V. ÜNİTE: TÜRK-İSLAM DEVLETLERİ (10-13. YÜZYILLAR)

Ana Sayfa » 9.SINIF TARİH » V. ÜNİTE: TÜRK-İSLAM DEVLETLERİ (10-13. YÜZYILLAR)
Sitemize 06 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 13.626 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

 

V. ÜNİTE: TÜRK-İSLAM DEVLETLERİ (10-13. YÜZYILLAR)

1. KONU: TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABULÜ

1. Türkler ve İslamiyet

İslamiyet’in ortaya çıktığı dönemlerde Kök Türk Devleti Çin saldırıları sonucunda yıkılmış, bu devletin yerine Orta Asya ve Batı Türkistan'da birçok yeni Türk devleti kurulmuştu. Bu devletlerin büyük çoğunluğu, Gök Tanrı, Şamanizm, Manihaizm, Budizm gibi dinleri benimsemişlerdi.

Hz. Ömer Döneminde İran'ın fethedilmesiyle Müslüman Araplarla Türkler komşu oldu. Bu dönemde İslam Devleti'nin sınırları Kuzeyde Kafkasya'ya doğuda ise Horasan'a ulaşmıştı. Hz. Osman Döneminde ise İslam Devleti'nin sınırları Ceyhun Nehri'ne kadar genişleyerek Türklerle Müslüman Araplar arasında mücadeleler başladı. Emeviler Döneminde İslam ordularının Horasan ve Maveraünnehir bölgesini fethetmesi bu bölgedeki Türklerle Müslüman Araplar arasında şiddetli savaşlara neden oldu. Bu mücadelenin yaşanmasında Emeviler Döneminde devlet politikası hâline gelen Arap milliyetçiliğinin büyük etkisi olmuştu. İslamiyet’in Türkler arasında yayılması ve etkin bir hâle gelmesi Abbasiler Döneminde mümkün oldu.

 

VIII. yüzyılın ortalarına doğru Orta Asya üzerinde Abbasiler ile Çinliler arasında bir mücadele söz konusuydu. Orta Asya üzerindeki bu güç mücadelesi 751'de Müslüman Araplarla Çinliler arasında savaşa dönüşmüştü. Talas Savaşı adı verilen bu savaşta Karluk Türklerinin Müslüman Arapların yanında yer alması ile Çinliler Türk-Arap ittifakına karşı büyük bir yenilgiye uğrayarak Orta Asya üzerindeki hâkimiyet mücadelesinden vazgeçmek zorunda kaldılar.

Talas Savaşı'ndan sonra Türkler, İslam dinini yakından tanıma imkânına kavuşarak kitleler hâlinde Müslüman olmaya başladılar. Talas Savaşı kültür tarihi bakımından da önemlidir. Müslümanların eline esir düşen Çinliler aracılığıyla Çin dışında ilk defa Semerkant'ta kâğıt üretilmeye başlandı. Müslüman Araplar kâğıdı Çin'in dışında imal ederek medeniyetin bütün dünyada hızla yayılmasına hizmet ettiler.

Türklerin, Abbasiler Döneminde ordu ve devlet teşkilatlarında görev almaları, onların İslamiyet’e girişinde etkili oldu. Özellikle Maveraünnehir, Seyhun ve Ceyhun ırmakları arasındaki bölgede yaşayan Türkler arasında İslamiyet yayıldı. Bu süreçte İtil (Volga) Bulgarları da İslam dinini tanıma fırsatı buldu.

Türkler arasında İslamiyet’in yayılması Orta Asya ve Horasan bölgesinde İslam kültürüne dayanan yeni bir uygarlık ortamının oluşmasını sağlamıştır.

Daha ilk savaşlardan itibaren Türkleri tanıyan Müslüman Araplar onların cesur, disiplinli, sadık güzel görünüşlü ve gösterişli olduklarını görmüşlerdir. Horasan valisi Ubeydullah B. Ziyad'ın 674'te Buhara'da yaptığı savaşta 2.000 yetenekli Türk okçusunu göreve alması, Türklerden özel birlik oluşturulmasına ilk örnektir. Daha sonra halife Mansur ve Harun Reşid dönemlerinde halifenin ve devlet büyüklerinin hizmetlerinde görevlendirilenler arasında Türkler de vardı. Halife Me'mun, kardeşi Emin ile yaptığı taht mücadelesinde emrindeki Türk askerlerine güvenmişti.

Mehmet Altay Köymen, Selçuklu Devri Türk Tarihi, s. 8’den özetlenmiştir.

 

İTİL BULGARLARI

Bulgar ülkesine gelen Abbasi elçilik heyeti içerisinde yer alan İbn-i Fadlan, yazdığı seyahatnamesinde, bu ülke insanlarının temiz, doğru, çalışkan ve samimi Müslüman olduklarından bahsetmekte ve Bulgar ilinde gecelerin çok kısa olması dolayısıyla Türklerin, sabah namazını kaçırmamak için bir ay, geceleri uyumadıklarından söz etmektedir. Bu sözler, Türklerin, İslam'ı ne derece güçlü bir inançla kabul ettiklerini göstermektedir.

 

Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, s. 152-153’ten özetlenmiştir.

 

İSLAM ÖNCESİ İNANIŞ

  • Gök Tanrı’ya inanılıyordu.
  • Türk töresinde hırsızlık, yalancılık, adaletsizlik yasaklanmıştı.
  • Ahiret inancı içinde iyi insanların ödüllendirildiği Ucmağ (Cennet), kötülerin ise cezalandırıldığı Tamu (Cehennem) isimli yer inanışı vardı.
  • Temizliğe önem veriliyordu.
  • Farklı inanışlara hoşgörülü bir bakış söz konusuydu.
  • Din adamlarının herhangi bir üstünlüğü bulunmuyordu.

islam ve islam öncesi türkler

İSLAM İNANIŞI

  • Tek Allah inancı vardır.
  • İslam ahlak anlayışında hırsızlık, yalancılık ve adaletsizlik günah sayılır.
  • Ahiret inancı vardır. Ölümden sonra iyi, güzel ahlaklı insanların cennete, kötü ahlaklıların cehenneme gideceğine inanılır.
  • Temizlik imandandır ilkesi vardır.
  • İslamiyet hoşgörü dinidir.
  • Din adamlarına ayrıcalık tanıyan ruhban sınıfı yoktur.

2. Türklerin İslamiyet’e Hizmetleri

Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleri, İslam ve dünya tarihi açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Türkler, Abbasiler Döneminde İslam Devleti’ni Bizans’a karşı korudular, Gazneliler Döneminde İslamiyet Hindistan’a kadar Türkler sayesinde ulaştı. Büyük Selçuklu Devleti Döneminde ise İslam dünyasının koruyucusu oldular ve Anadolu’da İslamiyet’in yayılmasını sağladılar. Yine Türkiye Selçukluları Döneminde Haçlı saldırılarına karşı önemli başarılar elde ettiler. Osmanlı Devleti Döneminde ise Türkler İslam dünyasının siyasi lideri oldular ve İslam dininin Balkanlar’da yayılmasını sağladılar.

İslam dinini kabul eden Türkler millî benliklerini korudukları gibi aynı zamanda, İslam medeniyetine katılarak bu medeniyetin temel taşlarından biri oldular. Türklerin İslam medeniyetine girmiş olmaları yurt arayışı ile birleşince onları Asya bozkırlarından Ön Asya’ya getirip oraya yerleşmelerini sağladı. Bu suretle Türkler tutunabilecekleri, büyük ve düzenli devlet kurabilecekleri bu bölgeye yerleştiler.

İslam medeniyetinin gelişmesinde de Türklerin büyük katkıları olmuştur. Batıda unutulmuş olan eski medeniyetlerin eserleri, İslam medeniyeti sayesinde tekrar Avrupa’ya taşındı. İslam medeniyetinin öncüleri durumunda olan Türk bilginler bütün dünya tarafından tanındı ve eserleri Yüzyıllarca bilime rehberlik etti. Bu Türk bilginlerinin en ünlüleri Farabi, Birunî ve İbn-i Sina’dır. Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından Bağdat’ta kurulan Nizamiye Medresesi (1066), Türklerin eğitim alanında yapmış oldukları hizmetlere örnektir.

İSLAMİYET VE OĞUZLAR

İslamiyet’in Oğuz ve Karluklar arasında yayılması Türk tarihinde olduğu gibi İslam ve dünya tarihinde de büyük neticeler doğurmuştur. Bu iki Türk kavmi, Kök Türklerden sonra, iki asır kadar kendi yabguları idaresinde Araplara ve Samanilere karşı bağımsızlıklarını korumuşlar fakat hakanlık derecesine yükselememişlerdi. İslamiyet şimdi bunların idaresinde bulunan şehirlerde manevi kudretini hissettiriyor ve “sulh yolu” ile yayılıyordu. Hakikaten bu aşamalı nüfuz ve yayılışlar sayesindedir ki kaynaklar 960 yılında 200.000 çadır halkı gibi büyük bir göçebe kitlesinin toptan İslam dinini kabul ettiğine dair mühim bir hadiseyi bildirmişlerdir. Bu büyük hadise, birkaç asırlık yaklaşma ve temasların artık ciddi semereler vermeye başladığını gösterir. Böylece İslamiyet Türklerin evrensel ve millî dinî hâline gelmekte ve büyük bir inkılap başlamış bulunmakta idi. 
 
Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, s. 239’dan özetlenmiştir

 

TÜRK-İSLAM SANATI

Türklerin İslam sanat dünyasına kazandırdığı biçimleri görmek mümkündür. Farklı uygarlıklardan alınıp Türkler tarafından geliştirilen kubbe, kemer ve sütun biçimleri, Orta Asya yaşantısı ve çadır kültürünün, İslam mimarisine yansıtıldığı yeni bir mimarî üslubu getirmiştir. Özellikle tekke, kümbet, cami ve medrese gibi yapılarda, Türk mimari üslubunun eşsiz örnekleri görülür. Türkler yazı, cilt, çini, minyatür sanatları ile seramik, dokumacılık, taş ve maden işçiliği vb. alanlarda eşsiz eserler vermişlerdir. Türkler kabartma sanatlarında da başarılı örnekler vermişlerdir. Örneğin birçok yapıda hayvan figürleri kullanılmış, Sultan Tuğrul bastırdığı madalyona kabartma resmini koydurmuştur. Müzik alanında da Türkler yenilikler getirmişlerdir. Farabi müzik üzerine iki eser yazmış ve bunlar dünya müzik tarihine geçmiştir.

 

 

3. Mısır’da Kurulan Türk Devletleri

mısırı-yöneten-türk-devletleri-mısırda-kurulan-türk-devletleri

İslam Devleti topraklarına katıldıktan sonra eyalet hâline getirilen Mısır, merkezden gönderilen valiler tarafından yönetiliyordu. Ancak zamanla Abbasi halifelerinin otoritesi zayıflayınca eyaletlere tayin olan valiler merkezde kalarak, yerlerine naipler gönderdiler. Abbasi Devleti’ni parçalanma sürecine girdiği sırada Mısır’da vali olarak görevli olan Tolunoğlu Ahmet’in burada kendi devletini kurması ile birlikte 1000 yıl boyunca sürecek olan Türk egemenliği başlamış oldu.

 

a. Tolunoğulları

Abbasiler Müslüman Türklere değer vermişler, Türkleri valilik, ordu komutanlığı gibi üst düzey devlet görevlerine getirmişlerdi. Abbasi halifesinin takdirini kazanmış Türk komutanlardan biri olan Tolunoğlu Ahmet üvey babasının yerine Mısır’a naip olarak gönderildi.
 
Tolunoğlu Ahmet babasının ölümü üzerine Bağdat’taki saltanat kavgalarından da yararlanarak bağımsızlığını ilan etti ve Tolunoğulları Devleti’ni kurdu (868). Bu devlet aynı zamanda Mısır’da kurulan ilk Türk devletidir. Devletin başkenti Fustat olup halkın çoğunluğu Arap, yöneticileri ise Türk’tü. Tolunoğlu Ahmet; Suriye, Lübnan, Filistin ve Bingazi’yi fethederek ülkesini genişletti. Anadolu’yu elinde tutan Bizans ile iyi ilişkiler kurdu.

Ahmet ölünce (884) yerine, oğlu Humaraveyh geçti. Humaraveyh’in hükümdarlığını kabul etmeyen bazı devlet adamları ve komutanlar ayaklandılar. Humaraveyh bu ayaklanmaları bastırdı ancak bu olaylar sonucu kendisi de yıprandı. Daha sonra Tolunoğulları Devleti’nin başına geçmek isteyenler arasında taht kavgaları başladı. Bu kavgalardan yararlanan Abbasiler, Tolunoğulları Devleti’ne son vererek Mısır’ı tekrar ele geçirdiler.

tolunoğulları-devleti

TOLUNOĞULLARI DÖNEMİNDE MISIR

Tolunoğlu Ahmet, Mısır’ı sosyal ve ekonomik yönden kalkındırdı. Nil Nehri üzerinde bentler ve su kanalları yaparak tarımı geliştirdi. Halkın refah seviyesini yükseltti. Ülkesinde din ayrımı yapmadan herkese eşit davrandı. Tolunoğulları Döneminde Mısır, mimaride altın çağını yaşamıştır. Bu dönemde yapılan Ulu Cami ve Tolunoğlu Ahmet Cami Kahire’deki en önemli mimari eserlerdir. Tolunoğlu Ahmet Cami’nin bitişiğinde hamam ve eczane de vardı. Tolunoğlu Ahmet, kurmuş olduğu “Maristan” adını verdiği hastane ve eczane için 60.000 dinar ayırmıştı. Hastaneye esir, asker, zengin veya fakir herkes alınır, hastalardan tedavi için herhangi bir ücret alınmazdı.

 

b. İhşidiler (Akşiller)

Mısır’da kurulan ikinci Türk devletidir. Kurucusu Abbasi Devleti tarafından Mısır’a vali olarak tayin edilen Muhammed’dir. Muhammed’in babası Togaç, Ferganalı bir Türk’tü ve Abbasilerin Suriye valiliğini yapmıştı. Muhammed de çeşitli valiliklerde bulunduktan sonra 933’te Mısır valiliğine tayin edildi. Abbasi Halifesi Er-Razi Billah, Muhammed’e Akşit unvanını verdi. Muhammed Mısır’da bağımsızlığını ilan ederek başkenti Fustat olmak üzere İhşidiler Devleti’ni kurdu (935).

ihşidiler-devleti
 
 Mısır’da adaletli bir yönetim uygulayan Muhammed, Suriye, Filistin ve Lübnan’ı ele geçirdi. İslamiyetin kutsal şehirleri olan Mekke ve Medine’yi kendine bağladı. 
 
 Muhammed ölünce (946) yerine oğlu Unûçur geçti. Ancak çocuk yaşta olduğundan naipliğini Habeşli Kâfur üstlendi. Kâfur, yıkılışına kadar devletin en etkili yöneticisi oldu. Daha sonra kardeşler arasında çıkan taht kavgaları, karışıklıklara yol açtı. Bu karışıklıklardan usanan bazı devlet adamları, batı komşuları olan Fatımîlerden yardım istediler. Mısır’da gözü olan Fatımîler, bu isteği kabul ederek Mısır’a girdiler ve İhşidiler Devleti’ne son verdiler (969).

 

2. KONU: İLK TÜRK-İSLAM DEVLETLERİ

1. Karahanlılar

Karahanlılar, Orta Asya'da kurulan İlk Müslüman Türk devletidir. Bu özeliğinden dolayı Türk tarihinde Karahanlıların özel bir yeri ve önemi vardır. Hâkaniye ve İlig-Hanlar şeklinde de isimlendirilen Karahanlı Devleti, başta Karluklar olmak üzere Yağma, Çiğil ve Tuhsi gibi Türk boylarının desteğiyle kuruldu. Karluk yabgusu, bağlı bulunduğu Uygur Hakanlığının 840 yılında Kırgızlar tarafından yıkılması üzerine bağımsızlığını ilan etti. Kendisini Türk hakanlarının mirasçısı sayan yabgu, “karahan” unvanını aldı.

Karahanlılar Devleti İslam öncesi Türk devletlerinde görülen ikili yönetim anlayışını devam ettirdi. Karahanlıların ilk hükümdarı olarak bilinen Bilge Kül Kadır Han, Maveraünnehir'deki Samanoğulları Devleti ile mücadelelerde bulundu. Kadir Han 893'te başkenti Kaşgar'a nakletti. Bu dönemde yeğeni Satuk Buğra Han Müslümanlarla temas kurmuş ve İslam dinini kabul etmiştir. Müslüman olduktan sonra Abdulkerim adını alan Satuk Buğra Han, amcasından sonra tahta geçince İslamiyeti resmî din olarak kabul etti (920). Satuk Buğra Han Müslüman olduktan sonra İslamiyetin Türkler arasında yayılması için çalıştı.

karahanlı-devleti

Karahanlı Hükümdarı Ebu Nasr Ahmed zamanında, kardeşi İlig Nasr tarafından Gaznelilerle birlikte Samanoğulları Devleti'ne son verildi (999). Ebu Nasr Ahmed, Abbasi halifesi tarafından İslam hükümdarı olarak tanınan ilk Karahanlı hanı oldu. Karahanlı Devleti'nin sınırları Balasagun, Özkent ve Tarım Havzası'nın batı kısmı ile Karakurum dağları dolaylarına kadar genişledi. Güneyde Gazneliler ile komşu oldular ve sık sık çatıştılar. Ancak hanedan arasında çıkan anlaşmazlıklar neticesinde devlet Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı (1042). Doğu Karahanlıların başında Tamgaç Buğra Han; Batı Karahanlıların başında ise Ahmet Arslan Han bulunmuştur.

 

■ Doğu Karahanlı Devleti (1042 – 1211)

Doğu Karahanlı Devleti'nin sınırları Kaşgar, Fergana, Balkaş Gölü civarına kadar uzanmıştı. En önemli şehirleri Balasagun, Talas ve Kaşgar şehirleri idi.

Doğu Karahanlı Devleti 1090 yılında Selçuklulara bağlandı. Devlet 1130 yılında Moğol asıllı Karahıtayların hâkimiyetine girdi. Bu durum 1211'e kadar devam etti. Bu tarihte hanedanın son üyesinin ölümü ile devletin siyasal varlığı sona erdi.

Doğu Karahanlı Devleti'nin ilk hükümdarı sayılan Tamgaç Buğra Han adil bir hükümdar olarak tanınmaktaydı. Yusuf Has Hacip'in yazdığı Kutadgu Bilig bu hükümdara sunulmuştur.

TÜRK ŞEHİRLERİ

VIII ve IX. yüzyıllar İslamiyetle tanışılan zamandır. Yeni bir ruha bürünmekte olan Türk şehirleri, Türk-İslam çizgisine kaymakta ve yeniden şekillenmektedir. Sasaniler ve daha sonra da Türk boylarının gayretiyle oluşan bu gelişme, Moğol saldırılarıyla alt üst olur. Semerkant ve Buhara, sık sık el değiştiren, istikrar arayışı içinde olan şehirlerdir. Özellikle Semerkant, çok gözde bir merkezdir. Kısa dönemlerle başkentlik yapan bu stratejik şehir, daha sonraki zamanlarda da Timur'la birlikte “şehirlerin şahı” unvanına ulaşmıştı. Bugünkü Semerkant ve Buhara, görenleri büyülüyordu. Orta Çağ Avrupa şehirleri ise feodalizmin kökleşmesine büyük ölçüde katkıda bulundu. Bu, Avrupa'nın yeni saldırılarla karşı karşıya kalması idi. Yeni saldırılar daha çok yağmaya ve yakıp yıkmaya dönüştü. Saldırganlar, kilise, kasaba ve manastırları yağma edip rahip ve keşişleri kılıçtan geçiriyorlardı. Avrupa şehirleri doğu medeniyetlerindeki şehirleşmenin aksine içe kapanık ve soğuk bir görüntü arz ediyordu. İlerleyen yıllarda doğu şehirleri Avrupa şehirleşmesinin de örneği olmuştu.

 

V. V. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s. 67-94’ten özetlenmiştir.

 

YUSUF HAS HACİP

Karahanlı Devleti Döneminde yaşayan Yusuf Has Hacip, Balasagun şehrinde 1017 yılında doğdu. İlk eğitimini Balasagun'da aldı. Onu bütün dünyaya tanıtan ünlü eseri Kutadgu Bilig'i elli yaşlarında yazdı. 18 ayda tamamladığı bu eseriyle âdeta ölümsüzleşti.

Yazdığı bu eserini 1070 yılında Karahanlı hükümdarı Uluğ Kara Buğra Han'a takdim etti. Kendisi de edebiyat ve sanat meraklısı olan Uluğ Kara Buğra Han, sarayda kitabı okuttuktan sonra Balasagunlu Yusuf'a “Uluğ Has Hacip” unvanını verdi.

Devrinin seçkin bir bilgin ve yazarı olan Yusuf Has Hacip, eseri günümüze ulaşan İslamiyet Etkisinde Gelişen Türk edebiyatının ilk yazarıdır. Yusuf Has Hacip, 1077 yılında vefat etmiştir. Kabri, Doğu Türkistan'ın en önemli şehirlerinden birisi olan Kaşgar'da bulunmaktadır.

Kutadgu Bilig kısaca mutluluk veren bilgi anlamına gelir. Eserde birbiriyle iç içe olan birey, toplum ve devlet yaşamının, en iyi şekilde düzenlenmesinde gerekli olacak bilgi, düşünce, anlayış ve erdemlerin neler olması gerektiği, bunların hangi yolla elde edilebileceği ve nasıl faydalanılacağı anlatılmaktadır.

Kutadgu Bilig, Uygur alfabesi ile yazılmış Türklerin İslami dönemdeki ilk edebi ürünüdür. Hükümdarlara öğüt veren ilk “Siyasetname” özelliği de taşır.

Fikri Silahdaroğlu, Yusuf Has Hacib, Günümüz Türkçesi ile Kudatgu Bilig Uyarlaması, s. 95-110’dan derlenmiştir.

 

KAŞGARLI MAHMUT

XI. yüzyılda yaşayan Türk dil bilginidir. Divân-ı Lügati't-Türk adlı eseriyle ünlüdür. Karahanlılar soyundandır. 1072 yılında yazmaya başladığı eserini 1074'te tamamlayarak Bağdat'ta Abbasî halifesi El-Muktedî Billah'a sunmuştu. Karahanlılar döneminde yetişen ve ilk Türk dil bilgini olan Kaşgarlı Mahmut'un doğum tarihi, kesin olmamakla birlikte 1025 olarak biliniyor. Babası Barsaganlı bir bey idi. 1071-1077 arasında Bağdat'ta bulunan Mahmut, Türk kültürünün Araplara tanıtılmasında büyük rol oynadı. Aynı zamanda filolog, etnograf ve ilk Türk haritacısı olan Kaşgarlı Mahmut, ömrünün sonlarına doğru tekrar memleketi Kaşgar'a dönerek tahminen 1090'da burada vefat etti. Kaşgar, dönemin bilimsel çalışmalarının değerlendirildiği ve kültürel ilişkilerin yoğrulduğu bir şehirdi. Doğu Türkistan'da bulunan Kaşgar şehrine 35 kilometre uzaklıktaki Azak köyünde olan kabri, 1983 yılı Temmuz ayında bulundu.

 

DİVÂN-I LÜGATİ’T-TÜRK

Divân-ı Lügati't-Türk, bir ön sözle sözlük kısmından meydana gelmiştir. Ön sözde yazar Türk dilinin tarifini, lehçelerinin özelliklerini sayar ve dilbilgisi kurallarını, Arapçadakilere kıyasla gösterip tespit eder. Ana dilinin Arapçadan çok üstün olduğunu söyler ve örnekler verir. Bu arada, o bilgileri nasıl elde ettiğini, nasıl bütün memleketleri gezip dolaştığını da anlatır. İkinci yani sözlük bölümü, Türkçe kelimelerin Arapça izahlarını kapsar. Bu nedenle, eser, Arapça yazılmış bir Türkçe sözlüktür. Ya da Türkçeden Arapçaya sözlüktür. Arapça dil bilgisindeki şekillerine göre sıralanmış 7500'den fazla kelime hakkında açıklama yapılmıştır. Büyük bilgin bu açıklamaları yaparken kelimelerin nerelerde ve hangi anlamlarda kullanıldığını göstermiştir. Bu esere ve onu izleyen başka eserlere kadar yazılı edebiyat örneklerimiz bilinmediği için, daha önceki yüzyıllara ait sözlü edebiyat örneklerini Kaşgarlı'nın kitabından öğrenmekteyiz. Ayrıca eserde Türk Dünyası Haritası da bulunmaktadır.

Sagu denilen ağıtlar, koşuk denilen koşmalar, sav denilen atasözleri ve nazım şekillerinden başka, verdiği destan örneklerine bakarak Alp Er Tunga adındaki kahramanın varlığını da yine Divân-ı Lügati't-Türk'ten öğrenmiş bulunuyoruz.

Bu sebeplerden dolayı Kaşgarlı Mahmut'un Divân-ı Lügati't-Türk'ü hem dil hem edebiyat hem toplum ve sosyoloji tarihimiz bakımından çok önemli belgeleri toplayan bir kaynaktır.

Nihad Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, C 1, s. 250-257’den özetlenmiştir.

Batı Karahanlı Devleti (1042 – 1212)

Batı Karahanlıların sınırları batıda Aral Gölü’nden doğuda Çimkent ve Özkent’e kadar uzanıyordu. Devletin başkenti önceleri Özkent idi. Devlet sınırlarının genişlemesiyle daha sonra Semer-kant merkez oldu.

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah bir Karahanlı prensesi ile evlenerek iki devlet arasında akrabalık kurdu ve böylece Karahanlıları kendisine bağladı (1074).

Selçukluların Katvan Savaşı’nda yenilmesiyle beraber Batı Karahanlılar da Karahitay hâkimiyetine girdi (1141). Harzemşahlar bölgedeki Moğol hâkimiyetine son vermiş, son Karahanlı hükümdarı Osman Han’ı da ortadan kaldırarak bu devleti yıkmışlardır (1212).

Karahanlı Devleti, kendisinden sonra kurulacak olan Türk-İslam devletlerinden farklı olarak halkının tamamına yakınının Türk olmasıyla ön plana çıkar. Halkın çoğunluğunun Türk olması resmî dilin, eğitim ve edebiyat dilinin Türkçe olması sonucunu ortaya çıkarmıştır. Karahanlılarda tarımın yanı sıra dokumacılık, el sanatları, mimari ve maden işlemeciliği de gelişmişti. Karahanlı ülkesinde yetiştirilen tarım ürünleri başta Bağdat olmak üzere çeşitli şehirlerde satılırdı.

 

KARAHANLILAR’DA SOSYAL HAYAT

Hükümdarın halkına karşı sorumlulukları:

Paranın istikrarını, daha doğrusu ekonomik istikrarı sağlamak, geçim sıkıntısı oluşturmamak, kanunları adalete uygun olarak belirleyip uygulayarak zorbalık ve kargaşaya engel olmak, ülke içinde dirlik ve düzeni temin ile huzur ve güven içinde yaşanmasını sağlamak.

Halkın hükümdara karşı sorumlulukları:

Hükümdarın emir ve fermanlarına mutlak itaat etmek, hazine hakkı olan vergiyi ödemek. Hükümdarın dostunu dost, düşmanını düşman bilmek.

 

2. Gazneliler

Devlet, ismini Doğu Afganistan’da bulunan ve devlet merkezi olarak seçilen Gazne şehrinden almıştır. Samanoğulları Devleti’nin (819-1005) dağılmaya başladığı dönemde, bu devlette komutanlık ve valilik yapan Türklerden Horasan Emiri Alp Tigin, Doğu Afganistan’daki Gazne şehrini ele geçirerek, Gazne Devleti’nin temelini attı (963). Alp Tigin’den sonra gelen İbrahim Bilge Tigin ve Piri Tigin zamanlarında Gazneliler, Samanoğulları Devleti’ne bağlı olarak varlıklarını devam ettirdi. Sebük Tigin ’in başa geçmesiyle Gazneliler bağımsız devlet hâline geldi. Sebük Tigin bu nedenle asıl kurucu kabul edilir. Bu dönemde hükümdarlığın babadan oğula geçtiği bir hanedanın idaresine girildi. Sebük Tigin’in ölümüyle birlikte tahta oğlu Mahmut geçti. Gazneli Mahmut zamanında, devlet en parlak devrini yaşadı.

Gazneli Mahmut, devletin sınırlarını hızla genişletti. Samanoğullarına karşı Karahanlılarla ittifak oluşturarak bu devletin topraklarını paylaştılar. Gazneli Mahmut, Samanoğullarının elinde kalmış olan Buhara, Horasan, Herat, Belh ve Kâbil’i zapt etti.

gazne-devleti
Gazneli Mahmut İran’da bulunan Şii Büveyhoğulları üzerine sefer düzenleyerek Abbasi halifesini Şii tehlikesine karşı korudu. Bu hizmetine karşılık Abbasi halifesinden “Sultan” unvanını aldı. Sultan unvanını kullanan ilk Türk hükümdarı olan Sultan Mahmut, Abbasi halifeleri adına para bastırarak hutbe okuttu. Böylece Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerinde de sürdürülecek olan İslam dünyasının lideri ve koruyuculuğu politikasının temelini atmış oldu.

 

Sultan Mahmut, hizmetleri karşılığı Abbasiler tarafından gönderilen hediyeleri kabulden sonra İslamiyeti yaymayı ve her yıl Hindistan’a sefer yapmayı vaad etti. Sultan Mahmut, sırasıyla Horasan ile bugünkü Afganistan ve Belûcistan’ı tamamen hâkimiyeti altına aldı. Maveraünnehir’e, Ceyhun’un ötesine ve Harezm’e kadar sınırlarını genişleterek Iran ve Irak taraflarında fetihler yaptı. Böylece ülkesinin kuzeyini emniyete aldıktan sonra, Hint seferlerine başlamaya karar verdi. Sultan Mahmut, Hindistan’a on yedi büyük sefer düzenledi. 

SULTAN MAHMUT

Gazneliler Devleti’nin en büyük hükümdarı ve Hindistan Fatihi Gazneli Mahmut, daha gençlik yıllarında devlet idaresinde görev almaya başladı ve babasının yanında katıldığı savaşlarda cesaret ve zekâsıyla kendini gösterdi. Babası Sebük Tegin’in vefatı üzerine, orada bulunan küçük kardeşi Ismail, yerine geçti ise de Sultan Mahmut, hemen Gazne’ye giderek devlet yönetimini kardeşinin elinden aldı (997). Türkler Ansiklopedisi, C IV, s.481’den özetlenmiştir.  

 

Sultan Mahmut, Hindistan’a yaptığı seferler sonucunda Kuzey Hindistan’ı topraklarına katarak bu bölgede Müslümanlığın yayılmasını sağladı. Bu seferler sırasında büyük ganimetler ele geçirdi. Gazneli Mahmut’un elde etmiş olduğu ganimetlerle Gazne şehri; parklar, bahçeler, zafer abideleri, camiler gibi mimari eserlerle süslendi. Ayrıca Belh, Nişabur gibi büyük şehirler de o devrin en güzel ve bakımlı beldeleri oldu, fethedilen Kuzey Hindistan, Türklerin uzun süre hüküm sürdükleri bölgelerden biri hâline geldi. 

Gazneli Sultan Mahmut ve daha sonra Hindistan’da kurulan Müslüman Türk sultanlıklarının çalışmaları sonucunda İslamiyet Hindistan’da geniş bir alana yayılarak günümüzde Pakistan, Afganistan, Bangladeş devletlerinin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Ayrıca günümüzde Hindistan’a bağlı Keşmir Bölgesi’nde önemli oranda Müslüman nüfus bulunmaktadır.

Gazneli Mahmut, ilme ve sanata büyük önem verirdi. Sultan’ın sarayında her gün âlim ve şairlerle ilmî fikir alışverişi yapılırdı. Sultan bu toplantıların birçoğuna kendisi de katılırdı. Sultan Mahmut’un adına birçok eser yazılmış olup kendisine sunulmuştur. Firdevsî’nin Şehnâme’si bunlardan biridir. Otuz üç sene adalet ve başarılarla saltanat sürüp, 1030’da Gazne’de vefat etti. Sultan Mahmut, ömrünün kırk beş senesini savaş meydanlarında geçirmişti. Son derece cesur bir hükümdardı. 


Gazneli Mahmut’un ölümü üzerine (1030) yerine geçen Sultan Mesut, babası gibi devlet tecrübesine sahip değildi. Selçuklu tehlikesinin artmasına rağmen, o kuzey Hindistan’a sefer düzenlemişti.

gazneli-mahmud

KARAHANLI – GAZNELİ ZİRVESİ

Selçukluların güçlenerek kalabalık Türkmen topluluklarını bir araya getirmeleri Gazneli ve Karahanlı Devleti için tehdit oluşturmaktaydı. Özellikle Selçuk Yabgu’su Arslan Bey’in Karahanlı prensi Ali Tigin ile ittifak oluşturması, Karahanlı ve Gazne devletlerinin bir araya gelmesini zorunlu kılıyordu.

1025 yılında Karahanlı hükümdarı Yusuf Kadır Han ile Sultan Mahmut arasında tarihî Maveraünnehir görüşmeleri yapıldı. Bu görüşmelerde Selçukluların her iki devlet için de tehdit oluşturduğu ve bir an önce etkisiz hâle getirilmesi kararı alındı.

Sultan Mahmut, kalabalık ve savaşçı ordusuyla meşhur Arslan Yabgu’yu davet edip Hindistan’da İslam dinini yaymak için yardım isteğini bildirdi. Arslan Yabgu yardım konusunu görüşmek için gidince Sultan Mahmut tarafından Kalincar Kalesi‘ne hapsedildi. Böylece Selçuklu tehlikesi geçicide olsa önlenmiş oluyordu. Yedi yıl kalede hapsolan Arslan Yabgu 1032’de öldü.

 

 

Dandanakan Savaşı (1040): 

Selçukluların Horasan’a yerleşmeleri ve Tuğrul Bey’in Nişabur’da adına hutbe okutup bağımsızlığını ilan etmesi üzerine Sultan Mesut, büyük bir ordu ile Selçuklular üzerine yürüdü. Gazneli ordusunun gücü karşısında Selçuklular, meydan savaşından kaçındılar ve geri çekildiler. Daha sonra düzenledikleri ani baskınlarla, kendilerini takip eden Gazneli ordusunu yıprattılar. Gazneli ordusu iyice yıpratıldıktan sonra, Selçuklu ve Gazneli orduları Dandanakan denilen yerde karşı karşıya geldiler. Üç gün süren savaş sonunda Gazneliler yenildi. Gazneli ordusunun bütün hazinesi, silahları ve malları Selçukluların eline geçti. Savaştan sonra; 

– Gazneliler Devleti zayıflayarak yıkılış sürecine girdi.
– Büyük Selçuklu Devleti kuruldu.
– Türklerinin batıya doğru ilerleyişleri hızlandı. 

Gazneliler, Dandanakan Savaşı’nda Selçuklular karşısında büyük bir yenilgiye uğradı. Topraklarını kaybederek Hindistan’a çekilmeye mecbur kaldı. Afgan asıllı Gurlular, 1187 tarihinde Gazneli Devleti’ni ortadan kaldırdılar. 

Gazne halkının çoğunluğunu Afgan, Hint, Fars ve çeşitli Türk boyları oluşturuyordu. Bu durum Gazne Devleti’ni siyasi, kültürel ve toplumsal yönden etkiledi. Çok geniş bir sahada halkı idare eden Gazne Devleti az sayıdaki Türklerden oluşan merkezî kuvvete dayanıyordu. Bu durum Gazne ordusunun da farklı topluluklardan oluşmasını zorunlu kılıyordu. Gazneli ordusunda askerler değişik etnik topluluklardan toplanmıştır. Çeşitli toplulukları birbirine karşı denge unsuru olarak kullanan Gazneliler Devleti’nin yönetim anlayışı, bir grup ayaklanırsa diğer toplulukları ayaklananların üzerine göndererek düzeni sağlamak şeklindeydi. 

DANDANAKAN
23 Mayısta Gazne ordusu savaşarak Dandanakan Kalesi ne ulaştı ve burada durdu. Selçuklularda harp nizamında karşılarında yer aldılar. Gazneli ordusu susuzluktan bitkin duruma düştü. Çünkü Selçuklular kuyuların ağzını kapatmıştı. Sultan Mesut savaş sırasında kuyuların bulunduğu yere hareket etmek istiyordu. Ordu hareket edince düzen bozuldu. Gazne ordusunun bir kısmı ayrılarak Selçuklu ordusuna katıldılar. Bu askerler Selçuklu ordusu ile birlikte Gazne ordusuna hücum ettiler. Gazne ordusu dağıldı ortada yalnız hükümdar ve birkaç büyük komutan kaldı. Sultan Mesut, kardeşi, oğlu ve bütün ileri gelen komutanlar Merv ovasındaki Berkdiz Kalesi ne doğru çekilmek zorunda kaldılar.

 

3. Büyük Selçuklular

Büyük Selçuklu Devleti, Türk-İslam devletlerinin en önemlilerindendir. Oğuzların Üçoklar kolunun, Kınık boyuna mensupturlar. X. yüzyılın sonu ile XI. yüzyılın başlarında İslam’ı kabul etmişlerdir. Selçuklu Devleti’nin toplum ve devlet yapısını anlayabilmek için devletin kurucusu olan Oğuzların incelenmesi gerekir. 

büyük-selçuklu-devleti

tarih-şeridi
Oğuz Türkleri ve Oğuz Adının Anlamı: Oğuz “boylar, kabileler” demektir. Oğuzların ortaya çıkış tarihi bilinmemektedir. Oğuz Kağan Destanı’na göre Oğuz Han, ilk üç oğluna Üçok, diğer üç oğluna Bozok unvanlarını vererek Oğuzları iki kola ayırmıştır. Kökeni, Oğuz’a dayanan bütün Türk boyları Üçok ve Bozok kollarından türemişlerdir. Oğuz adından ilk kez Orhun Yazıtları’nda bahsedilmiştir. Oğuzlar, Uygur Devleti kurulunca Uygur egemenliğine girdiler. Uygur Devleti yıkıldıktan sonra Seyhun Nehri çevresine yerleştiler. Burada, Oğuz Yabgu Devleti’ni kurdular. Devlete adını veren Selçuk Bey, Aral Gölü ile Hazar Denizi arasına hâkim olan Oğuz Yabgu Devleti’nin komutanlarından Dukak Bey’in oğludur. Dukak ölünce, Selçuk Bey Oğuz Yabgu Devleti’nde subaşı (ordu komutanı) oldu. Daha sonra Yabgu ile arası açılan Selçuk Bey kendisine bağlı Oğuzları alarak Cend şehrine geldi. Burada kısa süre içinde Selçuk Bey ve beraberindekiler İslam dinini benimsediler.

Selçuk Bey’in Mikâil, Arslan, Yusuf ve Musa adlarında dört oğlu vardı. Büyük oğlu Mikail Selçuk Bey’den önce öldüğü için çocukları Tuğrul ve Çağrı’yı, Selçuk Bey yetiştirdi. Selçuk Bey’in ölümü üzerine yönetime Arslan Bey Yabgu unvanını alarak geçti. Arslan Yabgu Döneminde, Selçuklular Cend emiri ile anlaşamayınca Maveraünnehir’e çekildiler. Samanoğulları Devleti’nin sınırlarını koruma görevini üzerlerine almışlardı. Samanoğulları Devleti’nin Karahanlılar ve Gazneliler tarafından ortadan kaldırılması, Ceyhun Irmağı’nı kendi aralarında sınır kabul etmeleri Selçukluların zor durumda kalmasına neden olmuştu. 

Arslan Yabgu Döneminde Selçukluların Maveraünnehir’de güç kazanarak Karahanlı Devleti’nin içişlerine karışması, Karahanlı-Gazne ittifakının oluşmasına neden oldu.

 

Gaznelilerle Karahanlılar arasında yapılan görüşmeler sonrasında Arslan Yabgu Gazneli Sultan Mahmut tarafından tuzağa düşürülerek hapsedildi. Arslan Yabgu hapis hayatı sırasında öldü. Bu karışıklık döneminde kendilerine bağlı boylarla bir süreden beri bağımsız hareket eden Tuğrul ve Çağrı beyler Kınık boyu yönetiminde ön plana çıktılar. 

Tuğrul ve Çağrı beyler kumandasındaki Selçuklu güçleri, bölgenin en stratejik mevkiinde yer alan ve Gaznelilere ait olan Horasan’a ani bir taarruzla girerek Merv, Nişabur ve Serahs havalisini ele geçirdiler. Gazne Sultanı Mesut, Selçukluları siyasi bir güç olarak tanımak zorunda kaldı. Tuğrul ve Çağrı beylere bulundukları yerlerin valiliklerini verdi. 1035 yılında yapılan bu antlaşma, dört ay gibi kısa bir süre devam etti. Yeniden başlayan Gazneli-Selçuklu mücadelesi, daha da şiddetlendi. Selçuklular hafif süvari kuvvetleriyle, Gaznelilerin fillerle takviye edilmiş, ağır teçhizatlı, çoğu piyadeden meydana gelen ordusuna, gerilla savaşlarıyla çok kayıp verdirdiler. 1038 yılında Serahs civarında yapılan savaşta, Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Gazneli Sultan Mesut, büyük bir devlet adamı, cesur bir kumandan olmasına rağmen, bu yenilgiden sonra Nişabur’u Selçuklulara bırakıp kesin sonuç alınacak büyük savaşı geciktirdi. Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrahim Yınal, 1038’de Nişabur’u alıp, Tuğrul Bey adına hutbe okuttu. Nişabur’a gelen Tuğrul Bey muhteşem bir törenle karşılandı. Selçuklu-Gazneli mücadelesi, 1040 Dandanakan Savaşı’ndan sonra Selçukluların üstünlüğü ele geçirmesiyle neticelendi. 

Çağrı Bey, Dandanakan zaferi sonrasında verilen toyda, yani büyük ziyafette, üstün idarecilik vasfı ve keskin siyasi zekâsını takdir ettiği kardeşi Tuğrul Bey’i Selçuklu sultanı ilan etti. Merv, başkent yapıldı. Toplanan kurultayda, fethedilecek yerlerle idareciler tespit edildi. Kurultay sonunda Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey’e, Nişabur’dan itibaren bütün batı bölgeleri Tuğrul Bey’e verildi. Çağrı Bey’in oğlu Yakutî ile İbrahim Yınal, batı cephesinde görev aldılar. Hanedandan Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, Cürcân’a, Çağrı Bey’in oğlu Kara Arslan Kavurd ise Kirman çevresine görevlendirildi. Görev paylaşımının ardından, kısa zamanda yapılan fetihlerle devletin sınırları genişletildi. Anadolu’ya düzenli akınlar başlatıldı. 

Tuğrul Bey, Selçuklu Devleti nin sınırlarını genişletip güçlendirmiştir. Halkına yeni bir yurt için Anadolu’yu hedef göstermişti. Bu doğrultuda Bizans Imparatorluğu’nu Pasinler Savaşı’nda yendi (1048). Bu savaş Selçuklu Türkleri ile Bizans arasında yapılan ilk önemli savaştır. Bu galibiyet sonrasında yapılan antlaşma ile Bizans, İstanbul’daki caminin onarılmasını, bu camide hutbenin Abbasi halifesi ve Tuğrul Bey adına okunmasını kabul etti. Bu olay, Tuğrul Bey’in etkinliğini arttırdı. 

Kısa bir süre sonra Sultan Tuğrul, Büveyhîlerin işgalindeki halifelik merkezi olan Bağdat’ı kurtarmak için, Abbasi Halifesi Kaim bi-Emrillah’ın davetiyle 1055’te Bağdat’a girdi. Halife’nin, âlimlerin ve Sünni Müslümanların büyük memnuniyetle karşıladığı Tuğrul Bey, Büveyhî Hükümdarlığı’nı yıkarak Abbasi Halifeliği’ni yeniden güçlendirdi. Halifeliğe karşı yapılan Fatımî saldırılarını bertaraf etti. Halifelik makamına ve Bağdat şehrine hizmetinden dolayı, 1058’de Tuğrul Bey’e iki altın kılıç kuşatan Halife, onu “Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı” unvanıyla ödüllendirdi. Bu İslam aleminin dünyevî hakimiyetinin resmen Türk hükümdarına verilmesi demekti. Artık halifeye bağlı bütün İslam dünyasının siyasi kudretini Türkler temsil ediyordu. 

Çağrı Bey, 1060’ta, Tuğrul Bey ise 1063’te vefat ettiler. Tuğrul Bey’in oğlu olmadığından, Çağrı Bey’in oğlu Alp Arslan, Selçuklu sultanı oldu.

Alp Arslan, başa geçer geçmez, amcasının veziri Amîdülmülk’ü görevden alarak yerine Nizamülmülk’ü tayin etti. Sultan Alp Arslan, tahta geçmek iddiasında bulunan diğer rakiplerini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı. Doğu Anadolu’nun kuzeydoğu ucundaki Ani Kalesi’ni 1064’te fethederek Kars’a girdi. Ani, Hristiyan âleminin kutsal yerlerinden biriydi. Bu fetihler İslam dünyasında büyük sevinç kaynağı oldu ve Halife Kaim bi-Emrillah, Alp Arslan’a, “fetihler babası” anlamına gelen “Ebü’l-Feth” lakabını verdi. 

Alp Arslan, 1067 senesinde Kirman meliki olan kardeşi Kavurd’un isyanıyla karşılaştı. Bu isyanı kısa sürede bastırarak doğuda ve batıda sistemli bir şekilde fetih hareketlerine başladı. Anadolu’ya yapılan yıpratma ve yıldırma akınları, 26 Ağustos 1071’deki Malazgirt Savaşı’na kadar devam etti.

 

Malazgirt Meydan Savaşı (26 Ağustos 1071):

malazgirt-savaşı-resim

Türklerin Anadolu’ya düzenledikleri akınları durdurmak isteyen Bizans Imparatoru Romanos Diogenes (Romen Diyojen)’in, 200.000 kişilik bir orduyla İstanbul’dan yola çıkıp, yolu üstündeki yerleri yakıp yıkarak ilerlediğini haber alan Selçuklu Sultanı Alp Arslan, Halep’ten ayrılarak 50.000 kişilik bir orduyla Ahlat’a ulaştı. Bizans öncü kuvvetleri ile Sanduk komutasındaki Türk birlikleri arasında yapılan ilk çarpışmada Bizans birlikleri yenilgiye uğratıldıysa da Bizans ordusunun Malazgirt’e girerek burayı yakıp yıktığını haber alan Alp Arslan kan dökülmemesi için Romanos Diogenes’e barış önerisinde bulundu. Barış teklifi kabul edilmeyince, hızla Malazgirt’e yürüdü ve iki ordu Malazgirt’te karşı karşıya geldiler. 

 

MALAZGİRT SAVAŞI ÖNCESİ TÜRK ELÇİLER





Alp Arslan: Anadolu Türk yurdu olmalı bu niyetimi halifeye bildireyim. Okuyucu: Alp Arslan, savaş başlamadan evvel, Halife El-Kaim’in gönderdiği Ibnül-Mahleban’ı, değerli komutanlarından Sav Tigin’le birlikte ’e elçi gönderdi.





Sultan Alp Arslan’ın heyeti: (25 Ağustos 1071 sabahı, Bizans ordugâhı) Elçiye zeval olmaz bize söylenenleri anlatmak vazifemiz. Ancak Bizanslılar bize iyi davranmıyor. Okuyucu: Alp Arslan’ın heyeti hafife alınıp hakarete uğradı. Diogenes: Kışlamak için Isfahan mı, yoksa Hemedan mı daha iyidir? Heyet Başkanı: Biz Sultan Alp Arslan’ın barış teklifini size getirdik. Bize öncelikle düşen görev bunu bildirmektir.





Diogenes: Sulhu kabul etmek zayıfların işidir. Biz ise çok güçlüyüz. Sultanınıza söyleyiniz; kendileriyle sulh müzakerelerini Rey’de yapacağım. Ordumu Isfahan’da kışlatıp, atlarımı Hemedan’da sulayacağım. Heyet başkanı:(Diogenes’e) Atlarınızın Hemedan’da kışlayacaklarından ben de eminim, fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyorum.





Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-Islam Medeniyeti, s. 131-132’den derlenmiştir. 

Cuma günü öğleden sonra başlayan savaş akşam üzeri sona erdi. Düşmanı takibe gece de devam edildi. Hatta tam bir başarı için takibat ertesi akşama kadar devam etti. Savaş çok şiddetli olmuş, düşman askerlerinin çoğu öldürülmüş, başta Bizans Imparatoru olmak üzere Bizans askerlerinin bir kısmı esir edilmiş, pek az bir kısmı oraya buraya kaçarak canlarını kurtarabilmişti. Tarihin en büyük meydan savaşlarından biri olan Malazgirt Savaşı Türk ordusunun kesin galibiyeti ile sonuçlandı. Alp Arslan’ın savaş taktiği, Türk askerinin cesaret ve kahramanlığı sayesinde Türk ordusu Bizans ordusunu birkaç saat içinde kesin bir yenilgiye uğrattı ve savaşı kazandı.

Tarih boyunca ilk defa bir Bizans İmparatoru, Müslüman bir sultanın eline esir düşmüştü. Malazgirt Meydan Savaşı’ndan sonra sürekli artan göçler ve akınlarla, Anadolu’nun kapıları açılıp Anadolu’nun bütünüyle bir Türk toprağına dönüştürülme fırsatı oluştu. Sultan Alp Arslan “Toprak fethedenin malıdır.” diyerek Anadolu’da Türk beyliklerinin oluşumuna zemin hazırlayıp Türk tarihinde yeni bir dönemi başlattı. İslam dünyası üzerindeki Bizans baskısı tamamen ortadan kalktı. Hristiyanlığın Ortodoks mezhebine bağlı olan Doğu Roma ilk defa Papalık’tan yardım isteyerek Haçlı Seferleri’nin başlamasına neden oldu. 

Türkmen boyları, Doğu Anadolu’daki Bizans hududuna gönderildi. Selçukluların akınlarına karşı koyamayan Bizans kale ve garnizonları, Türklerin eline geçti. Türk akınları, Marmara Denizi sahillerine kadar ulaştı. Türkmenler Anadolu‘yu fethetmeye başladılar. Anadolu‘da ilk Türk devletleri kuruldu. Sultan Alp Arslan, çıktığı Maveraünnehir seferinde, esir alınan bir kale kumandanı tarafından şehit edildi.

Alp Arslan vefat ettiğinde, devletin sınırları Ege kıyılarından Tanrı Dağları’na Kafkaslar’dan Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’na kadar ulaşmıştı. 

 

SULTAN ALP ARSLAN





Türk tarihinin büyük sultanlarından olan Alp Arslan, enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adaletiyle öne çıkmıştı. En büyük yenilgiyi Alp Arslan’dan gördükleri hâlde Bizanslı ve Avrupalı tarihçiler de onun yüksek insanlık özelliklerini övmekte ve kendisine “adil” unvanını vermektedirler. Selçuklu hükümdarı Alp Arslan, İslam adaletini dünyada yaygınlaştırmayı görev olarak kabul ediyordu. O, iktidar gücünün çekiciliğine kapılıp büyüklenmekten çekinirdi. Sultan Alp Arslan hükümdarlığın kendisine ilahi emirler doğrultusunda adalet, iman, insaniyet ve iyilikseverlik duygularıyla idare etmek için Allah tarafından verilmiş olduğunu düşünüyordu. Alp Arslan tüm zafer ve başarılarının kendisinin olmayıp Allah’ın eseri olduğuna inanıyor ve zafer anında yenilen hükümdara dostça davranmanın önemini biliyordu. Bir kale komutanı tarafından öldürücü bir şekilde yaralandığında ağzından çıkan son sözler şunlar oldu: “Gençliğimde bana, Rabb’imin önünde daima alçak gönüllü olmam, gücüm nedeniyle böbürlenmemem, düşmanımı küçümsememem öğretilmişti.” Sonra da Merv’deki mezarına şu sözlerini kazımalarını emretti. “Alp Arslan’ın şanının göklere vardığını gören siz insanlar, onu toprağın altında gömülü görebilmeniz için Merv’e geliniz.” Diogenes’in rakibi bu Müslüman Türk hükümdarı işte böylesine ahlaki karakter ve eğitime sahipti.





Pavlos Karolidis, Romanos Diogenis / Istanbul’a Yollar Açılırken, s. 41’den özetlenmiştir. 


 

Alp Arslan oğlu Melikşah’a büyük bir imparatorluk ve NizamülmüIk gibi seçkin bir devlet adamını miras bırakmıştı. Genç yaşta sultan olan Melikşah, karşısında tek engel olan amcası Kavurd’un ölümüyle de devlet içinde asayişi kısa sürede sağladı. İç işlerini çözüme kavuşturan Melikşah, taht mücadelesinden faydalanarak Selçuklu sınırlarına saldıran Gaznelilerle Karahanlılara karşı sefere çıkıp onları anlaşmaya mecbur etti. Alp Arslan tarafından Kudüs’ün fethiyle görevlendirilen Atsız Bey, Melikşah Döneminde Kudüs ve Şam’ı ele geçirdi. Melikşah, düzenlediği seferlerle Kafkasya’yı ve Trabzon sahillerini fethetti. Bu sırada Artuk Bey ve Kutalmışoğulları ile diğer Türk beyleri, Anadolu’ya Türk akınlarını sürdürüyorlardı. Bu beyler Izmit’e kadar bütün Anadolu’yu fethettiler. Bizans’daki taht kavgalarından ve Bizans’ın Anadolu’daki zayıf durumundan yararlanan Kutalmışoğlu Süleyman Şah, İznik ve çevresindeki kaleleri ele geçti. Melikşah’a bağlı hareket eden Süleyman Şah, daha sonra Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı bir devlet olarak Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurdu (1077). Melikşah tarafından gönderilen komutanlar, Diyarbakır, Meyyafarikin (Silvan) Halep ve Urfa şehirlerini fethettiler. Mel ikşah Dönemi ’nde Büyük Selçuklu Devleti’nin sınırları, Orta Asya’dan İstanbul Boğazı’na; Umman Denizi’nden Aral Gölü’nün kuzeyine kadar genişlemiştir.  

büyük-selçukluların-dağılmasıyla-ortaya-çıkan-devletler

 

 

BÜYÜK SELÇUKLULARDA KÜLTÜR VE MEDENİYET

Büyük Selçuklularda Devlet Teşkilatı

Türk devlet geleneğinin esasını oluşturan Selçuklu devlet teşkilatı; Karahanlı, Samanlı, Gazneli ve Abbasi devletlerinin teşkilatından geniş ölçüde faydalanmış ve bunları kendi bünyesinde mükemmel bir surette uygulamıştır. 

Hükümdar: Töre ve müesseselerin tanıdığı haklarla devletin tek hâkimidir. Sultan unvanlı hükümdarlara genellikle sultanülazam denilirdi. Türklerdeki hakan veya kağan, batıdaki imparator kelimesinin karşılığıdır. Sultan, Türkçe adının yanında İslami ad da taşırdı. Halife tarafından künye ve lakap da verilirdi. Sultan merkezde oturur, ülke toprakları hanedan mensuplarınca idare edilirdi. Merkeze bağlı beylik ve atabeylikler vardı. Atabey, sultan çocuklarının eğitimi ile ilgilenen görevlilere verilen unvandı. Daha sonra bu kişilerin kendilerine ait devlet oluşumu içerisine girmeleriyle siyasi bir kimlik kazanmışlardı. Türk devletlerinde hutbe okutmak, para bastırmak çetr denilen hükümdar şemsiyesi, tuğ, sancak, otağ denilen hükümdar çadırı ve nevbet ve mühür bağımsızlık sembolü olarak kullanılmıştır. 

Saray Teşkilatı: Sarayda sultanın ailesi ve maiyeti otururdu. Saray teşkilatı ve teşrifatçılık, önceleri Oğuz töresine göre yapılırken, sonraları İslamî hüviyet kazandı. Sarayda, sultanla dîvanlar arasındaki irtibatı Hâcibü'l-hacibdenilen Hâcib sağlar; örfî meselelerin hallinde kadıya da yardımcı olurdu. Hâcibler, sultanın güvendiği kişiler arasından seçilirdi.

Emîr-i Candâr: Saray muhafızlarının başı olup, maiyetindeki hassa birlikleriyle sarayın ve sultanın emniyetini sağlamakla görevliydi. Silahdar, merasimlerde sultanın silahlarını taşırdı ve silahhanedeki muhafızların âmiriydi.

Emîr-i Alem: Sultanın "Rayet-i Devlet" denilen bayrağını, saltanat sancaklarını taşımak ve muhafaza etmekle görevliydi. Emîr-i alemin maiyetinde alemdarlar vardı. Yasacı, bayrak ve nevbet takımını muhafaza ve idare ederdi.

Câmedâr: Sultanın elbiselerinin muhafızıydı. Emîr-i meclis, sultanın ziyafetlerini hazırlatıp, teşrifatçılık yapardı.Emîr-i Çeşnigîr, sultanın yemeklerini hazırlayan ve sofra hizmetlerini yapan çeşnigirlerin amiriydi. Şerabdar-ı has, sultanın şerbetlerini hazırlamakla, haftanın belirli günlerinde toplanan mecliste ve yemeklerde hizmetle görevliydi. Serhenk (Çavuş), törenlerde ve sultanın seyahatlerinde yol açardı. Ayrıca, Abdâr, Emîr-i Âhur, Üstadüddâr, Vekîl-i Has, Emîr-i Şikâr, Bazdâr ve Nedimler de sarayda vazifeli kişiler arasındaydı.

Atabeylik: Selçuklularla birlikte İslam dünyasına giren ve kendilerinden sonraki devletleri etkileyen kurumlardan biri de atabeyliktir. Devlet hanedan üyelerinin ortak malı olduğundan şehzadeler daha küçük yaşlarda eyaletlere melik olarak gönderiliyor; kendilerini iyi bir devlet adamı ve asker olarak yetiştirmek üzere onlara birer atabey tayin ediliyordu. Şehzadeler büyüdükten sonra da onların veziri, komutanı veya danışmanı atabey olarak görevinde kalırdı. Atabeyler şehzadelerin devlet adamı olarak yetişmelerinde ne kadar faydalı olmuşlarsa da, onları sultanlığa veya hâkimiyetlerini genişletmeye kışkırtarak o derece de zararlı olmuşlardır. Atabeylerin hanedanın zayıfladığı dönemlerden itibaren Selçuklu ailesi üzerinde etkili olmaya başlamaları ve daha sonra kendi aile hâkimiyetleri altında, bölgesel hükûmetler kurmaları devletin parçalanmasında ve çöküşünde etkili oldu. 

Hükûmet: Büyük divan denilen “divan-ı saltanat”ta, devletin genel işleri görüşülüp yürütülürdü. Selçuklularda büyük divandan başka, devletin mali, askerî, adli ve diğer işlerine bakan divanlar da vardı.

 

büyük-selçuklularda-divanlar-ve-görevleri

 

Büyük Selçuklularda Ordu

Selçuklu ordusu dönemin en büyük askerî kuvvetlerinden biri idi. Selçukluların ordu teşkilatı daha sonra kurulan Türk devletlerinde bazı değişikliklerle uygulanmıştır. Selçuklu ordusunun gezici hastaneleri ve hamamları vardı. Orduda hafif silah olarak ok, yay, kılıç, kalkan, mızrak, sökü, bozdoğan da denilen topuz, gürz, balta, nacak, pala, zırh kullanılırdı. Ordunun silahları ülke içinden, en iyi malzeme kullanılarak, sanatında uzmanlaşmış ustalar tarafından imal edilirdi.

büyük-selçuklularda-ordu-teşkilatı

Devletin temeli olan ordu, Hassa ordusu ve timarlı sipahilerden meydana eliyordu. sarayda özel olarak yetiştirilip, doğrudan sultana bağlı olan Gulamân-ı saray askerleri çeşitli milletlerden seçilirdi. Bunlar senede dört defa maaş alırlardı. Hassa ordusu; melik, vali, vezir ve diğer yüksek rütbeli devlet memurlarının emri altında, her an harekete hazır askerler olup maaşlıydılar.

Sipahiler; süvari kuvvetleriydi. Sipahi ordusu mensuplarından her biri, ülkenin çeşitli bölgelerinde kendilerine tahsis edilen toprakların (ikta=dirlik) gelirlerinden geçimlerini sağlıyordu. Selçuklular, askerî iktalar sayesinde, maaş ödemeden bir orduyu beslemiş, mühim bir Türkmen nüfusunu toprağa ve devlete bağlayarak iskân etmişti. Bu sayede üretimin artmasını, halk ile hükümet arasında yeni askerî ve idarî bir kadronun kurulmasını temin etmişti. Bin süvariden fazla asker besleyen ikta sahipleri vardı. Büyük Selçuklularda ordu mevcudu, 400.000'e kadar çıktı. Bunun 46.000'i merkezde, geri kalanı devletin diğer bölgelerine dağılmış durumdaydı. İkta sistemiyle, ülke menfaatlerini âhenkleştirip, kudretli askerî ve idarî teşkilata sahip oldular. Aynı sistem, Osmanlılar'ı da etkiledi. Halk arasındanHaşer denilen ücretli askerler de alınırdı. Ayrıca gönüllü Gâziyân ve çeşitli askerî sınıflar da vardı.

Selçuklu ordusunun gezici hastaneleri ve Çerge denilen hamamları vardı. Orduda hafif silah olarak ok, yay, kılıç, kalkan, mızrak, harbe, sökü, bozdoğan da denilen topuz, gürz, balta, nacak, çekre, zemberek, pala, cevşen (zırh) ve çokal kullanılırdı. Ordunun silahları ülke içinden, en iyi malzeme kullanılarak, sanatında pek mahir ustalar tarafından imal edilirdi. Büyük Selçuklularda deniz kuvvetleri olmamasına rağmen, bağlı devletlerde vardı. Ordunun ihtiyacının karşılanması ve meselelerin halline Dîvanü'l-ceyş bakardı.

 

 

Büyük Selçuklular’da Hukuk Sistemi

Büyük Selçuklularda hukuk şer’i ve örfi olmak üzere ikiye ayrılırdı. Şer’i hukuk temelini İslam hukukundan alırdı. Örfi hukuk ise devlet kurumlarının çalışmasını düzenleyen ve temelini eski Türk geleneğinden alan hukuk kurallarıydı.

Şer’i davalara kadıların başkanlık ettiği mahkemelerde bakılırdı. Baş kadıya kadiü l kudat denilirdi. Baş kadı diğer kadıları da kontrol ederdi. Örfi hukuk konuları ile ilgili davalara bakan mahkemelerin başı ise emir-i dad idi. Bir tür yüksek mahkeme demek olan Dîvan-ı Mezalim’e sultan başkanlık ederdi. Kazaskerler, ordu mensuplarının davalarına bakardı.

 Büyük Selçuklular’da Sosyal Hayat

Selçuklularda sosyal yapı, Orta Çağ Avrupa’sından tamamen farklıdır. Toplum; Selçuklu hanedanı ve mensupları başta olmak üzere askerî ve mülki rical ile devlet teşkilatı dışında kalan ahaliden meydana geliyorsa da Avrupa’daki gibi sınıf, Hindistan’daki gibi kast sistemi mevcut değildi. Hanedan ve devlet ileri gelenlerinin önemli yetkileri olmasına rağmen, şehirde ve köyde yaşayan halkın, kanun karşısında hak ve vazifeleri vardı. Köylü hür olup toprağın has ve ikta oluşuna göre hükûmetin himayesi altında çalışırdı. Vergisini verirdi. Mülk topraklar, veraset yoluyla çocuklara geçerdi. 

Selçuklularda mülkiyeti devlete ait olan miri topraklar dört bölümde değerlendirilir: 

a. Has arazi: Geliri hükümdara ait olan arazidir.

b. İkta arazi: Büyük Selçuklu Devleti sahip olduğu toprakların bir bölümünü emirlere, valilere, komutanlara ikta olarak vermiştir. Bu ikta sahipleri kendilerine ayrılan araziden elde ettikleri gelirlerle geçinirlerdi.

c. Mülk (hususi) arazi: Şahıslara ait arazilerdir. Arazi sahibi isterse araziyi çocuklarına miras bırakabilir satabilir veya vakfedebilirdi.

d. Vakıf arazi: Gelirleri ilmî veya sosyal kurumların kurulması ve masraflarının karşılanması için ayrılan topraklardır.

 

Büyük Selçuklular’da İktisadi ve Ticari Hayat

Selçukluların hâkim olduğu Horasan, İran, Irak, Anadolu ve Suriye bu devirde, ekonomik bakımdan en üst seviyeye çıkarak, milletler ve kıtalar arası ticarette köprü görevi görüyordu. Selçuklu ülkesinde her türlü tarım ürünlerini yetiştirmeye uygun iklim, coğrafi ve doğal zenginlikler bulunuyordu. Tahıl sıkıntısı çekilmeyip, o günkü şartlarda fiyatı da ucuzdu. Ticareti geliştirmek için yollar ve kervansaraylar yapılmıştı. 

SELÇUKLULAR’DA EKONOMİ 

Büyük Selçuklu Devleti Döneminde askerî ve siyasi başarıların yanında ekonomik ve kültürel alanda da önemli gelişmeler olmuştur. Selçuklular Döneminde istikrarla birlikte ticaret gelişmiş, şehirlerin nüfusları artmıştı. Şehirlerde büyük bir sermayedar sınıf meydana gelmişti. Ticaret ve ekonomi alanında geliştirilen yeni modellerle birlikte şehir ve bölgeler arasında sermaye aktarımı kolaylaştırıldı. Bu dönemde kullanılan çek yöntemi para ekonomisinde uygulanan ileri düzeydeki anlayışı ifade ediyordu. Daha sonra bu yöntem çek kelimesiyle birlikte Avrupa’ya aktarılmış ve modern bankacılığın bir yöntemi olarak bu güne kadar gelmiştir. Bu dönemde Türk ve İslam dünyasıyla Avrupa arasındaki ekonomik durumu karşılaştıracak olursak XIV. yüzyıl başında Fransa ve İngiltere krallıklarından her birinin bütçeleri ancak 3,5 – 4 milyon altın civarındaydı. Aynı dönemde Tebriz şehrinin bütçesi ise bu krallıklardan biri seviyesinde bulunuyordu. 

Erdoğan Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, s. 241den yararlanılmıştır.

Fütüvvet, esnafın kendi aralarında birleşerek kurdukları dinî-iktisadi bir teşkilatlanmadır. Her zanaat kolu, bir lonca teşkilatına bağlıydı. Loncalar, meslek ve erbabını kontrol altında tutardı. Bu teşkilat daha sonra Osmanlılara geçti. Esnaf ve tüccar mallarının alınıp satıldığı, tanıtıldığı pazarlar kurulurdu. Selçuklular, şeker ve eşya alıp; at, halı, ipek ve maden satarlardı. Devletin gelir kaynakları, arazi vergisi olan haraç, ziraat vergisi olan öşür, iltizam, ganimet, bağlı ve komşu devletlerin hediye ve yıllıkları idi. Hayat pahalılığı, yok denecek kadar azdı.

 

 

Büyük Selçuklular’da İlim

Devlet, ilim ve âlimlerin yanında olup gelişmesi için bütün imkânlarını seferber etmişti. Dinî eğitim ve öğretimin yapıldığı medrese, tekke ve zaviyeler ülkenin her tarafında yaygındı.

Selçuklular Döneminde, rasathaneler kurularak gök cisimlerinin hareketleri izlendi ve Celali Takvimi hazırlandı. Matematik ve astronomi alanlarında Ömer Hayyam, Muhammed Beyhakî, Ebü’l- Muzaffer İsferâyinî, Vâsıtî, Ahmed Tûsî ve daha pek çok âlim yetişip değerli eserler verdiyse de XIII. yüzyılda İslam ülkelerindeki Moğol tahribatı sebebiyle bunlardan faydalanma imkânı büyük ölçüde kaybolmuştur.

Selçuklu sultan ve devlet adamlarının desteğiyle önemli edebiyatçı ve şairler yetişmiştir. Selçuklu sarayında, devlet kurumlarında ve edebî eserlerde genellikle Farsça, medrese çevrelerinde Arapça, Selçuklu hanedanı ile Türkmenler arasında ve orduda da Türkçe konuşulup yazılırdı.

Sadi-i Şirazî, Ömer Hayyam, Enverî, Lami-i Cürcânî, Ebyurdî, Ezrâkî gibi edip ve şairler, nesir ve nazım eserler verdiler. Gaza ve fetih ruhunu canlı tutan destani eserler yazdılar. 

selçuklu-isfahan-medresesi


SELÇUKLU MEDRESELERİ

İslam dünyasında Hz. Peygamberin uygulamaları ile başlayan bilim alanındaki kurumsallaşma, Selçuklular Döneminde yeni bir boyut kazanmıştır. Selçuklular, İslami ilimlerin eğitim ve öğretiminin yapıldığı, zamanın fen bilimlerinin öğretildiği çeşitli fakültelere sahip, üniversite mahiyetinde büyük medreseler yaptırdılar. İlk medrese Tuğrul Bey tarafından Nişabur’da açıldı. Medreselerin en büyüğü, Alp Arslan Döneminde Nizamülmülk tarafından açılan Bağdat’taki Nizamiye Medresesi olup Isfahan, Nişabur, Belh, Herat, Basra’da benzerleri vardı. Medreselerde, uzmanlarca okutulan matematik, astronomi, geometri, cebir, fizik, kimya sahalarında derin bilginler yetişti. En tanınmış bilgin ve düşünce adamları müderris denilen eğitimciler olarak göreve alınmış, sadece müderrisler değil öğrenciler de maaşa bağlanmıştı. Döneminin en ileri düzeyde eğitim programlarıyla zengin kütüphane ve eğitim araçlarıyla donatılan medreseler sadece ilim adamı yetiştirmekle kalmadı. Bu eğitim kurumları dönemin kültür ve sanat anlayışını etkilediği gibi toplumsal yapısına da yön verdi. Medreseler uygulamış olduğu eğitim öğretim programıyla bir taraftan bilim ve sanat adamları yetiştirirken diğer taraftan da Batıni hareketine karşı toplumu bilinçlendiriyordu. Selçuklu medreseleri mimari tarzıyla yeni Türk yapı sanatının ilk örnekleri olarak Türk ve İslam dünyasında egemen olmuştur. 

Ibrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, s. 115-120’den özetlenmiştir. 

 

Büyük Selçuklular’da Mimarlık ve Sanat

Selçuklu mimari ve sanat eserlerinin çoğu birer şaheserdir. Batınilerin ve Moğolların tahribatına rağmen kalabilenleri, uzmanlarınca hâlâ hayranlıkla incelenmektedir. Selçuklu sarayı, medrese, cami, mescit, türbe, kümbet, kervansaray, ribat, han, çarşı, hastane, kaplıca, hamam, çeşme, ev, yol, kale, sur, kule, tersaneler ve diğer sosyal, sivil ve askerî eserler belli başlı Selçuklu mimari eserlerini oluşturur.

Selçuklular önemli ticaret yolları üzerinde kervanların güvenliğini sağlamak için büyük bir özen göstermişler, zengin ticaret kervanlarına muhafızlar tayin etmişlerdi. Konaklama yerlerinde kervansaraylar inşa edilmiş, burada konaklayan herkese, ister Müslüman ister Hristiyan olsun aynı yemek verilmiş ve eşit davranılmıştır. Kitabe, hat, tezhip, minyatür, çini, halı, kilim ve seccadeler ise Selçuklu eserlerine ayrı bir zenginlik kazandırır. Çadır şeklinde yapılan kubbeler de Selçuklu mimari eserlerinin bir özelliğidir. Çadır şeklinde kubbe, türbelerde çok kullanılmıştır. Sultan, evliya, âlim, devlet adamları ve hürmete layık kişiler adına yapılan muhteşem türbeler, ülkenin her tarafında mevcuttu.

İlk Büyük Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey’in defnedildiği, Rey’deki Kümbet-i Tuğrul ile İsfahan, Hemedan ve Merv’de diğer sultanlara ait muhteşem türbeler Selçuklu mimarisinin önemli eserlerindendir. Bağdat’ta İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye ve Necef’te Hazret-i Ali’ye ait türbe ve külliyelerin Sultan Melikşah tarafından yapılması, Selçukluların Sahabe-i Kiram, Ehl-i Beyt ve âlimlere saygılarının bir göstergesidir. Selçuklular, Merv, Rey, Isfahan, Hemedan, Bağdat ve Nişabur’da muhteşem saraylar ve camiler de inşa ettiler.

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir