ziyaret edebilme hakkını verdi. Hristiyanlar, din adamları başkanlığında kervanlar tertipleyerek Kudüs’e gelmeye başladılar. Ancak bu tür seyahatler güç ve yorucu hal almaya başlayınca bu gezilere ilgi azaldı. Bunun üzerine Katolik din adamları, Hristiyanların hac ziyaretinde bulunabilmeleri için bazı teşviklerde bulundular. Bu ziyareti gerçekleştirenler ağır bir günah veya suçun cezasından kurtulacaktı.

Papa II. Urban, Haçlı Seferine asker toplamak amacıyla bir toplantı düzenledi. Papa konuşmasında; ilk önce Türklerin Hristiyan ülkelerini ele geçirip kötü muamelede bulunduklarını, kutsal yerlere hakaret ettiklerini belirtti. Ayrıca hac ziyaretinde hacıların çektikleri sıkıntıları ve Kudüs’ün kutsallığını ifade ederek doğudaki Hristiyanların yardım istediğini belirtti. Bu kutsal mücadelede Tanrı nın Hristiyanlara rehberlik edeceğini, savaşta hayatını kaybedenlerin günahlarının af olacağını bildirdi.

Bu toplantıya suçundan dolayı aforoz edilen Kont Philippe de katıldı ve duyduklarından çok mutlu oldu. Çünkü hem ağır bir cezadan hem de günahlarından kurtulabilecekti. Aynı zamanda sahip olduğu mal ve mülklerin o seferdeyken kilise tarafından korunup savaş dönüşü aynen kendisine teslim edileceğini bilmek onu oldukça rahatlatmıştı. Kim bilir belki de zenginliğini duyup hayran olduğu doğu şehirleri ele geçirilir daha da zenginleşmiş olarak ülkesine geri dönerdi. Şayet talihi yaver gitmez de ölürse günahsız bir Hristiyan olarak cennette en iyi yeri alacak ve tarih onu kahraman bir şövalye olarak ölümsüzleştirecekti. Bağlı olduğu papaza giderek adını yazdırdı. Kudüs seferine katılacağına ant içtikten sonra toplantıda alınan karara uygun olarak kırmızı bezden yaptırdığı haçı mantosuna diktirtti. Geriye sadece 15 Ağustos’a yani Meryem’in göğe uçuş gününe kadar, mahsulünü toplayıp gerekli hazırlığı yaptıktan sonra yurdunu ve ocağını terk etmek kalıyordu. 

Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, C 1, s. 84’ten yararlanılmıştır.

haçlı-seferlerinin-sebepleri

HAÇLI SEFERLERİNİN SEBEPLERİ

HAÇLI SEFERLERİNİN SEBEPLERİ DİNİ SEBEPLERİ

  • Hristiyanların kutsal yerleri, özellikle Kudüs’ü Müslümanlardan geri almak istemesi
  • Fransa’da ortaya çıkan Kluni tarikatının Hristiyanları Müslümanlara karşı kışkırtması
  • Papa ve din adamlarının nüfuzlarını artırmak istemeleri

 

HAÇLI SEFERLERİNİN SİYASİ SEBEPLERİ

  • Türkler karşısında zor durumda kalan Bizans İmparatorluğu’nun Avrupa’dan yardım istemesi
  • Avrupalıların Türkleri Anadolu, Suriye, Filistin ve Akdeniz’den uzaklaştırmak istemesi Senyör ve şövalyelerin macera arzuları

 

HAÇLI SEFERLERİNİN EKONOMİK SEBEPLERİ

  • Avrupalıların doğudan gelen ticaret yollarına hâkim olmak istemesi
  • Avrupa’da toprak sahibi olmayan soyluların toprak elde etmek istemesi
  • Avrupalıların doğunun zenginliklerine sahip olmak istemesi

 

I. Haçlı Seferi  (1096 – 1099)

Avrupa’da farklı ülkelerden gelen kişilerin oluşturduğu ilk haçlı grubu, Piyer L’Hermite (Piyer Lermit) komutasında Batı Avrupa’dan yola çıktı. Geçtiği yerleri yağmalayarak, Bizans üzerinden İznik’e kadar ilerledi ancak bu ilk gelen haçlıların tamamına yakınını Türkiye Selçuklu ordusu yok etti.Bu yenilgiden sonra 600.000 kişilik düzenli bir Haçlı ordusu İstanbul’a geldi (1097). Haçlılar Bizans imparatoru ile bir sözleşme yaptılar. Bu sözleşmeye göre; Haçlılar, Anadolu’da ele geçirdikleri yerleri Bizans İmparatorluğu’na bırakacaklar, buna karşılık Bizans İmparatorluğu da Haçlılara gıda yardımında bulunacak ve Anadolu’da rehberlik yapacaktı…

İstanbul’dan Anadolu’ya geçen bu Haçlı ordusu Türkiye Selçuklularının başkenti İznik’i kuşattı. Bu sırada Malatya kuşatmasında olan I. Kılıç Arslan, ordusuyla İznik’e dönerek Haçlılara karşı başarılı mücadele verdiyse de başarılı olamayacağını anlayarak geri çekildi. İznik, Bizans tarafından teslim alındı (1097).

I. Kılıç Arslan Danişmentlilerle birleşerek Eskişehir yakınlarında Haçlılara yeniden saldırdı. Ancak haçlı kuvvetlerinin sayı itibarıyla fazla olması üzerine Türk ordusu yenileceğini anlayınca yeniden geri çekildi (1097). Bundan sonra I. Kılıç Arslan çete savaşları ile Haçlıların geçeceği bölgelerdeki yiyecek ve içecek kaynaklarını yok ederek, yıpratma taktiği uyguladı. Haçlılar büyük kayıplar vererek Kudüs’e ulaştıklarında sayıları 50.000 kadardı. Fatımîlerden Kudüs’ü alan Haçlılar, burada bir Latin Krallığı kurdular (1099). Eskişehir-Antalya hattına kadar Batı Anadolu topraklarını ele geçiren Haçlılar, Antakya ve Urfa’yı da almışlardı. I. Haçlı Seferi sonunda Haçlılar Kudüs’te kurdukları Latin Krallığı’ndan başka Antakya, Urfa, Sur, Trablusşam ve Yafa şehirlerinde kontluklar oluşturdular.

 

II. Haçlı Seferi (1147 – 1149)

Musul Atabeyi İmadeddin Zengi, Urfa Lâtin Kontluğu’na son verince Alman İmparatoru III. Konrad ile Fransa Kralı VII. Lui, ordularıyla II. Haçlı Seferi’ne çıktılar. Anadolu’ya önce ulaşan III. Konrad Konya ovasında Türkiye Selçukluları Sultanı Mesut’la yaptığı savaşta yenildi. İznik’e ordusuyla gelen Fransa Kralı, Alman İmparatoru’nun Selçuklular tarafından bozguna uğratıldığını öğrenince Efes, Denizli, Antalya yolundan Suriye’ye geçmek istedi fakat Selçuklu ordusu Haçlılara büyük kayıplar verdirdi. Antalya’ya ulaşabilen Haçlıların bir kısmı Suriye’ye gittiler. Kalanlar da Türkler karşısında perişan oldular. Bu sefer sonunda Antalya’da terk edilen üç binden fazla Haçlı askeri Türkler tarafından himaye altına alınmış, yaralılar tedavi edilmiştir. Böylece ilk defa kral ve imparatorların da katıldığı bu Haçlı Seferi amacına ulaşamadı.

 

III. Haçlı Seferi (1189 – 1192)

Selahattin Eyyûbi, Hıttin Savaşı’nda (1187) Kudüs kralını yenilgiye uğrattı ve Kudüs’ü ele geçirdi. Kudüs’ün, Müslümanlar tarafından geri alınması III. Haçlı Seferi’nin düzenlenmesine neden oldu.

 

IV. Haçlı Seferi (1202 – 1204)

Eyyûbilerin Filistin’deki Yafa’yı ve Suriye’deki bazı şehirleri ele geçirmesi üzerine IV. Haçlı Seferi düzenlendi. İstanbul’a gelen Haçlı ordusunun şehri yağmalaması ve Bizans tahtında değişikliğe gitmesi üzerine halk ayaklandı ve bu ayaklanma neticesinde imparator ile oğlu öldürüldü. Bu durumdan yararlanan Haçlılar İstanbul’da bir Latin İmparatorluğu kurdular (1204). 

Bunun üzerine Bizans İmparatorluğu’ndaki hanedan mensupları İstanbul’dan ayrılarak biri İznik’te, diğeri Trabzon’da olmak üzere iki ayrı devlet kurdular. İznik Devleti, 1261 yılında Istanbul’daki Latin egemenliğine son verdi, Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırdı. Trabzon İmparatorluğu ise Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethettiği tarihe kadar varlığını sürdürdü (1461). IV. Haçlı Seferi’nden sonra dört büyük Haçlı Seferi daha düzenlenmiştir. Bu seferlerden hiçbiri Anadolu üzerinden yapılmamış ve Haçlılar bir başarı elde edememişlerdir. 

Latinler, dördüncü kez, kutsal toprak Kudüs’e sefer yapmak üzere Haçlı ordusunda yer almışlardı. Aleksisos Angelos, 1195’te kardeşi Isakios Angelos’u tahtından indirip oğlu ile birlikte zindana atmıştı. Ama genç prens bir yolunu bulup kaçarak Haçlılardan yardım istedi. Bu yardım isteği üzerine seferin Bizans üzerinden yapılmasına karar verildi. Böylece 13 Nisan 1204’te İstanbul zapt edildi. Kent, çok kısa bir süre içinde Latinlerin eline geçti. Şehirde çıkarılan bir yangınla kentin Ayasofya ile kıyı kesimi arasındaki bölümü harabeye döndü.

 

Haçlılar İstanbul’da bir Latin İmparatorluğu kurdular (1204). Bunun üzerine Bizans İmparatorluğu’ndaki hanedan mensupları İstanbul’dan ayrılarak biri İznik’te, diğeri Trabzon’da olmak üzere iki ayrı devlet kurdular. İznik Devleti, 1261 yılında İstanbul’daki Latin egemenliğine son verdi, Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırdı. Trabzon İmparatorluğu ise Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethettiği tarihe kadar varlığını sürdürdü (1461). IV. Haçlı Seferi’nden sonra dört büyük Haçlı Seferi daha düzenlenmiştir. Bu seferlerden hiçbiri Anadolu üzerinden yapılmamış ve Haçlılar bir başarı elde edememişlerdir

tarih-şeridi

 

HAÇLI SEFERLERİNİN SONUÇLARI

HAÇLI SEFERLERİNİN DİNİ SONUÇLARI

  • Avrupa’da Kiliseye ve din adamlarına duyulan güven sarsıldı.
  • Hristiyanlarca kutsal kabul edilen yerler, yine Müslümanların egemenliğinde kaldı.
  • Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasındaki ayrılıklar daha da derinleşti.

HAÇLI SEFERLERİNİN SİYASİ SONUÇLARI

  • Seferler sırasında birçok soylunun ölmesi Avrupa’daki toprakların sahipsiz kalmasına bu da feodalitenin zayıflamasına neden olmuştur.
  • Anadolu Selçuklu Devleti batıdaki topraklarını kaybetti, Türklerin batıya doğru ilerleyişleri bir süre için durdu.
  • Haçlılarla yapılan mücadeleler, İslam dünyasını Moğol saldırıları karşısında güçsüz bıraktı.
  • Haçlılara karşı büyük başarılar elde eden Türklerin İslam dünyasındaki saygınlıkları arttı

 

HAÇLI SEFERLERİNİN EKONOMİK SONUÇLARI

  • Akdeniz’de ticaret gelişti. Bunun sonucu olarak Marsilya, Venedik ve Cenova limanları önem kazandı.
  • Papaların ve kralların seferlere mali destek sağlamak için İtalyan bankerlerine başvurmaları bankacılığı geliştirdi.
  • Avrupa’da hayat standartları yükseldi. Ticaretle uğraşan burjuva sınıfı ortaya çıktı.
  • Anadolu, Suriye ve Filistin’deki birçok yer Haçlılar tarafından tahrip edildi.

 

HAÇLI SEFERLERİNİN BİLİMSEL SONUÇLARI

  • Avrupalılar pusula, barut ve kâğıt yapımını Müslümanlardan öğrendi.
  • Avrupalılar İslam medeniyetini yakından tanıdılar ve faydalandılar.
  • Avrupalılar, Türk-İslam şehirlerinde kullanılan köprü, kemer ve kervansaray yapım tekniklerini öğrendiler.
  • Avrupalılar dokuma, cam ve deri işleme sanatını öğrendiler.

haçlı-seferlerinin-sonuçları

3. Türkiye Selçuklu Devleti’nin Yükselme Dönemi

Miryokefalon Zaferi (1176) ile Bizans’ın Anadolu üzerindeki hâkimiyeti sona erdi. Bu noktadan itibaren Türkiye’deki ticari faaliyetler Selçukluların kontrolüne geçti. Türkiye Selçukluları Döneminde Karadeniz’in kuzeyi ile Suriye ve Bağdat arasında yoğun bir ticari alışveriş ortaya çıktı. Anadolu’dan geçen bu ticari trafikte kuzeyden gelen kereste, kürk, balmumu zengin İslam ülkelerine gönderilirken, Bağdat ve Halep yoluyla da çeşitli mamül ürünler baharat ve mücevherler aynı yoldan değişik bölgelere sevk ediliyordu. Asya’dan gelen tarihî İpek Yolu da kuzey güney yoluyla Sivas’ta birleşiyordu. Sivas bu uluslararası ticaret ilişkileri içinde önemli bir istasyon merkezi durumunda idi. 

Alâeddin Keykubad Döneminde Sivas hızla gelişti. Ünlü seyyah Marco Polo (Marko Polo)’ya göre; bölgeye yerleşen göçer Türkmenler dışında her kavim ve dinden tüccarlar ve sanatkârlar şehre yerleşti. Şehirde çok sayıda Ermeni ve Rum gibi değişik milletlerden insanlar da bulunmaktaydı. Bunlar, şehirde yaşayan Müslümanlar gibi ticaret ve zanaatla uğraşırlar; halı, ipekli kumaş dokurlardı. Şehrin sosyal ve ekonomik gelişimi üzerinde esnaf örgütleri ve tasavvuf cemaatler etkiliydiler. 

 

II. Kılıç Arslan Dönemi

I. Mesut’un ölümü üzerine II. Kılıç Arslan (1155-1192) tahta çıktı. Sultan II. Kılıç Arslan’ın ilk yılları kardeşler arasındaki taht kavgalarıyla geçti. Bu durumdan faydalanmak isteyen Danişmentliler ve Musul Atabeyi Nureddin Mahmut Zengi, II. Kılıç Arslan’a karşı kardeşi Şahin Şah ile ittifak oluşturdu. Bu sırada Türkmen saldırıları yüzünden II. Kılıç Arslan’ın Bizans ile arası açıldı.

II. Kılıç Arslan ittifakı bozmak ve batı sınırlarını güvence altına almak için Bizans İmparatorluğu ile bir saldırmazlık antlaşması yaptı (1162). Daha sonra Kardeşi Şahin Şah’ın isyanını bastırdı. Danişmentlilerin üzerine yürüyerek Elbistan ve Kayseri’yi aldı.

II. Kılıç Arslan, Danişmendlilerin müttefiki Musul Atabeyi Nureddin Zengi’nin ölümünden sonra Tokat, Niksar ve Sivas’ı ele geçirdi. Mengücekoğullarını da egemenliği altına alarak Fırat Nehri’nden Sakarya Nehri’ne kadar uzanan toprakları Türkiye Selçukluları Devleti’nin yönetimi altında birleştirdi. 

Türklerin Anadolu’yu hızla ele geçirdiğini gören Bizans İmparatoru 1176 yılı Eylül ayında ordusuyla Eğirdir Gölü kenarında Sultandağı bölgesine geldi. Ani baskınlarla Türkler tarafından yıpratılan Bizans ordusu Miryokefalon (Kumdanlı)’da II. Kılıç Arslan tarafından ağır bir yenilgiye uğratıldı. 

 

Miryokefalon Savaşı (1176)

Türkiye Selçuklu ordusu, sayı itibarıyla Bizans ordusuna denk olmakla beraber askerî teçhizat açısından aynı denkliğe sahip değildi. II. Kılıç Arslan, ordusunu Bizans ordusunun ilerlediği vadiye hâkim olacak şekilde yüksek tepelere yerleştirdi. Böylelikle Türk kuvvetleri Bizans ordusuna göre daha fazla hareket imkânına kavuşmuş oluyordu. 17 Eylül 1176 ’da Bizans ordusunun tamamı geçitten içeri girince, Türk ordusu taarruza başladı. Bu sırada çıkan bir fırtına yüzünden göz gözü görmez hâle geldi. Fırtına dinince manzara korkunç şekliyle ortaya çıktı. Vadi, hayatını kaybeden ya da yaralanan insan ve hayvanlarla doluydu. Günün sonunda Bizans ordusunun büyük bir bölümü yok edildi.

Türklerin elinden kurtulan İmparator Manuel de farklı durumda değildi; şaşkın, çaresiz ve perişan vaziyette bir ağacın altında öylece oturmuş kalmıştı. Bir Bizans atlısı, imparatoru Türklerin eline esir düşmekten son anda kurtarmıştı. Dehşet içinde kalan İmparator Manuel, komutanlarını çadırında toplamış ve kaçış planını açıklamıştı. Herkes imparatorun aklını kaçırdığını sandı, özellikle komutanı bu plana şiddetle itiraz etti.

Bizans tarihçisi Niketas’ın rivayetine göre, toplantının yapıldığı çadırın önünde bulunan ve konuşulanları duyan bir asker şöyle haykırmıştı: “Sen değil misin bizi Tanrı’nın terk ettiği dar geçide zorla tıkıştıran… Bu felaket vadisinde, bu cehennemi andıran boğazda ne işimiz vardı? Biz basit insanların Türklerle ne alıp vereceği vardı? Şimdi bu adamlar bu dar, ne sakladığı görünmez vahşi toprakta bizi sarmış bulunuyorlar ve bizi tuzağa düşürdüler, şimdi sen bize ihanet edip bizi koyunlar gibi boğazlanmak üzere düşmanlara bırakıyorsun haaa!” Imparator, nöbetçinin bu ağır sözleri üzerine kaçma teşebbüsünden vazgeçmişti.

Sabahleyin Türkler, Bizans ordusu üzerine tekrar saldırıya geçti. Bizans ordusu taarruzu püskürtmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Bizans ordusundan son kalanlar da yok edilmek üzereyken Sultan II. Kılıç Arslan taarruzu durdurma emri vererek İmparator Manuel’e elçi gönderdi. Tazminat ödemesi, Eskişehir ve Uluborlu’daki kaleleri yıkması karşılığında barış yapılabileceğini belirtti. Sultan düşmanı tamamen yok etmektense istediği şartlarda antlaşma yapılmasının Türkler için daha faydalı olacağını düşünmüştü.

Miryokefalon zaferiyle, Anadolu’nun Türk yurdu olduğu ispatlandı. Bizans İmparatorluğu’nun Anadolu’yu geri alma düşüncesi ortadan kalktı. Türkiye Selçuklu Devleti, bu zaferle Türk ve İslam dünyasında önemli devlet konumuna yükseldi. Avrupa’da büyük endişe yaratan bu zafer, III. Haçlı Seferi’nin yapılmasının önemli nedenlerinden biri oldu. Bizans İmparatorluğu, bu zaferden sonra saldırı durumundan savunma durumuna geçti, Batı Anadolu kıyılarını elinde tutabilmek için büyük çaba gösterdi.

Miryokefalon Savaşı’dan sonra II. Kılıç Arslan, Kütahya ve Eskişehir’i fethetti. Bu faaliyetler neticesinde yorulan II. Kılıç Arslan, yaşlandığını ileri sürerek, ülke topraklarını on bir oğlu arasında paylaştırdı. Bir müddet sonra şehzadeler arasında taht kavgaları başladı. Bu karışıklıklar içerisinde II. Kılıç Arslan 1192 yılında öldü.

Sultan II. Kılıç Arslan Döneminde devletin tam bağımsızlığı ve Anadolu Türk birliği büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir. Onun döneminde imar hareketine girişilmiş ve Türkistan’dan gelen binlerce Türkmen Anadolu’ya yerleştirilmiştir. Sultan II. Kılıç Arslan, 37 yıllık yönetimi sırasında başarısı ve adaletiyle sadece Türklerin değil yönetimi altında yaşayan Hristiyanların da güvenini kazanmıştı. 

II. Kılıç Arslan’ın toprak taksim ettiği oğulları sultan unvanını almadılar. Ancak melik sıfatı ile idarelerinde bulunan memleketlerde tam bir bağımsızlığa sahiptiler. İbn-i Bibi’nin ifade ettiği üzere meliklerin hükûmet merkezlerinde kendilerine mahsus idare ve teşkilatları vardı. Kendi emirlerinde ordu, saraylarında âlim ve şairler bulunuyor, vergilerini kendi memurları tahsil ediyor, halkın işleri bizzat onların divanında görüşülüyordu. Bu memleketlerin merkez ile münasebetleri sadece meliklerin yılda bir kere Konya’ya gidip babalarını itaat ve tabiiyetlerini arz etmekten ibaret idi. Hatta dış ilişkilerde tamamen müstakil olup, Bizanslılar ile ayrı ayrı savaş ve barış yapıyorlardı.

türkiye-selçuklu-devleti

I. Gıyaseddin Keyhüsrev Dönemi:

II. Kılıç Arslan’ın ölümü üzerine I. Gıyaseddin Keyhüsrev hükümdar oldu. I. Gıyaseddin Keyhüsrev, kardeşi II. Rükneddin Süleyman Şah’la yaptığı mücadelede başarılı olamadı ve tahtı bırakmak zorunda kaldı (1196). II. Rükneddin Süleyman Şah, Türk birliğini yeniden kurmaya çalıştı. Ermenilerle savaştı, Erzurum’u alarak Saltuklulara son verdi (1202). II. Rükneddin Süleyman Şah 1204 yılında öldü. Rükneddin’in ölümü üzerine I. Gıyaseddin Keyhüsrev yeniden tahta çıktı (1205).

I. Gıyaseddin Keyhüsrev fetih politikasını ekonomik ve ticari hedeflerine göre belirledi. Önce Iznik Imparatorluğu ile antlaşma yaparak batı sınırlarını güvence altına aldı. Daha sonra Karadeniz ticaretini tehdit eden Trabzon Imparatorluğu üzerine sefer düzenledi. Samsun ve çevresini ele geçirip Karadeniz ticaretini güvenlik altına aldı. Bundan sonra Akdeniz’de önemli bir liman şehri olan Antalya’yı alarak (1207) ticaret limanı hâline getirdi. Venediklilerle ilk defa ticaret antlaşması yaptı. Bir donanma kurarak denizcilik alanında faaliyet gösterdi. Vergisini ödemeyen İznik imparatoruna savaş açan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, Alaşehir yakınlarında yapılan savaşta şehit oldu (1211).

 

I. İzzettin Keykavus Dönemi:

I.Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonra devletin başına I. Izzeddin Keykavus geçti. Kardeşlerinin isyanını bastırdı. 1214 yılında Sinop’u fethetti, Trabzon İmparatoru’nu ve Çukurova’daki Ermenileri vergiye bağladı. Artuklu ve Erbil hükümdarlarını hâkimiyetine aldı. Eyyûbiler üzerine çıktığı sefer esnasında Malatya’da öldü (1220).

 

I. Alâeddin Keykubad Dönemi

I.Izzeddin Keykavus’un ardından, devletin başına I. Alâeddin Keykubad geçti (1220-1237). Bu sırada Moğollar, büyük istila hareketlerine başlamışlardı. I. Alâeddin Keykubad Moğollara karşı bazı tedbirler aldı. Sivas, Konya, Kayseri gibi önemli şehirlerin sur ve kalelerini yeniden inşa ettirdi. Eyyûbilerle dostluk kurdu. Moğollarla iyi geçinmeyi tercih etti. Alınan bu tedbirlerden sonra I. Alâeddin Keykubad, fetihlere başladı. Kalonoros (Alaiye-Alanya) Kalesi’ni fethetti (1223). Gönderilen kuvvetler Kırım’daki Suğdak’ı ele geçirdi. Kıpçak beyleri ve Rus Knezleri itaat altına alındı. 

I. Alâeddin Keykubad doğuda ilk önce Erzincan’ı alarak Mengüceklilere (1228) ardın-dan Harput’u alarak Artukluların Harput koluna son verdi. Trabzon kuşatıldı fakat alınamadı. 

Moğollar, 1231 yılında Doğu Anadolu’ya girerek Sivas’a kadar ilerlediler. Bu gelişme üzerine Alâeddin Keykubad, Moğol Hanı Ögeday’a elçi göndererek barış yaptı. Diğer taraftan da Moğol kuvvetlerini ülke sınırlarında durdurmak için yeni tedbirler almaya başladı. Ahlat, Van, Bitlis ve Adilcevaz çevrelerini topraklarına kattı, harap durumdaki kaleleri onardı. Bu arada, Doğu Anadolu’da bulunan Harzemli askerlerin beyleriyle görüşmeler yaparak onların Selçuklu hizmetine girmelerini sağladı. 

Selçukluların doğuda kazanmış olduğu başarılar Eyyûbileri harekete geçirdi. Harput Artukluları da Eyyûbilerle birleşti. Bu ittifaka karşı yapılan savaşı kazanan Selçuklular, Harput’u ele geçirdiler (1234).

Sultan Alâeddin Keykubad, Diyarbakır’ı ele geçirip Eyyûbi sorununu kökünden hâlletmek için Kayseri’de hazırlıklar yapmaya başladı. Eyyûbiler ile Türkiye Selçukluları arasındaki mücadelenin Moğollara yarayacağını düşünen Abbasi halifesi iki hükümdar arasında arabuluculuk yaptı. Ancak Alâeddin Keykubad’ın Ramazan Bayramı dolayısıyla elçilere verdiği ziyafet sırasında zehirlenerek öldürülmesi, bu barış girişiminin gerçekleşmesini engelledi (1237).

Sultan Alâeddin Keykubad Dönemi, Türkiye Selçukluları Devleti’nin en güçlü olduğu dönemdir.

Alâeddin Keykubad, siyasi dehası ile Moğol tehlikesini kendi döneminde durdurmayı başardı. Bilimsel çalışmaları destekledi, sanatçılara hürmet gösterdi. Adalete çok önem verdi. Ticaretin gelişmesini sağladı.

 

 

YASSI ÇİMEN SAVAŞI (1230)

Nesevi’ye göre Harzemşah-Selçuklu ilişkileri 1225 yılında Celaleddin Harzemşah’ın Türkiye Selçuklu Devleti Sultanı I. Alâeddin Keykubad’a bir mektup ve elçi göndermesiyle başlamıştır. Amaç, iki Türk devleti arasında dostluk ve birlik kurmaktı. Dostane bir şekilde başlayan bu ilişki, gün geçtikçe pekişmiş ve Eyyûbilere karşı ittifak yapacak bir hâle gelmişti. Daha sonra Celaleddin Harzemşah’ın istikrarsız siyaseti, Moğolları hiçe sayarak Ahlat’ı muhasara etmesi, ayrıca I. Alâeddin Keykubad’a karşı sadakatsizlik gösteren Erzurum Melik’i Cihanşah ile ittifak yapması iki tarafın aralarının bozulmasına neden oldu. Bunun üzerine Türkiye Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad, Celaleddin Harzemşah’a karşı Eyyûbilerden Melik Eşref ile anlaştı ve 10 Ağustos 1230 tarihinde iki taraf Yassı Çimen mevkiinde birbiriyle karşılaştı. I. Alâeddin Keykubad ve Melik Eşref, Celaleddin Harzemşah ile Erzurum Meliki Cihan Şah’a karşı büyük bir zafer kazandı. Bu savaşın Türkiye Selçuklu tarihi açısından tek kazancı, Erzurum’un alınması olmuştur. 

 

HARZEMŞAHLAR 

Büyük Selçuklu Devleti’nin valisi İl-Arslan tarafından Harzem bölgesinde merkezi Ürgenç (Gürgenç) olmak üzere kuruldu. Maveraünnehir, İran ve Azerbaycan olmak üzere topraklarını genişletti. 1218 yılında Otrar şehrinde Moğol tüccarların casus oldukları gerekçesiyle idam edilmesi üzerine saldırıya geçen Moğollarla (Cengiz Han) yaptığı mücadeleyi kaybetti (1220). Topraklarının bir kısmı Moğollar tarafından işgal edilen Harzemşahlar, Azerbaycan’a çekildi. Türkiye Selçukluları ile komşu oldular. Harzemşahlar, Moğollara karşı oluşturulan Türkiye Selçuklu-Eyyûbi ittifakının içerisinde yer aldı. Buna rağmen Ahlat hâkimiyeti yüzünden Türkiye Selçukluları ile yapmış olduğu Yassı Çimen Savaşı’nı kaybederek 1231’de yıkıldı.

 

 

 

 

TÜRKİYE SELÇUKLU DEVLETİ DÖNEMİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET

 

Türkiye Selçuklu Devleti’nde Devlet Yönetimi:

Tarihte kurulan Türk devletleri kendisinden önce kurulmuş Türk devletlerini örnek aldığı gibi Türkiye Selçuklu Devleti de birçok alanda Büyük Selçuklu Devleti’ni örnek almıştır. Devlet yönetiminde de iki devlet arasında benzer özellikler görülmektedir. Ülke topraklarının hükümdar ailesinin ortak malı kabul edildiği veraset anlayışı, hükümdarın görev ve yetkileri, hükümdarlık alametleri, merkez, toprak ve eyalet yönetimi anlayışı her iki devlette de temelde aynı şekildedir. Ancak Türkiye Selçuklu Devleti’nde merkezi otorite daha güçlüydü. Türkiye Selçuklu sultanları Büyük Selçuklu hükümdarlarından farklı olarak Farsça unvanlar (keyhüsrev, keykavus, keykubat gibi) kullanmışlardır. 

Türkiye Selçuklu sultanları da hutbelerde halifenin adını kendi adlarından önce okuturlardı. Sultanın görevi ülkeyi en güzel şekilde idare etmekti.

Sultanların çocukları melik unvanıyla eyaletleri yönetirlerdi. Meliklere yardımcı olarak atabey denilen devlet adamları görevlendirilirdi.

Türkiye Selçuklu Devleti’nde devlet işleri Büyük Selçuklu Devleti’nde olduğu gibi Büyük Divanda (Divan-ı Saltanat) görüşülürdü. Ayrıca bu divana bağlı olarak şu divanlar oluşturulmuştur: Divan-ı İstifa (Malî işlerle ilgilenir.), Divan-ı Arz (Ordunun maaş, giyecek, yiyecek, techizat işleriyle ilgilenir.), Divan-ı İşraf (Askerî ve hukuki işler dışında devletin tüm işlerini teftiş eder.), Divan-ı İnşa (İç ve dış yazışmalarla ilgilenir.), Niyabet-i Saltanat (Hükümdar başkentte olmadığı zamanlarda devlet işleri ile ilgilenir), Pervaneci Divanı (Ülke topraklarının kayıt defterlerini tutar, has ve iktalara ait kararları düzenler.). 

Türk-Islam devletlerinde daha önce oluşturulmuş olan memuriyetler aynı şekilde devam ettirildi. Bizans İmparatorluğu ve Ermeni sınırlarındaki “uc” denilen bölgeleri ise beyler yönetirdi. Uc beyleri sınırları korur, sultan sefere çıktığında onun yanında yer alırdı.

Selçuklular bakır, gümüş ve altın paralar bastırmışlardı. Paraların üzerine genellikle sultanların resimleri bulunurdu. İlk madenî parayı I. Mesut, ilk altın parayı ise II. Kılıç Arslan bastırmıştı.

 

 

Türkiye Selçuklu Devleti’nde Ordu teşkilatı:

Türkiye Selçuklularındaki askerî teşkilat, Büyük Selçuklu Devleti ordusunun devamı durumundaydı. Fakat Türkiye Selçuklu Devleti deniz ticareti ve donanmaya verdiği önemle Büyük Selçuklu Devleti’nden ayrılmaktaydı. Türkiye Selçuklu Devleti’nin ordusu Büyük Selçuklu Devleti’nde olduğu gibi beş ana gruptan oluşurdu:

Hassa askerleri (Hükümdarın şahsına bağlı askerlerdi.), 
Sipahi askerleri (İkta sahiplerinin yetiştirdiği askerlerdi.), 
Türkmenler (uc bölgelerinde yaşayan ve her an savaşa hazır olan askerlerdi.), 
ücretli askerler, bağlı devletlerin ve beyliklerin askerleri. 

Türkiye Selçukluları ordusunun silahları; ok, yay, kılıç, kargı, topuz, zırh, gülle, mancınık ve kalkandı. Savaş zamanında ordu merkez, sağ ve sol olmak üzere üç kola ayrılırdı. Ayrıca ordunun önünde öncü kuvvetler bulunurdu. Türkiye Selçukluları, hem ticareti geliştirmek hem de denizlerde hâkimiyeti sağlamak için Sinop ve Alâiye (Alanya) gibi liman şehirlerinde tersaneler kurdu. Türkiye’de denizciliğin başlamasına öncü oldu. Türkiye Selçuklularında donanma komutanlarına Reisü’l bahr veya Melikü’s sevahil adı verilirdi.

 

 

Türkiye Selçuklu Devleti’nde Sosyal hayat:

Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun fethiyle başlayan Türkmen göçleri kısa sürede Anadolu’yu Türk yurdu hâline getirdi. Türkler, Anadolu’ya geldiğinde önce kırsal kesime yerleşerek tarım ve hayvancılıkla uğraştılar. Daha sonra şehirlere yerleşmeye başladılar. Cami, medrese, hastane, yol, köprü ve saraylar yaparak şehirleri bayındır hâle getirdiler. Anadolu’daki birçok şehir, kasaba, köy, nehir ve gölün adlarını Türkçe olarak değiştirdiler. Türkiye Selçuklularında halk, Büyük Selçuklularda olduğu gibi yaşam şekillerine göre konargöçer, köylüler, şehirliler olmak üzere üç gruba ayrılıyordu.

türkiye-selçuklu-devletinde-sosyal-yapı

SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE KONYA

Yeni bir vatanda, yeni bir milletin, çetin şartlarda Selçuklu Devleti ni kurduğu bu asırlarda Konya ne hâlde idi? Başkent sıfatıyla nasıl yaşıyor ve ne düşünüyordu? Bunu bilmiyoruz. Başlangıçta mutlak hükümdarlık sisteminin, feodalitenin, vezir aristokrasisinin nüfuzu ve Moğol müdahalesi şehre kendi sesini duyurma fırsatını pek vermiyordu. Aslen Türk olan büyük halk kitlesinin yanında, Hristiyan Rum ve Ermeni gibi yerli kavimlerle, Gürcü, Suriyeli, Mısırlı, Iraklı, Latin tüccarların, Harezmlilerin, Bizans’tan gelen askerlerin, Haçlı döküntülerinin bazı Anadolu şehirleri gibi Konya’da da büyük bir sayıya ulaştığını söyleyebiliriz. Bu değişiklik şüphesiz örfe, âdete ve kıyafete de yansıyordu. İmparatorluğa yayılmış olan birçok tarikat Konya’da da geniş bir yayılma alanı bulmuştu. Bunun hayata yansıması da değişik bir manzaraya neden oluyordu. Saç, sakal ve bıyık uzatılması veya büsbütün kesilmesinin insan çehresi üzerinde meydana getirdiği değişiklik, kişinin hangi mesleğe veya tarikata mensup olduğunun bir göstergesiydi. Elbise veya başa giyilen şeyler kişilere göre değişiklik gösterirdi. Müslüman olmayanlar da kavimlerine özgü kıyafetler giyerlerdi. Böylece eski Konya’nın çarşı ve pazarını, dar sokaklarını, çok renkli ve değişik bir kalabalık dolduruyordu. Ahi kıyafeti Alâeddin Keykubad zamanından itibaren yüksek tabaka dışındakilerin yaygın olarak giydiği bir kıyafetti. Bir bakıma hayat, ufak tefek tepkilere rağmen hiç olmazsa münakaşa kabul edecek derecede müsamahalı idi.

selçuklulardan-kalma-alaaddin-cami

Saray, İstanbul la, Latinlerle, İznik hanedanı ile devamlı irtibat hâlindeydi. Saray ve yüksek tabaka,

Türkmen aşiretlerle bağları koparacak derecede İran kültürünü benimsemişti. Moğol istilasından önce, Mısır, Suriye ve batı ülkelerine kaçamayan veya kültür ve çevre yüzünden bunu istemeyen bütün seçkin Asyalılar XIII. asırda Anadolu’da toplanmıştı. Bütün belgeler bu şehrin Moğol istilasına ve hatta XIII. asrın sonuna kadar büyük bir refah içinde olduğunu gösteriyor. Bu servet yalnız ticaretten gelmiyor, büyük bir zanaat mensubu da onu besliyordu. Eski Konya çarşısı bu devirde bütün Anadolu çarşıları gibi Ahilerin egemenliğinde idi. Abbasî Halifesi Nasır’ın nüfuzunu kuvvetlendirmek için önceden beri tasavvuftan kuvvet alan Ahiliği Selçuklu sarayına yerleştirmeye çalıştığını biliyoruz. Halife, Alâeddin Keykubad hükümdar olunca, ona fütüvvet şalvarı ve kuşağı göndermişti. Çarşı ve zanaat atölyeleri de saray gibi Ahi idi.

 

II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonraki karışık devirde hemen her büyük meselede Konya

Ahilerinin yardımı istenirdi. 1291’de Moğol ordusu Konya’yı muhasara ettiği zaman şehrin hâkiminin Ahmed Şah Kazzaz adında bir ahi olduğunu biliyoruz. Konya’da farklı toplulukların ve kültürlerin etkisiyle halk içinde birlik ve beraberlik duyguları gelişmemişti. Belki de bu nedenle Selçuk hükümdarları bazı önemli iç meselelerini Kayseri veya Sivas’ta hâlletmeyi tercih ediyorlardı. Alâeddin Keykubad gibi tuttuğunu koparan bir hükümdar bile, tahta çıktıktan sonra yardım ettikleri için nüfuzlarını suiistimal eden eski emirleri Kayseri’de baskı altında tutmayı tercih etmişti. Yaşanan olayların etkisi ile tüm şehir halkı arasında zamanla birlik ve beraberlik duyguları gelişmiştir.

 

 

Türk-Ermeni ilişkileri:

Türkler Anadolu’ya geldiklerinde Süryani, Rum ve Ermeni halklarıyla karşılaştılar. Türkler yönetimi altındaki bu topluluklara hoşgörülü davrandılar. Selçuklu egemenliğinde Ermeniler, Kayseri, Malatya, Sivas ve Niksar’da Ermeni Piskoposların önderliğinde kilise toplantıları düzenlemişler, zaman zaman sultanlardan da yardım görmüşlerdir. Ermeniler Selçuklu Devleti idaresinde de görevler almışlardır. Mesela, Sinop donanmasının başına Hayton adında bir Ermeni getirilmiştir.

Selçuklu Döneminde Anadolu’daki nüfusları kesin olarak bilinmeyen Ermeniler, kasaba ve köylerde ticaret, ve çeşitli sanat dallarıyla uğraştılar. Selçuklu idaresindeki Ermeniler, Bizans baskısından kurtuldular, dinî hayatlarını özgürce yaşadılar, siyasi ve iktisadi açıdan önemli gelişmeler gösterdiler.

 

“Bir hükümdar olan sizlere (Selçuklulara) gönül rızasıyla itaat ediyoruz. Çünkü siz bizim gelişip yükselmemizi hiçbir vakit kıskanmadınız ve memleketimizi tahrip etmediniz.”

Kilikya Ermeni Kralı II. Toros

 

 

 

 Türkiye Selçuklu Devleti’nde Ahilik Teşkilatı

Anadolu’da XIII. yüzyılda Ahi Evran tarafından başta Kayseri, Konya ve Kırşehir’de esnaf birlikleri olarak yapılandırılmış sosyo ekonomik bir teşkilatlanmadır. Ahilik, ahlaki, ekonomik, sosyal, siyasi ve askerî sahalarda önemli bir işleve sahiptir. 

Ahiliğin temel amacı, zenginle fakir üretici ile tüketici, emek ile sermaye, halk ile devlet arasında iyi ve sağlam ilişkiler kurarak “sosyal adaleti” gerçekleştirmektir. İyi bir teşkilatlanma ve eğitimle bu amaca ulaşan Ahilikte yamak, çırak, kalfa ve usta arasında değişmez bir hiyerarşi vardır. Belirli aşamalardan sonra kişiler bir üst basamağa çıkabilirler. En üst basamakta herkesin saygısını kazanmış olan bir Ahi baba vardır. Ahilik, yarı göçebe Türkmenleri yerleşik hayata geçirmekte de önemli rol oynamıştır. 

Ahi teşkilatına üye esnaf ve sanatkârlar, bu teşkilata ait genel sermayeyi oluşturmak üzere kazançlarının bir bölümünü “orta sandık” adı verilen yerde toplarlar. Orta sandıkta toplanan bu sermaye ile herkesin ihtiyacı olan alet ve hammadde alınır, tezgâhlar kurularak yeni teşebbüsler teşvik edilir, ihtiyacı olanlara yardım edilir. Ahiler kazançlarının bir kısmını fakirlere ve işsizlere yardım olarak verirler.Ahilikte esnaf için gerekli hammadde ve mamul maddelerin alınıp satılması, yasalar ile kontrol edilir. İlme, sanata ve ahlaka son derece önem verilen Ahilikte, kadının da sosyal ve ekonomik hayatta önemli bir yeri vardı. 

Ahiler; 

1. Üretimi, ihtiyaca göre ayarlamışlardır.
2. Kolayca iş değiştiremezler.
3. Kalitesiz ve bozuk mal üretemezler.
4. Piyasadaki malların fiyatlarını ayarlarlar.

İBN-İ BATUTA’YA GÖRE AHİLER 

“Ahi” unvanı Anadolu’da evlenmemiş, sanat ve meslek sahibi gençlerden seçilmiş, kendisine reislik payesi verilmiş önder kişilere verilmektedir. Ahi topluluğuna, “delikanlı, yiğit, eli açık, gözü pek, iyi huylu kişiler” anlamında Fütüvvet ve “Ahiyyetül-Fityan” unvanı verilmektedir. 

Ahilerin toplandıkları ve toplumsal hizmet verdikleri yerlere “Zaviye” adı verilmektedir. İbn-i Batuta Antalya’da gittiği zaviyeyi şöyle tanımlıyor: “Nefis Anadolu halısı döşenmiş ve Irak camından birçok avize ile süslenmişti. Misafir odasında beş tane, üç ayaklı bakırdan yapılmış kandil ve yanında da bakırdan yedek yağdanlıklar vardı. Buraya, fitili kesmek için bir de makas konmuştu. Bu kandiller erimiş iç yağı doldurularak yakılmıştı. Misafirlere mahsus bir tahtadan oturak vardır.” 

Ahi zaviyelerinde iki sınıf insan bulunmaktadır. Bunlardan bir grubu, misafir olarak gelip burada bulunan gelip geçici kişiler, diğer grubu ise bu zaviyelerin mensuplarıdırlar. Her iki sınıfın da birlikte geçirdikleri günlük hayatları hakkında İbn-i Batuta şunlardan bahseder: Zaviyenin daimi mensupları olan Ahiler, gündüz geçimlerini sağlama yolunda çalışırlar, ikindiden sonra elde ettiklerini reislerine verirler. Bununla meyve, yiyecek ve zaviyede ihtiyaç olan şeyleri satın alırlar. O gün beldeye bir yabancı gelirse zaviyelerine konuk ederler. Alınan şeylerle ona ziyafet çekerler. O kimse ayrılıncaya kadar onların misafiri olur. Hiç kimse gelmezse, yine yemek için toplanıp yemek yerler, şarkı söylerler. Sabahleyin de yine aynı şeyleri tekrarlarlar. Zaviyenin daimi mensuplarını bekâr, meslek sahibi gençler teşkil eder. Bu gençler, zaviyede kalmakta ve zaviyenin işleri için bunlardan yararlanılmaktadır. Zaviyelerde namaz kılındığı gibi yemeklerden sonra Kur an okunur ve hep birlikte semah ve raksa kalkılırdı. Eğer zaviyenin reisi olan Ahi, ulemadan birisi ise bu zaviyelerdeki diğer Ahiler öğrenci olarak da hem öğrenimlerini devam ettirir hem de zaviyenin hizmetlerini görürlerdi. İbn-i Batuta eserinde Ahiler hakkında genel bir tanımlama yaparken “Yabancılara yardım etmek, onları konuklayıp yedirip içirmek, bütün ihtiyaçlarını görmek hususunda bir benzeri yoktur. demektedir. 

“EŞİNE, İŞİNE, AŞINA DİKKAT ET” 

Selçuklular zamanında Kayseri’de kurulan Ahi teşkilatının yanında Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı liderliğinde Türkmen hanımları da kendi aralarında örgütlenerek bir kadın teşkilatı kurdular. Bu teşkilata Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) adını verdiler. Bacıyan-ı Rum teşkilatına mensup olanlar daha çok çadırcılık, keçecilik, nakışçılık, örgücülük, kilim ve halı dokumacılığı, ipek ve pamuk ipliği üretimini gerçekleştirdiler. Bacıyan-ı Rum teşkilatındaki Anadolu kadınları, gerektiğinde düşmana karşı vatan savunmasında eşlerinin yanında mücadele ederlerdi. Bu teşkilat, kadınlar arasında yardımseverliğin, konukseverliğin, doğruluğun benimsenmesine katkı sağladığı gibi Türk dilinin, Türk kültürünün ve İslam anlayışının kadınlar arasında yayılmasını hızlandırdı. Ayrıca yetim ve kimsesiz genç kızları himayesine alır, onların eğitimlerinden, ev-bark sahibi olmalarından sorumlu olurdu. Bunun dışında kimsesiz ihtiyar kadınların bakımını üstlenir ve maddi sıkıntı içinde olanlara da yardım ederdi.

Anadolu kadınları, o günkü adıyla Bacıyan-ı Rum teşkilatı hanımlara, “Eşine, işine ve aşına dikkat et!” prensiplerini benimsetirlerdi.

 

 

Türkiye Selçuklu Devleti’nde  Din ve inanış:

Türkiye Selçukluları, Moğolların baskısından kaçan Türkmenleri Anadolu’ya yerleştirdiler. Bunlar arasında mutasavvıflar da bulunmaktaydı. Mutasavvıflar, yerleştikleri bölgelerde sosyal, kültürel ve dinî alanlarda faaliyet gösterdiler. Bu faaliyetlerin sonucunda Mevlevîlik, Bektaşîlik, Ekberîlik, Nakşibendîlik, Kadirîlik ve Rufaîlik gibi tarikatlar ortaya çıktı. Bu mutasavvıflardan Muhyiddin Arabî, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Yunus Emre ve Sadrettin Konevî görüş ve düşünceleriyle sadece yaşadıkları dönemi değil daha sonraki zamanları da etkilemiş, Anadolu’da tasavvufun gelişmesinde, Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında önemli bir rol oynamışlardır.

 

Türkiye Selçuklu Devleti’nde Hukuk:

Türkiye Selçuklu Devleti’nde hukuk, Büyük Selçuklu Devleti’nde olduğu gibi “şer’i hukuk ve örfi hukuk” olmak üzere iki kısımdan oluşuyordu.

Şer’i hukuk sisteminde kadılar, din ve hukuk ile ilgili işlerde yetkili idiler. Evlenme, boşanma, nafaka, miras, hırsızlık gibi davalara kadılar bakar, kadıların başkanına kadiü’l kudat denirdi. Başkent Konya’da oturan kadiü’l kudat, bütün kadıları denetleme yetkisine sahipti.

Örfi hukuk sisteminde mahkeme, devlete isyan etme, devletin düzenini bozma ve kanunlara uymama gibi siyasi suçlarla ilgili davalara bakardı. Bu türden davalara bakan mahkemelerin başkanına emir-i dad denirdi. Emir-i dad, geniş yetkilere sahipti. Veziri ve divan üyelerini yargılama ve tutuklama yetkisi vardı.

 

Türkiye Selçuklu Devleti’nde Sanayi:

XII. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya yerleşen Türkler, Anadolu’da tarım, sanayi ve ticaretin gelişmesini sağladılar. Türkiye’de sanayinin temelini, dokumacılık ve dericilik oluştururdu. Konya, Aksaray, Kayseri, Erzincan ve bazı kasabalarda dokumacılık çok ilerlemişti. Konya, Sivas, Kırşehir’de boya üretiliyor ve kumaşlar boyanıyordu. Kilim ve kumaş, küçük el tezgâhlarında dokunur, halı, kilim ve kumaşlar birçok ülkeye ihraç edilirdi. Deriden çeşitli eşyalar yapılıyordu. Sabun, boya ve aydınlatma malzemeleri imal ediliyordu. Askerlerin silah ihtiyacını karşılamak için demircilik ile uğra-şan birçok zanaatkâr vardı. Kuşatmalarda kullanılan neft, katran Erzurum ve Antalya’nın kuzeyinden temin ediliyordu. Demir, bakır, gümüş gibi madenler ile tuz ve şap ocakları işletiliyordu.

Sivas, Kastamonu ve Diyarbakır’da bakır; Gümüşhane, Gümüşhacıköy ve Kütahya’da gümüş çıkartılıyordu.

 

Türkiye Selçuklu Devleti’nde Ticaret

Türkiye’nin coğrafi konumu nedeniyle, transit ticaret yollarının önemini kavrayan Türkiye Selçuklu sultanları kara ticaretini, deniz ticaretine bağlamak için Sinop ve Antalya gibi liman şehirlerini ele geçirerek bu liman şehirlerine Türk tüccarlar yerleştirdiler.

Türkiye Selçukluları, Iran, Gürcistan, Bizans İmparatorluğu, Venedik, Floransa ve Arap ülkeleriyle ticaret yaparlardı. Onlara canlı hayvanlar, hayvan ürünleri, yün, tiftik, ham ve işlenmiş deri, deriden yapılmış eşyalar, dokuma sanayi ürünleri, ipek, demir, bakır, şap ve kereste satarlardı.

Türkiye Selçuklu sultanları ticaretin gelişmesi için şehirler arasında yollar, köprüler, hanlar ve kervansaraylar yaptırmıştır. Türkiye’de ilk kervansaray II. Kılıç Arslan zamanında Kayseri-Aksaray yolunda yapılan Alay Han’dır. Diğer önemli hanlar Antalya-Isparta yolu üzerinde Evdir Han, Konya- Aksaray yolu üzerinde Sultan Han, Antalya-Alanya yolu üzerinde Alara Han ve Sivas-Malatya arasındaki Hekim Han’dır. Bütün bu faaliyetler sonucunda Türkiye Selçuklularında ticaret çok gelişmiştir. Ticari canlılık, Moğol istilasına kadar sürmüştür. 

selçuklular-döneminde-ticaret-yolları

 

TÜRKİYE SELÇUKLU DEVLETİ’NDE TİCARİ HAYAT 
XIII. yüzyılda Türkiye Selçuklu sultanları tarafından Anadolu’da birçok kervansaray yaptırılmıştır. Çoğu, günümüzde harabe hâlinde olan bu kervansaraylar, barış zamanında kervanların konaklaması, savaş zamanında ise askerî üs olarak kullanılmıştır. 

Kervansaraylar, yolcuların, tüccarların her türlü ihtiyacını karşılayacak şekilde düzenlenmiştir. Buralarda insanların statülerine, inançlarına ve milliyetlerine bakılmadan herkese eşit hizmet verilmiştir. Ücretsiz barınma, yiyecek, ibadet, temizlik, tamirat sağlık hizmetleri, hayvan yemi ve veteriner temini, fakir yolculara bedava ayakkabı, hasta yolcular için ücretsiz tedavi ve ilaç, eşyası kaybolan yolcunun eşyasının bedelinin ödenmesi, ölen fakir yolcunun defin masraflarının karşılanması gibi.. 

Gıyaseddin Keyhüsrev’in Antalya’yı fethettiği sırada, orada Mısır’dan gelen ve Frenkler tarafından soyularak malları ve kumaşları yağmalanan tüccarların zararını, alınan ganimetten ve kısmen de hazineden ödeme yoluna gittiği anlaşılmaktadır. Yine Alâeddin Keykubad, yapılan savaşların ardından yağmaya uğrayan kervanların sahiplerine, aldığı ganimetlerden ve devlet hazinesinden ödeme yaparak onların bütün zararlarını tazmin etmiştir.

 

Türkiye Selçuklu Devleti’nde Kültürel Hayat:

Türkiye Selçuklularının XII. yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu’da oluşturdukları güven ortamı, sosyal ve kültürel faaliyetlerin artmasını sağladı. Türkiye Selçukluları zamanında devletin yazışma ve bilim dili Arapça; edebiyat dili ise Farsça idi. Farsça, XIII. yüzyılın ikinci yarısında devletin yazışma dili oldu. Bu sırada, Anadolu’da yaşayan insanların büyük çoğunluğu Türk olduğu için Türkçe her yerde en çok konuşulan dildi. 

Türkçenin resmî dil olarak yerleşip gelişmesinde, Türkmen beylerinin önemli hizmeti vardır. Karamanoğlu Mehmet Bey 1277 yılında Konya’da açıkladığı fermanla, “Bu günden sonra divanda, dergâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.” diyerek Türkçeyi devlet dili hâline getirmiştir. Anadolu’da Türkçenin gelişmesinde Moğol saldırılarının büyük etkisi oldu. Moğol saldırılarının önünden kaçıp Anadolu’ya gelen Türk kitleleri arasında yazar, şair ve bilim adamları da vardı. Bu şair ve bilim adamları Anadolu’da bilim ve edebiyatın gelişmesinde önemli katkı sağlamışlardır. Türkiye Selçuklu Devleti, bilim alanında en gelişmiş dönemini Alâeddin Keykubad zamanında yaşamıştır. Türkiye Selçuklularında sultanlar ve beyler, Konya, Sivas, Kayseri, Amasya, Mardin, Erzurum ve Erzincan gibi şehirlerde birçok medrese ve kütüphane yaptırdılar. Selçuklu medreselerinde, dinî bilimlerin yanında tıp, matematik, astronomi gibi fen bilimleri de okutuldu. 

Türkiye Selçukluları zamanında tarih yazıcılığı da gelişmişti. Ravendî, yazdığı “Selçuklu Tarihi”ni I. Gıyaseddin Keyhüsrev’e sundu. İbn-i Bibi, I. Alâeddin Keykubad Dönemini de kapsayan 1192-1280 yılları arasına ait “Türkiye Selçuklu Tarihi”ni hazırladı. Kerimüddin Aksarayî, Moğollar zamanındaki Türkiye Selçuklu tarihini anlatan eserini kaleme aldı.

 

TÜRKİYE SELÇUKLULARINDA TARİH YAZICILIĞINA BİR ÖRNEK

Sözüne güvenilir kimselerden duyduğuma göre, Baba İshak Sümeysat kalesine bağlı, Kefersud bölgesinden idi. Gençlik yıllarının başlarından, hayatının ilkbaharından beri kafasında insan aldatmak ve mürit avlamak sevdası vardı. Göz boyama ve büyü sanatında eli çabuk ve ustaydı. Başta şehir ile ilişkisi az olan köylülerle, bilgisiz bir fakihten veya sözde bir müftüden duydukları en ufak bir yaldızlı söze aldanan, inançlarında itiraz etmek diye bir şey bulunmayan, onların sözlerine hiçbir şekilde karşı gelmeyen Türk topluluklarını davetle meşgul oldu. Her zaman gözü yaşlı, hali üzgün ve vücudu zayıftı. Konuşurken kısık bir sesle konuşurdu.

 

Türkiye Selçuklu Devleti’nde  Sanat:

Türkiye’de kurulan İlk Türk devletleri döneminde sanat, Büyük Selçuklu Dönemindeki sanat anlayışının devamı ve gelişmiş hâlidir. Süslemede ve işçilikte daha ileri bir seviyeye ulaşılmıştır. Türkiye Selçukluları, amaçları topluma hizmet etmek olan dinî, sosyal ve ticari nitelikte cami, imaret ve kervansaray gibi birçok mimari eser ortaya koydular. Yapılan bu eserlerde taş işlemeciliği, yazılar ve geometrik şekiller ile süslemeler ön plandadır. Bu yapıların her türlü giderleri vakıf topraklarının gelirlerinden ve vakıf yapan insanlar tarafından karşılanırdı. 

SELÇUKLULARDA MİMARİ 

Selçuk mimarisinin en zengin noktası binaların cephesidir. Yerli hayatta çok mühim bir yeri olan çadırı örnek alan bu mimari, taş işçiliğinin bütün imkânlarını dener.

Hakikatte Selçuk mimarisi çok defa dince yasak olan heykelin peşinde gibidir. Bu binaların cephelerinde durmadan onun tesirlerini arar. Mektepten mektebe küçük madalyonlar, şemseler, yıldızlar, kornişler, su yolları ve asıl kapı üstünde ışık ve gölge oyununu sağlayan istalaktitler, iki yana fener gibi asılmış oymalı çıkıntılar, çiçek demetleri, firizler ve kordonlar, arabesk levhalar bu cephelerde bazen yazıya pek az yer bırakır, bazen de onu ancak seçilebilecek bir oyun hâline getirir. Selçuk kûfîsi denen o çok sanatkâr yazı şekli, hiyeraltik çizgi ile -ve hatta tâbir caizse şekilleriyle- bu oyunu bir taraftan aşiret işi kilim ve dokumaların süsüne yaklaştırıyor, bazen de nisbetler büyüdü mü bütün bir kabartma oluyordu. Bu emsalsiz taş işçiliği bazen de heykel zevkinin yerine kitap sahifesini, yahut kitap gibi dokunmuş kilim veya şalı koyuyordu. Sahip Ata’nın yaptırdığı İnce Minareli’nin cephesi tiftikten dokunmuş büyük bir sultan çadırına benzer. 

Camiler, Türkiye Selçukluları sanatının en önemli mimari eserleridir. Bunların en önemlileri Konya ve Niğde’deki Alâeddin camileridir. Mescitler içinde Konya’da Taş Mescit, Sırçalı Mescit ve Karatay Mescidi bu döneme ait önemli eserlerdendir. Orta ve yüksek öğretimin yapıldığı kurumlar olan medreseler, hemen hemen her ilde bulunurdu. Medreselerde Kur’an-ı Kerim, hadis, kelam, fıkıh gibi din bilimlerinin yanında matematik, tıp, felsefe ve filoloji gibi fen ve sosyal bilimler de okutulmaktaydı. Özellikle tıp alanında yüksek öğretim yapan medreselerin yanında hastaneler bulunurdu. Konya’da Karatay, Sırçalı ve İnce Minareli medreseler dönemin eserlerindendir.

Külliye, caminin etrafına yapılmış medrese, şifahane, kütüphane, hamam, türbe ve imaret gibi değişik görevleri olan yapılar topluluğuna verilen addır. Türkiye Selçukluları zamanında yapılan külliyeler içinde Hunad Hatun Külliyesi ve Hacı Kılıç Külliyesi en önemlileridir.

Türbe ve kümbetler, hükümdarlar ve önemli devlet adamları için yapılan anıt mezarlardır. Türkiye Selçukluları mimari eserleri arasında sıkça türbe ve kümbetlere rastlanır. Bunlardan dört duvarının üstü kubbeyle örtülü olanlara türbe; duvarları silindir veya çokgen; çatıları da konik veya piramit şeklinde olanlarına da kümbet denir. Önemli kümbetlere örnek olarak Kayseri’deki Döner Kümbet, Ahlat‘ta Ulu, Konya’da II. Kılıç Arslan kümbetleri gösterilebilir.

Saray ve köşkler Türkiye Selçukluları mimarisinin diğer önemli örneklerindendir. Bunların en önemlileri I. Alâeddin Keykubad tarafından yaptırılan Kayseri’deki Kubâdiye ve Beyşehir Kubâdâbâd yazlık sarayları ile Alanya’daki kışlık Alaiye sarayıdır.

karatay-medresesi
Darüşşifalar, günümüzde hastahane olarak bilinen mimari eserlerdir. Kayseri Gevher Nesibe Darüşşifası, dönemin en büyük hastahanesi idi. Hastahanenin yanında bir de tıp eğitimi veren okul vardı.Dönemin diğer önemli darüşşifaları, Amasya’da Amasya Darüşşifası, Sivas’ta I. Alâeddin Keykavus, Kayseri’de Gıyasiye darüşşifalarıdır. 

 

Türkiye Selçukluları zamanında, resim ve heykel sanatlarıyla da ilgilenilmiştir. Türkiye Selçukluları, saray kapısı ve duvarlarını, kale surlarını insan ve hayvan kabartmalarıyla süslemişlerdir. Selçukluların dinî yapılarında çift başlı kartal, at üstünde avcılık yapan insan kabartmalarına rastlanır. Hükümdarlık alametlerinden nevbet, saray görevlileri tarafından sarayın önünde her gün belirli vakitlerde çalınırdı. Mevlevî ve Ahi zaviyelerinde görülen musiki, tasavvuf müziğinin de temelini oluşturmuştur. Destanlar ve Dede Korkut Hikâyeleri kopuz eşliğinde çalınıp söylenirdi. Yaygın görülen sanatlardan çinicilik ise özellikle cami, medrese, türbe ve mescitlerin iç ve dış süslemelerinde kullanıldı.

Ayrıca kumaş, halı ve kilim dokumacılığı, hat sanatı, tezhip (kitap süsleme), ciltçilik, oymacılık ve kakmacılık ile maden işçiliği de gelişmişti.

 

DEVRİN MODERN HASTANESİ: DARÜŞŞİFA

Darüşşifalar poliklinikler, eczane, kiler, özel diyet mutfağı, hasta koğuşları ve personel odaları gibi bölümlerden oluşmaktaydı. Darüşşifalarda iç mekânın aydınlık ve havadar olmasına dikkat edilirdi. Hasta odaları, bir merkez çevresinde toplanır ve az personelle hizmet verilmesi amaçlanırdı. Personel tüm odaları kolaylıkla gözetleyebilir ve gerektiğinde acil olan hastaların yardımına koşardı.

Darüşşifaların akustik sistemi oldukça hassastır. Musiki ile hasta tedavisi, bu hastanelerin özellikleri arasındadır. Haftanın belirli günlerinde verilen musiki konserleri, yankılanmadan binanın her tarafından rahatça dinlenebilirdi. Bu konuda inceleme yapan hekimler, Türk musikisindeki bazı makamların bazı hastaların tedavisinde özel bir iyileştirici etkisi olduğunu saptamışlardır. Mesela raks makamı, felce, epilepsiye; ırak makamı çocuklarda menenjit ve afagan hastalıklarına, Hicaz makamı çocuklarda görülen idrar zorluğuna; buselik makamı, kulunç ve kalça ağrısı, soğuk baş ağrısı ve çeşitli göz hastalıklarına, uşşak makamı çocukların uykusunu getirmeye, yetişkin erkeklerde meydana gelen ayak ağrılarına faydalı olduğu tespit edilmiştir.

 

Tedavide yalnız musikiden değil, su sesi ve güzel kokulardan da yararlanılmaktadır. Şadırvandan akan suyun sesi, hastaları huzura kavuşturmaktadır. Darüşşifalarda bu yöntemle hasta tedavisi yapılırken, aynı dönemde Avrupa’da akıl ve ruh hastaları için “kafasına şeytan girmiş” tanısının konulduğu bilinen bir gerçektir. İster zengin, ister fakir olsun, tıbbi tedavileri karşılığı hastalardan bir ücret alınmadığı, ilaçların tamamen bedava olduğu, ayrıca fakir olan hastalar taburcu edilirken kendilerine bir kat elbise ile bir aylık yiyecek masraflarını karşılayabilecek miktarda para verildiği bilinmektedir.

 

4. Türkiye Selçuklu Devleti’nin Dağılma Dönemi

I. Alâeddin Keykubad ölünce yerine II.Gıyaseddin Keyhüsrev tahta çıktı. II.Gıyaseddin Keyhüsrev, Selçuklu tahtına çıkmasında önemli rolü olan Sadettin Köpek ve yandaşlarının etkisinde kaldı. Vezir Sadettin Köpek, kendi karşıtlarını ortadan kaldırmak için onlara karşı sultanı sürekli kışkırttı. Onun etkisinde kalan sultan, birçok devlet adamı ve komutanı ortadan kaldırdı.

 

BABA İSHAK İSYANI

II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in saltanatı sırasında Asya’daki Moğol yayılışı etkisini hissettirmekteydi. Doğudan gelen Moğol tehlikesi nedeniyle pek çok Türkmen, Türkiye Selçuklu Devleti’ne sığınmıştı. Türkiye’ye sığınan Türkmenlerin ilk geldiği yer, Güneydoğu Anadolu bölgesiydi. Selçuklu, Harzemli ve Eyyûbi askerlerinin sık sık faaliyet gösterdiği Güneydoğu Anadolu’da ekonomik şartlar oldukça zordu. Ayrıca Türkmenlerin İslamiyeti kabul etmekle beraber, eski inançlarını tamamıyla terk edememeleri, devletin kötü yönetilmesi, Türkmenlerin otlaklar yüzünden yerli halkla geçinememesi, isyana zemin hazırlamıştır. Böyle bir ortamda Horasanlı Baba İlyas’ın müritlerinden olan Baba İshak Türkmenleri kendisinin peygamber olduğuna inandırdı. Yeteri kadar kuvvet topladıktan sonra Kâhta Adıyaman isyanı başlattı. Taraftarları, başta Sivas olmak üzere şehirleri ve köyleri yağmaladılar. Selçuklu ordularını yenilgiye uğrattılar. Tokat ve Amasya’ya doğru ilerlediler. Amasya Subaşısı Armağanşah, ayaklanan Türkmenler gelmeden Amasya’yı kuşattı. Baba İshak’ı zaviyesinden çıkararak öldürdü. Baba İshak’ın ölüm haberine inanmayan asîler, yeniden saldırıya geçtiler.B u çarpışmalarda Armağanşah şehit oldu. Konya’ya doğru ilerleyen Babaîler, Kırşehir yakınlarında Selçuklu ordusu karşısında yenilerek tamamen ortadan kaldırıldılar (1240).

 

Türkiye Selçuklu Devleti, Babaîlerin isyanını çok zor bastırmıştı. Selçuklu Devleti’nin güçsüzlüğünü gören Moğol ordusunun komutanı Baycu Noyan Erzurum’u ele geçirip yağmaladı (1242). Bu olay üzerine II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Moğol saldırılarına karşı Eyyûbiler ve diğer hükümdarlarla birlikte hareket etmek için çalışmalar yaptıysa da başarılı olamadı. Sultanın Sivas’ta olduğunu haber alan Baycu Noyan da buraya hareket etti. Selçuklular, Sivas’ın seksen kilometre kadar doğusunda bulunan Kösedağ mevkiinde ordugâh kurdu. Burası askerî bakımdan savunması kolay bir yerdi.

Kösedağ Savaşı (1243)

Dağ geçitleri tutulmuş, düşmanın gelmesi bekleniyordu. Ne yazık ki sultan, yine tecrübesiz kimselerin teşvik ve tahrikiyle, müstahkem mevkileri bırakarak düşmanın karşılanmasını emretti. Galip geleceğinden emin bir hâlde, tedbire bile lüzum görmeden ilerleyen genç sultan, az sonra Moğol ordusuyla karşılaştı. Moğol kuvvetleri turan taktiğini kullanarak Selçuklu öncü kuvvetlerini bozguna uğrattılar. Hiç harp görmemiş tecrübesiz sultan, öncü kuvvetlerinin bozguna uğradığını duyunca, ordunun tamamen yenildiğini sandı. Düşman eline geçmemek için otağını ve hazinelerini harp meydanında bırakıp Tokat’a, oradan da Konya’ya doğru kaçmaya başladı. Sultanın harp meydanından kaçtığını henüz duymayan Selçuklu askerleri, akşamın geç vakitlerine kadar düşmanla çarpışmaya devam ettiler. Sultanın harp meydanını terk ettiğini öğrenince, onlar da çadırlarını bırakarak firar ettiler. Ertesi sabah, çadırlarda bir hareket göremeyen Moğollar, bunun bir harp hilesi olduğunu zannederek, çadırlara iki gün yanaşamadılar. Hiçbir hareket görmeyince de ordugâha girdiler. 3 Temmuz 1243 Cuma günü savaş bitmiş, Selçuklu ordusu yenilgiye uğramıştı. Kaynaklara göre Moğollar ganimet olarak 300 deve yükü altın, 3.000 hayvan yükü altın ve gümüş eşya ele geçirdiler.

 

1206 yılında Moğol kabilelerinin kağanlığına getirilen Cengiz Han, sınırları doğuda büyük okyanustan batıda Anadolu’ya, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Himalaya dağlarına kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurdu. 1218 yılında Harzemşahlar Devleti yle başlayan anlaşmazlık iki devlet arasında savaşa dönüştü. Moğol ordusunun Harzem ülkesine girmesiyle başlayan istila hareketi kısa sürede genişledi. Cengiz Han’ın 1227 yılında ölümüyle birlikte kurmuş olduğu imparatorluk çocukları arasında dörde bölündü. Cengiz Han’ın ölümünden sonra İran’da kurulan devletlerden biri olan İlhanlılar Türkiye Selçukluları döneminde Anadolu üzerinde de egemenlik kurmuştur. 

Baycu Noyan, Kösedağ Savaşı’ndan sonra Selçuklu ordusunu takip amacıyla Sivas’a doğru ilerledi. Sivas kadısı Moğollara karşı koyulamayacağı düşüncesiyle şehrin ileri gelenlerini teslim olmaya razı etti. Yapılan anlaşmaya göre Sivaslılar hayatlarını, mallarını ve paralarını kurtaracaklardı. Baycu Noyan şehri teslim alınca Erzincan kapısı hariç bütün kapıların kapatılarak üç gün yağma edilmesine izin verdi. Selçukluların önemli bir askerî üssü olan Sivas’taki bütün savaş aletlerini, makineleri ve silahları yaktırarak surların bir kısmını tahrip ettirdi. 

Moğollar, Sivas’tan sonra Kayseri üzerine de yürüdüler. Şehir halkı, surları ve burçları tamir ederek Moğolları beklemeye başladı. Moğollar Kayseri’ye gelince varoşları işgal edip yağmadılar. Şehrin kapılarını ve kilitlerini gürzle kıran Moğol askerleri şehrin içine dalarak kaleyi ele geçirdiler. Moğollar, şehrin bütün servet ve hazinelerini yağmaladılar. Şehrin saray, köşk ve güzel evleri, surları yakılıp yıkıldı. Şehir, harabeye çevrildikten sonra binlerce insan öldürüldü. 

Moğollar Kayseri’den sonra Erzincan’ı da kuşatarak şehri ele geçirdiler. Yağma ve katliamlardan sonra şehir, tamamıyla harap oldu. Moğollar arasında şiddetiyle ünlü olan Baycu Noyan, kolayca kazandığı Kösedağ zaferiyle Selçuklu ordusunun zayıflığını görüp bazı şehirleri tahrip, yağma ve savaşsız teslim aldığından, ikinci bir seferle Anadolu’nun istilasını tamamlamak düşüncesiyle karargâhına döndü. 

 

CENGİZ HAN VE MOĞOL İMPARATORLUĞU (1196 – 1227)

1206 yılında Moğol kabilelerinin kağanlığına getirilen Cengiz Han, sınırları doğuda büyük okyanustan

batıda Anadolu’ya, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Himalaya dağlarına kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurdu. 1218 yılında Harzemşahlar Devleti yle başlayan anlaşmazlık iki devlet arasında savaşa dönüştü. Moğol ordusunun Harzem ülkesine girmesiyle başlayan istila hareketi kısa sürede genişledi. Cengiz Han’ın 1227 yılında ölümüyle birlikte kurmuş olduğu imparatorluk çocukları arasında dörde bölündü. Cengiz Han’ın ölümünden sonra İran’da kurulan devletlerden biri olan İlhanlılar Türkiye Selçukluları döneminde Anadolu üzerinde de egemenlik kurmuştur.

Dağ geçitleri tutulmuş, düşmanın gelmesi bekleniyordu. Ne yazık ki sultan, yine tecrübesiz kimselerin teşvik ve tahrikiyle, müstahkem mevkileri bırakarak düşmanın karşılanmasını emretti. Galip geleceğinden emin bir hâlde, tedbire bile lüzum görmeden ilerleyen genç sultan, az sonra Moğol ordusuyla karşılaştı. Moğol kuvvetleri turan taktiğini kullanarak Selçuklu öncü kuvvetlerini bozguna uğrattılar. Hiç harp görmemiş tecrübesiz sultan, öncü kuvvetlerinin bozguna uğradığını duyunca, ordunun tamamen yenildiğini sandı. Düşman eline geçmemek için otağını ve hazinelerini harp meydanında bırakıp Tokat’a, oradan da Konya’ya doğru kaçmaya başladı. Sultanın harp meydanından kaçtığını henüz duymayan Selçuklu askerleri, akşamın geç vakitlerine kadar düşmanla çarpışmaya devam ettiler. Sultanın harp meydanını terk ettiğini öğrenince, onlar da çadırlarını bırakarak firar ettiler. Ertesi sabah, çadırlarda bir hareket göremeyen Moğollar, bunun bir harp hilesi olduğunu zannederek, çadırlara iki gün yanaşamadılar. Hiçbir hareket görmeyince de ordugâha girdiler. 3 Temmuz 1243 Cuma günü savaş bitmiş, Selçuklu ordusu yenilgiye uğramıştı. Kaynaklara göre Moğollar ganimet olarak 300 deve yükü altın, 3.000 hayvan yükü altın ve gümüş eşya ele geçirdiler.

 

 

MOĞOLLAR ANADOLU’DA

Baycu Noyan, Kösedağ Savaşı ndan sonra Selçuklu ordusunu takip amacıyla Sivas’a doğru ilerledi. Sivas kadısı Moğollara karşı koyulamayacağı düşüncesiyle şehrin ileri gelenlerini teslim olmaya razı etti. Yapılan anlaşmaya göre Sivaslılar hayatlarını, mallarını ve paralarını kurtaracaklardı. Baycu Noyan şehri teslim alınca Erzincan kapısı hariç bütün kapıların kapatılarak üç gün yağma edilmesine izin verdi. Selçukluların önemli bir askerî üssü olan Sivas’taki bütün savaş aletlerini, makineleri ve silahları yaktırarak surların bir kısmını tahrip ettirdi.

Moğollar, Sivas’tan sonra Kayseri üzerine de yürüdüler. Şehir halkı, surları ve burçları tamir ederek Moğolları beklemeye başladı. Moğollar Kayseri’ye gelince varoşları işgal edip yağmadılar. Şehrin kapılarını ve kilitlerini gürzle kıran Moğol askerleri şehrin içine dalarak kaleyi ele geçirdiler. Moğollar, şehrin bütün servet ve hazinelerini yağmaladılar. Şehrin saray, köşk ve güzel evleri, surları yakılıp yıkıldı. Şehir, harabeye çevrildikten sonra binlerce insan öldürüldü. Moğollar Kayseri’den sonra Erzincan’ı da kuşatarak şehri ele geçirdiler. Yağma ve katliamlardan sonra şehir, tamamıyla harap oldu. Moğollar arasında şiddetiyle ünlü olan Baycu Noyan, kolayca kazandığı Kösedağ zaferiyle Selçuklu ordusunun zayıflığını görüp bazı şehirleri tahrip, yağma ve savaşsız teslim aldığından, ikinci bir seferle Anadolu’nun istilasını tamamlamak düşüncesiyle karargâhına döndü.

 

Kösedağ yenilgisinden sonra Türkiye Selçuklu Devleti Moğollara yıllık vergi vermek şartıyla barış antlaşması imzaladı. Böylece Türkiye Selçukluları Moğol hâkimiyetine resmen girmiş oldu. Selçuklulara bağlı olan Çukurova Ermenileri ve Trabzon İmparatorluğu da Moğollara bağlandılar. Moğolların Anadolu’yu tahrip etmeleri ve ağır vergiler nedeniyle ticaret geriledi .Birçok Türk şehrindeki bilim ve kültür faaliyetleri durdu. Türkmenler, Moğol baskısından uzak olan Türkiye’nin batı bölgelerine göç ettiler. Buraların Türkleşmesini sağladılar. Türkiye Selçuklu Devleti’nin otoritesi zayıfladıkça Türk beyleri, Türkiye Selçuklularından ayrılarak bağımsız devletler kurdular.

 

6. Türkiye Selçuklu Devleti’nin Yıkılış Dönemi

II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in II. İzzeddin Keykavus, IV. Rükneddin Kılıç Arslan, II. Alâeddin Keykubad adında üç oğlu vardı. İlk önce II. İzzeddin Keykavus hükümdar oldu. Daha sonra Moğollar, ülkeyi bu üç oğul arasında paylaştırdı. Böylece devlet bir süre üç kardeş tarafından ortak yönetildi.Bir süre sonra II. Alâeddin Keykubad öldü. II. İzzeddin Keykavus ve kardeşi IV. Rükneddin Kılıç Arslan’ın hükümdarlığında vezirliği Süleyman Pervane üstlenmişti Süleyman Pervane taht mücadelesinde IV. Rükneddin Kılıç Arslan tarafında yer aldı. Moğolların da desteğini alan IV. Rükneddin Kılıç Arslan tek başına sultan oldu. Süleyman Pervane’nin bir süre sonra IV. Rükneddin Kılıç Arslan’ı zehirleyerek öldürmesi üzerine küçük yaştaki III. Gıyaseddin Keyhüsrev hükümdar oldu. Onun zamanında Vezir Muineddin Süleyman Pervane, devlet idaresini ele aldı. Muineddin Pervane, bir taraftan Moğollarla iyi geçinirken diğer taraftan onları Anadolu’dan atma çareleri aradı. Memluk Sultanı Baybars’tan yardım istedi. 1277 yılında Anadolu’ya gelen Baybars, Moğolları Elbistan Ovası’nda mağlubiyete uğratarak Kayseri’ye kadar geldi. Ancak Muineddin Pervane’nin yardıma gelmemesi ve kışın yaklaşması üzerine geri döndü. Bu olayı duyan İlhanlı Devleti hükümdarı Abaka Han, Muineddin Pervaneyi öldürttü ve Anadolu’da Moğol İlhanlılarının hâkimiyetini yeniden güçlendirdi.

1281 yılında Selçuklu ülkesini Moğollar III. Keyhüsrev ile II. Mesut arasında paylaştırdılar. III. Keyhüsrevin ölümüyle II. Mesut tek başına hükümdar oldu. Ancak bir süre sonra İlhanlılar II. Mesut’u tahttan indirdiler, onun yerine III. Alâeddin Keykubad’ı geçirdiler. İlhanlı hükümdarı sultanın yeteneksizliğini görerek onu tahttan indirdi. Yerine ikinci defa II. Mesut’u yönetime getirdi. Bu dönemde Moğol İlhanlılarının baskısı artarak devlet düzeni sarsıldı. Ülke genelinde isyanlar görüldü. 1308 yılında II. Mesut’un ölmesiyle birlikte, Türkiye Selçukluları tahtına hiçbir hükümdar çıkarılmadı. Böylece Türkiye Selçukluları Devleti son buldu. Moğollar, merkezden yolladıkları valilerle Anadolu’yu yönetmeye başladılar. Moğolların Anadolu üzerindeki etkisi 1336’da İlhanlı Devleti nin yıkılmasına kadar devam etti.

anadoluda-kurulan-beylik-ve-devletler

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir