V. ÜNİTE: TÜRKLERDE EĞİTİM

Ana Sayfa » 11.SINIF TARİH » V. ÜNİTE: TÜRKLERDE EĞİTİM
Sitemize 17 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 18.373 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

 

V. ÜNİTE: TÜRKLERDE EĞİTİM 

A.    İLK TÜRK DEVLETLERİNDE EĞİTİM

Kök Türklerde Bilginin Önemi

Mokan Kağan’ın bıraktığı tahta kardeşi Tapo Kağan oturmuştu. Bu yeni kağanın devlet içindeki işleri az zamanda

bitmiş ve gözleri büyük kültür ülkelerine çevrilmişti. Meraklıydı, oralarda neler olup bittiğini hep soruyordu. Çin tarihleri bize çok daha önemli haberler iletiyor, oldukça zengin bir kitap listesi de veriyordu. Çin edebiyat ve felsefesinin en önemli kitapları da bu listedeydi. Tapo Kağan bu kitapların Türkçeye tercüme edilmesini emretmiş ve buyruk da yerine getirilmişti. Bu çok derin Çin fikir eserlerinin Türkçeye tercüme edebilmesi için o derece gelişmiş Türk diline ve yazısına da ihtiyaç vardır.

Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları I, s. 21-22 (Düzenlenmiştir.)

 

Niye “Bilge” Kağan

Bilge Kağan, “Bilge” unvanını, Mete ve Hun devlet düzeninden kalan inançlara göre alıyordu: “Bilge” sözü Bilge

Kağan’ın öz adı değil; yalnızca unvanı idi. Eski Türk devlet anlayışına göre iyi bir kağanın başlıca iki özelliği olmalıydı. Her şeyden önce “bilge” yani bilgili olması gerekti. Bilge Kağan daha kağan olmadan önce devlet içinde “Sol Bilge” (idarecilik görevi) mevkiinde bulunuyordu. Öyle anlaşılıyor ki Bilge Kağan hakan olunca tahtına eski unvanı da taşımıştı.

Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları I, s. 44

 

(Uygurlara ait Turfan’da bulunan bir mecmuadan)

Bilgili insan beline

Taş kuşansa kaş olur.

Bilgisizin yanına

Altın konsa taş olur.

Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, Türk Eğitim Tarihi, s. 14.

uygur-yazısı

1. Eğitim Anlayışı

İlk Türk devletlerinde bilgiye ve bilgili insana önem verilmiştir. Bilgili olmak sadece yöneticilerin sahip olması gereken bir özellik olarak görülmemiş; bilgelik, toplumun diğer fertlerinde de aranarak “alp insan” anlayışı ortaya çıkmıştır. Alp insan, cesur ve bilgili olarak nitelendirilmiştir. MÖ V. yüzyıla ait Esik Kurganı’nda bulunan yarısı kırık bir kabın üzerindeki 11 harflik iki satır yazı; Türklerde yazının çok eskiden beri kullanıldığını göstermiştir. Yine Hunlara ait ev araç gereçleri, süs eşyaları, silahlar, at koşum takımları vb. kalıntıların üzerinde de yazılara rastlanmıştır. 

“Baba gören ok yontar, ana gören elbise biçer.” atasözünden de anlaşılacağı üzere Türklerde eğitimin toplumsal bir görev kabul edildiği söylenebilir. Atlı göçebe kültürünü benimseyen Türkler genellikle bilgi ve tecrübelerini sonraki kuşaklara ailede ve sosyal yaşam içinde aktarmışlardır. Sosyal hayatta aileden başlayıp millete kadar uzanan belirli bir nizam ve kaideye sahip Türklerin yazılı olmayan töre kurallarını nesiller boyu aktarmaları onların eğitim konusuna önem verdiklerini göstermektedir. Bu doğrultuda töre, eğitimin yeni kuşaklara aktarılmasında da önemli bir yere sahiptir. Eğitimde ailenin önemli rol oynadığı, erkek ve kızlar arasında bir ayrım yapılmadığı da bilinmektedir. 

Yaşam tarzı olarak da diğer Türk devletlerinden ayrılan Uygurlar ilk kez örgün eğitim kurumlarını oluşturmuşlar; bilim, sanat, eğitim ve öğretimde öncülük yapmışlardır. Uygurların, bilgi ve kültür düzeylerindeki gelişmişlik; onların yüzyıllarca çeşitli Türk ve yabancı devletlerin saraylarında kâtiplik, bürokratlık, danışmanlık, tercümanlık, öğretmenlik ve kültür elçiliği görevlerini yapmalarını sağlamıştır.

Dönemlerine ait çeşitli alanlarda bir çok yazılı belge bırakan Uygurların kâğıdı ve matbaayı Avrupalılardan önce kullandıkları, kendilerine ait mabetlerde dinî nitelikli eserlerin yer aldığı ve kütüphanelere sahip oldukları bilinmektedir.

 

Kök Türk alfabesi Türklerin kullandıkları ilk alfabedir. VI. yüzyıla ait Yenisey Yazıtları bu alfabenin ilk şeklini, Kök Türk Kitabeleri ise en gelişmiş hâlini göstermektedir. Kök Türk alfabesi sadece kitabelerde değil Doğu Türkistan’da bulunan muhtelif yazma eserlerde de kullanılmıştır. Aynı alfabe Bulgar, Hazar ve Peçeneklerde bazı değişikliklerle devam ettirilmiştir. Kök Türk alfabesi 38 harf olup bunlardan 4’ü sesli, 26’sı sessiz, 8’i de birleşik harflerdir. Türklerin kullandıkları bir başka alfabe de Uygur alfabesidir. Bu alfabede 18 harf vardır bunlardan üçü seslidir. Elimizdeki en eski Uygurca metinler IX. yüzyıla aittir. Bu alfabe Timur Imparatorluğu ve devamında kurulan devletlerde de kullanılmıştır.

Dr. Hatice ŞIRIN, “Türklerde Alfabe ve Kimlik”, Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 740-745 (Özetlenmiştir.).

 

2. Askerî Eğitim

Türklerde ad koyma

Türklerde ilk zamanlardan beri çocuğa ad koymanın bile bir mücadele, kahramanlık, güç gösterisi ile ilgisi vardı. Doğduğunda çocuğa verilen ad onun gerçek ve sürekli adı değildi; o, ilk gençlik yıllarında dikkati çeken bir başarı ile adını kendi kazanırdı. Türklerde günümüze kadar uzanan ad koyma töreni Dede Korkut Hikâyeleri’nde şöyle anlatılır: “Bir gün dört çocuk meydanda aşık oynuyorlardı. Azgın bir boğa ahırdan dışarı salınmıştı. Ol boğa katı taşa boynuz vursa un gibi öğütürdü. Oğlancıklara ‘kaçın’ dediler. Üçü kaçtı. Dirse Han’ın on beş yaşındaki oğlancığı kaçmadı. Ak meydanın ortasında baktı durdu. Boğa, oğlana sürdü geldi. Diledi ki onu helak ede. Oğlan, boğanın alnına yumruğuyla katı çaldı. Boğa oğlana sürdü geri geldi. Oğlan gene boğanın alnına katı vurdu, alnına yumruğunu dayadı, sürdü meydanın başına çıkardı.

Boğayla oğlan bir hamle çekiştiler. Boğa iki arka bacağının üstünde durdu. Ne oğlan yener, ne boğa yener. Oğlan düşündü, dedi: ‘Bir dama (çatıya) direk vururlar ol dama dayak (destek) olur. Ben bunun alnına niye dayak olur dururum?’ Boğanın alnından yumruğunu çekti, yolundan savuldu. Boğa düşüp tepesinin üstüne yıkıldı. Oğlan bıçağına el vurdu, boğanın başını kesti. Oğuz beyleri oğlanın üstüne toplandılar, övdüler, ona güzel bir ad verdiler ve ‘Boğaç’ dediler.”

 

Atlı göçebe hayat tarzını benimseyen Türkler, sürekli savaş tehlikeleri ile karşı karşıya oldukları için her an hazırlıklı olmak durumundaydı. Toplumun her ferdi gerektiğinde nerede ve nasıl hareket edeceğini önceden bilmeliydi. Bu yüzden Türklerde askerî eğitim zorunluluk hâlini almıştı.

Türklerin çocukluk çağlarında oynadıkları oyunlar askerî eğitimlerinin başlangıcını oluştururdu. Hiçbir ayrım yapılmaksızın her çocuk, ata binmeyi ve at üzerinde ok atmayı öğrenirdi. Böylece gençlik çağına gelip Türk ordularına katıldıklarında çok iyi ata binerek ok ve yay başta olmak üzere at sırtında her türlü silahı rahatlıkla kullanabilirdi. Özellikle ordunun eğitimine de önem verilirdi. Barış zamanında yapılan sürek avları bir nevi askerî tatbikat niteliğindeydi.

 

3. Mesleki Eğitim

Genel anlamda hayvancılık ve tarımla uğraşan Türkler, savaşçı bir karaktere sahip olduklarından bu yaşantıya uygun gerekli araç ve gereç yapımına önem vermişlerdir. Böylece çadır, kürk, halı, kilim, madenî eşya ve silah yapımında ileri gitmişlerdir. Bu mesleki eğitim, usta-çırak ilişkisi içinde becerilerin aktarılması şeklinde gerçekleştirilmiştir. Araç gereçlerin yapımında farklı madenlerin kullanılması Türklerde madenciliğin (altın, demir, bakır vb.) gelişmesini sağlamıştır. Tahta oymacılığını da bilen Türkler Uygurlar Döneminde bunu geliştirerek matbaacılığa zemin hazırlamıştır. 

Türklerde kutsal sayılan gökdemirden yapılmış silah (kılıç) üzerine ant içilirdi. Altaylarda yaşayan Türklerin demir işlemeciliği ve yapımında çok usta oldukları bilinirdi. Altay Dağlarında bulunan mezarlarda Türk yapısı demir kazanlar ve silahlar bulunmuştur.

Altay Türklerinin demircilik şöhretleri yakın zamana kadar sürmüştür. Hatta XVII. yüzyılda Ruslar bu bölgeyi işgal ettikleri zaman buraya “Demirciler Aladağı” adını vermişlerdir.

Birçok Türk boyları demiri mukaddes saymışlar Kök Türk Devleti’ni kuran Bumin ve İstemi hanlar demirci idiler.

Bu gelenek sonraki zamanlarda çeşitli Türk topluluklarında da devam ettirildi. Kırgız ve Kazakların demirin kötü ruhları kaçıracağına inanmaları buna bir örnektir.

 

DEMIRCILER

Türklerde kutsal sayılan gökdemirden yapılmış silah (kılıç) üzerine ant içilirdi. Altaylarda yaşayan Türklerin demir işlemeciliği ve yapımında çok usta oldukları bilinirdi. Altay Dağlarında bulunan mezarlarda Türk yapısı demir kazanlar ve silahlar bulunmuştur.

Altay Türklerinin demircilik şöhretleri yakın zamana kadar sürmüştür. Hatta XVII. yüzyılda Ruslar bu bölgeyi işgal ettikleri zaman buraya “Demirciler Aladağı” adını vermişlerdir.

Birçok Türk boyları demiri mukaddes saymışlar Kök Türk Devleti’ni kuran Bumin ve İstemi hanlar demirci idiler.

Bu gelenek sonraki zamanlarda çeşitli Türk topluluklarında da devam ettirildi. Kırgız ve Kazakların demirin kötü ruhları kaçıracağına inanmaları buna bir örnektir.

Ahmet KABAKLI, Türk Edebiyatı, C 2, s. 46.

 

TÜRK ORDUSU

İlk Türk devletleri gelişmiş silah üretim teknolojisi ve eğitimli savaş atlarıyla örnek teşkil etmekteydiler. Savaşlarda kullanılan silahlarının birçok çeşidi, yaylar, oklar ve hançerler Orta Çağa en uygun şekilde geliştirilmiştir. Demir başlıklar ve vücudu koruyan kıyafetleri askerlerin savaşta vazgeçilmez aksesuarları olmuştur. Savaşçılar kıyafetlerine bir de toplama kemerler dâhil ediyorlardı. Savaş atları için de özel sert palan ve üzengi kullanılmaktaydı. Savaşta atlı askerin rolü büyüktür. Atlı asker özel koruyucu kıyafetleri ve kullandığı silahlarla ordunun direği olarak nitelendirilmekteydi.

Prof. Dr. Yulıy S. HUDYAKOV, “Eski Türklerde Silah”, Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 468 (Özetlenmiştir.).

 

4. Türklerde Bilim

İlk Türklerin yaşadıkları bölgelerde yapılan arkeolojik kazılarda çıkarılan çeşitli kaplar, giysi, takı ve hayvan kalıntıları eski dönemlerden itibaren onların bazı basit tekniklerle kimya, ilaç yapımı, veterinerlik ve tıp ile ilgili bilgilere sahip olduğunu göstermiştir.

Türklerin bilimsel çalışmaları geliştirmesinde belirleyici unsur diğer alanlarda olduğu gibi yaşam tarzıdır. Konargöçer bir hayat sürdüren Türkler yer değiştirmek, yerleşik hayata geçtiklerinde de tarımsal faaliyetlerini gerçekleştirmek için astronomi bilimine ilgi duymuşlardır. Güneş ve Ay’ın hareketlerini izlemişler, Venüs ve Merkür gezegenlerinin varlığını tespit ederek onları sabah yıldızı ve akşam yıldızı olarak adlandırmışlar ve yıldızlara bakarak yön tayin etmeye çalışmışlardır. Bugün “Nevruz Bayramı” olarak kutlanan gün, Dünya’nın kendi ve Güneş etrafındaki hareketlerinin gözlenmesiyle tespit edilmiştir. Orta Asya’da yaygın olarak kullanılan “On İki Hayvanlı Türk Takvimi”ni ilk kez Türkler düzenlemiştir. 

İpek Yolu güzergâhındaki bölgelerde yerleşmiş olan Türklerin önemli geçim kaynaklarından biri de ticaret olmuştur. Bu yüzden Türkler matematikle ilgilenmişlerdir. Erken tarihlerden itibaren on tabanlı (desimal) sistemi kullanmış, bu sistemle çeşitli matematik işlemlerini de yapmışlardır. Genel olarak Türklerdeki matematik bilgisi günlük hayatta kullanılan dört işlemden ibaretti. Türkler ağırlık ve uzunluk ölçüleriyle ilgilenmiş olup takas alış verişine uygun belli birim ölçülerini kullanılmışlardır. Zaman içinde bazı ağırlık ve uzunluk ölçüleri ile para birimlerinin kullanıldığı hukuk metinlerinden anlaşılmaktadır.

Türkler madenleri bıçak, kama, kap kacak, süs vb. eşya yapımında kullanmışlardır. Türklerin kullandıkları ilk maden olan bakırın alaşımlarından tunç ya da bronz elde etmişlerdir. Kök Türkler Dönemine yönelik yapılan araştırmalar neticesinde demirin eritilmesinin bilindiği, aynı zamanda çelikten çeşitli silahlar yapıldığı anlaşılmıştır. Çin kaynaklarından Uygurların maden kömürü kullandıkları tespit edilmiştir. Ayrıca Uygurların, nişadır ticareti yaptıkları, boraks elde ettikleri bakırcılık ve kuyumculukta bir hayli ileri oldukları çeşitli kaynaklarda yer almıştır. 

Türkler tıp alanında çalışmalar yapmışlardır. Genel olarak erken dönemlerde basit yara, kırık, çıkık vb. tedavisi şeklinde görülen tıp bilgisi, zaman içinde çok hızlı olmasa da belli bir çizgide gelişim göstermiştir. “Otacı” adı verilen şifacılar halkın tedavisinde görev almıştır.

Uygurlar tıp alanında, diğer Türklerden daha ileriye gitmişlerdir. Hint ve Çin uygarlıklarına ait tıp bilgisinden de çeviriler yapmışlar, cerrahi müdahale yerine ilaçla tedaviyi tercih etmişlerdir. Bu yüzden eczacılıkta gelişen Uygurlar, çeşitli bitkisel ve hayvansal ürünlerden ilaçlar yapmışlardır. Onlardan günümüze kadar gelen bir tıp kitabında; baş ağrısı, göz, kulak, burun ve zihin hastalıkları gibi birçok hastalık hakkında bilgi bulunmaktadır. Ayrıca Uygurlar, Çinlilerde görülen akupunktur benzeri bir tedaviyi de uygulamışlardır.

 

 

DESTANLARDA BILIM

Kök Türklerin en ünlü destanları Ergenekon’da, Türklerin buradan çıkışları şu şekilde anlatılır:

Dört yüz yıl Ergenekon’da kalan Türkler kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılar ki sığmadılar. Bir yere toplanıp konuştular. Dediler ki:

-“Atalarımızdan işittik. Ergenekon’un dışında geniş yerler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz eskiden o yerlerdeymiş. Dağların arasından yol izleyip bulalım…” (O zaman) Bir demirci dedi (ki): “Burada bir demir madeni var. Yalın kata benziyor. Şunun demirini eritsek bir yol olur.” Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Sonra yetmiş deriden körük yapıp yetmiş yerde kurdular. (Ateşleyip) Körüklediler.

Tanrı’nın gücüyle ateş kızdıktan sonra demirden dağ eriyip akıverdi. Yüklü bir devenin geçebileceği kadar yol açıldı.”

Nihat Sami BANARLI, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi I, s. 26 (Kısaltılmıştır.

 

ÇIÇEK AŞISI

Uygur metinlerinde çiçek hastalıklarıyla ilgili şu açıklamaya rastlanmıştır:

Çiçek hastalığı geçiren hastanın yaralarından alınan kabuklar, genellikle ceviz kabuğu içinde saklanmıştır. Çiçek salgını görüldüğünde, bu kabuklar dövülüp sulandırılarak ve tercihen de kol çizilerek çizilen yere sulandırılmış olan mikroptan biraz konur. Insan çiçeği ile aşılanmış kişi, çiçek hastalığına normal yoldan yakalanmış kişiye göre daha hafif olarak geçirir. Bu aşı hastaya bağışıklık sağlar; o hasta bir daha çiçek hastalığına yakalanmaz. Daha sonra, Anadolu’ya gelen Türkler arasında da çiçek salgını görüldüğünde, aynı tedavi uygulanmıştır.

Prof. Dr. Esin KAHYA, “Eski Türklerde Bilim”, Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 416 (Derlenmiştir.).

 

SIHIRLI YÜZÜKLER

sihirli-yüzükler

Türklerde belli aralıklar bırakılarak verilen sayı dizeleri ve sayı bilmeceleri vardı. Bunların yanı sıra her ne yönde toplanırsa toplansın, aynı sayıyı veren sayısal bilmeceler vardı. Bu bilmecelere bugün gazetelerde rastlanmaktadır. Sihirli yüzükler denen ve iç içe geçmiş halkalardan oluşan takılara ilk kez eski Türklerde rastlanmıştır. Halkalardan oluşan bu yüzüklerde halkalar belirli şekilde bir araya getirilmezse, yüzük oluşmamaktadır.

Prof. Dr. Esin KAHYA, “Eski Türklerde Bilim”, Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 409.

 

Uygur metinlerinde hakanın tahta çıkışı ile ilgili olarak şu sözler yer almaktadır:

“Kutlulanmış toprak unsurlu maymun yılında seçilmiş iyi zamanda mesut anda dokuzuncu ayın yirmi dördünde puvra-phalguni yıldızı altında, Güneş ve Ay’a benzer ışıklı, ilahî ve hâkim hükümdarımız Kül Bilge’nin tahta oturduğunun ikinci yılında…”

Prof. Dr. Esin KAHYA, “Eski Türklerde Bilim”, Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 411 (Özetlenmiştir.).

 

B. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE EĞİTİM

1. Eğitim Anlayışı

Karahanlılar Dönemi Türk eğitim tarihinde bir dönüm noktası oldu. İlk Türk devletleri döneminde dağınık bir şekilde verilen eğitim, bu dönemde belli bir plan ve program çerçevesinde verilmeye başlandı. Eğitimin tüm toplum kesimleri için gerekli olduğu görüşü yaygınlık kazandı. Bu doğrultuda eğitimde yöntem ve teknikler belirlendi. Eğitim bir bütün olarak düşünülerek kurumsallaşmaya gidildi. Türk geleneğindeki “eğitime önem verme” bu dönemde devam ettirildi. Devlet adamlarının bilim insanlarının eğitim konusundaki önerilerini dikkate almaları, Türk-İslam dönemi eğitim çalışmalarını ileri boyutlara taşıdı. Ayrıca bilim ve kültüre verilen önem sayesinde ünlü bilim insanları Türk-İslam devletleri bünyesinde toplanmaya başladı. 

FARABİ’YE GÖRE EĞİTİM

Eğitim, toplumun tüm kesimleri için gereklidir. Çünkü eğitim olmazsa mutluluğa ve mükemmelliğe ulaşmak mümkün değildir. Bununla birlikte toplumu oluşturanlar arasındaki fark, eğitimde uygulanacak yöntemlerin de farklı olmasını zorunlu kılmaktadır. Bu yöntemler “ikna” ve “göstererek açıklama”dır.

Ikna daha çok emek gücüne dayanan işlerin öğretilmesinde kullanılan yöntemdir. Sıradan insanlar yeniliğe açık değildir ve ancak yenilikleri ikna oldukları zaman kabullenirler. Bu nedenle yaptıkları işi benimsemeleri ve kendilerine gösterilen şekilde yapmaları ancak ikna edilmelerine bağlıdır. Teorik bilgilerin öğretilmesinde göstererek açıklamaya (demostrasyon) dayanan yöntem kullanılmalıdır. Bu yöntemde gerçek bilgiyi (doğruyu) öğretmek ve onu çıkaracak şekilde anlatmak gerekmektedir. 

İBNİ SİNA’YA GÖRE EĞİTİM

Eğitim; bireyin fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişimlerini sağlamalıdır. Bireyin içinde yaşadığı toplumda yeteneklerine uygun bir meslek seçmesini sağlayarak gelişiminin tüm aşamalarında ona yardımcı olmalıdır. Bu nedenle İbni Sina’nın eğitim görüşü, fiziksel gelişme ve gereksinimleri (bedensel hareketler, beslenme, uyku, temizlik vb.) ihmal etmemekte, onu üstü kapalı da olsa kapsamaktadır. Eğitimin bireysel gelişimi ve bilgi birikimini sağlama yanında motive edici tarafı da bulunmaktadır. İbni Sina’ya göre eğitim, bireyin kişiliğinin bir bütün olarak bedensel, zihinsel ve karakter bakımından gelişimine katkı sağlamasıdır. Bu eğitim anlayışında eğitim iyi bir vatandaş olmanın yanında toplumsal gelişmeye katkıda bulunacak şekilde hazırlanmalıdır.

Prof. Dr. Sebahattin ARIBAŞ, Dr. Ibrahim GÖRÜCÜ, “İslamiyetin Kabulünden Sonraki Dönemlerde Türklerde Eğitim”, Türk Eğitim Tarihi, s. 27-29 (Özetlenmiştir.)

 

 

2. Medreseler

İlk Türk devletleri döneminde düzensiz ve sistemsiz olan eğitim öğretim çalışmaları, Türk-İslam devletlerinde medreselerde yapılmaya başlandı. Medreselerin kuruluşunda Uygurlar Döneminde tapınaklarda yapılan eğitimin etkisi vardır. Ayrıca Türklerin İslam dinini kabul etmeleri ve diğer İslam devletlerindeki “Darül HikmeBeytül Hikme ve Darül İlim” adlı eğitim-öğretim kurumlarının da etkisi oldu. 

Türk-İslam eğitim kurumları olan medreseler, Karahanlılar zamanında yapılmaya başlandı. Dönemin ilk medresesi Semerkant’ta Tabgaç Buğra Han tarafından kuruldu. Bu kurumların oluşturulmasında Uygurlarda başlayan tapınaklardaki eğitim çalışmalarının yanı sıra, İslamiyeti yeni kabul eden Türk boylarının inançlarının pekiştirilmek istenmesi etkili oldu. Gazneliler Döneminde de medreseler kurularak eğitim-öğretim faaliyetinde bulunmuşlardır. 

Medreseler; cami, kütüphane, genel eğitimin verildiği oda, çalışma odaları, halkın ders dinlemek üzere katılabileceği çalışma salonları, öğrencilerin ve öğretmenlerin kalacağı odalar ile dinlenme alanlarından oluşmaktaydı. Böylece öğretmen ve öğrenci arasında gerçekleşen eğitim çalışmasına halkın da katılımı sağlanmıştı. Medreselerin fiziki yapısı da eğitimin sağlıklı bir şekilde yürütülmesine ve burada bulunanların rahat bir ortamda çalışmasına uygun hâle getirilmişti. 

uluğ-bey-medresesi

Karahanlılarda medresenin yöneticilerine “fakih” öğretmenlerine “müderris” denilirdi. Medrese müderrisinin ve yöneticisinin seçimi Semerkant’taki ilim adamlarınca gerçekleştirilmekteydi. Bu uygulama ile eğitim kurumlarının dış etkilerden uzak tutulması, akademik özerklik ve özgürlüklerinin sağlanması bakımından önemliydi. Öğrencilere verilen burslarla onların sadece eğitime odaklanmaları sağlanmaktaydı. 

Medrese çalışanlarına verilen ücretler yaptıkları işe göre belirlenmekteydi. Medreseye vakfedilen gelirin ekonomik şartlardaki değişimden olumsuz etkilenmemesi amacıyla gerekli tedbirler de alınmaktaydı. 

Kendinden önceki eğitim kurumlarını örnek alarak daha da geliştiren Büyük Selçuklular, ileri bir düzeyde eğitim sistemi oluşturmuşlardı. Bu dönemde eğitim çalışmaları; okuma-yazma, temel dinî bilgiler ve Kur’an-ı Kerim öğretimi ile başlamaktaydı. Planlı, programlı ve kurumsal nitelikte olmayan bu eğitim, cami ve mescitlerde yapılmaktaydı. 

Büyük Selçuklular Karahanlılar ve Gazneliler dönemlerinde açılarak faaliyet gösteren medreseleri geliştirdiler. İlk Selçuklu medresesi Tuğrul Bey tarafından Nişabur’da açıldı. Nizamülmülk tarafından ilki Bağdat’ta kurulan Nizamiye Medresesi Türk eğitim tarihinde bir dönüm noktası oldu. Önceki dönem medreselerinin süreklilik göstermemesi, sistemli bir yapı ve eğitim programlarının olmaması gibi olumsuzluklar giderilerek medrese eğitimi kurumsallaştırıldı. 

sivas-gök-medrese-planı

Nizamiye Medreselerinde hukuk, din ve dil eğitimi ağırlıklı bir program uygulanmaktaydı. Tıp eğitimi hastane-tıp okulu niteliğindeki “bimaristan” ve“darüşşifa”larda yapılmaktaydı. Heyet (astronomi bilimi) eğitimi ise rasathanelerde verilmekteydi. Medresede bulunan derslerin sayısı, içeriği ve tüm medrese birimleri incelendiğinde bu kurumların dönemin ilk üniversitesi niteliğinde olduğu ortaya çıkmaktaydı. 

Nizamiye Medreselerinde eğitim, vakıf ve devlet yardımları ile ücretsiz hâle getirilmesi isteyen herkesin bu hizmetten yararlanabilmesini sağladı. Her yaşta insana öğrenci olma imkânı verildiği gibi öğrenciler istedikleri dersi ve öğretmeni de seçebiliyorlardı. Medreselerdeki öğrencilere eğitim gördüğü yerde barınma imkânı da sağlanmaktaydı. Ayrıca öğrencilerin tüm ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek miktarda burs verilmekteydi. 

medreslerde-okutulan-dersler

Nizamiye Medreselerinin Kuruluş Amaçları:

– Selçuklu topraklarında yıkıcı ve bölücü faaliyetleri önlemek için bilim insanı yetiştirerek fikre fikir ile karşılık vermek, 
– Genişleyen devletin yönetim kademeleri için memur yetiştirmek, 
– Din adamı ihtiyacını karşılamak ve Oğuzların İslam inançlarını pekiştirmek, 
– Bilim insanı yetiştirmek ve onların bilgilerinden devlet ve ülke yararına faydalanmaktır.

Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, Türk Eğitim Tarihi, s. 44. 

Medreselerde eğitim dili Arapçaydı. Bu öğretim kurumlarında ders veren müderrisler “bilimsel yeterlilik” ilkesiyle seçilmekteydi. Müderrislerin bilimsel çalışmalarında bağımsız olabilmelerini sağlamak maksadıyla görev süreleri ömür boyu olarak belirlenmişti. Medreselerde zaman zaman eğitim vermek üzere uzman kişilerden de yararlanılmaktaydı. Böylece öğrencilerin medrese dışında etkinlik gösteren bilim insanlarından bilimsel olarak yararlanmaları sağlanmaktaydı. 

Medreselerden başarı ile mezun olanlara meslek ruhsatı anlamına gelen “icazetname (diploma)” verilirdi. Meslek ruhsatını alanlar ilgili mesleklerde çalışmalarına başlardı. Bunlardan bir bölümü devlet memuru olurken diğerleri farklı meslek gruplarını (hukukçu, müderris, din adamı) oluşturmaktaydı. 

Anadolu’da kurulan ilk Türk beylikleri ve Türkiye Selçuklularının kurdukları medreseler bir külliye niteliğindeydi. Tokat Niksar’da Danişmentliler tarafından yaptırılan ve tıp eğitimi veren Yağıbasan Medresesi, Anadolu’nun ilk medresesi olarak bilinir. Anadolu’da başlayan medrese kurma geleneği diğer beyliklerle devam ederken Türkiye Selçukluları zamanında Anadolu’ya yayılmıştı. Türkiye Selçuklu medreselerinin yapısı ve eğitim düzeni Büyük Selçuklularınkine benzerdi. 

konya-karatay-medresesi

Mısır’da kurulan Tolunoğulları inanç farkı gözetmeksizin büyük önem vermişlerdi. Bu durum Mısır’ı bilim merkezi hâline getirmişti. Fakihler, âlimler ve muhaddisler ülkeye yerleştirilerek halkın eğitimine katkı sağlanmıştı. Mısır’da kurulan diğer Türk-İslam devleti olan Ihşidoğulları zamanında da bir önceki dönem uygulamaları devam ettirilmişti.

medrese-harita

NIZAMIYE MEDRESELERI MÜDERRISLERI

Nizamiye Medreselerinde müderrislik yapabilmek için önceden müderris olarak çalışmış olmak gerekmektedir.

Ders vereceği alanda kendini ispat etmiş olma veya bir müderris tarafından referans verilmesi şart koşulmuştur.

Müderrislerin atanması, vezir ya da hükümdar emriyle olmaktadır. Böylece eğitim verecek kişilerin atanması devletin en üst makamlarının kontrolünde olmaktadır. Atanmaları ömür boyu olarak yapılan müderrislerin ilmî çalışmalarında yönetim karşısında tam bağımsız olması ve gelecek endişesi olmadan çalışması sağlanmıştır. Bununla birlikte müderrislerin çalışma süreleri kendi iradelerine bağlı olarak belirlenebilmektedir. Müderrislerin ders verirken kullandıkları siyah cübbe ve sarıktan oluşan özel kıyafetleri bulunmaktadır. Bu özel kıyafet, kişinin ders vermeye yetkili olduğunun işaretidir; fakat görevlerinden ayrılmaları durumunda cübbe vesarığın iadesi gerekmektedir.

Prof. Dr. Sebahattin ARIBAŞ, Dr. Ibrahim GÖRÜCÜ, “Islamiyetin Kabulünden Sonraki Dönemlerde Türklerde Eğitim”, Türk Eğitim Tarihi, s. 42-43 (Özetlenmiştir.).

 

3. Yaygın Eğitim – Ahilik

Türkiye tarihinde ilk defa Türkiye Selçukluları tarafından oluşturulan “ahi” teşkilatının üyeleri usta, kalfa ve çıraklardır. Bu teşkilat; üyelerinin dayanışmalarını, mesleklerini iyi bir şekilde yapmalarını ve eğitilmelerini amaçlıyordu.

Ahilikte eğitim, iş dışında veya işbaşında gerçekleştirilirdi. İş dışında eğitim, teşkilatın zaviyelerinde muallim ahi ve pîr denen öğreticiler tarafından verilmekteydi. Teşkilat üyelerine dinin esasları, okuma, yazma, ahlak, temizlik, kurumun düzeni ve geleneği öğretilirdi. Ayrıca silah kullanımı ve beden eğitimi konusunda da talim yaptırılırdı.

Ahiliğin işbaşında uyguladığı eğitim o dönemlerde çarşı ve dükkânların bedesten gibi yerlerde topluca bulunmaları nedeniyle kolay ve etkiliydi. Her meslek sahibi, yanında mutlaka bir çırak çalıştırmak zorundaydı. Zanaat dalında belli kademeleri geçen çırak icazet alır ve kendi işini kurabilirdi. Bu durum ilk Türk devletlerinden farklı olarak mesleki kurumsallaşmayı getirdi. Esnaf ve zanaatkârlara namaz saatlerinde dükkânlarını kapatma, sonra açma gibi zaman ve düzen alışkanlığı kazandırma, müşteriye saygılı davranarak dürüst olma, üretimi artırma, komşularının da kazanmalarını isteme, çırakları iyi yetiştirme gibi tutum ve davranışlar edindirilmeye çalışılıyordu. 

Cami, mescitler, bilim insanlarının evleri, ilmî toplantıların yapıldığı yerler ve kütüphaneler yaygın eğitimin verildiği mekânlardı. Ayrıca medreselerde öğrencilerin yanı sıra halka da okuma yazmaya yönelik olarak eğitim verilmesi ve dinleyici kabul edilmesi yaygın eğitimin bir parçasını oluşturmaktaydı. Bunlar dışında ahi teşkilatının zaviyelerde verdiği eğitim de yaygın eğitimin bir türüydü.

4. Atabeylik

Türklerde şehzadelere devlet idaresi ve askerî alanda eğitim verilmesi amacıyla tecrübeli ve bilge kişiler görevlendirilmekteydi. Köktürklerde Tonyukuk, Bilge Kağan’ın eğitimini ve danışmanlığını üstlenmişti. Büyük Selçuklu Devleti’nde şehzadelerin eğitimi ve yönetim tecrübesinin kazandırılması işi “atabey”lere verilmişti. Atabeyler şehzadelerin en iyi biçimde yetiştirilmesini üstlenmiş hem teorik hem de uygulamalı olarak görev yapan eğitimcilerdi. Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan’ın oğlu Melikşah’ın atabeyliğine getirilen Nizamülmülk bu görevde bulunmuş önemli bir isimdi. Osmanlı Devleti zamanında devam eden bu uygulamada atabeyin yerini “lala” aldı.

 

5. Türk-İslam Devletlerinde Bilim

İslamiyetin bilime önem vermesiyle Müslüman bilim insanları, Abbasiler Dönemi ile birlikte Yunancadan ve Hintçeden yaptıkları çeviriler ve orijinal fikirleri sayesinde felsefe, matematik, geometri, astronomi, tıp gibi bilim dallarında büyük ilerlemeler kaydettiler. Böylece İslam dünyasını dönemin en önemli ilim ve kültür merkezi hâline getirdiler.

Bilim insanlarının devlet tarafından desteklenmesi, bilimsel çalışmaların özendirilmesi ve açılan medreseler Türk-İslam devletlerindeki bilimsel gelişmeleri hızlandırdı.

divanı-lügatit-türkteki-dünya-haritası

Türk devlet adamlarının bilime ve bilim insanlarına verdikleri değer Semerkant, Buhara, Fergana ve Bağdat gibi şehirleri dönemin birer ilim ve kültür merkezleri hâline getirdi. Medreselerde yetişen değerli bilim insanları sayesinde dinî ilimler yanında tıp, astronomi, matematik, kimya, tarih ve coğrafya alanlarında dünyayı etkileyecek buluşlar yapılmış, çeşitli eserler yazılmıştır.  

 

C. OSMANLI DEVLETİ’NDE EĞİTİM (XIII – XVIII. YÜZYILLAR)

Klasik Dönemde Osmanlı yönetimi, halkı bulunduğu mekânda yaşamaya yönlendirmişti. Kuruluş Döneminde okuma yazma halk için zorunlu bir ihtiyaç değildi. Insanlar kendileri için gerekli bilgileri bulunduğu bölgede yaşayarak öğrenmek durumundaydılar. Bu anlayışla kişiler, kendine yetecek kadar bilgi ve beceri edinecek, okuma yazmayla temel dinî bilgileri öğrenecekti. Her insanı kendisine yetecek kadar bilgilendirmek Osmanlı eğitiminin ilk hedefiydi.

klasik-dönem-osmanlı-eğitim-sistemi

Okuma yazmayı geliştirmek, düzenli bilgi edinmek ve bunu kullanma hakkı ulemaya verilmişti. Osmanlı eğitim anlayışının bir başka hedefi de topluma öncülük ve rehberlik yapacak, yöneticilik vasıfları bulunan insanlar yetiştirmekti. Bu yüzden devletin eğitim faaliyetleri XVIII. yüzyıla kadar genel olarak ilmiye, seyfiye ve kalemiye için yetişmiş eleman kazandırmaya yönelikti. Osmanlı Devleti’nin eğitim anlayışı ideal insan tipini yetiştirmek temeline dayanmaktadır. Hedeflenen insan itaatkâr, vatanını seven, dindar, sevecen ve vefakâr olmalıdır. Osmanlıda eğitim faaliyetleri, düzenli eğitim kurumları (örgün eğitim kurumları) ve sosyal kurumlarda (yaygın eğitim) yapılmaktadır.

 

1. Örgün Eğitim Kurumları

a. Sıbyan Mektepleri

SIBYAN MEKTEPLERİNDE EĞİTİM

Sıbyan mektebi öğretmeni Amasyalı Hüseyin oğlu Ali, 1453’te eğitimle ilgili yazdığı kitabında şöyle demektedir:

“Çocuk yavaş yavaş ve yumuşak davranışlarla mektebe alıştırıldıktan sonra az az eğitim ve öğretime geçilmelidir. Ilk yapılacak şey çocuğun yaratılışını tanımaktır. Eğer uyanık, zeki ve anlayışlı ise dersi yavaş yavaş artırmalıdır. Geç ve zor anlar yaratılışta ise yapabildiği kadar ders verilmelidir… Verilen bir ders öğrenilmeden ötekine geçilmemeli, bir harf ya da kelimeyi bilemediği için çocuk cezalandırılmamalı, anlatımı kolaylaştırarak öğretmeye çalışmalıdır. Bazı zihinler birçok tekrardan sonra anlayabilir. Hiçbir çocuktan ümit kesilmemeli. Çok zor anlayan çocuk, alıştırma yapa yapa zeki olanları bile geçebilir. Öğretmen usanmadan çaba göstermeli, zihinleri geç gelişen öğrenciler üzerinde daha çok durmalıdır.”

Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, “Türklerde Eğitim”, Türk Tarihi ve Kültürü, s. 359 (Derlenmiştir.). 

Osmanlı Devleti’nde eğitim ve öğretimin yapıldığı ilk okul, sıbyan mektebi (mahalle mektebi) idi. Külliyelerin içerisinde, camilerin bitişiğinde veya müstakil bir yapı hâlinde kurulan sıbyan mektepleri her köy, mahalle ve semtte açılmıştır. Ayrıca bu mektepler kız, erkek veya karma olmak üzere farklı binalar şeklindedir. Okulları, devlet adamları ya da varlıklı kişiler vakıf yoluyla kurar ve giderleri vakıf gelirleriyle karşılanırdı. Köylerde, mahallelerde halk iş birliğiyle de mektep yapar, o zaman öğretmen ücretlerini veliler öderdi.

Okula kayıt-kabul gibi herhangi bir işlem söz konusu değildi. Müslüman olan her ailenin çocuğu bu mekteplere gidebilirdi. Burada ders verenlerin özel eğitimleri yoktu. Okuma yazma bilen ve bu iş için uygun olduğu kabul edilen imam, müezzin, kayyum vb. kişiler bu mekteplerde ders verirlerdi. Kız çocukları da bilgili, tecrübeli ve hafız olan kadınlar tarafından eğitilirdi. Okulların genel amacı çocuğa okuma yazma ile İslam dininin kaidelerini ve Kur’an-ı Kerim okumayı öğretmekti. Bundan dolayı mekteplerde elifba, Kur’an talimi, bazı surelerin ezberletilmesi, temel ilmihâl bilgileri, tecvit, yazı yazma ve dört temel işlem öğrencilere öğretilmeye çalışılırdı. Mezuniyet yaşının belirtilmemiş olmasına rağmen mezun olabilmek için en az bir defa Kur’an’ı hatmetme mecburiyeti vardı.

Osmanlı Devleti’nde ilköğretim, II. Mahmut Döneminde İstanbul’da zorunlu hâle getirildi. Sıbyan mektepleri Tanzimat Dönemine kadar görevlerini devam ettirdi.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinden sonra burada yaşayan Rum ve Galata Latinlerine kendi dinî inanış ve ibadetlerini sürdürmeleri için kolaylık sağlanmıştı. Daha sonra ülkenin değişik yerlerinde yaşayan Ermeni ve çoğu Avrupa’dan getirilen Yahudiler de bu imkândan faydalanarak İstanbul’da okullar açmışlardı. Bu okullar tamamen bağlı oldukları kiliseler, havralar tarafından denetlenirdi. Devletin herhangi bir denetimi yoktu. Öğreticileri büyük oranda papaz ve hahamlar idi. Ayrıca Ermeni, Rum ve Yahudi cemaatleri, kurdukları matbaalarda bastıkları kitaplardan da eğitimde faydalanmışlardır.

b. Medreseler

Osmanlı Devleti’nde orta ve yükseköğretim kurumlarının temeli medrese teşkilatına dayanmaktaydı. Osmanlı fetih politikasına göre fethedilen yerlerde ilk önce cami ve yanında medrese açılması bir gelenek hâlini almıştı. Medreseler ile topluma ve devlete gerekli din, ilim ve eğitim hizmetleri yanında devlet idaresinde ihtiyaç duyulan idari (ilmiye, kalemiye) ve adli personelin yetiştirilmesi de sağlanmıştı. Böylece Osmanlılar devlet işlerinde bilgili ve aynı zamanda yapılan işlerin kanunlara uygun olması hususlarına riayet eden yetişkin insan gücüne sahip olmuşlardır. Bu da merkezî idareyi sağlam ve güçlü kılmıştır. 

Osmanlılarda ilk medrese, 1330’da Orhan Bey tarafından İznik’te yaptırılmıştır. Devlet genişledikçe Bursa, Edirne gibi birçok şehirde medreseler yapılmıştır. İlk dönemlerde Mısır, Suriye, Iran, Türkistan ve Anadolu beyliklerinden gelen âlimler de Osmanlı medreselerinde ders vermişlerdir. 

Selçuklulardan Fatih Dönemine kadar Osmanlı medreselerinde eğitim, Nizamiye Medreselerinin geleneğini devam ettirmiştir. Dinî ilimlerin okutulması ve özellikle fıkıh tahsilinin yaygınlaştırılması eğitimin esas hedefini oluşturmuştur. Yıldırım Bayezid ve II. Murat Döneminde bazı medreselere hazırlık bölümlerinin eklenmesiyle gelişme kaydedilmiştir. 

Fatih Döneminde okutulacak derslerden müderrislere ödenecek maaşlara kadar değişik düzenlemeleri içeren plan hazırlanmış ve medrese eğitimi bir sistem üzerine oturtulmuştur. 1463-1470 yılları arasında Fatih Külliyesi (Sahnı Seman) yaptırılmıştır. Ayrıca Fatih, camiye çevrilen Ayasofya’nın içinde ve bugünkü Eyüp Camii’nin yanında medreseler açtırmıştır. Sahnı Seman Medreseleri, Kanuni’ye kadar tefsir, hadis, kelam, fıkıh, Arap dili ve edebiyatını okutan birer ilahiyat fakültesi veya İslam akademisi seviyesindeydi. 

Kanuni Sultan Süleyman, Mimar Sinan’a İstanbul’da Süleymaniye Camii ve medresesini yaptırmıştır. Osmanlı eğitim ve öğretimini en yüksek noktaya ulaştıran Süleymaniye Medresesi, fen ve tıp ilimlerinin verildiği bir eğitim kurumu hâline getirilmiştir. Hariç ve dâhil medreselerini bitiren talebe, dilerse Sahnı Seman ve Süleymaniye medreselerine devam eder ve medrese öğrenimini tamamladıktan sonra icazet alırdı. 
medreselerde-kariyer
Zamanla Fatih’in yaptırdığı medreselerden ilham alınarak yapılan klasik Osmanlı medrese düzeni her tarafa yayıldı. Kurulan medreseleri, orada öğretim yapan müderrisin ilmî değeri belirlediğinden zamanla farklı düzeylere ulaşmıştır. 

 

SAHNI SEMAN MEDRESELERI…

… Fatih’in vakıf eseri olarak yaptırdığı Semaniye medreseleridir ki hocalarının derecesi yüksektir… Büyük bahçesinde Müslüman çocukları için Kur’an kursu medresesi de vardır… Bu medreselerde uzaktan gelen hastalar ve fakirler için hastane bulunur. Medreselerin kuzeyi ve güneyinde 360 kadar oda vardır. Her odada 4 veya 5 öğrenci oturur. Odaların her birinin vakıftan ödeneği vardır. Medrese hocaları için yemekhanesi ve yetmiş kubbeli bir mutfağı vardır ki fakirlere günde iki defa bol yemek verilir…

Evliya Çelebi, Seyahatnâme, s. 84 (Özetlenmiştir.).

 

OSMANLI MEDRESELERI

Klasik Dönemde Osmanlı medreseleri genel ve ihtisas medreseleri olarak ikiye ayrılmaktaydı. Genel medreseler, devrindeki ilimlerin birlikte okutulduğu, dereceleri müderrislerinin aldığı yevmiyeye göre belirlendiği medreselerdir. Bunlar haşiye-i tecrid (yirmili) (20 akçe), miftah (otuzlu) (30 akçe), kırklı (40 akçe), ellili (hariç ve dâhil) (50 akçe), Sahnı Seman (50 akçe ve üstü), altmışlı (60 akçe ve üstü) medreseler şeklindeydi. Ihtisas medreseleri ihtisas gerektiren bir alanda eğitim veren medreselerdi. Bunlar Darul Kurra (Kur'an okunuşu), Darul Hadis (hadis ilmi),

Darut Tıp medreseleri şeklindeydi.

Doç. Dr. Cahit BALTACI, “Eğitim Sistemi”, Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti, s. 248-251 (Özetlenmiştir.).

 

AVRUPA’DAKI GELIŞMELER

Rönesans ve Reform ile beraber Avrupa’da, ilahiyat fakülteleri eski saygınlıklarını yitirmiş, müspet bilimler

önem kazanmıştı. Üniversite dışında da birçok âlim, buluşlar yapmış, eserler vermişti.

Buna rağmen Avrupa’da, 1600’lerin ilk yarısında bile hâlâ, dinî dogmalara ters düşen bilimsel görüşler kilise tarafından hoş karşılanmasa da akademi denen bilim kurumları açılmıştı.

Orta düzeydeki medrese öğrencilerine “softa”, yükseköğretim düzeyindeki öğrencilere de “danişmend” denirdi. Sahn’ı bitirenlere “icazetname” denen diploma verilirdi. Her medresede esas olarak bir müderris bulunur, yardımcısına da “muid” denirdi. Müderrisler, Sahn düzeyindeki bir medreseyi bitirenlerden “mülazemet” denen ve esası sıra beklemeye dayanan bir sistemle atanırdı. Medreselerden mezun olanlar müderris, müftü, kadı, defterdar, hekim, imam, nişancı vb. olurlardı. 

Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlılarda da eğitim öğretim hizmetleri vakıf yoluyla sağlanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk yıllarında Anadolu ve Rumeli’de vakıflarca yönetilen toplam 216 medrese bulunmaktaydı. Medreselerin her kademesinde eğitim, ücretsiz yapılmakta olup büyük medreselerde öğrencinin yeme, içme, yatma, giyim-kuşam, öğrenim ile ilgili masrafları medreselerin vakıfları tarafından karşılanır, ayrıca kendilerine medrese gelirlerinden karşılıksız burs verilirdi. Buradan da anlaşılacağı gibi medreselerin büyük çoğunluğunda yatılı öğretim yapılmaktaydı. 

Medreselerde önceleri matematik, felsefe (hikmet), astronomi gibi müspet bilimler de okutuluyordu. Zamanla medreselerden müspet bilimler çıkarıldı, yalnızca dinî ve hukuki bilimler kaldı. 

 

KOÇI BEY’E GÖRE…

Bugün ilim yolu dahi fevkalade bozulmuştur. Aralarında yürürlükte olan eski kanun işlemez olmuştur… (Eskiden) ilim yolu, gayet temiz ve derli toplu idi. O yüzden içlerinde cahil ve yabancı olmayıp her biri yolu ile geldiğinden kadı ve müderrislerden hepsi, bilgisi ve dini mükemmel, ırz ve vakar sahibi adamlar olup müderris olduğu takdirde mübarek ilme, mansıp sahibi olduğu takdirde din ve devlete doğrulukla hizmet edip halka gayet faydalı olurdu…

Giderek her işe hatır karışmakla ve her işe göz yummakla hak sahibi olmayanlara hadden aşırı mevkiiler verilip eski kanun bozuldu… Işlerinde tamah sahibi ve haris olanlar, bulunduğu mevkii ve fırsatı nimet bilip memuriyetlerin çoğunu rüşvet ile ehliyetsizlere verir oldular. Mülazımlıklar dahi yolu ile verilmeyip satılmaya başlayalı voyvoda ve subaşı kâtipleri ve avam tabakasından birçokları beş-on bin akçe ile mülazım oldu, sonra az zamanda müderris ve kadı olup ilim sahası cahillerle doldu. Iyi ve kötü belirsiz oldu. Yüce bilginlerin halk gözünde itibarı kalmadı.

Zuhuri DANIŞMAN, Koçi Bey Risalesi, s. 20-22 (Kısaltılmıştır.).

 

MEDRESELERDE AKLI BILIMLER

Fatih, Sahnı Seman medreselerini inşa ettirdikten sonra felsefi ağırlıklı derslerin okutulmasını emretmiş,

XVII. yüzyılda “Bu dersler felsefiyattır.” denilerek programdan çıkarılmıştı… III. Murat devrinde 1575’te

Istanbul’da ilk rasathane kurulmuş, fakat Kadızade Ahmet Şemseddin Efendi’nin gökyüzünü incelemenin

uğursuzluk getirdiği ve nerede teşebbüs edilmiş ise devletin perişan olduğu konusunda padişahı ikna etmesi

üzerine 1580’de rasathane yıktırılmıştı.

Prof. Dr. Cahit BALTACI, “Osmanlı Eğitim Sistemi”, Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti, s. 255 (Kısaltılmıştır.).

XVII. yüzyıldan itibaren medreselerin bozulmasında; okutulmakta olan felsefe, mantık gibi akli bilimlerin boş ve gereksiz olduğunun düşünülmesi, müderris atama sisteminin bozularak kanunlara aykırı devlet adamlarının müdahalesiyle bazı ulema çocuklarına küçük yaşlarda müderrislik verilmesi (beşik uleması), öğrencilerin yeterli öğretim yapmadan müderris olmaları sayılabilir. 

Cer yoluyla Anadolu köylerini dolaşıp vaaz veren medrese öğrencileri bunun karşılığında yiyecek ve para alarak ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Bunlar yeterli olmayınca öğrencilerden “Celali” denen isyancılara katılanlar olmuştur. Medrese öğrencilerinin işsiz kalma korkusu, öğrenci disiplinin bozulmasına da sebep olmuştur. 

Padişahlar zaman zaman kanunnameler çıkararak medreseleri ıslah etmeye çalışmışlardır. Bu kanunnamelerle müderrislerin öğrencileri ciddi çalıştırmaları, makamların ehline verilmesi, atama sistemine uyulması gerektiği üzerinde durulmuştur. Koçi Bey ve Kâtip Çelebi gibi düşünürler medrese ve ilmiye sınıfının ıslahına yönelik raporlar sunmuşlardır. Bulundukları çağın gerisinde kalıp kendilerini yenileyemeyen medreseler yapılmak istenen ıslahatlara da karşı çıktılar. Medreselerin ıslahının mümkün olmaması nedeniyle padişah II. Mahmut, Avrupa usulü eğitim sisteminin kurulmasına teşebbüs etti. Çıkardığı bir fermanla İstanbul’da ilköğretimin mecburi ve parasız olacağını ilan etti. II. Meşrutiyetle beklenen ıslahatlar yapılmış, Farsça, Osmanlıca, tarih, coğrafya, kimya vb. dersler okutulmaya başlanmıştır. Daha sonra 1914’te “medreseleri ıslah nizamnamesi” çıkarılarak öğrencilerin durumu düzeltilmeye çalışılmıştır.

 

c.Saray Eğitimi:

Enderun 

Ben bir Osmanlı veziriyim. Filibeli beş çocuklu Hristiyan bir ailenin üçüncü oğluyum. 15 yaşına geldiğimde devlet tarafından ailemin de rızası alınarak devşirildim. Anadolu’da bir Türk ailenin yanına yerleştirilerek Türk ve İslam kültürüne uygun yetiştirildim. Iki-üç yıl sonra bu aileden alınarak acemi oğlanlar ocağına getirildim. Gösterdiğim başarılar sonucu Topkapı Sarayı’nda bulunan Enderun’a seçildim.

Enderunda devlete sadrazam, vezir, ordu komutanı, vali gibi yöneticiler yetiştirilmekteydi. Burada eğitim yedi kademeden oluşmaktaydı. Bir üst kademeye geçmek için başarılı olmak şarttı. Başarısız olanlar, disiplin cezası alanlar “çıkma” adıyla taşradaki çeşitli görevlere gönderilirdi.

Ben Enderundaki eğitimi başarı ile tamamladım. Çeşitli görevlerden sonra vezirlik makamına kadar yükseldim. 

Şehzade Eğitimi 

Ben XVIII. yüzyılda yaşayan bir Osmanlı şehzadesiyim. Altı yaşında Şeyhülislam tarafından törenle derse başlatıldım. İlk olarak Kur’an okumayı öğrendim ve sonra saray içinde şehzadelerin ilköğretimine mahsus okul olan Şehzadegân Mektebine devam ettim.

Gençlik dönemimde eğitimim sarayda devam etti. Büyüklerimin anlattığına göre şehzadeler XVII. yüzyıla kadar devlet tecrübesi kazanmak için lala gözetiminde sancaklara yönetici olarak atanırlarmış. Eğitimlerine özel hocalarla devam ederlermiş. Ben ise bu usul terk edildiği için sarayda “kafes ya da şimşirlik” denen dairelerde inziva hayatı yaşamaktayım. 

Harem Eğitimi 

Ben bir padişah kızıyım. Harem, sarayda ailemizin ve hizmetlilerin kaldığı bölümdür. Burada eğitimimizle annemiz, dadımız ve kalfalar ilgilenmektedir. Okuma çağına geldiğimizde babamızın katıldığı merasimle eğitimimize başladık. Harem ayrıca ailemizin hizmetkârları ve cariyelerin kalfalar denetiminde eğitim aldığı bir kurumdur. Cariyeler okuma-yazma ve dinî eğitimin yanında yeteneklerine göre musiki, resim, edebiyat, nakış, dikiş, örgü gibi dersler de görmektedir. Eğitim süresi yedisekiz yıldır. Her kademede başarılı olanlar bir üst eğitime geçmektedir. Buradaki eğitimin diğer amacı yüksek derecedeki askerî, idari görevlilere iyi eğitim almış eş yetiştirmektir. Böylece saraya sadık bir yönetici sınıf meydana getirilmesi amaçlanmıştır. 

TÜRKLERİN EĞITİME VERDİĞİ ÖNEM

“Türkler olağanüstü bir insan bulduklarında değerli bir nesne edinmişçesine coşku duyarlar ve özellikle de savaşa yatkın biriyse onu yetiştirmek için hiçbir emek ve çabadan kaçınmazlar. Bizim (Batı Avrupalıların) yaptığımız ise çok farklıdır. Biz iyi bir köpek, şahin ya da at bulduğumuz zaman çok sevinir ve onu türünün en mükemmeli durumuna getirmek için elimizden geleni yaparız. Ama bir insanda olağanüstü nitelikler varsa, onu geliştirmek için kendimizi zahmete sokmaz, onu eğitmenin bize düşen bir iş olduğunu düşünmeyiz. Oysa Türkler, iyi yetiştirilmiş insandan büyük zevk alırlar.”

Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, Türk Eğitim Tarihi, s. 95. 

 

Ç.Asker eğitimi

Osmanlı kara ordusunun en önemli bölümünü kapı kulu ocakları ile tımarlı sipahiler oluşturmaktaydı. Kapı kulu ocaklarına devşirme usulü ile alınan genç erkekler acemi oğlanlar ocağı denilen kışlada askerî ve bedenî bakımdan eğitilirlerdi. Eğitim gören bu gençlerden yetenekli olanlar tespit edilip Enderun Mektebine alınır, geri kalanlar eğitim sonrası yeniçeri ocağına gönderilirlerdi. İlk kez I. Murat zamanında Gelibolu’da bir acemi oğlanlar ocağı açılmış, sayıları zamanla artırılmıştı. Acemi oğlanlar ocağı askerî ve bedenî birer eğitim ocağı olmakla beraber, kısmen birer sanat okulu niteliği de taşımaktaydı.

Tımarlı sipahiler, gelirlerine göre belli sayıda “cebelü” denilen atlı askerleri toplar ve bunlara gerekli askerî eğitimi verirdi. Deniz kuvvetlerinin askerlerine “levent” denilirdi. Leventler Batı Anadolu’daki Türk gençlerinden seçilir, tersane ve gemilerde eğitilirlerdi.

acemi-oğlanlar-sanat-okulu

2. Yaygın Eğitim Kurumları

Esnaf Eğitimi: Osmanlılarda esnaf kuruluşları da birer eğitim kurumudur. Osmanlıda esnaf birlikleri ahiliğe (sonraları lonca) dayanıyordu. Ahi teşkilatı mensuplarına mesleki, dinî ve ahlaki eğitim vermekteydi. Esnaf olmak isteyenler küçük yaşta çırak (şakird) olarak işe başlardı. Gerekli eğitimi alan çıraklar sınavla kalfalığa, en az üç yıllık kalfalıktan sonra yine sınavla ustalığa hak kazanırdı. Usta unvanı alanlar yeni bir iş yeri açabilirlerdi. 

Loncalar mesleki eğitim görevlerini XIX. yüzyıla kadar devam ettirmişlerdir. 

Halk Eğitimi: Ulaşım ve haberleşme imkânlarının sınırlı olması nedeniyle Osmanlı toplumu Tanzimat Dönemine kadar dışa kapalıydı. Toplumu oluşturan kişilerin çoğu doğdukları ve yaşadıkları bölgeden dışarı çıkmadığından bilgi ve becerilerini de çevrelerinden edinirlerdi. Halk; cami, mescit, tekke, kütüphane, cem evleri, yaren sohbetleri, sıra geceleri, sahaf, konaklarda çeşitli vesilelerle eğitilirlerdi.

 

3. XVIII ve XIX. Yüzyıl Başlarında Eğitimde Yenileşme Hareketleri

XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin Avrupalı devletlerle yaptığı savaşların büyük bir kısmını kaybetmesi, askerî alanda yenilikler yapma ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Daha sonra diğer alanlara da yayılan bu yenilik hareketlerinde Avrupa’dan getirilen uzmanlardan da yararlanılmıştır.

I. Mahmut Döneminde Humbaracı Ahmet Paşa (Kont de Bonneval)’nın çalışmalarıyla kara subayı yetiştirmek için “Hendesehane” (kara mühendishanesi) açılmıştı (1734). Bu okul III. Selim Döneminde Nizamı Cedid düzenlemeleri çerçevesinde daha da genişletilerek istihkâm ve topçu subayı yetiştiren bir okula dönüştürülürken adı da “Mühendishane-i Berri-i Hümayun”a çevrilmiştir (1795). III. Mustafa Döneminde deniz subayı yetiştirmek için “Deniz Mühendishanesi” (1773) adıyla açılan okul, III. Selim Döneminde daha genişletilerek adı “Mühendishane-i Bahri-i Hümayun”olmuştur (1793). Dönemin yenilik hareketlerinden birisi de Osmanlıların matbaayı kullanmasıdır.

XIX. yüzyıl başlarında Batı teknolojisini öğrenmek üzere Avrupa’ya öğrenciler gönderilmeye başlanmıştır. II. Mahmut Döneminde ordunun doktor ihtiyacını karşılamak üzere Tıphane- i Âmire ve Cerrahhane-i Mamure (1827) ve yeni kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusuna subay yetiştirmek amacıyla da Mekteb-i Fünûn-ı Harbiye (1834) açılmıştır. 

OSMANLIDA MATBAA
Osmanlılar matbaayı 1727’de kullanmaya başlamışlardır. Bunda, Lale Devrindeki kültür faaliyetleri ve Batıyı anlama düşüncesi etkili olmuştur. III. Ahmet, İbrahim Müteferrika’ya -dinî olanlar hariç- kitap basım izni vermiştir. Basılan ilk kitap, medrese öğrencilerinin çok yararlandığı “Vankulu” adıyla bilinen Arapça-Türkçe sözlüktür.

Matbaa zamanla gelişmiş, birçok kitap yayınlanmış, kitap fiyatları ucuzlamış ve bu da eğitim-öğretimin gelişmesinde çok yararlı olmuştur.

Prof. Dr. Mustafa AKBULUT, “Ibrahim Müteferrika ve İlk Türk Matbaası”, Türkler Ansiklopedisi, C 14, s. 919-921 (Özetlenmiştir.). 

 

4. Osmanlı’da Bilim

osmanlı-bilim-minyatürler

Osmanlı Devleti’nde XVIII. yüzyıla kadar bilimsel çalışmalar, dinî ve pozitif bilimler olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Bunların her ikisi de medreselerde okutuluyordu. Dinî bilimler Kur’an, hadis, fıkıh, kelam ve Arapça; pozitif bilimler ise araştırmaya, deneye ve gözleme dayanan matematik, kimya, fizik, tıp, astronomi vb. dir. Osmanlı yöneticilerinden himaye gören bilginler, Fatih’ten önceki dönemde daha çok dinî bilimlerle ilgilenmişlerdir.

bilim-adamları2 bilim-adamları3 bilim-adamları-1

Fatih ile birlikte sosyal ve fen bilimleri ön plana çıkmıştır. İstanbul’u bir bilim merkezi hâline getiren Fatih, Batı dillerinden birçok eseri tercüme ettirerek bizzat incelemiştir. XV ve XVI. yüzyıllarda önemli bilim insanları yetişmiştir. 

Osmanlıda bilimsel alanda bu gelişmeler yaşanırken Avrupa’da Kopernik (1473-1543) dünyanın kendi ekseni ve güneşin etrafında döndüğünü öğrenmesine rağmen o dönemdeki Hristiyan taassubundan dolayı bu düşüncesini sır gibi saklamak zorunda kalmıştı. Italyan Galile (1564-1642) Kopernik’i teyid eden eserlerinden dolayı Engizisyon Mahkemesi’nde yargılanmıştı. Yine Italyan Bruno “kainatta birçok dünyalar ve güneş sistemleri” bulunduğunu söylediği için Roma Engizisyon Mahkemesi’nce idam edildi. 

XVII. yüzyılın bir diğer önemli eserler topluluğu ise “hükümdarlara nasihat” şeklinde kaleme alınan, siyaset ve ıslahat eserleridir. Koçi Bey 1631 yılında IV. Murat’a ünlü Risale’sini sundu. Kâtip Çelebi 1656 yılında yazdığı eserinde, Osmanlı Devleti’nin gerçekten bir zayıflama içinde bulunduğunu, ancak temel gücünün sağlamlığı yüzünden yüzyıllarca daha yaşayabileceğini söyleyip ıslahat yollarını göstermekteydi. 

osmanlıda-bilim-adamları-ve-çalışmaları

Ç. TANZİMAT SONRASI OSMANLI EĞİTİMİ

Klasik Dönem Osmanlı eğitim sisteminin yetersiz kalması eğitim alanında yeni arayışlara neden olmuştur. Tanzimat Dönemi aydınları medresenin dışında yeni eğitim düzeni kurmak için çalışmaya başladı.

Tanzimat Döneminde siyasi alanda olduğu gibi eğitim alanında da “Osmanlıcılık” ilkesi hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Yeni okullar açılarak Müslüman ve gayrimüslim herkesin buralarda aydınlanıp Osmanlı vatandaşlığı bilincine erişmesi hedeflenmiştir. Tanzimatçılar, rüştiye sayısını arttırarak Osmanlı tebasını kaynaştırmayı; bir yandan da Batı’daki eğitim kurumlarının benzerlerini açarak her alanda eleman ve uzman yetiştirmeyi amaçlamışlardır. Tanzimat Dönemindeki bir diğer yenilik de “usûl-i cedid” (yeni usul, yöntem)dir. Buna göre eğitim öğretimde ders araç ve gereçleri konusunda yenileşme, özellikle öğretmenlerin geleneksel öğretim yöntemlerini bırakıp yeni ve etkili öğretim yöntemlerini uygulaması hedeflenmiştir. 

Medrese dışındaki örgün eğitimde ilk, orta ve yükseköğretim şeklinde bir derecelemeye gidilmiş ve kapsamlı düzenlemeler düşünülmüştür. 1856’da bütün eğitim işleri “Maarif-i Umumiye Nezareti”ne bağlandı. 1869’da çıkarılan “Maarif-i Umumiye Nizamnamesi” ile o güne kadarki uygulamalar bir sisteme bağlanmış, ayrıca XIX. yüzyılın sonuna kadar yapılacak işler için planlar hazırlanmıştır. Bir eğitim meclisi kurularak ders kitaplarının yazımı, öğretmenlerin tayini ve devletokullarının denetimi bu meclise verilmiştir.  

 

Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’ne göre

1. İlköğretim

Sıbyan mekteplerinde düzenleme yapılarak okutulacak dersler, sınav sistemi, öğretmenlik şartları ve okulların inşası ve tamiri, öğretmen maaşları, diğer masrafların nasıl karşılanacağı hükme bağlanmıştır.

Yönetimi Maarif Nezaretine bağlı okullara “mekteb-i iptidai” (ilkokul) denirken Evkaf Nezaretine bağlı okullara “sıbyan mektebi” denilmeye devam edilmiştir. İptidai mektepler usûl-i cedide göre eğitim yaparken sıbyan mektepleri eski sistem üzerine eğitimlerini sürdürdüler. 1876’da kabul edilen kanunuesasiye göre ilköğretim zorunlu hâle getirilmiştir. II. Meşrutiyet Döneminin sonlarına doğru sıbyan mektepleri tamamen kapanarak yerlerini iptidai mekteplerine bırakmıştır. 1913’te rüştiyelerin ilköğretime dahil edilmesiyle bu mekteplerde eğitim 6 yıla çıkarılmıştır.

1910’dan itibaren Osmanlıda azınlıkların girişimiyle özel okul öncesi eğitim kurumları (anaokulu) açılmaya başlandı. 1914’te ise ilk resmî okul öncesi eğitim kurumu açıldı.

2. Ortaöğretim

Klasik Dönemde ortaöğretim, medrese çatısı altında gerçekleştirilmekteydi. Teşkil edilen maarif meclislerinin ele aldıkları meselelerden birisi de ortaöğretimin yeni bir düzene kavuşturulması olmuştur. 

Rüştiyeler: II. Mahmut Dönemine kadar sıbyan mektepleri ile askerî okullar arasında bir öğretim kademesi bulunmuyordu. Özellikle askerî okullara öğrenci yetiştirmek amacıyla rüştiyeler açılmıştır. İlk rüştiyenin olumlu sonuçlar vermesi üzerine hızla yenileri açıldı. Bu okullar, ilk zamanlarda ilkokul üstü hazırlık okulu, daha sonraları ise ortaokul karakterine sahip bir öğrenim kurumu hâline geldi. Sıbyan mekteplerini bitirip şehadetname alan öğrenciler sınavsız rüştiyelere kabul edilirdi. İstanbul’da kızlar için bir kız rüştiyesi açıldı. 1910 yılında 80 kız rüştiyesi bulunmaktaydı.

rüştiye-okulları-ders-programı

II. Meşrutiyet Döneminde idadiler, rüştiye sınıflarını da içine alarak orta öğretim görevini yerine getirmiştir. 1913’te çıkarılan kanunla rüştiyeler iptidai mektepleriyle birleştirilmiştir.

193. sayfadaki tabloda da görüldüğü üzere rüştiyelerde kapsamlı bir ders programı vardı. Dinî ve pozitif bilimler birlikte okutulmaktaydı. Ticaretin yoğun olduğu bölgelerde yabancı dil dersi de (Fransızca) konulmuştur. 

İdadiler: Tanzimat Döneminin sonlarına doğru rüştiyelerin üzerinde ve yüksekokullara öğrenci yetiştiren bir okulun bulunmaması sorun oluşturmuştu. Bu amaçla 1868’de “Galatasaray Sultanisi” açılmıştı. Ancak vilayetlerde böyle bir okul yoktu. Hem bu ihtiyaç üzerine hem de bütün tebaanın çocuklarının bir arada eğitim görebilmeleri ve Osmanlı birliğini sağlamak için idadilerin açılması fikri, 1869 Maarif Nizamnamesi’yle gündeme geldi. İdadilerin öğretim süresi üç yıl olacaktı. Daha sonraki dönemlerde rüştiyelerin idadilerle birleştirilmesiyle kasabalardaki idadilerin eğitim süresi 5, şehirlerdeki ise 7 yıla çıkarıldı. Gündüzlü olan 5 yıllık idadiler, bulundukları yörenin işlerini idare edecek, imarını sağlayacak insanlar yetiştirmeyi hedeflerken yüksekokullara öğrenci göndermeyi amaçlamıyordu. Yatılı olan 7 yıllık idadiler ziraat, ticaret ve sanayi alanlarına eleman yetiştirmenin yanında öğrencilerini yüksekokullara hazırlayacaktı. İdadilere duyulan ihtiyaç açıkça belirtilmesine rağmen, ekonomik zorluklar yüzünden 1873 yılına kadar bu okulların açılması mümkün olmamıştır. İdadilerin ülke çapında yaygınlaşmaları II. Abdülhamit Döneminde olmuştur. Tüm yedi yıllık idadiler 1910-1913 yılları arasında önce “sultani” daha sonra da “lise” adını aldılar. 

Sultaniler: Sultanilerin açılmasında Fransız eğitim kurumları model alınmış ve idadilerin üzerinde eğitim vermeleri hedeflenmiştir. 1873’te eğitime başlayan Dârüşşafaka, sultani seviyesinde eğitim veren bir okuldu. Fransız askerî lise programını uygulayan bu okulda kimsesiz ve fakir çocuklar okuyordu. Sultaniler yaygınlaştırılamayınca 1908’den sonra yedi yıllık idadilerin adı “sultani”ye çevrildi. İlk kız idadisi 1911’de İstanbul’da açıldı. Bu okul 1913’te “İstanbul İnas (Kız) Sultanisi”, 1915’te de “Bezm-i Âlem Sultanisi” adını almıştır.

 

galatasaray-sultanisi

GALATASARAY SULTANISI

Galatasaray Sultanisi (Mekteb-i Sultani), 1868’de eğitime başladı. Okulun eğitim süresi

beş yıldı, ancak daha sonra hazırlık sınıfı ile birlikte bu süre sekiz yıla çıkarılmıştır. Okulun ilk müdürü gibi öğretmenlerinin çoğu da Fransızdı. Buraya her dinden ve milletten öğrenci alınmıştır. Benzeri okulların açılması amaçlanmışsa da bu mümkün olmamıştır. Bu nedenle Galatasaray Sultanisi tek başına sultani olarak eğitimine devam etmiştir. Daha sonraları “Galatasaray Lisesi” adını alacak olan bu kurum günümüzde de eğitimine devam etmektedir.

Prof. Dr. Sebahattin ARIBAŞ, Türk Eğitim Tarihi, s. 122, 142, 165 (Özetlenmiştir.).

 

 

3. Yükseköğretim (Darülfünun)

DARÜLFÜNUNUN KURULUŞU
Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyılın başlarından itibaren bilim ve eğitim anlayışında meydana gelen değişmeler, medrese dışında yeni bir sivil yüksek eğitim kurumunun kurulmasına neden olmuştu. Darülfünun, “bilgi ve güzel ahlakça mükemmel olmak isteyen, bütün ilim ve fenleri okumaya istekli ya da devlet dairelerinde çalışmak isteyen herkese, gerekli bilgileri sağlayacak” bir kurum olarak tarif edilmişti. Medreselerin etkisi dışında eğitim verecek Darülfünun projesi, devletten gereken ilgiyi hemen gördü ve okulun inşasına başlandı. Darülfünunun inşası biten bazı bölümlerinde, dönemin sadrazamı Keçecizade Fuad Paşa’nın isteğiyle, halka açık serbest konferans şeklinde derslere başlanmasına karar verildi. 13 Ocak 1863’te fizik ve kimya alanında Derviş Paşa’nın vermiş olduğu bir konferansla eğitime başlandı. Halk ve devletin ileri gelenlerinde büyük bir ilgi uyandıran ve yakından takip edilen bu konferanslarda, yıl boyunca fizik, kimya, tabii bilimler, tarih ve coğrafya konularında serbest dersler verildi. Bu derslerin birbiriyle bağlantısı yoktu ve dinleyici olarak gelenler de bu konferanslara çoğunlukla merakları nedeniyle katılıyorlardı.

Prof. Dr. Ekmeleddin İHSANOĞLU, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, C 1, s. 322-323 (Özetlenmiştir.). 

darul-fünun

Osmanlı Devleti’nde 1845 yılında medrese dışında bir yükseköğretim kurumu olarak Darülfünunun açılması gündeme geldi. Açılacak okulda Müslüman ve gayrimüslim öğrenciler birlikte okuyacak ve mezun olunca devletin çeşitli kademelerinde görev alacaklardı. Darülfünuna rüştiyelerden mezun olan öğrencilerin alınması amaçlandıysa da bu okulların ortaokul düzeyinde olması sebebiyle bu mümkün olmadı. Bunun üzerine Darülfünuna öğrenci yetiştirmek için lise düzeyinde bir okul olan Darülmaarif kuruldu. Öğretim elemanı yetiştirmek maksadıyla Avrupa’ya öğrenciler gönderildi. 1851’de okulların ve açılacak Darülfünunun ders kitaplarını hazırlamak ve bilim akademisi olarak çalışmak üzere “Encümen-i Dâniş” adıyla bir komisyon kuruldu. Bu komisyon on bir yıl kadar çalıştı. 

Darülfünun ilk derslerini 1863’te halka açık konferanslar şeklinde vermeye başladı. Derslere rağbet azalınca eğitime son verildi. 1870’te tekrar derslere başlanan Darülfünunda felsefe, edebiyat; tabii ilimler, matematik ve hukuk olmak üzere üç bölüm bulunmaktaydı. Bölümlerde eğitim süresi üç yıldı. Ancak bir yıllık eğitimden sonra yine derslere ara verildi.

İki defa daha açılıp kapanan Darülfünun, varlığını 1933 yılına kadar sürdürdü. Yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. 

Ayrıca 1914’te sayıları artan kız idadileri ile kız muallim mekteplerinin öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere açılan “İnas (Kız) Darülfünunu” da 1921’e kadar eğitime devam etti.

 

4. Mesleki Eğitim

Sait Paşa’nın Mesleki Okullarla Ilgili Görüşleri

II. Abdülhamit’in sadrazamlığını yapan Sait Paşa, padişaha sunduğu bir tasarıda, eğitimle ilgili görüşlerini belirtmiştir. Tasarının mesleki ve teknik eğitimle ilgili maddeleri şunlardır:

1. Her eyalet merkezinde birer tane din eğitimi, darülfünun, öğretmen okulu, tarım, yol ve köprüler, güzel sanatlar, orman ve ticaret okulu açılmasını,

2. Her sancak merkezinde bir el sanatları okulu açılmasını,

3. Teknik üniversitelerin sanayinin bütün bölümleri için mühendis, sevk ve idare elemanları yetiştirmesini, bu sebepten makine, belediye mimarlığı ve maden mühendisliği ile ilgili teorik ve pratik öğretim yapılmasını,

4. El sanatları okullarının öğretim programlarının demircilik, doğramacılık, dökümcülük ve madenlerden karışımlar yapma bilgisi öğretecek şekilde düzenlenmesini, bu okulları bitirenlerin başka bir okula girmemesini teklif etmiştir.

Doç. Dr. Tayyip DUMAN, “Mesleki ve Teknik Eğitimin Gelişimi”, Türkler Ansiklopedisi, C 15, s. 68 (Özetlenmiştir.).

 

Osmanlı Devleti’nde yerli sanayi kapitülasyonlar nedeniyle korumasız kalmış ve çöküş sürecine girmişti. Devlet adamları bu durumu önlemenin yollarından biri olarak da teknik bilgi verecek okulların açılmasını zorunlu görüyorlardı. Tanzimat Dönemine kadar mesleki eğitim, loncalara alınan küçük çocukların yetiştirilmesi şeklinde devam ediyordu. Mesleki okulların açılmasına yönelik ilk uygulamalar Mithat Paşa’nın Niş ve Tuna valilikleri sırasında gerçekleşti. Bu bölgelerdeki kimsesiz çocuklara ıslahhanelerde terzilik ayakkabıcılık, matbaacılık eğitimi verildi. 1868’de İstanbul’da Sanayi Mektebi açılarak bugünkü endüstri meslek liselerinin temeli atıldı. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren öğretmenlik, ziraat, tıp, memurluk, hukuk, ticaret vb. alanlarda birçok meslek okulu açılmıştır. 

Bu dönemde kız çocuklarının eğitimlerine dair yeni düzenlemeler yapılmıştır. Tanzimat Dönemine kadar kız çocukları sadece sıbyan mekteplerinden faydalanabiliyor, idareci ve aydın kesimin kızları ise özel dersler alarak eğitimlerini devam ettiriyorlardı. 1869 Maarifi Umumiye Nizamnamesi ile kızlar için öğretmen okulu açılması, rüştiye sayısının artırılması kararlaştırıldı. Ayrıca kız sanat okulları ve kadın sağlığı için ebe mektebi açıldı. 

Bunlar dışında I ve II. Meşrutiyet dönemlerinde Sanayi-i Nefise (Güzel Sanatlar) MektebiHendese-i Mülkiye Mektebi (İktisat Okulu), Polis Mektebi,Darülelhan (Konservatuvar) gibi değişik alanlarda birçok okul açılmıştır.

 

5. Azınlık ve Yabancı Okulları

fener-rum-erkek-lisesi

a. Azınlık Okulları

Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimler, ibadethanelerinde açtıkları okullar vasıtasıyla eğitimlerini sürdürüyorlardı. Bu okullarda devletin herhangi bir denetimi yoktu. Ayrıca gayrimüslim vatandaşların birçoğunun maddi durumları iyi olduğu için Avrupa ülkelerine de çocuklarını gönderir, orada okuturlardı. Bilindiği gibi azınlıklar Tanzimattan sonra pek çok okul açtılar. Geniş imkâna sahip azınlık okullarının bazılarında matbaa bile bulunmaktaydı. Bu okullar zamanla azınlıklar arasında milliyetçilik fikirlerinin yayılmasında etkili olmuştur. 

Tanzimat Döneminde devletin açtığı bazı okullara gayrimüslim öğrenciler de alınmaya başlanmıştır. 1869 Maârif-i Umûmiye Nizamnamesi ile azınlıkların özel okul açabileceği de hükme bağlanmıştır.

azınlıkların-kaç-okulu-var

b. Yabancı Okulları

Osmanlı Devleti, yabancılara ekonomik kapitülasyonların yanında eğitim alanında da ayrıcalık tanımıştı. Yabancılar, tanınan bu ayrıcalıkla kiliseler bünyesinde okullar açmaya başladılar. Bu okullardışında yabancı elçilikler de birer elçilik okulu açmışlardır.

Özellikle XIX. yüzyıldan itibaren Osmanlılarla ilişki kuran devletler tablolarda ve haritada görüleceği üzere politik çıkarlarını koruma amacıyla Osmanlı topraklarında birçok okul açmışlardır.

yabancı-okul-öğretmen-öğrenci-sayıları

Müslüman halk ilk başlarda yabancı okullara pek olumlu bakmamıştır. Ancak bu okulların eğitim kalitesinin ve imkânlarının daha fazla olması zamanla Müslümanların da çocuklarını yabancı okullara vermelerine yol açmıştır. Sayfa 196’daki tablolarda görüldüğü üzere XX. Yüzyıla girerken Türkiye’de hem azınlıklara hem de başta Amerikan ve Fransız olmak üzere yabancılara ait birçok okul bulunmaktaydı. Ilk ve ortaöğretim seviyesindeki bu okulların Osmanlı Devleti tarafından kontrol edilmediği ya da edilemediği anlaşılmaktadır. Bu konuda Maarif Nazırı Zühtü Paşa, II. Abdülhamit’e sunduğu rapor ile tehlikeye dikkati çekmişti. Bu okullar Türk ve Müslüman öğrencileri, millî kültürlerinden uzaklaştırıyor, Hristiyanları da ayrılıkçılığa özendiriyordu.

osmanlıda-açılan-yabancı-okullar

1914’te kapitülasyonların kaldırılması ile bu okulların çoğu kapatıldı. 1915 yılında çıkarılan talimatname ile de azınlık okullarına çekidüzen verilerek zararlı faaliyetleri önlenmek istenmişti. Buna göre azınlıklar oturdukları yerleşim birimlerinde okul açabilecekler, kendi dilleri ile öğretim yapabilecekler, ancak Türkiye tarihi ve coğrafyası dersleri Türkçe olarak okutulacak ve Türk öğretmenler tarafından verilecekti. Bu tedbirler, 1918 yılında Osmanlı Devleti’nin savaştan yenik çıkması üzerine bir işe yaramadı.

Yabancı okulların amaçları konusunda Istanbul Alman Lisesi Müdürü Dr. Richard Pröyzer’in şu tespiti çok önemlidir:

“Meşrutiyet Döneminde Avrupa kitaplarının noktası noktasına Türkçeye çevrilmiş örneklerini okuyan bir çocuğun kalbinde vatan ve yurt sevgisi, millî heyecan nasıl uyandırılabilirdi?… Birçok yabancı okul bulundukları memlekete hizmet etmeye hiç önem vermiyordu. Memleketin lisanı bile ihmal ediliyor, çocuğun gözü okulun mensup olduğu memlekete çevrilerek oranın körü körüne hayranı olmasına çalışılıyordu… Çocuklar yabancı bir memleketin coğrafyasını öğrendikleri hâlde kendi vatanlarına dair hiçbir şey bilmiyorlardı… Okullarda Türk çocuklarına yapılan dinî telkinler küçümsenmeyecek kadar tehlikeli idi.” Sezen KILIÇ, “Cumhuriyet Döneminde Yabancı Okullar”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C 21, Mart 2005, Sayı 61 (Kısaltılmıştır.).

 

Yabancı okullar Osmanlı Devleti’ne modern eğitim yöntemlerini ve araçlarını getirmeleri, yabancı dil öğretilmesi ve Osmanlı’nın Batı’ya açılmasında da etkin rol oynamıştır. Ancak bu okullardan bazıları gayrimüslim halk arasında milliyetçilik fikirlerinin yaygınlaşmasında ve ülke içindeki isyanların çıkışında etkili olarak yıkıcı faaliyetlere de zemin hazırlamıştır. Tanzimat Döneminde eğitim-öğretim alanında yapılan düzenlemeler Osmanlı eğitim sistemini daha da çeşitlendirmiştir. Bu dönemde “medrese”, “tanzimat mektepleri”, “askerî mektepler”, “azınlık” ve “yabancı” mektepler gibi birçok eğitim kurumu eğitim sistemi içinde yer almıştır.

 

Ziya Paşa’nın Osmanlının Tanzimat Dönemi eğitim sistemiyle ilgili düşüncelerinden:

“Uzağa gitmeye ne hacet, Istanbul’da Ermeni ve Rum mekteplerindeki çocuklardan ikisi ile bizim mekteplerdeki çocuklardan ikisi birlikte imtihana çekilsin, o zaman fark belli olur. Onların içinde on yaşında çocuk az bulunur ki kendi lisanında yazı bilmesin ve gazete okumasın. Bizimkilerin içinde on beş yaşında çocuk pek nadir bulunur ki Türkçe iki satır bir mektup yazabilsin veyahut Takvim-i Vekayi’yi okusun. Bundan daha kolay bir tecrübe var. Anadolu ve Rumeli’nin hangi şehrine gidilirse iş için kâtip aranılsın. Millet-i Islamiyenin yüzde ikisi yazı bilir çıkmaz. Diğer milletlerin yüzde yirmisi okuryazar bulunur…”

Nevin YAZICI, Osmanlılık Fikri ve Genç Osmanlılar Cemiyeti, s. 120 (Sadeleştirilmiştir.).

 

D. CUMHURİYET DÖNEMİNDE EĞİTİM (1938’E KADAR)

1. Cumhuriyet Dönemi Eğitim Anlayışı

KURTULUŞ SAVAŞI YILLARINDA EĞİTİM

Kazım Karabekir Paşa (1882-1948) başarılı bir komutan olmasının yanında iyi bir eğitimciydi. Basında çıkan makalelerinden başka, eğitimle ilgili eserleri vardı. “Kuvvetli millet kuvvetli fertlerle olur.” diyen Karabekir, disipline, ciddiyete, bedenî güce, ahlaki ve fikrî ilerlemeye dayanan bir eğitim anlayışını savunmuştur. O, çocuklar için “Şarkılı Ibret” adında şiirler ve müzikli küçük tiyatro oyunlarından oluşan bir kitap yazmış, yurdun çeşitli yerlerinde gezdirdiği şehit çocuklarına bunları oynatmıştır.

15. Kolordu Komutanı olarak 1919 Mayıs başında Erzurum’a geldiğinde Doğu cephesinde yapılan savaşların yetim bıraktığı çok sayıda Türk çocuğu ile karşılaşmıştır. Karabekir, bu çocukları koruyan ve çeşitli meslekler öğrenmelerini sağlayan okullar açmış ve sık sık okulları ziyaret ederek millî heyecanı öğrencilerin de teneffüs etmelerini sağlamıştır.

Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, Türk Eğitim Tarihi, s. 320, 324-325 (Özetlenmiştir.). 

TBMM’nin eğitim bakanlığı konumundaki Maarif Vekâleti 15 Temmuz 1921’de Ankara’da “Maarif Kongresi”nde yurdun her tarafından gelen 250 kadar erkek ve kadın öğretmeni bir araya getirmiştir. Mustafa Kemal, 15 Temmuz 1921’de Ankara’da Maarif Kongresi’ni açarken; “Asırlardan beri idaredeki büyük ihmalin, devlet bünyesinde açtığı yaraları tedavi için bundan böyle en büyük gayretlerin eğitim alanında olması lazımdır.” diyerek daha ülke düşman işgali altındayken eğitimcilere ve ülkeyi yönetenlere eğitim konusunda hedefler göstermiştir. O, konuşmasında başlıca üç konu üzerinde durmuştur:

– O ana kadar izlenen öğretim yöntemleri, milletimizin gerilemesinde en önemli etken olmuştur. ?Eğitim millî olmalı, millî ve tarihî özelliklerimizle uyumlu olmalıdır.

– Çocuklarımıza, gençlerimize, millî varlığı ve hakkı ile çatışan tüm yabancı unsurlarla mücadele gereği öğretilmelidir.

Prof. Dr. Sebahattin ARIBAŞ, vd., Türk Eğitim Tarihi, s. 205-206 (Özetlenmiştir.).

 

Millî Mücadele eğitimi derinden etkilemiş, Anadolu’daki işgal kuvvetleri, okullarda kendi propagandalarını yaparken bazı okulları da kapatmışlardır. Öğretmen ve öğrencilerimiz Millî Mücadele’ye destek verirken bazıları bizzat cephede yer alarak ülkenin işgalden kurtulması için canlarını vermişlerdir. Halkın millî kurtuluş davası yolunda bilgilendirilmesi ve birleştirilmesi amacıyla halk eğitimi çalışmaları yapılmıştır. Yine savaş yıllarında eğitimi planlama adına Maarif Kongresi toplanmış (1921), ilkokul ve ortaöğretim programları ile köy öğretmeni yetiştirilmesi konuları görüşülmüş, savaş dolayısıyla bir sonuca varamadan kongre erken bitirilmiştir. Millî Mücadele’nin bitmesiyle Lozan Anlaşması’nda (1923) yabancı okullar meselesi de ele alınmıştır. Buna göre yabancı okullar Türk kanunlarına ve diğer okulların bağlı bulunduğu tüzük ve yönetmeliklere uyacaklardı. Bu okullardaki eğitim ve öğretimi Türk hükûmeti düzenleyecekti. 

Cumhuriyet Döneminde eğitim alanında yapılan çalışmalar, Osmanlıdan miras kalan problem ve sıkıntıları ortadan kaldırmanın yanında, çağdaş dünyada eğitim alanında meydana gelen değişimleri de yakalamayı hedefliyordu. Öncelikle okuma yazma oranı yükseltilmeliydi. Cumhuriyetin ilk yıllarına bakıldığında nüfusun ancak yüzde onu okuryazardı. Öğretmenlerin büyük bir çoğunluğu mesleki eğitimden geçmemiş, öğretim programları günün ihtiyaçlarına cevap veremez durumdaydı. Okul binalarının çoğu eğitim-öğretime elverişli değildi. Ayrıca ders araç gereçleri bakımından okullar yetersiz durumdaydılar. Eğitimle ilgili merkez ve taşra teşkilatı tam anlamıyla kurulamamıştı. Bu sıkıntı ve problemleri yakından bilen Atatürk ve arkadaşları, cumhuriyetin ilanıyla beraber, yukarıdaki problemleri ortadan kaldıracak adımlar atmışlardır.

Atatürk’ün de amacı millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkartmaktı. Bu amaca ulaşmak için takip edilecek eğitim politikasının da belli esaslara dayanması gerekiyordu.

 

Atatürk’e Göre Millî Eğitim Politikasının Dayandığı Esaslar

“Bu millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim, lakin unutmayalım ki asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.” 

“Milletimizi yetiştirmek için asıl olan mekteplerimizin, darülfünunlarımızın teessüsünde aynı mesleği takip edeceğiz. Evet, milletimizin siyasi, içtimai hayatında, milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır.” 

“Türk halkı iyi bir eğitim görmeli ve iyi bir hükûmete sahip olmalıdır. Eğitim okul demektir. Türk köylüsünün pek azı okuryazardır. Ama bu köylüler yeniliklere isteklidir, çocuklarının iyi bir eğitim almasını ister.” 

“Evlatlarımıza öyle bir ilim ve irfan vermeliyiz ki ticaret alanında, tarımda, sanatta ve bütün bunlarla ilgili faaliyetlerde verimli olsunlar. Bunun için de öğretim programımız gerek ilköğretimde gerekse orta öğretimde bu becerileri kazandıracak şekilde hazırlanmalıdır.” 

“Genç neslin kafasını yormadan, onun her şeyi almaya ve kolaylıkla sindirmeye elverişli beyni, gerçeğin izleriyle süslenmelidir.” 

“Yeni neslin donatılacağı manevi nitelikler arasında kuvvetli bir fazilet aşkı ve kuvvetli bir düzen ve disiplin fikri de yer almalıdır.”

cumhuriyet-dönemi-okur-yazrlık-oranı

TEVHIDI TEDRISAT KANUNU (3 Mart 1924)

Madde 1 – Türkiye’deki bütün ilim ve eğitim müesseseleri Millî Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır.

Madde 2 – Şer’iye ve Evkaf Vekaleti veyahut özel vakıflar tarafından idare olunan bütün medrese ve mektepler Millî Eğitim Bakanlığına devredilmiş ve bağlanmıştır.

Madde 3 – Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde mektepler ve medreselere tahsis olunan tutar Millî Eğitim bütçesine nakledilecektir.

Madde 4 – Millî Eğitim Bakanlığı yüksek din âlimleri yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir Ilahiyat Fakültesi kuracak, imamlık ve hatiplik gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevli memurların yetişmesi için de okullar açılacaktır.

 

Yeni harflerin öğretilmesi için kurslar düzenlendiği dönemde Anadolu’da dolaşan bir Fransız yazarı izlenimlerini şöyle anlatmaktadır:

“Ankara’dan Diyarbakır’a, Sivas’tan Konya’ya kadar gittim. Hemen her köyde ve kasabada durdum. Büyük bir halk kitlesinin gayretine yakından tanık oldum. Gençlerin ve ihtiyarların yeni yazıyı öğrenmek için gösterdiği gayret pek dokunaklı idi. Diyarbakır’da genç bir bahçıvana ders verdim. Bu genç benimle buluşmak ve yeni yazıyı öğrenmek için her gün tam iki saatlik yol yürüyordu.”

Ilhan BAŞGÖZ, Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk, s. 120.

 

1936’da köy okullarına eğitmen yetiştirmek için açılan kurslarla ilgili Müfettiş Emin Soysal’ın, Millî Eğitim Bakanlığına yolladığı raporlardan:

“Öğrencilerin birini sıtma tuttu. Baytar Salih gelerek kan aldı, sıtma mikrobunu boyadı. Mikroskopla öğrencilere gösterdik. Ve sıtma hakkında bilgi verdik, öğrencilerin mikroskop kullanması görülecek bir şeydi. Biri baytar Salih’e ‘Efendim şimdi inandım, bana kırk yıl söyleseniz «mikrop var» diye inanmazdım. Kurbağa yavrusu gibi nasıl kuyruklarını sallıyorlar.’ diyordu.” “Bu hafta ot balyası makinesine giden gruplar balya yapmayı ve makineyi

kullanmayı öğrendiler. Tarım uzmanının söylediğine göre bu makine ile ancak on dakikada bir balya yapılırmış. Öğrencilerden dört dakikada balya yapanlar oldu. Işten sonra usta, makineyi söktü, haydi bakalım bunu takın ve kullanın dedi. Öğrenciler makineyi taktı ve kullandılar.”

Ilhan BAŞGÖZ, Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk, s. 174, 175.

 

2. Eğitim-Öğretim Alanındaki Diğer Gelişmeler

1923-okul-istatistik

Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk ve arkadaşları güçlü, çağdaş, modern bir devlet oluşturmanın yolunun eğitimden geçtiğine inanmaktaydı. Bu doğrultuda cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren okul öncesinden, üniversiteye kadar eğitim kurumlarının yaygınlaştırılması için çalışmalar yapılmıştır.

Cumhuriyeti kuran kadronun en önemli amaçlarından birisi, Türk insanını cehalet ve bilgisizlikten kurtarmaktı. Özellikle okuma yazma bilmeyen halkın eğitilmesi, vatandaşlara günlük yaşamlarında kullanabilecekleri bilgi ve becerilerin kazandırılması yaygın eğitimin öncelikleri arasındaydı. Bu doğrultuda Atatürk ve arkadaşları okula gidemeyen, okuma imkânı olmayan geniş halk topluluklarını bilgilendirmek ve eğitmek amacıyla yaygın eğitime önem vermişlerdi. Halk derslikleri ve halk konferansları, millet mektepleri, halk okuma odaları, halk evleri, eğitmen kursları, gezici köy kadın ve erkek kursları gibi faaliyetlerle ve kurumlarla Türk halkı eğitilmeye çalışılmıştır. 

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir