V. ÜNİTE: EN UZUN YÜZYIL (1800 -1922 )

Ana Sayfa » 10.SINIF TARİH » V. ÜNİTE: EN UZUN YÜZYIL (1800 -1922 )
Sitemize 10 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 15.151 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

 

V. ÜNİTE: EN UZUN YÜZYIL (1800 -1922 )

1.KONU: 19. YÜZYIL BAŞLARINDA ASYA VE AVRUPA
1. Asya ve Avrupa’daki Devletlerin Genel Durumu

1815-avrupanın-durumu

XIX. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti’nin çağdaşı olan İngiltere, Fransa, Rusya, İspanya, Hollanda ve Avusturya dünya politikalarına yön veren devletler durumundaydı. XIX. yüzyılda milliyetçilik ve liberalizm, Avrupa’nın siyasi ve sosyal gelişimini yönlendirdi. Bu yüzyılda Avrupa’da liberalizmin etkisi eşitlikte değil özgürlükte görüldü. Hükümdarların izledikleri mutlakiyetçilik zayıfladı veAvrupa ülkelerinde demokrasi anlayışı güçlendi.
XIX. yüzyılın ikinci yarısında siyasi birliğini sağlayan İtalya ve Almanya Avrupa devletler sahnesine katıldı.

İngiltere’de aralıklarla açılıp kapanan parlamento, yeniden açılmış ve 1689’da insan hakları bildirisi kabul edilmişti. XIX. yüzyılın en güçlü devleti olan İngiltere, büyük bir sömürge imparatorluğu kurmasına rağmen Fransa ile birlikte milliyetçilik düşüncesine sempati ile bakmaktaydı. Çok uluslu devletlerin parçalanmasının sömürgelerindeki hâkimiyetine hizmet edeceğini düşünüyordu. 

Fransa, sömürgecilikte İngiltere kadar başarılı bir sonuç alamamasına rağmen gücünü koruyor ve özellikle Osmanlı topraklarına yönelmek amacıyla ittifaklara giriyordu. 1848 ihtilali sonrasında Fransa’da ikinci cumhuriyet ilan edilmiş ve herkese oy verme hakkı tanınmıştı. 

Avusturya, Osmanlı Devleti gibi çok uluslu bir yapı taşıdığından Fransız İhtilali’nin sonuçlarını bir tehdit olarak görüyordu. Orta Avrupa’nın en etkin gücü olan Avusturya ile Rusya arasında Balkan toprakları üzerinde üstünlük mücadelesi başladı. Yine XIX. yüzyılın ikinci yarısında Avusturya, Alman birliğinin sağlanmasında Prusya ile mücadeleye girişti. 

XVIII. yüzyılda Rusya, sıcak denizlere ulaşmak için bir yandan Osmanlı Devleti üzerindeki politikalarına ağırlık verirken diğer yandan da Orta Asya’ya doğru Türk-İslam ülkelerine yayılma politikasını hızlandırdı. Bu yüzyılda Orta Asya’da Yaka Türkmenleri, Yamud ve İmralı gibi Türkmen boyları ile bir araya gelerek güç birliği yapmışlardı. Akdeniz çevresinde yetiştirilen pamuğun İngiltere ve Fransa’nın kullanımında olduğunu gören Rusya, Orta Asya pamuğunu ele geçirmek ve sömürgeler kurmak için işgallere başladı.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında Rus ilerleyişi Orta Asya’ya yayıldı. Kuşid Han’ın başında bulunduğu Türkmenler, 1879’da Rusları ağır bir yenilgiye uğrattılar ancak bu başarı uzun sürmedi. Sonunda Çarlık Rusya’sının egemenliğine girmek zorunda kaldılar (1884). Türkmenlere uygulanan Rus baskıları Sovyetler Birliği döneminde de devam etti. Bu dönemde Türkmenistan Sovyet Rusya’ya bağlandı. 1991 yılında Rusya’nın dağılması üzerine bağımsızlığını ilan ederek Türkmenistan Cumhuriyeti adını aldılar. 

Osmanlı Devleti, XVIII. yüzyıldan itibaren iç ve dış meselelerini kendi başına çözemiyordu. XIX. yüzyılda daha da belirgenleşen bu durum Osmanlı Devleti’ninAvrupa devletleri ile çeşitli ittifaklar kurmasına neden olmuştur. Siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda büyük sıkıntılar yaşanmasına rağmen Osmanlı Devleti’nin sınırları kuzeyde, Kırım’a; güneyde, Kuzey Afrika’nın tamamına; doğuda, İran’a ve Arap Yarımadası’nın tamamına; batıda ise Balkan Yarımadası’na kadar uzanıyordu. Denizlerde Kıbrıs, Girit, Rodos ve On iki Ada Osmanlı’nın elindeydi. Osmanlı toprakları Sanayi İnkılabı’nın ardından hızlanan sömürgecilik faaliyetleriyle başta İngiltere olmak üzere bütün Avrupa devletlerinin iştahını kabartıyordu.  

devletlerin-genel-politikaları


2.II. MAHMUD DÖNEMİ ISLAHATLARI
a. Sened-i İttifak (1808)

II. Mahmut, kendisini tahta çıkaran Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşa’yı sadrazam yapmıştı. Anadolu ve Rumeli’deki âyanların hayli güçlendiğini ve başına buyruk hareket ettiğini düşünen II. Mahmut, bu duruma son vermek istedi. Alemdar’ın aracılığı ile âyanlarla görüşülerek Senediittifak imzalandı (1808).

Bu belge ile ilk kez padişahın mutlak otoritesi sınırlandırılmış, âyanların hakları ve varlığı tanınmıştır. Senediittifak’ın imzalanmasında rol oynayan Alemdar Mustafa Paşa, kısa bir süre sonra Sekbanıcedit ocağına tepki gösteren yeniçerilerin isyanı sonucu öldürüldü. Âyanların gittikçe güçlenmesinden rahatsız olan II. Mahmut, âyanları ortadan kaldırarak merkez üzerindeki baskılarını yıkmaya çalıştı. 

Senediittifak Osmanlı padişahı II. Mahmut’un âyanlarla yaptığı antlaşmadır. 

– Padişahın otoritesi devletin temel dayanağıdır. Reayaya karşı haksızlık ve zulüm yapanlar, devlete bildirilerek bu durumun önlenmesine çalışılacaktır. 

– Âyanların varlığı ve devletle âyanların birbirine güven duyması şarttır. Âyanlar, devletin eyaletlerden asker almasına karşı gelmeyecektir. Toplanacak olan tüm askerî güçler devletin askeri olacaktır. 

– Âyanların bulunduğu yerlerde hazine gelirlerinin, devletin koyduğu kanun ve hükümlere göre âyanlar tarafından toplanması sağlanacaktır. Âyanlık haklarının babadan oğula geçmesi kabul edilecektir. 

– Padişah ağır vergiler koymayacak, eşit ve adaletli vergi alacaktır. 

– Sadrazama saygı gösterilecek ve emirlerine uyulacaktır. Âyanlar da devlet adamları gibi antlaşmaya uyacak, uymayanlara karşı padişahla birlikte hareket edeceklerdir. 

– İstanbul’daki yeniçeri ve diğer ocaklarda isyan çıktığında âyanlar emir beklemeksizin İstanbul’a gelerek isyanı önleyeceklerdir.


b. Yönetim Alanında Yapılan Islahatlar

Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyıla kadar devlet yönetiminde yapılmak istenen yenilikler, yeniçeriler ve ulema tarafından hoş karşılanmadığı için başarıya ulaşamamıştı. 

Devlet memurları iç işleri ve dış işleri olarak ikiye ayrıldı. Memurlara pantolon ceket ve fes giyme zorunluluğu getirildi ve memurlar maaşa bağlandı. 
Köy ve mahallelerde muhtarlıklar oluşturuldu. 
Karantina ve posta teşkilatı kuruldu. 
Askerî amaçlı ilk nüfus sayımı yapıldı. 
Yurt dışına çıkışlarda pasaport uygulaması başlatıldı. 
Takvimivakayi adlı ilk resmî gazete yayımlandı. 
Devletin kişilerin mallarına el koyma (müsadere) usulüne son verildi.


c. Askeri Alanda Yapılan Islahatlar

II. Mahmut, idari alanda yaptığı yeniliklerin yanında devletin gelişiminin önündeki en büyük engeli oluşturan Yeniçeri Ocağı’nı ve askerî yapıyı da düzenleyecek Batı tarzı ıslahatlar yaptı.


d. Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan Islahatlar

– XIX. yüzyıl başlarında Osmanlı’nın eğitim sistemi çağın ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma gelmişti. II. Mahmut, açtığı okullar ve yaptığı ıslahatlarla bu durumu düzeltmek istedi. Medrese eğitiminin yanında yeni anlayışla eğitim yapan okulların açılmasına öncelik verdi. 
– İstanbul’da kız ve erkek çocuklarına ilköğretim zorunlu hâle getirildi. 
– İşlevini kaybeden Enderun’un yerine Devlet Adamı yetiştirmek amacıyla Mektebimaarifiadliye açıldı.
– Tercüme odaları kuruldu.
– İlk defa yurt dışına öğrenci gönderildi.
– Mektebi Tıbbiye (Tıp Fakültesi) açıldı.
– Mektebi Harbiye (Harp Okulu) açıldı.
– Mızıkayıhümayun (Bando ve Mızıka Okulu) açıldı.
– Mektebiulumuedebiye ve Rüştiye adlı orta dereceli okullar açıldı
e. Ekonomi Alanında Yapılan Islahatlar

II. Mahmut, ekonomi alanında da birtakım yeni uygulamalar başlattı. Ticaret nezareti kurularak tarım ve ticaret işleri düzene sokuldu. Ayrıca açtığı imalathane ve fabrikalarla ülke sanayisini canlandırmak istedi. 

– Yerli malı kullanımı teşvik edildi.
– Ordunun fes ihtiyacını karşılamak için feshane kuruldu.
– Bakırköy’de bez fabrikası açıldı.
– Osmanlı tüccarlarının Avrupalı tüccarlarla rekabet edebilmeleri için gümrük vergilerinde kolaylık sağlandı.

2.mahmut

 

2.KONU: II. Mahmut Dönemi Siyasi Olayları
1.Milliyetçilik Hareketleri ve İsyanlar

milliyetçilik-hareketleri

Rus çarı I.Alexander

“Devletimizin çıkarları gereği Ortodoksları korumalıyım. Hatta Osmanlı yönetiminden kurtarmalıyım.” 

İngiltere Başbakanı Gladstone

“Bizim başlangıçtan beri savunageldiğimiz Osmanlı Devleti’ne bağlı Hristiyan ulusların bekasıdır.” 

Avusturya başbakanı Metternich

“Rusya’nın Balkan Slavlarını kışkırtması Avusturya sınırları içinde yaşayan Slavları da etkilemektedir. Bu kabul edilemez. Doğmakta olan Sırbistan, Rusya ile Avusturya arasında bir oyuncaktan başka bir şey değildir. Böyle olmaktansa Sırbistan’ın Osmanlı’da kalması daha hayırlıdır.” 

Devlet adamı ve tarihçi Ahmet Cevdet Paşa

“İstanbul’daki Fransızlar cumhuriyet sembolü olarak kokart takıyorlardı. Özgürlük ağacı etrafında şenlik yapıyorlardı. Dünya bunlardan kuşkulanıyor ama biz soğukkanlı, kendimizden emin bir durumda aldırış bile etmiyorduk. Çünkü devrimin ortaya attığı düşüncelerin anlamını ve doğuracağı tehlikeyi bilmiyor, göremiyorduk. Hâlbuki bu düşünceler Avrupa ile beraber bizi de temelimizden sarsarak yıkılmamızı hızlandıracaktı.” 

Osmanlı Devleti, Fransız İhtilali’ni, Fransa’nın iç sorunu olarak değerlendirmiş hatta bu rejimi tanıyarak Fransa ile iyi ilişkilerini sürdürmüştü.

Osmanlı Devleti Batılılaşma girişimleri esnasında Fransız İhtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik ve özgürlük düşüncelerinden etkilenmeye başladı. Rusya sıcak denizlere Balkanlar üzerinden inebilmek için milliyetçilik fikirlerini kullanarak Osmanlı’ya bağlı Balkan uluslarını kışkırtıp Osmanlı’dan ayırmak ve daha sonra kendi etkisine alarak (parçala, böl, yönet)Akdeniz’e inmek istiyordu.

Rusya’nın bilgi notunda açıklanan Panslavizm politikası ve Avrupa devletleri ile arasındaki sömürgeciliğin hızlanması Osmanlı topraklarında aşağıdaki milliyetçilik isyanlarını beraberinde getirdi.


a.Sırp İsyanı

Fatih döneminde Osmanlı Devleti’ne bağlanan Sırplar dil, din ve kültür serbestliğine sahip olarak yaşamışlardır. Osmanlı Devleti’nin Avusturya ile olan savaşlarında çoğu kez savaş alanı hâline gelen Sırbistan, Avusturya ve Rus casusları vasıtası ile milliyetçilik ve bağımsızlık konusunda kışkırtılıyorlardı. Fransız İhtilali’nin yaygınlaştırdığı milliyetçilik akımının etkisi ve Rusların kışkırtmaları ile ilk isyan Sırbistan’da çıktı. 

Sırp isyanının nedenleri şu şekilde sıralanabilir: 

– Sırbistan’ın savaş alanı olması,
– Avusturya ve Rusya’nın Sırpları kışkırtmaları,
– Bölgedeki yeniçerilerin halka kötü davranmaları. 

Sırbistan’da ilk ayaklanma, 1804’te Kara Yorgi önderliğinde çıktı ve aralıklarla 1878’e kadar sürdü. Bu süreç içinde Sırplar Bükreş Antlaşması (1812) ile bazı ayrıcalıklar elde etti. Böylece milliyetçilik hareketleri sonucunda imtiyaz elde eden ilk toplum Sırplar olmuştur. Bu gelişmelerin diğer Balkan topluluklarını da cesaretlendirmesi yeni isyanlara neden oldu. 

Sırplar Edirne Antlaşması (1829) ile özerklik kazandılar ve Berlin Antlaşması (1878) ile de tam bağımsız oldular. Bütün bu gelişmelerde ve yapılan savaşlarda Rusya, Sırbistan’ın yanında yer alarak antlaşmalara Sırbistan lehine maddeler koyduran devlet oldu. 

 

Panslavizm

Rusya’nın Slav asıllı bütün halkları kendi yönetimi altında toplayarak dünya Slav birliğini sağlama amacını ifade eder. 
 Rusya XIX. yüzyılda Panslavizm politikası ile büyük çoğunluğu Osmanlı’nın Balkan topraklarında yaşayan Ortodoks ve Slav toplulukları kışkırtmış ve Osmanlı Devleti’ne karşı isyanlar çıkmasına yol açmıştır. 

panislavizm

(Slav toplulukları; Rus, Sırp, Hırvat, Sloven, Karadağlı, Leh, Çek, Ukrayna ve Bulgarlar.) Bulgarlar Türk boylarından olduğu hâlde asimile oldukları için kendilerini Slav olarak ifade etmişlerdir.


b.Yunan İsyanı (Megali İdea)

Azınlıklar içerisinde en ayrıcalıklı yere sahip olanlar Rumlardı. Fatih döneminden itibaren Osmanlı Devleti’ne bağlanan Rumlar dil ve dinlerinde serbesttiler. Osmanlı Devleti yabancı dil bilen Rumları tercümanlık gibi devlet hizmetlerinde görevlendiriyordu. 

Avrupa devletleri Rumları Rönesans ile tanıdıkları eski Yunan uygarlığının torunları olarak görüyor ve Helen Çocukları nitelemesini yapıp onlara sempati ile bakıyorlardı. Avrupa’da yaratılan bu Yunan hayranlığı Osmanlı Devleti’ni olumsuz etkiledi. Fransız İhtilali’nin etkisi ile Sırplardan sonra ikinci ayaklanma da Rumlar tarafından çıkarıldı. 

Rum isyanının nedenleri ise: 

– Fransız İhtilali’nin getirdiği milliyetçilik akımı,
– Ruslar veYunanlıların eski Bizans İmparatorluğu’nu yeniden kurmak istemeleri (megali idea),
– Avrupa devletlerinin kışkırtmaları,
– Rumaydınlarının çalışmaları,
– Rus çarı tarafından kurdurulan Filikieterya (1894’te Etnikieterya olarak değiştirilmiştir.)cemiyetinin çalışmaları,
– FenerRumPatrikhanesi’nin Rumları isyana teşvik etmesi,
– Yanya valisi Tepedelenli Ali Paşa’nın isyanıdır.

Rusların yardımıyla Rumlar ilk isyanı 1820’de Eflâk’ta başlattılar. Bu isyan başarılı olmayınca 1821’de Mora’da yeniden isyan ettiler. Birçok yerde kiliseler silah depoları hâline getirildi. Mora’daki Müslüman halk isyancılar tarafından katledildi. Osmanlı Devleti’nin isyanı bastırma çabaları Avrupa devletlerinin tepkisini çekti. Avrupa’nın birçok yerinden Rumlara yardım için gönüllüler geldi. 

Yunan isyanını kendi çabaları ile bastıramayan II. Mahmut, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’dan yardım istedi. Girit ve Mora valiliklerinin kendisine verilmesi karşılığında Mehmet Ali Paşa yardım isteğini kabul etti. Oğlu İbrahim Paşa komutasındaki donanma Mora’ya gelerek isyanı bastırdı. Fakat Yunan sorunu bitmedi. 

İngiltere, Fransa, Rusya kendi çıkarlarını dikkate alarak Osmanlı Devleti’nden Yunanistan’a özerklik verilmesini istediler. Osmanlı Devleti bu isteği kendi iç işlerine karışmak olarak değerlendirip kabul etmedi. İngiltere, Fransa ve Rusya isteklerini zorla kabul ettirebilmek için Osmanlı Devleti’ne savaş açtılar. 1827’de Navarin’deki Osmanlı donanmasını yaktılar. Osmanlı Devleti bu devletlerden zararın karşılanmasını istediyse de vermediler. Hatta Rusya bu isteğe savaşla karşılık verdi. 
lord-byron-yahya-kemal-beyatlı
Osmanlı Devleti Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmış, yerine yeni bir ordu kurmuştu. Ama kurulan bu ordu savaşa hazır değildi. Donanması da Navarin’de yakılmıştı. Bu durumdan faydalanan Rusya batıda Edirne’yi, doğuda da Kars ve Erzurum’u işgal edip Trabzon’a doğru ilerledi.

navarin-baskınıdonanma-baskınları
Prusya’nın aracılığı ile zor durumda kalan Osmanlı Devleti, Ruslarla 1829’da Edirne Antlaşması’nı imzaladı. 
Bu anlaşmaya göre: 
– Yunanistan bağımsız olacaktı.
– Prut Nehri Osmanlı-Rusya arasında sınır olacak ve Rus ticaret gemileri Boğazlardan serbestçe geçecekti. 
– Eflâk, Boğdan ve Sırbistan özerk hâle getirilecekti. 
– Osmanlı Devleti, Rusya’ya savaş tazminatı ödeyecekti. 

Yunanistan Osmanlı’dan bağımsızlık kazanan ilk azınlıktır. Bu durum Osmanlı egemenliğindeki diğer azınlıklara örnek oldu. Eflâk, Boğdan ve Sırbistan’a tanınan özerklik Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki egemenliğinin kaybolmasına yol açtı. Bu şartların yer aldığı Edirne Antlaşması, Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra imzalanan en ağır şartlı antlaşmadır. Ayrıca Mora’nın elden çıkması, Osmanlı Devleti’nde Mehmet Ali Paşa sorununu çıkardı.

osmanlıda-milliyetçilik-hareketleri

İngiltere, Fransa ve Rusya’nın desteğini alan Yunanistan; eski Bizans İmparatorluğu’nu canlandırmak ve büyük Yunanistan’ı kurmak için Osmanlı Devleti’nden Kıbrıs, Girit, Batı Anadolu, Ege Adaları, İstanbul ve Doğu Karadeniz Bölgesi’ni almak istiyordu. 


Megali İdea (Büyük Hedef) adını koyduğu bu amacını gerçekleştirmek için Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünden faydalanarak Osmanlı topraklarını işgale başladı. 

Yunanistan’ın bu çabalarını üç döneme ayırmak mümkündür: I. Dünya Savaşı Öncesi, I. Dünya Savaşı Yılları ve I. Dünya Savaşı Sonrası. 

I. Dünya Savaşı Öncesi: Yunanistan’ın Pontus devleti kurmak için Doğu Karadeniz Bölgesi’nde çalışmalarını hızlandırdı. Özellikle bölgede yaşayan Rumların nüfusunu artırmak için Yunanistan’dan bölgeye sistemli göçler yaptırdı. Göç edenler arasında ayrılıkçı, eğitilmiş militanlar bulunuyordu. 

Atina’da yetişen bu kişiler siyasi çalışmalar yaparak ilk Rum çetelerini Amasya metropolitinin desteğiyle Samsun’da oluşturuldular. Yunanistan’ın bağımsızlığını sağlamak için daha önce kurulmuş olan Etnikieterya’nın dışında Mavri Mira (Kara Kader) ve Pontus cemiyetleri de kuruldu. Merzifon’daki Amerikan Koleji öğretim elemanlarının çalışmaları ile Pontus cemiyeti kısa sürede Anadolu’da şubeler açtı. Pontus Cemiyetinin amacı Batum’dan İnebolu’ya kadar uzanan bölgede Samsun merkezli Pont devletini kurmak ve Yunanistan’a bağlamaktı. Ayrıca mukaddes Anadolu Rum Cemiyeti silahlı eylemleri başlattı. Rum okullarının izci örgütleri ve Yunan Kızılhaçı da bu çalışmalara katıldı.

Bu örgütler heyet ve cemiyet adını kullanarak siyasi parti görünümüne sahip gerçekte birer terör örgütü idiler. Pontus devleti kurabilmek için isyan çıkarmanın dışında çetecilik, soygun, tecavüz gibi olayları gerçekleştirdiler. Kiliseler silah depoları hâline getirildi. Rum Ortodoks Patrikhanesi ve Yunanistan’ın kurduğu çeşitli derneklerle Anadolu’da tam bir anarşi ortamı oluşturuldu. 

I. Dünya Savaşı Yılları: I. Dünya Savaşı’nda Rus ordularının Trabzon’u işgal etmeleri ile Yunanistan’ın Pontus devleti kurma çabaları daha da hızlandı. Bölgede yaşayan bazı Rumlar, Rusya ve Yunanistan adına casusluk yaptılar. Osmanlı Devleti’nin seferberlik emrine karşı çıkan bölgedeki Rumlar yeni çeteler oluşturdular. Cephe gerisinde masum halka karşı saldırılar düzenlediler. Metropolit Hrisantos, Rus işgalindeki Trabzon’un yönetimini ele geçirdi. Rus birliklerini desteklemek için 12.000 kişilik gönüllü Rumbirliği oluşturdu.

1917 yılında Rusya’da çıkan Bolşevik İhtilali’nden sonra Rus birlikleri bölgeden çekildi. Bundan sonra bir süre sessiz kalan Rumlar Paris Konferansı sırasında yeniden eylemlere başladılar. Rum çetelerinin Türklere saldırıları Avrupa kamuoyuna Türklerin Rumlara saldırısı olarak yansıtıldı.

Rumlar da tıpkı Ermeniler gibi abartılı nüfus istatistikleri yayımladılar. 1914 Osmanlı nüfus istatistiklerine göre bölgede %10 oranında Rum nüfus yaşıyordu. Son elli yıl içinde bölgeye çoğu Rusya’dan olmak üzere 30.000 Rum getirilip yerleştirilmişti. Böyle olmasına rağmen Paris Barış Konferansı’nda Venizelos’un verdiği istatistiklere göre Trabzon, Sivas ve Kastamonu illerinde 477.828 Rum nüfusa karşılık 2.735.000 Türk vardı. Rumlar abartarak oranı ancak %18’e çıkarabilmişlerdi.

Bu gelişmeler yaşanırken İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve topraklarından pay almak üzere geliştirdikleri doğu politikası gereği Yunanistan’ın Pontus iddialarını desteklediler. Hatta İngiltere ve Fransa, Rusya’nın I. Dünya Savaş’ından çekilmesinden sonra Amerika’yı da yanlarına alarak Pontus devletinin kurulmasını siyasallaştırma faaliyetlerine başladılar. 

I. Dünya Savaşı Sonrası: Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’nda Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayarak yenilgiyi kabul etmişti. İtilaf Devletleri Mondros Ateşkes Antlaşması ile ordumuzu terhis ettirerek Osmanlı topraklarını işgale açık hâle getirdiler. 1918 Kasım’ında Rum çetelerinin ilk saldırıları Bafra’da başlayarak Samsun, Çarşamba, Vezirköprü, Terme, Amasya, Merzifon, Kavak, Ladik, Havza, Tokat, Erbaa ve Sivas yörelerine dağıldı.

Özellikle İngilizlerin Samsun ve Merzifon’u işgal etmeleri, Pontusçu çetelerin saldırılarının artmasına yol açtı. Gizli antlaşmalarla Anadolu paylaşımlarını kâğıt üzerinde belirleyen İtilaf Devletleri özellikle İngiltere, İzmir’e, İtalya’nın yerine Yunanistan’ın çıkartma yapmasını uygun buldu. Paris Konferansı’nda İngiltere’nin bu fikrine İtalya karşı çıksa da İzmir’in Yunanistan’a verilmesini engelleyemedi. Yunanistan 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal etti. Sevr Antlaşması ile bu durum Türklere kabul ettirilmek istendi.Ancak hesap etmedikleri bir şey vardı.O da Sevr Antlaşması’nı kabul etmeyen Türk Milleti ve Mustafa Kemal’di. Yunan başbakanı Venizelos’un amacı Anadolu’daki millî hareketi yok etmek ve işgallerini orta Anadolu’ya kadar genişletmekti. Türk ordusunu iki ateş arasında bırakmak için bu amaçla Rum çetelerinin isyanları hızlandırıldı. Bu büyük tehlike karşısında Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmetince 10.000 kişilik merkez ordusu kuruldu. Daha sonra bu sayı 20 bine çıkarıldı. Merkez ordusu Rum çetelerinin ayaklanmalarını bastırmak üzere 1921 yılında harekete geçti. 

Samsun ve çevresindeki metropolit ve papazlar isyana katıldıkları için İstiklal Mahkemelerinde yargılandı. Millî mücadelede en uzun süren Pontus ayaklanması 1923’te tamamen sona erdirildi. Rum ayaklanmasının bastırılmasında Giresun civarında faaliyet gösteren Kuvayımilliye şeflerinden Topal Osman’dan yardım alındı. Dört yıl süren bu ayaklanmada 10.886 Rum çeteci yakalandı. Bölgede kalan Rumların çoğu Yunanistan’a göç etti.

Bu tarihî gerçeklere karşı Yunanistan 1985 yılından itibaren Pontus isyanını bir soykırım olarak gündeme getirmeye çalıştı. Uluslararası görüşmelerde Türklerin 350.000 Pontuslu’yu öldürdüğünü ileri sürdü ve 19 Mayıs gününü Pontus Soykırımını Anma Günü ilan eden bir yasa çıkardı.

izmirin-işgali

2.Değişen Şartlara Göre Avrupa Devletlerinin Osmanlı Politikaları
a. Viyana Kongresi

1804’te Fransa’da kendini imparator ilan ettiren Napolyon, Avrupa’nın en güçlü devleti olabilmek için Avusturya, İngiltere ve Rusya ile savaştı. Önceleri topraklarını hayli genişleten Napolyon Waterloo Bozgunu’ndan sonra yenilgiyi kabul etti.

Napolyon’un değiştirdiği Avrupa haritasını yeniden çizmek ve Avrupa’nın geleceğini belirlemek amacıyla Viyana’da bir kongre toplandı. İngiltere, Rusya,Avusturya, Prusya ve Fransa’nın katıldığı konferansa Avusturya başbakanı Meternik başkanlık etti. Bu konferansta Rusya, İngiltere, Avusturya ve Prusya aralarında anlaşarakDörtlü İttifak Grubunu kurdular. 

Meternik sistemi adıyla anılan bir politika oluşturdular. Bu politika ile kurdukları düzeni devam ettirmek ve Fransız İhtilali’nin etkilerinden kendilerini korumak için Avrupa’nın neresinde bir ayaklanma çıkarsa çıksın, hep birlikte hareket edecekler ve ayaklanmaları bastıracaklardı. Viyana Kongresi’nde (1815) Avrupa devletlerinin sınırları yeniden çizildi. Ancak sınırlar çizilirken ırk, dil, din unsurları göze alınmadığı için istenen barış ortamı uzun sürmedi. Bu nedenle 1815’ten 1827’ye kadar geçen süre, Avrupa’da yeniden düzenlemek anlamına gelen Restorasyon Dönemi olarak adlandırıldı. Avrupa devletleri kendi monarşik yapılarını korumak için bölgelerinde çıkan isyanlara karşı baskı ve şiddet uygulayarak sindirme çabalarını sürdürdüler. Ancak Osmanlı Devleti söz konusu olunca Osmanlı Devleti’ne yardımcı olmadılar. Yunan isyanına destek verdiler. Hatta Navarin’de Osmanlı donanmasını yaktılar. Bu durum kongrede alınan kararların her devlet üzerinde eşit uygulanmadığını göstermesi bakımından önemlidir.


b. Şark Meselesi (Doğu Sorunu)

İlk kez Viyana Kongresi’nde (1815) ifade edilen Şark Meselesi deyimi ile Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti ile olan ilişkileri anlatılmak istenmiştir. Türklerin Anadolu’ya yerleşmeye başladıkları 1071’den 1923’e kadar geçen dönemde Avrupa devletlerinin Türk – İslam dünyasına karşı izledikleri politikayı ifade eder. Türklerin Anadolu ve Balkanları ele geçirerek Avrupa ortalarına kadar ilerlediği dönemde Avrupa devletleri haçlı seferlerini başlatarak Türkleri Anadolu ve Balkanlardan atmayı hedeflediler ancak başaramadılar. 

Avrupalıların saldırıları gerçekte Hristiyan halkların Osmanlı Devleti egemenliğinde yaşamasını bir türlü kabul edememiş olmalarının ifadesiydi.

XIX. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünden faydalanmak isteyen Avrupa devletleri, Osmanlı egemenliğinde yaşayan Hristiyanların durumlarının iyileştirilmesini bahane ederek Osmanlı’nın iç işlerine karıştılar.

Şark meselesi, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nin Avrupa topraklarından çıkarılması ve buraların paylaşımı ile İstanbul’u alarak eski Bizans İmparatorluğu’nun canlandırılması şekline dönüştü. Bu süreçte Rusya’nın kışkırtması ile Balkanlarda Hristiyan azınlıkların isyanı da başlamıştı.

1876’da İngiltere’nin isteği ile Balkan olaylarını görüşmek ve Osmanlı-Rus anlaşmazlığını gidermek için İstanbul’da bir konferans (Tersane Konferansı) düzenlendi. Bu konferansa Avusturya, Almanya, İngiltere, Rusya, İtalya ve Osmanlı Devleti katıldı. 

İstanbul Konferansında Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’nden, Sırbistan ve Karadağ’dan askerlerini çıkarmasını, Bosna, Hersek ve Bulgaristan’a özerklik vermesini ve Balkanlarda ıslahat yapmasını istediler. Osmanlı Devleti bu istekleri iç işlerine karışmak olarak değerlendirip kabul etmedi. Devam eden süreçte Osmanlı-Rus savaşı çıktı. Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’ne karşı hep düşmanca ve ikiyüzlü tavır izlemeye devam ettiler. XX. yüzyılda ise Avrupa devletleri artık Osmanlı topraklarından pay alma yarışına girdiler. Osmanlı- Almanya yakınlaşması Avrupa’da bloklaşma ile devam etti.  

HASTA ADAM BENZETMESİNİN KAYNAĞI

Rus grandüşesi Helena, Çar I. Nikola’nın da ’şereflendirdiği’ özel bir konser düzenlemiştir. İşte bu konserde Rus çarı I. Nikola, İngiliz elçisi Sir Hamilton Seymour’u bir kenara çekecek ve şunları söyleyecektir:

“Osmanlı Devleti kritik bir durumdadır. Memleket, kendi kendine parçalanıyor. Düşüşü çok büyük ve felaketli olacaktır. İngiltere ile Rusya’nın bu mesele üzerinde tam bir anlaşmaya varmaları, birbirlerine haber vermeden tek bir adım atmamaları gerekir.”

Kurnaz İngiliz diplomatı Sir Seymour, Majesteleri’nin bu sözlerini anlamamış gibi davranınca çar, düşüncesini çok daha net bir biçimde ortaya koyar:

“Bakınız, kollarımızın arasında hasta, çok ağır hasta bir adam var. Hasta adamın yaşamasını hepimiz istiyoruz. Emin olunuz ki ben de sizin kadar, onun yaşamasını istiyorum. Ancak ansızın kollarımızda ölüvermesi,Avrupa çapında bir savaşa neden olabilir. Bu karışıklık esnasında İngiltere, İstanbul’a yerleşmek isterse buna göz yummayacağımızı açıkça söyleyebilirim. Ben de İstanbul’u işgal etmeyi düşünüyorum. Bu düşüncemi İngiltere’ye bildiriniz.”

İngiltere o dönemde Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına pek sıcak bakmıyordu. İngiliz diplomatın çara cevabı: “Kollarımız arasındaki hasta adamın ölmesini beklemektense neden iyileştirmeyi düşünmüyoruz.” oldu.

Böylece ‘hasta adam’ tabiri resmî kayıtlara da girmiş oldu. Bu tabir daha sonraki yıllarda, Osmanlı Devleti için, dönemin diplomasi dilinde kullanılan özel bir deyim oldu.


3. Mısır Sorunu ve Mehmet Ali Paşa İsyanı

XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gücünü kaybetmesi ve merkezî otoritesinin zayıflaması bazı eyaletlerdeki valilerin isyan etmesine ortam hazırlamıştır. Bunlardan en önemlisi Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanıdır.

kavalalı-mehmet-ali-paşa
Osmanlı Devleti Yunan isyanını bastırma karşılığında Mehmet Ali Paşa’ya Mora ve Girit valiliklerini vermeyi vaadetmişti. Ancak Yunanistan’ın bağımsız olması ile Mora, Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmıştı. Mehmet Ali Paşa, Osmanlı Devleti’nden Mora’nın yerine Girit ve Suriye valiliğini istedi. II. Mahmut, bu isteği kabul etmeyince Mehmet Ali Paşa oğlu İbrahim Paşa komutasındaki orduyu Suriye üzerine gönderdi. Suriye’yi ele geçiren İbrahim Paşa Adana’ya girdi. Peş peşe Osmanlı ordularını yenerek Kütahya’ya kadar ilerledi. 

Mehmet Ali Paşa artık Anadolu’yu hatta Osmanlı Devleti’ni ele geçirme planlarını yapmaya başladı. Mehmet Ali Paşa ile tek başına mücadele edemeyeceğini anlayan II. Mahmut İngiltere ve Fransa’dan yardım istedi. Ancak bu devletler, durumu Osmanlı Devleti’nin iç sorunu olarak değerlendirip yardım etmediler. Hatta Fransa, Mehmet Ali Paşa’yı destekler tavırlar sergiledi. II. Mahmut daha sonra “Denize düşen yılana sarılır.” diyerek Rusya’dan yardım istedi. 

Rusya, yardım isteğini kabul ederek donanmasını İstanbul’a gönderdi. Rusya Osmanlı Devleti’ne yardım ederek Boğazlardan serbestçe geçebileceğini düşünüyordu. Rus donanmasının İstanbul’a gelmesi İngiltere ve Fransa’yı kaygılandırdı. Durumun önemini kavrayan İngiltere, Fransa ve Avusturya’yı da yanına alarak Osmanlı Devleti’ne yardım etmeye karar verdiler. Rusya’nın sıcak denizlere inmesine engel olabilmek için Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’ni desteklediler. Rusya’nın İstanbul’dan uzaklaştırılmasının yolu Osmanlı padişahı ile isyancı valinin uzlaştırılmasıyla mümkündü. Bu amaçla Mehmet Ali Paşa’ya baskı yaparak Osmanlı Devleti ile 1833’te Kütahya Antlaşması’nın yapılmasını sağladılar. Bu antlaşmaya göre: 

– Mehmet Ali Paşa’ya Girit ve Mısır valiliklerinin yanı sıra Şam valiliği verildi. 
– Oğlu İbrahim Paşa’ya Cidde valiliği ile Adana valiliği verildi. 

Osmanlı Devleti, Kütahya Antlaşması ile bir valisine boyun eğmiş oldu. II. Mahmut antlaşma yapılmasına rağmen Mehmet Ali Paşa’ya güvenemiyor ve tekrar saldırıya geçmesinden endişeleniyordu. 

Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa’ya da güvenemediği için Rusya’nın desteğinin devam etmesini sağlayabilmek amacıyla Ruslar ile Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşmaya göre: 

– Osmanlı Devleti bir saldırıya uğrarsa masrafları karşılanmak şartıyla Rusya, Osmanlı Devleti’ne yardım edecekti.
– Rusya, bir saldırıya uğrarsa Osmanlı Devleti, Boğazları Rusya’nın savaştığı devlete kapatacak; Rus gemilerinin Boğazlardan geçişine izin verecekti.
– Antlaşma sekiz yıl geçerli olacaktı. 

Bu antlaşma ile Rusya’nın Karadeniz’deki güvenliği sağlanmış oldu. Rusya – Osmanlı yakınlaşması ve Rusya’nın Boğazlardan serbest geçiş hakkı elde etmesi Boğazlar sorununun çıkmasına yol açtı.Ayrıca bu antlaşma Osmanlı Devleti’nin Boğazlar konusunda son kez tek başına karar verdiği antlaşma olmuştur. 

Osmanlı Devleti Mısır sorununun çözümünde İngiltere’nin desteğini sağlamak için İngilizlerle yanda maddeleri görülen Balta Limanı Ticaret Antlaşması’nı imzaladı (1838). Bu antlaşmayla Osmanlı pazarlarına giren yabancı mallar artmış, ticaret gelirlerinin büyük bir bölümü İngilizlerin eline geçmiştir. 

Balta limanı antlaşmasının maddeleri
– İngiliz tüccarlar, hiçbir kısıtlama olmadan, her tür malı tüm Osmanlı topraklarında hem iç hem dış ticaret amacıyla alıp satabilecekler. (Antlaşmadan önce İngilizler ticaret mallarını limana kadar getirebiliyor ve bu malın dağılımını yerli tüccarlar yapıyorlardı. Bu maddeden sonra yabancılar iç piyasamıza hâkim oldular.) 
– İngilizler’den mal alım ve nakli için belge istenilmeyecekti. 
– İngiliz tüccarlar, iç ticarette yerli tüccarlardan fazla vergi ödemeyecekti. 
– Yabancı mallar Boğazlardan serbestçe geçecekti. 
– Antlaşma, sürekli olacak ve bundan tüm Avrupa devletleri yararlanacaktı.

 


Kütahya Antlaşması tarafları memnun etmemişti. Mehmet Ali Paşa, 1838’de Osmanlı Devleti’ne ödemekle yükümlü olduğu vergileri yollamadı ve yeniden bağımsızlığını ilan etti. Bu olay üzerine II. Mahmut, Mehmet Ali Paşa’ya karşı savaş açtı. Nizip’te yapılan savaşı Mehmet Ali Paşa kazandı.

Bu sırada II. Mahmut öldü, yerine oğlu I. Abdülmecit padişah oldu. İngiltere, Avusturya ve Prusya; Rusya’nın yeniden İstanbul’a gelmesini önlemek için olaya müdahale ettiler. 1840’ta Londra’da bir konferans toplanmasını sağladılar. İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya’nın da katıldığı bu konferansın sonunda Londra Antlaşması(1840) imzalandı. Bu antlaşmaya göre: 

Mısır hukuki yönden Osmanlı Devleti’ne bağlı kalacak fakat Mısır valiliği babadan oğula geçmek şartıyla Mehmet Ali Paşa’ya bırakılacaktı. Suriye, Adana ve Girit Osmanlı yönetimine bırakılacaktı. 

Londra Antlaşması’nın maddeleri Mehmet Ali Paşa tarafından kabul edilmeyince İngiltere, Osmanlı Devleti ve Avusturya Beyrut’a asker çıkardılar. Mısır kuvvetleri yenilince Mehmet Ali Paşa, Londra Konferansı kararlarını kabul etmek zorunda kaldı.
4.Boğazlar Sorunu

Avrupa devletleri Rusya’nın Boğazları geçerek Akdeniz’e inmesini çıkarlarına uygun bulmadıklarından Hünkâr İskelesi Antlaşması’na itiraz etmişlerdi. Hünkâr İskelesi Antlaşması’nın süresi dolunca İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya, Prusya ve Osmanlı Devleti’nin katılımıyla Londra’da Boğazlar Konferansı toplandı (1841). Konferans sonunda Londra Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Bu sözleşmeye göre: 

– Boğazlar Osmanlı egemenliğinde kalacaktı,
– Boğazlar barış zamanında bütün devletlerin savaş gemilerine kapalı, ticaret gemilerine açık olacaktı. 

Bu sözleşme ile Boğazlar ilk defa uluslararası statü kazanmıştır. Artık Osmanlı Devleti, egemenliğindeki Boğazlarla ilgili kararları tek başına alamayacaktır. Yine bu sözleşme ile Rusya’nın Akdeniz’e inmesi engellenmiştir. Bu sözleşme ile İngiltere ve Fransa kârlı çıkarken Rusya, Hünkâr İskelesi Antlaşması ile elde ettiği hakları kaybettiği için zararlı çıkmıştır.


5. Sanayi İnkılâbı’nın Osmanlı Devleti’ne Etkisi

osmanlının-ekonomisini-etkileyen-gelişmeler

 

3.Konu: Tanzimat’tan Meşrutiyete 
1.Tanzimat Fermanı ( 3 Kasım 1839)

– Müslüman ve Hristiyan bütün halkın ırz, namus, can ve mal güvenliği devletin güvencesi altında olacaktır.
– Mahkemeler açık olarak yapılacak ve hiç kimse yargılanmadan cezalandırılmayacaktır.
– Askerlik tüm Osmanlı halkı için geçerli olacak ve belli bir süreye bağlanacaktır.
– Vergiler herkesin gelirine göre toplanacaktır.

XIX. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin siyasi ve askerî gücünü yeniden kazanmak için geniş çaplı reformlar yaptığı bir dönem oldu. Bu yüzyılda içeride ve dışarıda zor durumda olan Osmanlı Devleti Avrupa devletlerinin yardım ve desteğine ihtiyaç duyuyordu. Ancak Avrupalı devletler kendi çıkarları doğrultusunda hareket ediyor, Osmanlı Devleti’ne aradığı desteği vermiyorlardı. Rusya Ortodoksları, Fransa Katolikleri, İngiltere de Protestanları koruma bahanesi ile sık sık Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışıyorlardı.

II. Mahmut devrinde yapılan Tanzimat hazırlıklarına onun ölümüyle tahta çıkan oğlu I. Abdülmecit döneminde hız verildi. Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanan Tanzimat Fermanı I. Abdülmecit’in onayıyla ilan edildi (3 Kasım 1839). Osmanlı Devleti’nin siyasi, sosyal ve ekonomik beklentileri göz önüne alınarak ilan edilenTanzimat Fermanı ile ulaşılmak istenen amaç:

1840 Londra Konferansı’nda azınlık sorununun gündeme gelmesine engel olmak ve Mehmet Ali Paşa isyanı konusunda Osmanlı Devleti’nin lehine karar alınmasını sağlamaktı. Böylece azınlıkları koruma bahanesiyle Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın iç işlerine karışmasının önü kesilecek ve Rusya’nın Balkanlardaki etkisi kırılmış olacaktı. 

1.abdülmecid

TANZİMAT FERMANI (GÜLHANE HATTIHÜMAYUNU) 

Tahta çıktığımız sevinçli günden beri padişahlara layık eserleri ortaya çıkaracak hayırlı fikirlerimiz, sadece memleketin imarı ve ahalinin refahı ve fakirler için faydalı işlere aittir. Devletiâliyye’nin memleketlerinin coğrafi konumunu, verimli arazisini, halkın kabiliyet ve yeteneklerini göz önünde tutarak yapılması lazım gelen işlere teşebbüs edildiği zaman beş on sene zarfında Allah’ın yardımı ile Devletiâliyye’nin iyi idaresi için bazı yeni kanunların konulması ve uygulanması gerekli ve önemli görüldü.

İş bu gereken kanunların esas maddeleri; can güvenliği, ırz, namus ve malın korunması, vergi tayini ve gereken askerlerin nasıl celp ve ne kadar süreyle istihdamı işlerinden ibarettir. Bilakis kişinin can ve namusundan emin olduğu zaman sadakat ve doğruluktan ayrılmayacağı, işi ve gücü ile devletine ve milletine iyi ve güzel hizmette bulunacağı açıktır. İnsan mal ve mülkleri tamamen emniyet altında olduğu zaman kendi işiyle kendi gelirini yükseltmekle uğraşıp kendisinde günbegün devlet ve millet gayreti ve vatan sevgisi arttığından ona göre iyi niyetle çalışacağı şüpheden uzaktır. Vergi ile ilgili maddeye gelince bir devlet, ülkesini korumak için ordusuna ve askerlerine ve diğer gerekli masraflara muhtaçtır. Bu ise akçe ile idare olunacağına ve akçe de tebaasının vergisi ile meydana geleceğine göre bunun da güzelce toplanması en iyisidir.

… Bundan sonra memleketin ahalisinden her ferdin mülklerine ve gücüne göre uygun bir vergi tayin olunarak kimseden daha fazla bir şey alınmaması gerekir. Dolayısıyla iltizam kaldırılmıştır. Devletiâliye’mizin karada ve denizde askerî ve diğer masraflarının da kanunlar ile belirlenip sınırlandırılması ve ona göre icra olunması gerekir. …

Ve buraya kadar açıklanan durum eski usulleri bütün bütün değiştirmiş ve yenilemiş olacağından iş bu iradeişahanemiz (fermanımız), Dersaadet (İstanbul) ve Osmanlı Devleti ahalisine ilan olunacaktır. Dost ülkelerin de bu usulün Allah’ın izni ile sonsuza kadar sürmesine şahit olmaları için Dersaadetimizde ikamet eden bütün elçilere de resmen bildirilsin.

 

TANZİMAT FERMANIN ÖNEMİ

Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nin anayasal düzene geçişinin ilk aşamasını oluşturur. Osmanlı padişahı Tanzimat Fermanı’yla ilk kez kendi gücünün üstünde kanun gücü olduğunu kabul etmiştir. Bu ferman insan hakları konusunda getirdiği yenilikler nedeniyle öncekilerden de farklıdır. Tanzimat Fermanı bir halk hareketi sonucu değil Osmanlı padişahının kendi isteği ile ilan ettiği bir fermandır. 

Tanzimat Fermanı’nın etkilerini edebiyat alanında da görmek mümkündür. Osmanlı Devleti’nde bu dönemde edebiyat alanında makale, tiyatro, roman, hikâye, hatıra ve eleştiri gibi yeni yazı türleri görülmeye başlandı. Yabancı dil öğrenenler ve II. Mahmut döneminden itibaren Avrupa okullarında okumaya gidenler, yalnız uzman olarak yetişmek istedikleri alanlarda değil Avrupa düşünce ve sanatıyla da ilgilenmişlerdi. Osmanlı Devleti’nin siyasi ve toplumsal durumuna paralel olarak bu dönemin yazar ve şairleri kalkınmaya, devletin bütünlüğüne, kişi haklarına, millî ve manevi değerlere vurgu yaparak toplumun çöküşünü engellemeye çalışmışlardır.  

 

 

OSMANLI DENGE POLİTİKASI

denge-politikasının-sebepleri

Osmanlı Devleti ilk kez Mısır’ı işgal eden Fransa’ya karşı İngiltere ve Rusya’nın desteğini alarak denge politikası uygulamıştır. XIX. yüzyılda da Avrupa devletleri arasındaki çıkar çatışmalarından yararlanarak varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Büyük toprak kayıplarının yaşanmasıyla birlikte Avrupa devletleriyle zaman zaman ittifaklar kurma yoluna gitmiştir.


2.Kırım Savaşı (1853–1856)

Balta Limanı Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nden önemli ayrıcalıklar elde eden İngiltere bir paylaşım yapılırsa Rusya’nın güçleneceğini ve Akdeniz’e ineceğini düşünüyordu. Bu yüzden sömürge yolları üzerinde güçlü bir Rusya’nın olmasını istemiyordu.

Rusya, Hünkâr İskelesi Antlaşması ile elde ettiği hakları Londra Boğazlar Sözleşmesi (1841) ile kaybetmişti. Bu ayrıcalıkları yeniden kazanmak istiyordu. Bu amacını gerekleştirmek için kutsal yerler sorununu ortaya çıkardı. Kudüs Osmanlı Devleti’nin yönetiminde idi. 

Osmanlı Devleti, Fransa’ya Kudüs’teki Katolik Hristiyanlar lehine ayrıcalık tanımıştı. Küçük Kaynarca Antlaşması ile Ortodoksların koruyuculuğunu üstlenen Rusya Osmanlı Devleti’nden yeni ayrıcalıklar elde etme peşindeydi. Bu amaçla İstanbul’a gönderilen Rus elçisi Mençikof isteklerini Osmanlı’ya iletti. Osmanlı Devleti’nin bu istekleri kabul etmemesi üzerine Rusya, Osmanlı’ya savaş açarak Eflâk ve Boğdan’ı işgal etti. Savaşın ilk döneminde Osmanlı Devleti bazı başarılar elde ettiyse de bu durum uzun sürmedi.

Balkanlarda Rus ilerleyişinden rahatsız olan Avusturya, Osmanlı Devleti’nin yanında savaşa katıldı. İngiltere ve Fransa donanmaları Osmanlı Devleti’ne destek olmak üzere Boğazları geçerek İstanbul’a geldi. Rusya, Boğazlar Sözleşmesi’nin ihlal edildiğini söyleyerek Sinop’ta bulunan Osmanlı donanmasını yaktı. Bu gelişme üzerine İngiltere ve Fransa’ya ait donanma Karadeniz’e çıktı. Karadeniz’in kuzey sahilindeki Rus liman ve tersanelerini bombaladı. Prusya’nın tarafsız kaldığı bu savaşta Piyemonte (Sardinya Krallığı) de Osmanlı’nın yanında yer aldı. Müttefik kuvvetler Kırım’a asker çıkardı ve Sivastopol’u aldı. Bu gelişme üzerine Rusya, barış isteğinde bulundu. 

Savaş sonunda İngiltere, Fransa, Rusya, Piyemonte, Avusturya, Prusya ve Osmanlı Devleti’nin katılımı ile Paris’te bir konferans toplandı ve sonunda Paris Antlaşması imzalandı (1856). 

Paris Antlaşması’nın Önemli Maddeleri 

1. Osmanlı Devleti Avrupa devleti sayılacak, Avrupa hukukundan faydalanabilecek ve toprak bütünlüğüAvrupa devletlerinin garantisi altında olacaktı. 

2. Karadeniz tarafsız hâle getirilecek, tüm devletlerin ticaret gemilerine açık, fakat savaş gemilerine kapalı tutulacaktı. 

3. Boğazlar, 1841 Londra Sözleşmesi ne göre yönetilecek, bütün devletlerin savaş gemilerine kapatılacaktı. 

4. Osmanlı Devleti ve Rusya, Karadeniz kıyılarında tersane ve donanma bulundurmayacaktı. 

5. Osmanlı Devleti’nin konferans öncesinde ilan ettiği Islahat Fermanı, antlaşmayı imzalayan devletlerce dikkate alınacak; fakat bu devletler fermanın uygulanmasına ve Osmanlı’nın iç işlerine karışmayacaktı. 

Bu savaş Osmanlı ekonomisini olumsuz etkiledi ve ilk kez İngiltere’den dış borç alındı. Sonraki dönemlerde aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi borç alınmaya devam edildi. Osmanlı Devleti zamanla bu borçların faizlerini dahi ödeyemez hâle geldi. Sonunda 1881 Muharrem Kararnamesi ile dış borçların ödenmesinde yeni koşullar belirlendi. Avrupa devletleri alacaklarını kendileri tahsil etmek için Düyunuumumiye (genel borçlar) idaresini kurdular. Osmanlı Devleti’nin gelir getiren kaynaklarına el koydular. 

 

kırım-savaşı

padişahlara-göre-borçlanmalar


3.Islahat Fermanı (1856)

 

Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti’ndeki gayrimüslimlere yönelik hakların yeterli olmadığını, onlara yeni haklar verilmesini istiyordu. Osmanlı Devleti, Tanzimat Fermanı ile başlayan yenileşme hareketlerinin devamı olarak değerlendirdiği Islahat Fermanı ile dıştan gelen bu baskıları engellemek istedi. Paris Konferansı’nın devam ettiği sırada Avrupa devletlerinin istekleri doğrultusunda ilan edilen Islahat Fermanı ile konferansta Osmanlı lehine karar alınmasını sağlamak istedi. Ayrıca Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışarak azınlıkları kışkırtması ve Balkanlardaki isyanların sona erdirilmesi hedeflendi. 

Islahat Fermanı ile Getirilen Düzenlemeler: 

– Müslüman olmayan halka din ve vicdan özgürlüğü sağlanacaktır. Kilise, okul ve hastane gibi binalar tamir edilecek veya yeniden inşa edilecektir.
– Gayrimüslimlere küçük düşürücü deyimler kullanılmayacaktır.
– Gayrimüslimler devlet memuru olabilecektir.
– Vergiler herkesin gelirine göre toplanacak, cizye vergisi ile iltizam usulü kaldırılacaktır.
– Gayrimüslimler belediye ve il meclislerine üye olabileceklerdir.
– Gayrimüslimler nakdî bedel ödeyerek askerlikten muaf olabilecektir.
– Yabancılar Osmanlı toprakları üzerinde mülk edinebileceklerdir.
– Tarım ve ticaret işleri düzenlenecek herkes şirket ve banka gibi ticari nitelikli kurumlar açabilecektir.
– Gayrimüslimler kendi okul ve hastanelerini açabilecektir.
– Böylece Islahat Fermanı ile Osmanlı Devleti’ndeki gayrimüslimlerin Müslümanlarla eşit haklara sahip vatandaşlar olmaları sağlanıyordu. Gayrimüslimlere çeşitli devlet kademelerinde görev alma hakkı tanındı.

Yine Osmanlıcılık düşüncesi doğrultusunda gayrimüslimlerin devlete olan bağlılıkları artırılmaya çalışıldı. Müslüman halk Islahat Fermanı ile gayrimüslimlere daha fazla hak tanınmasından rahatsızlık duydu. Gayrimüslimler ise Tanzimat ve Islahat Fermanı ile tanınan hakları yeterli bulmuyorlardı. Çünkü onlar Müslümanlarla eşit olmayı değil bağımsız olmayı istiyorlardı.

tanzimat-madalyası
Osmanlı Devleti Islahat Fermanı ile Avrupa devletlerinin iç işlerine karışmasını önleyemedi. Hatta Avrupa devletleri Islahat Fermanı’nın uygulanması konusunda Paris Barış Antlaşması’nın azınlıklarla ilgili maddesine rağmen Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etmeye devam ettiler.

Yine Osmanlıcılık düşüncesi doğrultusunda gayrimüslimlerin devlete olan bağlılıkları artırılmaya çalışıldı. Müslüman halk Islahat Fermanı ile gayrimüslimlere daha fazla hak tanınmasından rahatsızlık duydu. Gayrimüslimler ise Tanzimat ve Islahat Fermanı ile tanınan hakları yeterli bulmuyorlardı. Çünkü onlar Müslümanlarla eşit olmayı değil bağımsız olmayı istiyorlardı.

Osmanlı Devleti Islahat Fermanı ile Avrupa devletlerinin iç işlerine karışmasını önleyemedi. Hatta Avrupa devletleri Islahat Fermanı’nın uygulanması konusunda Paris Barış Antlaşması’nın azınlıklarla ilgili maddesine rağmen Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etmeye devam ettiler.

 

sultan-abdulaziz-saltanat-vagonu

 

4. KONU: OSMANLI DEVLETİ'NDE ANAYASAL DÜZENE GEÇİŞ VE SİYASİ GELİŞMELER

 

  1. I. MEŞRUTİYETİN İLANI

meşrutiyetin-ilanı

Eski toplumsal yapıya uygarlığı oturtmanın yolu anayasa ve eğitimle gerçekleşir. Meşveret ve maarif uygarlık kapısını açacaktır. Eğitimle bireyler aydınlanacaktır. Anayasanın ilan edilmesi ise devlet çarkının halk yararına arızasız dönmesini ve bütün işlerin düzelmesini sağlayacaktır.
Namık KEMAL

Batı tarzı yenilikler yapmalıyız. Bu zamana kadar yapılan yenilikler Osmanlı Devleti’ni kurtarmak için yeterli olamadı. Balkanlardaki isyanların sona ermesi için Osmanlıcılık düşüncesi etrafından birleşme sağlanmalı.
Ziya PAŞA 

Yıkılmaya yüz tutmuş bir imparatorluğu kurtarmak için mutlakiyet yerine meşrutiyet ilan edilmelidir. Osmanlı kurumları Batı örneğine göre yeniden düzenlenmeli hatta din ve devlet işleri birbirine karıştırılmamalıdır.
Ali SUAVİ 

Bir an önce Kanunuesasi hazırlanmalı toplumun her kesiminin yer aldığı bir meclis oluşturulmalıdır.
Mithat PAŞA 

İnsan hakları, eşitlik, özgürlük ve hukukun üstünlüğü Osmanlı Devleti’nde hayata geçirilmelidir.
ŞİNASİ 

Tanzimat döneminde Batı’yı daha yakından tanıyan Osmanlı aydınları yetişti. Avrupa da eğitim gören Fransız İhtilali’nin yaydığı fikirlerden etkilenen bu sınıf Jön Türkler (Genç Osmanlılar) olarak adlandırılır. 

Jön Türklere göre Osmanlı Devleti’ni dağılmaktan kurtarmak için bir anayasanın hazırlanması ve meclisin açılması gerekli idi. Onlara göre devletin çöküşünün tek sorumlusu kararları tek başına alan ve uygulayan yönetim anlayışıydı. Genç Osmanlılar, meşrutiyeti ilan etmeye yanaşmayan Sultan Abdülaziz i tahtan indirerek V. Murat’ı padişah yaptılar. Ancak V. Murat’ın akli dengesinin bozukluğu anlaşılınca şeyhülislamın fetvası ile tahttan indirildi. Aralarında Mithat Paşa, Ziya Paşa, Ali Suavi, Namık Kemal ve Şinasi’nin de bulunduğu devlet adamları ve aydınlar meşrutiyeti ilan edeceğine söz veren II. Abdülhamit’i tahta geçirdiler.

II. Abdülhamit’in sadrazamlığa getirdiği Mithat Paşa’nın çalışmaları ile anayasa hazırlıklarına başlandı. Diğer taraftan isyanlar başlamıştı. Sırbistan, Karadağ, Bosna, Hersek ve Bulgaristan da olaylar sürerken İngiltere, Rusya’nın Balkanlardaki nüfuzunu kırmak için İstanbul’da bir konferans düzenlenmesini istedi.

Osmanlı Devleti, Balkanlardaki isyanları önlemek ve Avrupa devletlerinin İstanbul Konferansı’nda Osmanlı aleyhinde karar almalarını engellemek düşüncesi ile 23 Aralık 1876 da İstanbul Tersane Konferansı’nın toplandığı gün Kanunuesasi’yi ilan etti. 

Kanunuesasi’nin Önemli Maddeleri 

– Herkes kanun ve devlet karşısında eşit haklara sahiptir.
– Herkese eğitim – öğretim, mülkiyet hakkı, basın, yayın ve din özgürlüğü verilmiştir.
– Yasama yetkisi Âyan Meclisi ve Mebusan Meclisi ne aittir.
– Âyan Meclisi üyeleri padişah tarafından ölünceye kadar kalma kaydıyla tayin edilecektir.
– Mebusan Meclisi’nin üyeleri dört yılda bir yapılan seçimle erkeklerin seçeceği milletvekillerden oluşacaktır. 
– Yürütme yetkisi padişahın bulunduğu bakanlar kuruluna aittir.
– Hükûmetin kurulması ve görevden alınması yetkisi padişaha aittir.
– Hükûmet, padişaha karşı sorumludur.
– Meclisi açma ve kapama yetkisi padişaha aittir.
– Kanun teklifini yalnızca hükûmet yapabilecek ve kanunlar padişahın onayından sonra yürürlüğe girecektir. 

kanuniesasi

Türk tarihinin ilk yazılı anayasası olan Kanunuesasi ile halk kısıtlı da olsa ilk defa seçme ve seçilme hakkını elde ederek yönetime ortak olmuştur. Ülkede ilk defa seçimler yapılarak Meclisimebusan açılmıştır (19 Mart 1877). 

mebusan-meclisi

Osmanlı Devleti Mebusan Meclisi’nde Müslüman vekillerin yanı sıra azınlık vekillerinin temsil edilmesini sağlayarak ülke bütünlüğünü korumaya çalışmıştır. İlk Mebusan Meclisi’nde 69 Müslüman, 46 gayrimüslim toplam 115 milletvekili bulunuyordu. Ayan Meclisi üyelerinin sayısı ise 26 idi. Azınlık milletvekillerinin uzlaşmaz tutumları nedeniyle zorluklar yaşandı. Bu nedenle II. Abdülhamit Osmanlı- Rus Savaşı’nı gerekçe göstererek anayasanın kendisine verdiği hakkı kullanıp Mebusan Meclisi’ni süresiz kapattı.

Böylece Kanunuesasi yürürlükten kaldırıldı (14 Şubat 1878). Bu durum Osmanlı Devleti’nde demokratik hayatı kesintiye uğratmıştır.  

 

2.abdulhamit

 

MECELLE

Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra adli ve hukuki düzenlemelere ihtiyaç duyuldu. Başkanlığını Ahmet Cevdet Paşa’nın yaptığı bir heyet tarafından hazırlanarak 1868 de yürürlüğe giren Mecelle 1926 ya kadar uygulanmıştır.

Mecelle, kaynağını İslam hukukundan almıştır. Medeni kanun özelliği taşıyan Mecelle hukuk muhakemeleri usulü, borçlar hukuku ve ayni haklar konusunda ilk yasa olması bakımından önemlidir. Ancak Mecelle de kişi, aile ve miras hukuku kurallarına yer verilmemiştir. Evlenme, boşanma, nafaka ve miras gibi konular kadıların başkanlığındaki şeri mahkemelerde görülmeye devam etmiştir. Bu konudaki eksikliklerin giderilmesi için sonraki yıllarda yeni çalışmalar yapılmıştır. II. Abdülhamit döneminde Hukuk ve Mülkiye Mekteplerinde Medeni Kanun olarak (1870-1876) hazırlanan Mecelleiahkamıadliye okutuldu. Bu eser bir giriş olmak üzere on altı kitap hâlinde bölüm ve maddelere ayrılmıştır.

 

Jön Türkler Hareketinin Doğuşu

Aydınların meşrutî idare isteği, padişahla maiyetinin yeni Osmanlılık siyasetini gerçekleştirmek arzusu ve yabancı devletlerin baskısı birleşerek nihayet, yeni tahta çıkmış bulunan II. Abdülhamit’in (1876 – 1909) 23 Aralık 1876 tarihinde ilk Osmanlı Kanunuesasîsi’ni ilan etmesine sebep oldu… İlk Mebusan Meclisi 19 Mart 1877’de toplandı. İkinci bir meclis ertesi sene toplantıya çağırıldı ama hükûmet acı tenkitlere uğrayınca meclis süresiz dağıtıldı. Bundan sonra 1877 ila 1908 arasında Abdülhamit kendi mutlak idaresini kurarak İmparatorluğu istibdadı altına aldı.

Abdülhamit’in hürriyetleri birer birer yok edip 1877’den sonra Kanunuesasî’yi de yürürlükten kaldırması üzerine önce İmparatorluk sınırları içinde, sonraları dış memleketlerde gizli cemiyetler kuruldu, zamanla bunlar Jön Türkler adıyla tanındı. Başlıca maksatları 1876 Anayasası’nı tekrar yürürlüğe koydurmaktı. Diğer memleketlerde buna benzer daha başka dernekler de meydana getirilmişti.

Çeşitli memleketlere dağılmış bütün Jön Türk gruplarını bir merkez etrafında birleştirmek ve ortak bir hareket yolu çizmek amacıyla Paris’te 4 Şubat 1902 günü gizli bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda görüş ayrılıklarından dolayı konferans ikiye bölündü. Meşrutiyeti yeniden ilan ettirebilmek için ordu desteği ve dış yardımın katılması görüşünü savunanların başında Prens Sabahattin vardı. Bunlar ana teşkilâttan ayrılarak Teşebbüsü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti’ni kurdular. Ahmet Rıza Bey’in başında bulunduğu ve aykırı görüşünü savunan grup ise cemiyetin adını Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti şeklinde değiştirdi. Bundan böyle bu cemiyet Jön Türklerin en ileri gelen teşekkülü oldu.

 

II. Abdulhamit Döneminde Yurt İçindeki Gazeteler

Sabah Gazetesi: 1875 yılında yayınlanan Sabah gazetesinin başyazarı Şemseddin Sami’dir. Basın tarihimizde ilk defa bu gazete de Miladi tarih kullanmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Mihran Efendi gazeteye yeni bir yön vermek istemiş bu amaçla 1913’ten beri yayınlarını sürdüren Peyam gazetesi başyazarı, Ali Kemal gazetenin başına getirilmiş, gazetenin adı da Peyam-ı Sabah olmuştur. 11 Eylül 1922 günü Ali Kemal’in gazeteden uzaklaştırıldığına dair bir yazı yayınlanmış, gazetenin adı ertesi gün Sabah’a çevrilmiştir. Ancak kendisinden hesap sorulmasından korkan Mihran Efendi bir ay içersinde gazeteyi kapatmış ve Avrupa’ya kaçmıştır. 

Tercüman-ı Hakikat Gazetesi: Halkın anladığı dilde yazıları içeren, bu nedenle halka okumak zevkini aşılayan Tercüman-ı Hakikat gazetesini 25 Haziran 1878’de Ahmet Mithat Efendi çıkarmıştır. Bu gazete gericiliğe ve tutuculuğa savaş açmıştır. Daha sonraları Ağaoğlu Ahmet’inde sert yazılar yazdığı gazete, devamlı suretle ittihatçılarla yapılan tartışmaların yayın aracı olmuştur. Balkan Harbi’nden sonra Ahmet Mithat’ın ölümü üzerine gazete Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar yayınlarını sürdürmüş, daha sonra kapanmıştır. 

İkdam Gazetesi: II. Abdülhamit’in istibdat döneminde yayın hayatına giren, daha sonraları II. Meşrutiyet döneminin en önemli yayın organlarından biri olan İkdam gazetesi Ahmet Cevdet tarafından çıkarılmıştır. O dönemde mevcut diğer gazetelere nazaran İkdam gazetesinin en önemli üstünlüğü haber ve yazı zenginliğinden ziyade, imtiyaz sahibi ve başyazarının gazetecilikten yetişmiş, kudretli bir kalem sahibi oluşudur.

 

II. Abdulhamit Döneminde Yurt Dışındaki Jön Türk Gazeteleri

İstibdat döneminde yurt dışında yayınlanan gazetelerin en önemlilerinden bazıları şunlardır: 

Meşveret Gazetesi: Ahmet Rıza tarafından 3 aralık 1895’te Paris’te Türkçe ve Fransızca olarak yayınlanmıştır. 

Mizan Gazetesi: 21Ağustos 1886’da haftalık mizan gazetesi çıkarılmıştır, bu gazeteyi Mizancı Murat adıyla anılan Murat Bey çıkarmıştır. Gazetede iç ve dış politika konularına, ekonomi, eğitim, maliye ile ilgili çeşitli problemlerin çözümüne yer verilmiştir. 

Osmanlı Gazetesi: Mehmed Murat’ın Mizan Gazetesi 1897’de Cenevre’de kapatıldıktan sonra, İttihat ve Terakki Cemiyetinin ilk kurucularından olan İshak Sukuti ile Dr. Abdullah Cevdet, 1 Aralık 1897’de Osmanlı adıyla Türkçe ve Fransızca olmak üzere bir gazete yayımlamıştır. 

Şurayı Ümmet Gazetesi: Paris’te Türkçe basılan bu gazeteyi çıkaran Ahmet Rıza’dır.

 

 

2. 1877 – 1878 OSMANLI – RUS SAVAŞI (93 HARBİ)

İstanbul Tersane Konferansı’ndan Sırbistan ve Karadağ’ın topraklarının genişletilmesi Bosna, Hersek ve Bulgaristan’da özerk yönetimler kurulması kararı çıkmıştı. Osmanlı Devleti bu kararları kabul etmeyince bu kez Londra’da bir konferans daha düzenlendi. Avusturya, Almanya, İngiltere, Rusya ve İtalya’nın katıldığı bu konferansta “Osmanlı Devleti, Hristiyan halk için söz verdiği reformları yerine getirecek, protokolü imzalayan devletlerin elçileri, reformları denetleyecektir.” kararı çıktı. 

Osmanlı Devleti, katılmadığı bu konferansın onur kırıcı isteklerini kabul etmeyince Rusya, Osmanlı Devleti’ne savaş açtı ve Besarabya bölgesine girdi. Diğer taraftan da Kafkaslardan saldırıya geçti. Osmanlı Devleti Ruslarla iki cephede birden savaşmak zorunda kaldı.

İngiltere ilk kez bu savaş sırasında Rusya’ya karşı Osmanlı toprak bütünlüğünü koruma politikasından vazgeçti. Osmanlı- Almanya yakınlaşmasından rahatsız olan İngiltere Rusya’ya; Süveyş Kanalı’na dokunmadığı, Boğazlarla ilgili statünün bozulmadığı takdirde savaşta tarafsız kalacağını bildirdi. 

Ruslar, Balkanlarda Tuna’yı geçerek Rusçuk ve Niğbolu’yu aldılar. Rus ilerleyişi Plevne’de Gazi Osman Paşa tarafından durduruldu. Ruslar Plevne’yi saldırı ile alamayınca kuşatma altına aldılar. Kuşatmaya dört ay dayanabilen Osman Paşa, Ruslara teslim olmak zorunda kaldı. Bu sırada Ruslar tarafından silahlandırılan Bulgarlar, Müslümanlara karşı büyük bir katliama giriştiler. Sırplar ve Karadağlılar da bu savaşa katıldılar. Rus orduları Sofya ve Edirne’yi alıp Çatalca’ya kadar ilerlediler. 

Kafkas cephesinde Osmanlı ordusunun başında Gazi Ahmet Muhtar Paşa bulunuyordu. Osmanlı ordusu ilk zamanlarda başarılı olduysa da Ruslar daha sonra Kars ve Ardahan’ı ele geçirip Erzurum’a kadar ilerlediler. Rus ilerleyişi Aziziye tabyalarında durduruldu. 

 

Osmanlı Devleti’nde ilk defa, bu savaş sırasında Ruslar tarafından kışkırtılan, Ermeniler de isyan ettiler. Ermeni çeteleri Rus orduları ile birlikte hareket ederek Türk askerinin iki ateş arasında kalmasına neden oldular.

Bu gelişmeler üzerine Osmanlı Devleti Rusya’ya ateşkes önerisinde bulundu. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması yapıldı (3 Mart 1878).

Bu antlaşmaya göre: 

– Büyük bir Bulgaristan Krallığı kurulacaktı.
– Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız olacaktı.
– Kars, Ardahan, Batum, Doğubeyazıt Rusya’ya bırakılacaktı.
– Bosna Hersek’e özerklik verilecekti.
– Osmanlı Devleti Rusya’ya savaş tazminatı ödeyecekti.
– Girit ve Ermenilerin bulunduğu yerlerde ıslahatlar yapılacaktı. 

Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurdurup bölgede nüfuz sahibi olmak isteyen Rusya, Ayastefanos Antlaşması’nın 16. maddesine, Ermeniler lehine madde koydurarak Ermeni sorununu ilk defa uluslararası bir belgeye yansıttı. Rusya, ıslahatların yapılıp yapılmadığını bahane ederek Osmanlı’nın iç işlerine karışma fırsatı elde etti. Böylece Kafkaslar ve Doğu Anadolu toprakları üzerinden Akdeniz’e inebileceği yeni planını uygulayabilecekti. 
 

93 Harbi sırasında hem Kafkaslardaki Rus ve Ermenilerin zulümleri hem de Balkanlardaki Bulgar ve Rus askerlerinin saldırıları bu bölgelerden Anadolu’ya bir milyon Türk’ün göç etmesine yol açtı. Böylece ilk kez Balkanlardan Anadolu’ya geri göçler başlamış oldu. 

 

NENE HATUN

7 Kasım 1877 gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri Erzurum’un Aziziye Tabyası’na girerek tabyayı koruyan Türk askerlerini öldürdüler. Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler.

Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurumlulara ulaştırdı. Sabah ezanından hemen sonra minarelerden şehir halkına duyuru yapıldı. “Moskof askeri Aziziye Tabyası’nı ele geçirdi.”

Bu haber, Erzurum halkı tarafından, vatan savunması için emir telakki edildi.

Silahı olan silahını, olmayanlar; balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya’ya doğru koşmaya başladı. Kadın erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü.

Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir taze gelin de vardı. Ağabeyi bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti. Üç aylık bebeğini emzirmiş, “Seni bana Allah verdi. Ben de ona emanet ediyorum.” diyerek vedalaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin kasaturasını ve et satırını alarak sokağa fırladı. Nene Hatun, elindeki et satırını düşman askerlerinin kafalarına yıldırım gibi indiriyordu. Bir yandan da: "Vurun gardaşlarım, vurun bacılarım, aman vermeyin!" diye haykıran Nene Hatun’un bu kahramanlığını gören Erzurumlular coştu. Aziziye Tabyası’ndaki düşman bütünüyle imha edildi ve tabya düşmandan geri alındı.

 

 

  1. Berlin Kongresi ve Sonrası

Rusya’nın Balkanlarda güçlenmesinden rahatsız olan İngiltere’nin başını çektiği Avrupa devletleri antlaşma şartlarının yeniden gözden geçirilmesi için Berlin’de bir konferans düzenlediler. Almanya ve Avusturya da Rusya’nın Balkanlarda güçlenmesine karşıydı. Çünkü bu antlaşma ile Rusya Panslavizm politikasını büyük ölçüde gerçekleştirip Balkanlarda Avusturya aleyhine söz sahibi oluyordu.

Berlin Konferansı’na Osmanlı Devleti, Rusya, Avusturya, Fransa, İtalya ve Almanya katıldı. İngiltere, Osmanlı Devleti’nden Ayastefanos Antlaşması’nın şartlarının hafifletilmesi karşılığı Kıbrıs’ın yönetiminin kendisine verilmesini istedi. İngiltere’nin Kıbrıs’ı işgal etme tehdidi üzerine Osmanlı Devleti bu durumu kabul etti. Yapılan görüşmeler sonucunda Ayastefanos Antlaşması’nı ortadan kaldıran Berlin Antlaşması imzalandı. Buna göre: 

– Bulgaristan üçe ayrılarak asıl Bulgaristan’ın Osmanlı Devleti’ne bağlı bir prenslik olması, Doğu Rumeli’nin özerk olması ve Makedonya’nın ıslahat şartı ile Osmanlı Devleti’ne bırakılması kararlaştırıldı.
– Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız olacaktı.
– Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya; Doğubayazıt Osmanlı Devleti’ne bırakılacaktı. 
– Bosna Hersek Osmanlı toprağı sayılacak ancak yönetimi, geçici olarak Avusturya’ya bırakılacaktı. 
– Girit ve Ermenilerin oturdukları yerde ıslahatlar yapılacaktı. 
– Ayastefanos Antlaşması’nın Ermenilerle ilgili 16. maddesi Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi olarak yer aldı. Böylece Ermeni meselesi dünya kamuoyuna ve uluslararası antlaşmalara girerek Avrupa devletlerinin Türk-Ermeni ilişkilerinde müdahale hakkı doğmuş oldu. 

Berlin Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit ıslahat çalışmalarını askıya aldı. Avrupa devletleri Babıali’ye nota vererek 61. maddenin gereğinin yapılmasını istediler. Bundan sonra Ermeni sorununda yeni bir dönem başlamış oldu.

 

  1. Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren Ermeniler ile Türkler iç içe yaşıyorlardı. 1326’da Bursa’yı fetheden Orhan Bey Ermenilerin Bizans zulmünden kurtulmaları için ruhani merkezlerini Kütahya’dan Bursa’ya taşıttı. Onların ayrı bir cemaat olarak örgütlenmelerine izin verdi. İstanbul’un fethinden sonra da Fatih Sultan Mehmet Bursa’daki dinî Ermeni liderini İstanbul’a getirterek Ermeni Patrikhanesini kurdurdu. Çıkardığı bir fermanla da dinlerini yaşamalarını ve ibadetlerini serbestçe yapmalarını güvence altına aldı. Daha sonraki dönemde Yavuz Sultan Selim, Kudüs Gregoryen Ermeni patriğine bir ferman vererek tanıdığı ayrıcalıkları belirledi. Fatih ile başlayan bu uygulama XIX. yüzyıla kadar devam etti.

Osmanlı millet sistemi içinde Gregoryen milleti olarak bilinen Ermeniler XIX. yüzyıl başlarında Milletisadıka olarak adlandırılıyordu. Müslüman Türkler ile iç içe yaşadıkları için Türk kültürünün etkisinde kalmışlar Türkçe konuşuyor hatta ayinlerini bile Türkçe yapıyorlardı. Osmanlı Devleti’nde önemli görevlere getirilmişler, bakanlık ve elçilik yapanlar bile olmuştu. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan Ermeniler ticaret, sanat, sarraflık ve bankerlik ile uğraşarak zengin olmuşlardı.

Türk halkının durumu ise tam tersiydi. Eli silah tutanlar cepheden cepheye koşarken geride kalanlar kadın, çocuk, malul, gazi ve yaşlılardı. Zor şatlarda hayatlarını devam ettiriyorlardı. Ermeniler Osmanlı topraklarında dağınık olarak yaşamış belli bir bölgede toplanmamışlardı. En kalabalık olduklarını söyledikleri Doğu Anadolu ve Çukurova’da dahi Ermeni nüfus oranı %20’ye ulaşamamıştı.

 

Ermenilerin kışkırtılmaları ve örgütlenmeleri

Osmanlı yönetiminde yaşayan Ermeniler Fransız İhtilali’nden etkilenmemişlerdi. Bu durum Rusya’nın uğraşları sonucunda değişti. Rusya, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kafkaslardan Akdeniz’e ulaşabilmek için Doğu Anadolu’da yaşayan Ermenileri kışkırtmaya başladı. Rus propagandası Ermeniler üzerinde kısa zamanda etkisini gösterdi. 1860’tan itibaren ilk örgütler Ermeni yardım dernekleri adıyla ortaya çıktı. 1887’de Ermeni ayaklanmalarını örgütlemek için İsviçre’de Hınçak Cemiyeti ve 1889’da Rusya’daTaşnak Ermeni Cemiyeti kuruldu.

Osmanlı Devleti’ne karşı teşkilatlanan Ermeniler ilk kez 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı’nda isyan ettiler ve Rus ordusu ile birlikte hareket ettiler. Bu savaşta Rusya ve Ermeni komiteleri Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulmasını sağlamak için bölge Ermenilerini kışkırttılar.

93 Harbinin sonunda imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nın 16. Berlin Antlaşması’nın 61. maddelerinde yer alan “Doğu Anadolu’da Ermenilerin yaşadıkları bölgelerde ıslahat yapılacaktır.” ibareleri ile Ermeni meselesi uluslararası antlaşmalara girmiş oldu. Berlin Kongresi’ne Ermeni Kilisesi de bir heyet göndermişti. Bu heyet kongreye Erzurum, Van ve Diyarbakır’da 1.330.000 Ermeni bulunduğunu Türklerin ise sayılarının 729.000 olduğunu gösteren bir rapor sundular. Bu bölgenin bağımsız bir Ermeni eyaleti olmasını istediler.Ancak sahte nüfus belgeleri ile yapmak istediklerini İngiliz Hariciye Nazırı Lord Salisbury bozdu. Bölgede hiçbir zaman Ermeni nüfusun çoğunluk olmadığını ve dağınık yaşadıklarını açıkladı. İngiltere’nin ağırlığını koyması sonucunda Ermeni istekleri kabul görmedi.

İngiltere’nin Berlin Kongresi’ndeki bu tavrı Rusya’nın Ermenileri kullanarak Doğu Anadolu üzerinden Akdeniz’e inmelerine engel olmak içindi. Bundan sonra İngiltere Rusya’ya bağlı bir Ermenistan yerine bağımsız Ermenistan devletinin kurulmasını sağlayarak bölgedeki nüfuzunu artırmaya çalıştı. Böylece Ermeni meselesini körükleyen ikinci devlet İngiltere oldu. Bu amaçla Doğu Anadolu’da konsolosluklar açarak bölgeye Protestan misyonerler gönderdi. Fransa da İngiltere ile birlikte Ermenileri destekleyen politika izledi.

 

Ermenilerin Çıkardığı Olaylar:

Ermenilerin faaliyetleri büyük ölçüde Doğu Anadolu’da yoğunlaşmıştı. Dinî merkezleri olan Aktamar bu bölgede idi.Ayrıca Erivan’a yakın ve Rusya’ya komşu olduğundan uygun bir konumdaydı. Osmanlı Devleti Berlin Antlaşması’nın öngördüğü ıslahat çalışmalarını yaparken İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya sürekli müdahalelerde bulundular. Ermeni komiteleri de Avrupa devletlerinin dikkatini daha fazla çekmek için olaylar çıkardılar.

Ermeni komiteleri ilk defa 1890’da Erzurum ve Adana’da isyan çıkardılar. 1893’te Merzifon’da güvenlik kuvvetlerine ateş açarak yirmi beş askerimizi öldürdüler. Yine 1894’te İstanbul’da bir yürüyüş yaptılar. Osmanlı hükûmetinin bulunduğu Babıali’ye baskın düzenlediler.

Ermeni olaylarının en şiddetlisi Sason’da meydana geldi (1894). Buradaki Ermeni halk devlete vergi vermemeye ve Müslümanları yok etmeye çağrıldı. İsyanın büyümesi üzerine Osmanlı Devleti bölgeye asker sevk ederek isyanı bastırdı. Yine Ermenilerce Kayseri, Yozgat, Çorum, Zeytun ve Kahramanmaraş’ta ayaklanmalar çıkartıldı. 1896’da İstanbul Beyoğlu’ndaki Osmanlı Bankası’nı ele geçirip olay çıkardılar. Osmanlı padişahı II. Abdülhamit’e suikast düzenlediler. 

Osmanlı Devleti’nin isyanları bastırma çabaları, Avrupa’ya “Ermeniler katlediliyor.” diye duyuruldu. Hatta Avrupa’dan bir heyet Anadolu’ya gelerek incelemelerde bulundu. Ermeniler katlediliyor, haberinin asılsızlığı ortaya çıktı. 

Böyle olmasına rağmen Avrupa devletleri Berlin Antlaşması’nın 61. maddesine dayanarak Osmanlı Devleti’ne baskılarını artırdılar. Almanya ve Avusturya da İngiltere, Fransa ve Rusya ile birlikte hareket ederek Osmanlı Devleti’nin karşısında yer aldı. Bu devletler Osmanlı Devleti’nin dağılacağını düşünerek mirastan pay alma yarışına girmişlerdi.

Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin ısrar ettikleri ıslahatları gerçekleştirmek için bir kararname çıkardı (1895). İngiltere, Fransa ve Rusya ıslahatların uygulanmasında gözlemci olmak istediler. Ancak II. Abdülhamit bu durumu kabul etmedi ve ıslahatları müdahalesiz uygulamaya koydu. Yapılan ıslahatlardan kısa sürede sonuç alınması zordu. Ermenilerin amaçları ıslahat değil Osmanlı Devleti’nden ayrılmaktı. Ülkenin her tarafına dağılmış bulunan azınlıklara ait okullar Ermeni çetelerinin cephane deposu ve sığınağı durumunda idi. İsyancı Ermenilerin terör eylemleri devam etti. Hatta isyana katılmayan Ermenileri dahi öldürdüler. Ermeniler 1909’te Adana ve Dörtyol’da Müslümanlara saldırarak katliamlar başlattılar. İsyanın elebaşısı Ermeni piskoposu Museg, Osmanlı Devleti’nin isyanı bastırması üzerine Mısır’a kaçtı.Avrupa kamuoyunda yeniden Türkler aleyhine tepkiler başladı. Osmanlı hükûmetindeki İttihat ve Terakki yönetimi Rusya’yla yapılacak ıslahatları kapsayan bir antlaşma yaptı (1909). Bu antlaşmaya göre Rusya, yeniden Ermenilerle ilgili ıslahatların yapılmasında tek başına söz sahibi oluyordu.Avrupa devletlerinin Rusya’yı bu konuda serbest bırakmalarının sebebi ise açıktı. Rusya, Osmanlı ile ıslahatları görüşürken onlar da Osmanlı topraklarının paylaşılması konusunda görüşüyorlardı. Yaptıkları paylaşıma göre Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu’yu Rusya’nın payına bırakmışlardı.

 

  1. Kıbrıs’ın İngiltere Yönetimine Bırakılması

Osmanlı Devleti Ayastefanos Antlaşması ile Balkan topraklarının büyük bölümünü kaybetmişti. Rusya’nın Balkanlarda güçlenmesi İngiltere’yi rahatsız etmiş ve Kıbrıs’ın yönetiminin kendisine verilmesi karşılığında Ayastefanos Antlaşması’nın maddelerinin hafifleteceği vaadinde bulunmuştu. Osmanlı Devleti İngiltere’nin Kıbrıs’ı işgal etme tehdidi karşısında durumu kabul etti ve İngilizlerle 4 Haziran 1878’de bir antlaşma yaptı. Bu antlaşmaya göre: 

– Kıbrıs yasal olarak Osmanlı Devleti’nin olacak Türk bayrağı çekilmek kaydıyla yönetimi – İngiltere’ye bırakılacaktı.
Rusya işgal ettiği Kars, Ardahan ve Batum’dan çekilirse İngiltere adanın yönetimini Osmanlı Devleti’ne geri verecekti.

Böylece Kıbrıs’a yerleşen İngiltere I. Dünya Savaşı sürerken adayı resmen topraklarına kattığını açıkladı. Bundan sonra Kıbrıs’a Rumları yerleştiren İngilizler Türkiye ile Yunanistan arasında günümüzde de süren anlaşmazlıklara zemin hazırladılar.  

 

  1. Tunus’un Fransızlar Tarafından İşgali

Fransa 1830 yılında Cezayir’i işgal etmişti. Cezayir Tunus ile sınır anlaşmazlığı yaşıyordu. Fransa’dan Alsas Loren’i ele geçiren Almanya ile gözünü Mısır’a diken İngiltere, Berlin Kongresi kulislerinde Tunus’un Fransa’ya verilmesini kararlaştırdılar. Fransa, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu bunalımdan faydalanarak 1881’deTunus’u işgal etti.

 

  1. Mısır'ın İngilizler Tarafından İşgali

Süveyş Kanalı’nın Açılmasının İngiltere Politikasına Yansımaları 

Mısır hidivi (vali), İsmail Paşa’nın gayretleri ve Fransa’nın desteğiyle 1869 da Kızıldeniz ile Akdeniz i birleştiren Süveyş Kanalı açıldı. Böylece coğrafi keşiflerle önemini yitiren Mısır ve Akdeniz ticareti yeniden canlandı. 

Berlin Konferansı sırasında Osmanlı çıkarlarını destekleme karşılığı Kıbrıs’ın yönetimi İngiltere ye bırakıldı (1878). İngiltere böylece Süveyş Kanalı’nı kontrol etme imkânını elde etti. 

İngiltere kanalın açılmasıyla önemi daha da artan Mısır ı işgal etti (1882). Böylece Uzak Doğu’daki sömürgelerine giden yolların tam güvenliğini sağlayabilecekti. 

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesi ile İngiltere, Kıbrıs ı topraklarına kattığını açıkladı (1914). Bu sayede Akdeniz ve Mısır’daki egemenliğini pekiştirdiği gibi petrolün değerinin anlaşılmasıyla ulaşmak istediği Orta Doğu ya giden deniz yolunun denetimini de sağlayabilecekti. 

Süveyş Kanalı’nın açılması Akdeniz limanlarının yeniden canlanmasına yol açarken Mısır’ın stratejik önemini de arttırmıştı. İngiltere ve Fransa siyasi ve ekonomik yönden önem kazanan Mısır’ı ele geçirmek için rekabete girdiler.

Bu dönemde aşırı harcamalar nedeniyle Mısır, İngiltere ve Fransa’ya borçlanmıştı. Mısır maliyesi borçlarını ödeyemez duruma geldi. Alacaklı devletler Mısır’ın iç işlerine karışmaya başladılar. Hatta İngiltere alacaklarına karşılık Süveyş Kanalı’nın hisselerinin büyük bölümüne el koydu. Mısır halkı yabancı müdahaleler karşısında Ahmet Arabî Paşa önderliğinde ayaklandı. İç kargaşa sürerken İngiltere Süveyş Kanalı hisselerini koruma gerekçesini öne sürerek Mısır’ı işgal etti (1882). Osmanlı Devleti Mısır’da İngiltere ile birlikte yüksek komiser bulundurmak şartı ile bu durumu da kabul etti (1885).

 

 

3. II. MEŞRUTİYET VE SİYASİ GELİŞMELER

a. II. Meşrutiyetin İlanı

Kanunuesasi, Osmanlı padişahına olağanüstü bir durumla karşılaşırsa meclisi kapatma yetkisi vermişti. II. Abdülhamit 93 Harbini öne sürerek meclisi 14 Şubat 1878’de kapatmıştı. Bu karar Jön Türkler tarafından keyfî olarak nitelendirildi. Meşrutiyet yanlısı aydınlar harekete geçerek İttihat ve Terakki (Birleşme ve İlerleme) Cemiyeti’ni kurdular (1889). Bu cemiyetin amacı anayasayı yürürlüğe koydurarak Mebusan Meclisi’ni açtırıp yeniden meşrutiyet yönetimine geçişi sağlamaktı. Bu cemiyetin çatısı altında toplanan aydınlar II. Abdülhamit yönetimine karşı harekete geçtiler. 

İçte bu gelişmeler yaşanırken dışta da Rus çarı ile İngiltere kralı Reval görüşmesini yaptılar (1908). Reval görüşmesinde Makedonya meselesi, Boğazların durumu ve Osmanlı yönetimindeki Hristiyanlar için yapılacak ıslahatlar gündeme geldi. Bu olay Osmanlı Devleti’nde duyulunca İttihat ve Terakki yöneticileri “Ülke elden gidiyor.” düşüncesi ile harekete geçtiler. Cemiyete bağlı subaylardan Kolağası Niyazi Bey’in Resne’de, Enver Bey’in Selanik’te birlikleri ile başlattıkları isyan kısa sürede yayıldı. Osmanlı Devleti bu isyanı bastıramadı. II. Abdülhamit ayaklanmanın bütün ülkeye yayılmasından çekinerek anayasayı yeniden yürürlüğe koyup II. Meşrutiyeti ilan etti (24 Temmuz 1908). 

II. Meşrutiyet’in ilanı coşkuyla karşılandı. Memlekette büyük bir hürriyet ortamı oluştu. Birçok gazete ve dergi çıkarıldı.Ancak ülkede iç karışıklıkların önü alınamadı. Devlet siyasi, idari ve ekonomik bakımdan güç durumdaydı.

Aşağıdaki tabloda Osmanlı Devleti’nden günümüze demokratikleşme aşamaları görülmektedir.

osmanlıda-demokratikleşme-aşamaları

 

b. 31 Mart Olayı

II. Meşrutiyetin İlanından sonra seçimler yapılmış Mebusan Meclisi yeniden açılmıştı.Yeni mecliste farklı görüşteki siyasi partiler yer aldı. Bunlardan en güçlü olan İttihat ve Terakki Fırkasıydı. Hükûmet işlerine müdahale edecek güce ulaşmıştı. 

Bir yanda Balkanlardaki siyasi bunalımlar sürerken içteki karışıklıklar da önlenememişti. Muhafazakârların oluşturduğu Ahrar Cemiyeti İttihat ve Terakki Cemiyeti ne karşı sert eleştirilerde bulundu. Volkan gazetesi başyazarı Derviş Vahdet ile Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi İttihat ve Terakki aleyhine yazılar yazdılar. Yazıları nedeniyle Hasan Fehmi öldürüldü. Bu olayı bahane edenler çeşitli gösterilere başladılar. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tedbir olarak daha önce Selanik’ten getirmiş olduğu avcı taburları içindeki bazı disiplinsiz gruplar da içeriden ve dışarıdan tahrik edilerek sokaklara döküldüler. (13 Nisan 1909). Avcı taburlarından bir grup meşrutiyet yönetimine karşı oldukları için Mebusan Meclisi’nin kapısına gelip ateş etmeye başladılar. İsyancılar, genç subayları gazetecileri ve bazı İttihat ve Terakki Fırkası taraftarlarını öldürdüler. Hükûmet isyan karşısında etkisiz kalınca tepkiler üzerine görevinden ayrıldı. İsyan Selanik’te duyulunca İttihat ve Terakki Fırkası Mahmut Şevket Paşa’nın komutasındaki hareket ordusunu İstanbul’a gönderdi. Bu orduya komuta eden subaylar arasında Mustafa Kemal de bulunuyordu. Hareket ordusu kısa sürede duruma hâkim olarak isyanı bastırdı. Rumi takvime göre 31 Mart gününe rastlayan bu isyan tarihimizde 31 Mart Vakası olarak adlandırıldı. 

31 Mart olayıyla fırsatı değerlendiren İttihat ve Terakki liderleri II. Abdülhamit’i tahttan indirmek için harekete geçtiler. Meclis toplanarak II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesine ve yerine kardeşi V. Mehmet Reşat’ın geçirilmesine karar verdi. Ayrıca Mebusan Meclisi, Kanunuesasi’nin bazı maddelerini de değiştirdi. 

Yaşanan süreçte bütün güç ve iktidar İttihat ve Terakki Partisi’nin eline geçti. Bu dönemde Osmanlı- Almanya yakınlaşması daha da arttı. Almanya, Osmanlı toprak bütünlüğünden yana görünerek gerçekte Osmanlı’nın topraklarını ham madde kaynağı ve pazar olarak görüyordu. Ayrıca Osmanlı’yı kullanarak İngiltere’nin Mısır üzerinden Uzak Doğu’daki sömürgelerine giden yolları da denetleyebilecekti. 

İttihat ve Terakki yöneticilerinin izledikleri yanlış politikalar, Osmanlı Devleti’ni I. Dünya Savaşı’na götüren gelişmelere neden oldu.

2.meşrutiyetten-günümüze-kadar-gelişmeler

II. Meşrutiyet’ten Sonra 1909’da Getirilen Yenilikler

– Basın üzerindeki sansür kaldırıldı.
– Padişahın sürgün yetkisi elinden alındı.
– Hükûmet, padişaha karşı değil meclise karşı sorumlu hâle getirildi.
– İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf ve Ahrar fırkaları kurularak çok partili yaşama geçildi.
– Padişahın veto hakkı sınırlandırıldı.

 

 

 

 

Osmanlı’da Nüfuz Mücadelesi ve Demiryolu Savaşları

Avrupa devletleri Osmanlı topraklarında nüfuz bölgeleri kurmak ve daha sonra da bu bölgeleri sömürge imparatorluklarına katmak amacıyla Osmanlı’da demiryolu yapımına önem verdiler. Avusturya Balkanlarda, Rusya doğuda, Fransa, Suriye ve civarında demiryolu yaparak önce iktisadi sonra siyasi bakımdan bölgeleri ele geçirmek amacındaydılar Almanya ise Berlin-Bağdat hattı ile Anadolu ve Irak’ı bir Alman kolonisi hâline getirmek istiyordu.

Almanya’nın doğuya doğru genişlemesine İngiltere’nin bütün gücüyle karşı çıkacağı açıktı. Orta Doğu petrolünü, Mısır ve Hindistan’ı tehdit eden bir genişlemeye müsaade edemezdi. İttihat ve Terakki’nin güç kazandığı II. Meşrutiyet’in ilanından sonraki dönemde geleneksel İngiliz dostluğunun yerini Almanya ve Avusturya’ya duyulan dostluk aldı. 

Osmanlı Almanya yakınlaşması ile Alman sermayesi Osmanlı ülkesine akmaya başladı. Almanya, devlete sağladığı mali hizmetler karşılığında Anadolu’da demiryolu imtiyazları elde etti. 1889’da Anadolu Osmanlı şömendöfer kumpanyası kuruldu. Üç yıl sonra da Haydarpaşa-İzmit hattı Ankara’ya bağlandı. 1896 da Eskişehir-Konya demiryolu tamamlandı. Şirket daha sonra Konya-Basra Körfezi demiryolu imtiyazını da elde etti. Düşünülen hat Toroslar’ı aşıp Adana’ya inecek, oradan doğuya dönerek Fırat’ı aşıp Musul üzerinden Bağdat’a ve nihayet Basra’ya ulaşacaktı. 

Osmanlı Devleti’nin Almanya ile iyi yönde gelişen ilişkileri ithalat yaptığı ülkelerin oranlarını da değiştirdi. İngiltere’nin ikiyüzlü politikasına duyulan tepki uluslararası ticarete de yansıdı. Bundan sonra İngiltere ve Fransa’dan yapılan ithalat azalırken Almanya ve Avusturya’nın Osmanlı’ya daha fazla mal sattığı görüldü.

Osmanlı Devleti’nin 1878 yılı ile 1910 yılında değişen aşağıdaki ithalat tablosu bu durumu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

1870-osmanlı-ithalatı

 

4. DAĞILMAYI ÖNLEME ÇABALARI

Osmanlı Devleti’nde padişahlar ve devlet adamları devleti dağılmaktan kurtarmak için birçok ıslahat ve reform yaptılar. Bunun sonucunda aydınlar arasında devleti kurtarmaya yönelik fikir akımları ortaya çıktı. 

osmanlıda-fikir-akımları

Osmanlıcılık: Osmanlı Devleti’nde yaşayan değişik etnik grupların Fransız İhtilali’nin getirdiği milliyetçilik fikirlerinden etkilenerek bağımsız olma düşüncesinin ortaya çıkması Osmanlıcılık akımının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu akımın amacı şudur: Osmanlı Devleti’ni oluşturan bütün milletleri adalet, eşitlik, hürriyet ölçüleri içinde bir arada tutup Osmanlılık duygusu ile “Osmanlı Toplumu”nu oluşturmak. Temel düşüncesi ise Osmanlıcılık düşüncesi geçmişteki gibi uygulandığında tekrar başarılı olabilir fikridir. Akının temsilcileri, Ziya Paşa, Mithat Paşa, Namık Kemal’dir. Milliyetçilik akımını etkisiyle Balkan milletlerinin isyan ederek Osmanlı’dan ayrılmasıyla geçerliliğini kaybetmiştir. 

İslamcılık: Balkanlardaki panslavizm politikasını etkisiz hâle getirmek, Müslümanların devlete bağlılığını sağlamak ve içerideki siyasi rakiplerinin halk içindeki gücünün kırılmak istenmesi üzerine ortaya çıkmıştır. Millet olmanın en önemli özelliği dindir. Dinî birlik devleti ayakta tutabilir, düşüncesiyle İslam toplumlarının devletten ayrılmalarını önlemek amacındadır. Bu akıma göre devletin kurtuluşu halifelik makamının bütünleştirici etkisi ile Müslümanların bir çatı altında toplanması ile olabilir. Temsilcileri Mehmet Akif, Said Halim Paşa, Ahmet Hamdi Akseki’dir. I. Dünya Savaşı sırasında halifenin cihat çağrısına rağmen Müslüman Arapların İngilizlerle birlikte hareket etmeleri ile geçerliliğini kaybetmiştir. 

Türkçülük: İttihat ve Terakki iktidarı döneminde Osmanlı sınırları içinde yaşayan Türkleri dil ve kültür birliği etrafında birleştirip yönetime destek sağlama isteği ile ortaya çıktı. Türkleri millî bir duygu ile birleştirerek Osmanlı bayrağı altında kuvvetli bir unsur olarak yeniden dünya devletleri arasına sokmak amacındaydı. Dili, dini, soyu ve idealleri bir olan topluma dayanan devlet kalıcı olabilir. Dilde Türkçülük parolasıyla hareket ederek Türk tarihini, uygarlığını geliştirip dünyaya duyurmak, temel prensipleriydi. Temsilcileri Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Ömer Seyfettin’dir. Bilim ve teknikte Batı’nın örnek alınması, kültürel yapının korunması düşüncesiyle Yeni Türk Devleti’nin kurulmasında Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu milliyetçilik ilkesinin oluşmasında etkili olmuştur. 

Batıcılık: Batı’nın her alanda Osmanlı’nın önüne geçmesi, Osmanlı Devleti’nin tek kurtuluş yolunun bu yüzyılın ihtiyaçlarına uygun medeni bir devlet ve millet hâlini alması gerektiği düşüncesinin ortaya çıkmasından dolayı ortaya çıkmıştır. Türk toplumuna Batı’da gelişen düşünce, yönetim biçimi, yaşama tarzını getirerek ülkenin gelişmesini, kalkınmasını sağlamak amacını taşımaktadır. Bu akıma göre askerî ve idari alanda Avrupa’nın seviyesine ancak Avrupalıların izlediği yol ile ulaşılabilir. Temsilcileri Dr. Abdullah Cevdet, Tevfik Fikret, Celal Nuri’dir. Batı’nın sadece bilim ve tekniğinin alınması gerektiğini savunan anlayış Yeni Türk Devleti’nin temel taşlarından birini oluşturmuştur.  

 

5.KONU: 19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’ndeki Kültürel Gelişmeler
1. 19. Yüzyılda Osmanlı Toplum yapısında Meydana Gelen Değişmeler

XIX. yüzyılda Osmanlı toplum yapısı incelendiğinde dikkati çeken ilk özellik nüfus yapısındaki değişimdir. Bir yanda kaybedilen topraklarla birlikte genel nüfus azalırken diğer yandan da kaybedilen toprakların Müslüman halkı Anadolu’ya göç ettiği için şehir ve kasabalarda nüfus artışı yaşandı. İstanbul bir milyonu aşan nüfusu ile Avrupa’nın en büyük şehirlerinden biri oldu. Yine bu dönemde yaşanan göçler ile İstanbul’da Müslümanların gayrimüslimlere oranı %60’lar seviyesinden %80’lere çıktı. 

Bu yüzyılda Osmanlı Devleti, yaşadıkları bölgelerden göç etmek zorunda kalanlara kucak açtı. Avrupa’da 1848 ihtilali yaşanırken Avusturya sınırları içinde yaşayan Macarlar isyan etmişlerdi. Rusya ve Avusturya, Macarların bağımsızlık mücadelesini kanlı bir şekilde bastırınca Macarlar ve onlara yardımcı olan Lehliler, Osmanlı’ya sığındılar. Osmanlı Devleti mülteci olarak gelen bu grupları da Doğu Anadolu ve Çukurova’ya yerleştirerek toprak verdi.

XIX. yüzyılda, Osmanlı Devleti’nde şehirleşmenin hız kazandığı dönemler oldu. Şehirlerin görünümleri değişti. Tren ve buharlı gemiler ulaşımda kullanılmaya başlandı. Yeni rıhtımlar, limanlar, tren istasyonları kuruldu. Yabancı sermayenin Osmanlı’ya gelmesi ile bankalar, oteller, iş hanları, postaneler açıldı. İstanbul’da elektrik şebekesi kurularak İstanbullular elektrik kullanmaya başladılar. Elektrikli tramvay ve otomobil ile tanıştılar. Telefon ve telgraf kullanılmaya başlandı. Demir yolları yapımı hız kazanarak Anadolu ile bağlantıları sağlandı. Yeni hastaneler açıldı. Böylece ulaşım, haberleşme ve sağlık devletin öncelikli görevi hâline geldi. 

XIX. yüzyılda yaşanan bu yeniliklerde Avrupa devletleri örnek alınmıştı. Ancak alınan teknoloji ile birlikte Avrupa yaşam tarzı da Osmanlı toplumunda etkilerini göstermeye başladı. Özellikle büyükşehirlerdeki devlet yöneticileri Avrupa yaşam tarzının öncüleri oldular.

Türk – İslam yapısına uygun olarak yerleşmiş görgü kuralları ve mahallî kültür değişmeye başladı. Önceden Müslüman ve gayrimüslimler ayrı mahallelerde yaşarken artık aynı mahallelerde yaşamaya başladılar. Avrupalı krallar gibi giyinen II. Mahmut din adamı dışındaki memurlarına fes, pantolon, ceket giyme zorunluluğu getirdi. Böylece şehirlerde insanların kıyafet tarzı değişmeye başladı. Yenilikler Osmanlı üst düzey insanları arasında yaygınlaşırken halk çoğunlukla geleneklerine bağlı kaldı. 

Sultan Abdülmecid, Dolmabahçe Sarayı’na geçtikten sonra, burayı Batı tarzı koltuk ve sandalyelerle döşetti. Esasen alafrangalık denen yeni yaşam tarzının ortaya çıkması Kırım Savaşı sırasında, Osmanlı ordusu ile beraber savaşan İngiliz ve Fransız askerlerinin öncülüğüyle oldu. Yabancı dil bilmek önem kazandı. Dil bilmek memuriyetlerde yükselme nedeni olunca çocuk yetiştirmede yabancı mürebbiyelerden yararlanma yoluna gidildi. Yönetici ve zenginlerin oluşturduğu üst kesimin eğlence anlayışında da Batı tarzı değişiklikler başladı. Kadın erkek birlikte eğlenir oldular. Beyoğlu ve Pera İstanbul’un gözde eğlence merkezi hâline geldi.


2.Osmanlı Devleti’nde Basın Hayatında Meydana Gelen Gelişmeler

Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyılda basın ve yayın hayatında önemli gelişmeler yaşandı II. Mahmut Türkçe ve Fransızca olarak Takvimivakayi adında ilk resmî gazeteyi çıkardı. I. Abdülmecit döneminde Cerideihavadis adlı resmî gazete çıkarıldı. Türkler tarafından çıkarılan ilk özel gazeteTercümanıahval’dir. Başyazarı Şinasi olan bu gazete bir haber gazetesi olmaktan çok siyasi eleştirileriyle gündeme gelen bir fikir gazetesi niteliğindedir. Şinasi sonra da Tasviriefkâr adlı gazeteyi çıkardı. 

İlk Türk dergisi ise 1850’de yayımlanan Vekayıtıbbıye’dir. 1862’de Münif Paşa tarafından Mecmuaifünun yayınlanmaya başlamış, ilk mizah dergisi ise 1872’de Teodor Kasap’ın çıkardığı Diyojen olmuştur. Osmanlı basın yaşamının hareketlenmesi ve yönetime karşı eleştirilerin artması üzerine hükûmet tedbir almakta gecikmedi.Osmanlı Devleti bu amaçla 1864’te Matbuat Nizamnamesi çıkardı. Bu nizamname ile gazete kapama, para ve hapis cezaları uygulaması başladı. 

I. Meşrutiyet’in sona ermesi üzerine Avrupa’ya giden Ali Suavi, Namık Kemal, Ziya Paşa ve Agâh Efendi gittikleri yerlerde “Muhbir, Ulum, Hürriyet, İttihat” adında gazeteler çıkararak Babıali aleyhine yazılar yazdılar. II. Abdülhamit döneminde Tanzimat’ın getirdiği eşitlik ve kanunlara dayanan ilkelerin çiğnendiğini öne süren yabancı basın mensupları kapitülasyonlardan faydalanmak istediler. Devletin yabancı gazeteleri ve gazetecileri yasaklama teşebbüsleri karşısında basın hürriyetlerinin sınırlandığını iddia ettiler. Ancak II. Abdülhamit bunlara izin vermedi. Böylece kapitülasyonların basın alanına yayılması önlenmiş oldu. 

II. Meşrutiyet’in İlanı’ndan sonra yayın hayatında yeniden canlanma başladı. Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit, Hüseyin Kâzım, Tanin gazetesini çıkardılar. İttihat ve Terakki yönetimine karşı olanlar da Volkan gazetesi etrafında toplandılar.

Osmanlı’da basın – yayın hayatı içerisinde kadınlar da yer aldı. Yazarlıkla uğraşan kadınlar genellikle dönemin aydın bürokrat kesiminin iyi eğitim görmüş kızları ve eşleriydi. Bu kadın yazarlardan bazıları Fatma Aliye, Emine Semiye, Şair Nigar, Fatma Fahrünnisa, Fatma Kevser ve Gülistan İsmet’tir.

Osmanlı Devlet’inde ilk kadın dergisi 1869’da çıkan Terakki-i Muhadderat (Kadınların Yükselişi) dergisidir. Bu dergide Batı’daki kadın hareketleri ile ilgili bilgi verilmiş, kadınların eğitim görmesinin önemi üzerinde durulmuştur. 1886 yılında ise sahibi kadın olan ve yazı kadrosunun tamamı kadınlardan oluşan Şükufezar (Çiçek Bahçesi) dergisi yayımlanmıştır. 1895’te en uzun soluklu Hanımlara Mahsus Gazete yayın hayatına başlamıştır. Bu gazetede Fatma Aliye, kadın sorunları, kadınların çalışma ve toplumsal yaşama katılımı ve eğitim konularını ele almıştır. 

1908’de yayın hayatına başlayan Demet adlı dergide Halide Edip, İsmet Hakkı, Fatma Müzehher gibi kadın yazarların yazıları da yer almıştır. Bu dergide kadınların mesleki olarak sınırlandırılmalarına tepki gösterilmiştir.
3.Osmanlı Devleti’nde Eğitim alanında Meydana Gelen Değişmeler

XIX. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nde eğitim alanında büyük yeniliklerin yapıldığı dönem oldu. II. Mahmut yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra modern yöntemlere uygun eğitim alanındaki ıslahatlarına başladı. Yurt dışına öğrenci gönderildi. Medreseler aynen korunurken diğer taraftan da yabancı dil, matematik, fen gibi bilim alanlarında eğitim yapan okullar açıldı.

Bir yandan yeni anlayışla eğitim yapan okullardan mezun olanlar, diğer yandan geleneksel medrese eğitimi alanlar nedeniyle iki farklı düşünce oluştu. Osmanlı Devleti’ndeki bu iki farklı anlayışın çatışması devlet yıkılıncaya dek sürdü. Tanzimat döneminde de artarak yurt dışına öğrenci gönderilmesine devam edildi. Avrupa’da okuyanlar yurda dönünce Osmanlı Devleti’nde önemli görevler üstlendiler ve yararlı hizmetlerde bulundular. Bu sayede Osmanlı Devleti’nde askerlik, mühendislik, güzel sanatlar, tıp ve edebiyat alanında yenilikler görüldü. Tanzimat döneminde eğitim, devleti felakete gidişten kurtaracak bir yol olarak değerlendirildi. Bu amaçla eğitimle ilgili olarak okul ve sınıf ortamının düzenlenmesine, yeni ders araç ve gereçlerinin kullanılmasına, genel ve özel yeni öğretim metotlarının denenmesine başlandı. Ahmet Cevdet Paşa’nın önderliğinde Encümenidaniş kuruldu. Encümenidaniş, fen dersleri ile ilgili çevirilerin yapılmasına ve ders kitaplarının seçimine karar veren kurum özelliği taşıyordu. Nihayet 1857’de kurulanMaarifiumumiye Nezareti bugünkü Millî Eğitim Bakanlığı’nın görevlerini yerine getiren kurum olarak faaliyete geçti. 1861’de harbiye, tıbbiye ve bahriye dışındaki okullar bu kuruma bağlandı. 

Maarifiumumiye Nezareti daha sonra Maarifiumumiye Nizamnamesi’ni yayımladı (1869). Bu nizamnameye göre her köy ve mahalleye Sıbyan Mektebi kurulacaktı. Ayrıca eğitimin aşamalarını da belirleyen bu nizamname sıbyan mektebi, rüştiye, idadi, sultani, darülfünunun açılmasını hükme bağlamıştı. Yapılan çalışmalar sonunda 1868’de Galatasaray Sultanisi açıldı.

Osmanlı Devleti’nde darülfünun 1870 yılında açıldı. Bu okulda fen bilimleri, matematik, edebiyat, felsefe ve hukuk bölümleri yer alıyordu. Üç defa açılıp kapanan bu okul 1900 yılında bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin yerinde Darülfununuşahane adıyla yeniden açıldı. 

Eğitim alanındaki gelişmelere II. Abdülhamit döneminde de devam edildi. Yeni okulların yapılması için bütçeden ödenek ayrıldı. Çeşitli meslek ve sanat okullarının açılması sağlandı. (Baytar Mektebi, Orman ve Maden Mektebi, Telgraf Mektebi, Kadastro Mektebi, Dişçi Mektebi vb. …)

II. Abdülhamit döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanından sonra eğitim alanındaki gelişmeler daha da hızlandı. Hem İstanbul’da hem de taşrada kızlara ait okulların sayısında artış görüldü. Örneğin İstanbul’da 1877’de dokuz tane kız rüştiyesi varken bu sayı 1908’de seksen beşe yükselmişti. Sultanilerin sayısı da aynı oranda artmıştı.

4. Azınlık ve Yabancı Okullar Sorunu

Osmanlı Devleti, çok uluslu yapısı gereği bünyesinde barındırdığı gayrimüslimlerin eğitiminde tam bir serbestlik tanımıştı. Gayrimüslimler çocuklarına ister yurt dışında isterlerse yurt içinde kendi cemaat okullarında eğitim aldırabiliyorlardı. Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyıl öncesinde de kapitülasyonlar nedeniyle açılmış yabancı okullar mevcuttu. Avrupa devletleri kendi dil, din ve kültürlerini yayarak siyasi nüfuzlarını artırmak için bu okulları bir araç olarak görüyordu. Osmanlı Devleti’nin bu okullar üzerinde bir denetim hakkı yoktu.

Tanzimat döneminde kendine tanınan hakların etkisi ile yabancı ve azınlık okulları büyük gelişme gösterdiler. Rumlar 1844’te Heybeliada’da papaz yetiştirmek için ilahiyat okulu kurdular. Patrikhane burada yetiştirdiği ihtilalci papazları ülkenin her tarafına göndererek Ortodoks azınlıklar içinde Türk düşmanlığı yaptırıp büyükYunanistan ideali için çalıştırdı.

Yahudiler 1854’te Musevi Asri Mektebi’ni kurdular. Allians İsraelit (Alyans İsrailit) adlı Yahudi örgütü de çok sayıda okul açtı. Ermeniler de birçok yeni okul açtılar. Modern eğitim metotlarını ve ders araçlarını Osmanlı Devleti’ne getiren bu okulların Osmanlı’ya faydasından çok zararı dokundu. Bu okulların İstanbul, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Filistin topraklarında açılması dikkat çekicidir. Bu durum Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti’nde sömürgeler elde etmek ve Orta Doğu petrollerine ulaşmak için Osmanlı azınlıklarını kullandığının göstergesidir.

Yabancı ve azınlık okullarının bölücü ve zararlı faaliyetler ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra 3 mart 1924’te çıkarılan Tevhiditedrisatkanunu ile büyük ölçüde çözülmüştür.


5.19. Yüzyılda Osmanlı devleti’nde Kültür Sanat ve Mimarî Alanındaki Gelişmeler

XIX. yüzyılda Osmanlı toplumunda her alanda yaşanan değişmeler kültür ve sanat alanında da kendini gösterdi. Mimaride, resimde, musikide geleneksel anlayışın yanında Avrupa’nın etkisi ile yeni akımlar başladı. Bunun sonucunda klasik sanatlarımız üzerindeki saray destek ve teşviki azalmış bu da klasik sanatçıların zor dönemler yaşamasına yol açmıştır. 

XIX. yüzyılda resim sanatında Avrupa’nın gerçekçi resim üslubu Osmanlı sanatçılarını da etkiledi. II. Mahmut, Avrupa’dan getirttiği ressamlara portresini yaptırıp Babıali’ye astırttı. Yine bu dönemde okulların ders programlarına resim dersi kondu. Yurt dışına öğrenci gönderilirken resme yetenekli öğrenciler de gönderilmişti. Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet Paşa, bu öğrenciler arasından yetişmiş ilk ünlü ressamlarımızdır. 

Sultan Abdülaziz de II. Mahmut gibi Avrupalı ressamlara tablolar yaptırdı.Aynı zamanda kendisi de resim yapıyordu. 

Avrupa’da eğitim gördükten sonra yurda dönen Osman Hamdi Bey, Sanayiinefise Mektebi’ni açtı. Böylece Osmanlı Devleti’nde ilk kez resim eğitimi verilen okul açılmış oldu. Yine Avrupa’da eğitim görenler arasından Şevket Dağ gibi ressamlar yetişti. İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, XX. yüzyılın ünlü ressamları arasında yer aldılar.

Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyılda Batı etkisi ile hat sanatı hariç diğer sanat dallarında değişme başladı. Bu yüzyılın tezhiplerinde Avrupa’nın barok ve rokoko tarzı motifleri yaygınlaştı. Millî karakterimiz hâline gelen desenler kaybolmaya başladı. Çinicilikte de gerileme yaşandı. Seramik sanatında İznik, yerini kaybederken küçük kap kacaklar yapan Kütahya önem kazandı.

Osmanlı sanatı içinde yer alan ciltçilikte gelişme yaşandı. Ciltlemede deri kullanımına devam edilirken kadife, sırma ve kumaşlarla süslenmiş eserler ortaya çıktı. 

Osmanlı müzeciliğinin ilk adımları da bu yüzyıl ortalarında atıldı. XIX. yüzyılda eski eserlere duyulan merak bir hayli artmıştı. Osman Hamdi Bey 1881’de Müzeyihümayun’un başına geçirildi. II. Abdülhamit’in emri ile İstanbul’daki arkeoloji müzesini (Asarıatika) kurdu. Onun çalışmaları ile Osmanlı arkeolojisi uluslararası bilim dünyasındaki yerini aldı.

Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyılda Batılılaşma; resim, heykel, müzik, tiyatro gibi tüm sanat dallarını etkisine almışsa da mimari en hızlı etkileşimin uygulandığı alan olmuştur.

Batıdaki bütün üsluplar ile Osmanlı mimari üslubu aynı anda kullanıldığı eserler ile karşımıza çıkar. Beylerbeyi ve Çırağan Sarayları bu anlayışla inşa edilmiştir. Seçmeci (eklektik) tarzı denen bu üslubun diğer örnekleri ise Yıldız Camisi Hamidiye Camisi ve Aksaray Valide Camisi olarak günümüze kadar gelmişlerdir. 
çırağan-sarayı
XIX. yüzyıl Osmanlı mimarisinde, ampir üslubunun etkisi ile Ortaköy Camisi, Dolmabahçe Camisi Nusretiye Camisi ve II. Mahmut’un türbesi inşa edildi. 

XX. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa’ya duyulan tepki nedeniyle Avrupa seçmeciliğinin yerini milliyetçilik akımının mimariye yansıması ile millî tarz aldı. Osmanlı mimarisinde kendine dönüş başladı. Bu döneme mimaride neoklasik dönem denir. Bostancı ve Bebek Camileri ile Haydarpaşa İskelesi bu anlayışla yapıldı.

Cumhuriyet döneminde ise tüm bu üslupların yerini betonarme tekniği ile yapılan binalar aldı.


6.Müzik Eğlence ve Spor

 

XIX. yüzyıl özellikle Tanzimat devri Osmanlı eğlence anlayışının değiştiği dönem oldu. Klasik eğlence anlayışının yanında Batılılaşmanın etkisi ile müzik, eğlence, tiyatro ve spor alanında yeni gelişmeler yaşandı. II. Mahmut kurarak modern anlamda müzik eğitiminin başlamasını sağladı. Avrupa’dan getirttiği Donizetti’ye askerî bandoyu kurdurttu. I.Abdülmecit döneminde Osmanlı saraylarında Batı operaları seslendirildi. Buna rağmen klasik Türk müziği de gelişmesini sürdürdü. Dede Efendi, Hacı Arif Bey, Zekai Dede, bu dönemin sanatçıları oldular. XIX. yüzyıl Osmanlı Devleti’nde eğlence türleri arasına tiyatro da girdi. I. Abdülmecit döneminde modern Osmanlı tiyatrosunu kurdu. I. Abdülmecit ve II. Abdülhamit, Dolmabahçe ve Yıldız Saraylarında tiyatro oyunu sahnelettiler. Tiyatro halk arasında yerleşmeye başladı. Adana ve Bursa’da şehir tiyatroları kuruldu. Şinasi adlı ilk Türk tiyatro eserini yazdı. Oyun halkın büyük ilgisini
çekti. Spor alanında ilk değişiklik okullara jimnastik dersinin konması ile başladı. Osmanlı toplumunun İngilizler aracılığı ile tanıdığı futbol büyük ilgi gördü ve yaygınlaştı.

güllü-agop-tiyatro

1903’te Beşiktaş, 1905’te Galatasaray, 1907’de Fenerbahçe kulüpleri kuruldu. 1908’de Selim Sırrı (Tarcan) tarafından kuruldu.Yelken, kürek, yüzme, bisiklet, tenis, boks, eskrim ve binicilik gibi modern sporlar yapılmaya başlandı. Osmanlı Devleti ilk kez 1912 Stockholm (Stokholm) Olimpiyatlarına katıldı.

 

6.KONU: 20. Yüzyılda Osmanlı Devleti ve Savaşlar
1.Trablusgarp Savaşı

trablusgarp-savaşı

İtalya siyasi birliğini sağladıktan sonra giderek gelişen sanayisine kaynak bulmak amacıyla ham madde ve pazar arayışına girdi. İngiltere ve Fransa, İtalya’yı Almanya’nın yanından ayırmak ve kendi sömürgelerini güvence altında tutmak için İtalya’yı Trablusgarp’a yönlendirdiler. Trablusgarp’ın coğrafi konum itibarıyla İtalya’ya yakın olması ve Osmanlı Devleti’nin burayı karadan ve denizden savunacak gücünün olmaması İtalya’nın işini kolaylaştırıyordu.

İtalya, Osmanlı Devleti’ne Trablusgarp’ı uygarlık açısından geri bıraktığı ve buradaki İtalyan tüccarlara kötü davrandığı gerekçesi ile ültimatom vererek bu bölgeyi boşaltmasını istedi. Osmanlı Devleti’nin bu durumu kabul etmemesi üzerine aynı gün savaş ilan etti (28 Eylül 1911). Trablusgarp’a asker çıkaran İtalya işgallere başladı. İngiltere ve Fransa tarafsızlık bahanesi ile 

Osmanlı ordusunun Mısır’dan geçişine izin vermediler. Osmanlı deniz gücü yetersiz olduğu için donanma da gönderilemedi. Osmanlı Devleti yerli halkı İtalya’ya karşı teşkilatlandırıp direnişe geçirmek için bölgeye gönüllü subaylarını gönderdi. Mustafa Kemal Derne ve Tobruk’ta, Enver Bey Bingazi’de önemli başarılar elde ettiler. İtalya, bölgedeki direnişi kıramayınca Osmanlı Devleti’ni barışa zorlamak için Oniki Ada’yı işgal etti. Çanakkale Boğazı’nı topa tuttu. Bu sırada Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne saldırması ile Balkan Savaşları başladı. İki cephede birden savaşamayacağını anlayan Osmanlı Devleti barış istemek zorunda kaldı. Osmanlı Devleti ile İtalya arasında 15 Ekim 1912 de Ouchy (Uşi) Antlaşması imzalandı. 

Bu antlaşmaya göre: 

– Trablusgarp ve Bingazi, İtalya’ya bırakılacaktı.
– Balkanlardaki durum kesinleşinceye kadar On İki Ada geçici olarak İtalya’da kalacaktı.
– Trablusgarp halkı dinî bakımdan Osmanlı halifesine bağlı olacaktı. 

Uşi Antlaşması ile Osmanlı Devleti Kuzey Afrika’daki son toprağını da kaybetmiş oldu. İtalya, Balkan Savaşları bitmesine rağmen adaları Osmanlı Devleti’ne geri vermedi. II. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılınca On İki Ada Yunanistan’a verildi (1947). 

 


2.Balkan Savaşları
a.Dömeke Meydan Savaşı

dömeke-meydan-savaşı

1829 Edirne Antlaşması ile bağımsızlığını elde eden Yunanistan Megali İdea amacını hayata geçirmek için Etnikieterya Cemiyeti’ni kurmuştu. Bu cemiyetin kışkırtmaları sonucunda 1896’da Girit’te isyan çıktı. Müslüman Türklere uygulanan zulüm karşısında Osmanlı Devleti’nde büyük tepki uyandı. İsyan sırasında Yunanistan Girit’e asker çıkardı. Bu durum Osmanlı – Yunan Savaşı’nın çıkmasına neden oldu.Yunan Ordusu Dömeke Meydan Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğratıldı (1897).

Türk ordusuna Atina yolunun açılması Rusya ve Avrupa devletlerini telaşlandırdı. Bu devletlerin girişimiyle İstanbul’da bir konferans toplandı. Bu konferans sonucunda taraflar savaştan önceki sınırlarına çekildi ve Girit’e özerklik tanındı. Başına da Yunanlı vali atandı. Yunanistan savaşla ele geçiremediği Girit’i II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Osmanlı Devleti’nde yaşanan karışıklıklar sırasında topraklarına kattı (1908).


b.1.Balkan Savaşı

Osmanlı Devleti’nin Almanya’ya yaklaşmasından rahatsız olan İngilter Reval görüşmesinde (1908) Rusya’yı Balkanlar üzerindeki politikalarında serbest bırakmıştı. Bunun sonucunda Rusya, Balkan devletleri arasındaki ittifaklarda etkili olmaya başladı. Rusya’nın kışkırtmasıyla Balkanlarda yayılmacı politikalarına devam eden Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki topraklarını paylaşmak için ittifak oluşturdular.

Balkan devletleri Osmanlı Devleti’nden Makedonya’da Hristiyanlar lehine ıslahatlar yapılmasını istediler. İstekleri kabul edilmeyince 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne saldırması ile I. Balkan Savaşı başladı.

Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan da art arda savaşa katıldı. Osmanlı Devleti dört cephede birden savaşmak zorunda kaldı. Bulgarlar; Edirne, Kırklareli ve Lüleburgaz’ı ele geçirip Çatalca’ya kadar ilerlediler. Yunanlılar Ege Adalarını ve Selanik’i ele geçirdiler. Makedonya; Sırplar, Karadağlılar ve Bulgarlar tarafından işgal edildi. Osmanlı Devleti ile sınırı kalmayan Arnavutluk, bağımsızlığını ilan ederek Osmanlı Devleti’nden ayrılan son Balkan devleti oldu (1913).

Avrupa devletleri durumu değerlendirmek ve Balkanlardaki savaşı durdurmak amacıyla Londra’da bir konferans toplanmasını sağladılar. Londra Konferansı sürerken İttihat ve Terakki Partisi Babıali Baskını ile hükûmeti ele geçirdi (23 Ocak 1913). 

Londra Konferansı’nın sonunda Osmanlı Devleti ile Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ arasında Londra Antlaşması imzalandı (30 Mayıs 1913). Bu antlaşmaya göre: 

– Edirne, Kırklareli, Dedeağaç ve Trakya’nın tamamı Bulgaristan’a verilecek ve Midye-Enez hattı sınır olacaktı.
– Güney Makedonya, Selanik ve Girit,Yunanistan’a bırakılacaktı.
– Orta ve Kuzey Makedonya Sırbistan’a verilecekti.
c.2.Balkan Savaşı

I. Balkan Savaşı sonucunda Osmanlı Devleti’nin Balkanlardan çekilmesi bölgede siyasi otorite boşluğuna yol açtı. Bulgaristan’ın daha fazla toprak aldığını öne süren Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ birleşerek Bulgaristan’a saldırdılar. Böylece II. Balkan Savaşı başlamış oldu (29 Haziran 1913). Bu savaşta Romanya da Bulgaristan’a savaş açarak savaşa dâhil oldu. Bu durumdan faydalanan Osmanlı Devleti, Bulgaristan’a savaş açarak Edirne ve Kırklareli’ni geri aldı. Her cephede yenilgiye uğrayan Bulgaristan’ın isteği üzerine II. Balkan Savaşı’nı bitiren antlaşmalar imzalandı. 

– Bükreş Antlaşması (10Ağustos 1913)
– İstanbul Antlaşması (29 Eylül 1913)
– Atina Antlaşması (14 Kasım 1913)

 

Bükreş Antlaşması (10 Ağustos 1913)

Bulgaristan ve Balkan devletleri arasında yapılan bu antlaşmaya göre: 

– Manastır, Üsküp ve Priştine Sırbistan’a,
– Serez, Drama ve Selanik Yunanistan’a,
– Güney Dobruca Romanya’ya bırakıldı.

İstanbul Antlaşması (29 Eylül 1913)

Bulgaristan ve Osmanlı Devleti arasında yapılan bu antlaşmaya göre: 

– Edirne, Kırklareli ve Dimetoka Osmanlı Devleti’ne bırakılacaktı.
– Kavala ve Dedeağaç Bulgaristan’ın olacaktı.
– Meriç Irmağı iki devlet arasında sınır olacaktı.
– Bulgaristan’da yaşayan Türkler Bulgarlarla eşit haklara sahip olacaklardı.

 

Atina Antlaşması (14 Kasım 1913)

Yunanistan ve Osmanlı Devleti arasında imzalanan bu antlaşmaya göre:

 

– Yanya, Selanik ve Girit Yunanistan’ın olacaktı.
– Yunanistan’da kalan Türk azınlığın hakları güvence altına alınacaktı.
– Osmanlı Devleti, sınırları kalmamasına rağmen Sırbistan ile de İstanbul Antlaşması’nı imzaladı.

Bu antlaşma ile Sırbistan’da kalan Türklerin hakları güvence altına alınmış oldu.

 

3. 1. Dünya Savaşı ve Osmanlı Devleti’nin Sonu

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibarenAvrupa’da önemli gelişmeler yaşandı. 1870’te İtalya, 1871’de ise Almanya siyasi birliklerini kurarak Avrupa sınırları içindeki yerlerini aldılar. İtalya ve Almanya’nın siyasi birliklerini kurması Avrupa’daki güçler dengesini bozdu. Almanya ve İtalya’nın sömürgecilik faaliyetlerine yönelmeleri Fransa ve İngiltere’nin savunma önlemleri almasına ve sömürge yollarının güvenliğini sağlama çalışmalarına yol açtı. Bunun sonucunda Avrupa’da devletleri arasında bloklaşmalar oluştu. 

1882’de Almanya, İtalya ve Avusturya – Macaristan İmparatorluğu Üçlü İttifak (bağlaşma) devletleri adı altında birleştiler. Bu ittifaka karşı 1907’de İngiltere, Fransa ve Rusya Üçlü İtilaf (anlaşma) devletlerini oluşturdular. Bu bloklaşmalar Avrupa’da başlayıp dünyanın değişik bölgelerine yayılan I. Dünya Savaşı’nın çıkmasında etkili olmuştur. 

I. Dünya Savaşı’nın Nedenleri 

1.dünya-savaşının-nedenleri

Genel Nedenler: 

– Fransız İhtilali sonucunda ortaya çıkan milliyetçilik akımının etkisi,
– Sanayi İnkılabı ile birlikte sömürgeciliğin hızlanması,
– Ham madde ve pazar arayışının devletler arası rekabete dönüşmesi,
– Avrupa devletleri arasında bloklaşma ve silahlanma yarışının hızlanması. 

Özel Nedenler. – İngiltere ve Almanya arasındaki ham madde ve pazar anlayışından kaynaklanan rekabetin olması,
– Fransa’nın 1871 Sedan Savaşı’nda Almanya’ya kaptırdığı Alsas Loren kömür havzasını geri almak istemesi,
– Avusturya – Macaristan İmparatorluğu ile Rusya’nın Balkanlara hâkim olma düşüncesi, – İtalya’nın Akdeniz’e egemen olma düşüncesi,
– Rusya’nın dünya ticaretinden pay almak için sıcak denizlere ulaşmak amacını taşıması ve – Balkanlarda uyguladığı Panslavizm politikası,
– Japonya’nın Asya ve Büyük Okyanus’ta yayılma amacını gütmesi.


a. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşına Girmesi

I. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti’nde padişah V. Mehmet Reşat’a rağmen yönetim, İttihat ve Terakki Fırkası’nın elinde idi. Savaş öncesinde Osmanlı Devleti ittifaklardan birine dâhil olmak istiyordu. Osmanlı Devleti İtilaf Devletleriyle birlikte savaşa katılmak istediğini belirtti. Ancak İtilaf Devletleri Osmanlı topraklarını kendi paylaşım sahası olarak gördüklerinden duruma soğuk baktılar ve tarafsız kalmasını istediler. 

1.dünya-savaşında-taraflar

İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden Enver Paşa, savaşıAlmanya’nın kazanacağını tahmin ediyordu. Almanya’nın yanında savaşa girilirse Balkan Savaşlarıyla kaybedilen toprakların geri alınabileceğini, kapitülasyonların kaldırılacağını ve Kafkasya’daki Türk dünyası ile birleşilebileceğini düşünüyordu. Zaten XIX. yüzyılın sonlarından itibaren iyi yönde gelişen Osmanlı-Almanya ilişkileri daha da pekişti. 2 Ağustos 1914’te gizli bir Osmanlı -Almanya ittifak antlaşması imzalandı. 

Almanya, Osmanlı Devleti’nin jeopolitik konumu nedeniyle kendi yanında savaşa girmesini istiyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti Kafkasya’da Rusya ile Süveyş Kanalı’nda da İngiltere ile savaşırsa kendi yükü hafifleyecek ve İngiltere’nin sömürgelerine giden yolları kesebilecekti. Boğazlar yolu ile Rusya’ya yardım gönderilmesi de engellenecek, Osmanlı padişahının halifelik sıfatını kullanarak Müslüman devletlerin savaşa girmesi sağlanacaktı. 

Savaş başlarında Osmanlı Devleti, tarafsızlığını ilan etmiş ve kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırdığını açıklamıştı. Bu durum itilaf devletlerini memnun etmedi. Almanya ise diğer devletlerin kabul etmesi hâlinde kapitülasyonların kaldırılmasını kabul edeceğini belirtti. Diğer taraftanAkdeniz’de İngiliz donanmasından kaçan Goben ve Breslav isimli Alman savaş gemileri, Boğazları geçerek Osmanlı Devleti’ne sığındı. Osmanlı Devleti bu gemileri satın aldığını bildirerek İngilizlere vermedi. Yavuz ve Midilli olarak isimlerinin değiştirildiği gemiler, Karadeniz’e açıldılar. Rusya’nın Sivastopol ve Odessa Limanlarını bombaladılar. Böylece Osmanlı Devleti resmen savaşa katılmış oldu (13 Kasım 1914). Padişah V. Mehmet Reşat tarafından cihat ilan edildi. Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi ile savaş alanı daha da genişledi ve cephe sayısı artmış oldu.


b. Osmanlı Devleti’nin Savaştığı Cepheler

 osmanlının-savaştığı-cepheler

Taarruz Cepheleri 

1. Kafkas Cephesi
2. Kanal Cephesi 

Savunma Cepheleri 

1. Çanakkale Cephesi
2. Irak – Musul Cephesi
3. Hicaz – Yemen Cephesi
4. Suriye – Filistin Cephesi 

Müttefiklere Yardım Amacıyla Açılan Cepheler 

1. Makedonya Cephesi
2. Galiçya Cephesi
3. Romanya Cephesi

 

 

Kafkas Cephesi

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşına katılması üzerine Rus kuvvetleri Erzurum ve Sarıkamış yönünde ilerlemeye başladılar. Rusya’nın Osmanlı Devleti üzerindeki emellerine son verme ve Pantürkizm politikası çerçevesinde dünya Türklüğünü birleştirme düşüncesinde olan Enver Paşa, komutasındaki ordu ile taarruza geçti.

Kafkas Cephesinde yapılan bu savaşlarda Enver Paşa Ruslara karşı başlangıçta başarı kazandıysa da şiddetli kış ve salgın hastalıklar nedeniyle büyük kayıplar verdi. 22 Aralık 1914’te başlayan, 19 Ocak 1915’e kadar devam eden Sarıkamış harekâtında sadece soğuk nedeniyle 30.000 Türk askeri donarak öldü. Bu olaydan sonra harekete geçen Ruslar; Van, Muş, Bitlis, Erzincan ve Trabzon’u işgal ettiler. Bu bölgedeki Ermeniler de Ruslarla birlikte hareket ederek işgal ettikleri yerlerde katliam yaptılar. Bugün Ermenilerin dünya kamuoyuna duyurmaya çalıştıkları 1915 olayları bu esnada yaşandı. Osmanlı Devleti Ermenilerin Ruslarla iş birliğini önlemek ve katliamlarını durdurmak için Ermeni terör örgütleri olan Hınçak ve Taşnak cemiyetlerini kapattı. Ayrıca savaş bölgesinde yaşayan Ermenilerin geçici olarak Suriye’ye göç etmelerini sağladı.

Çanakkale Savaşlarından sonra Doğu cephesine ordu komutanı olarak atanan Mustafa Kemal 6-7 Ağustos 1916’da Muş ve Bitlis’i Ruslardan geri aldı. Rusya’da Ekim 1917’de Bolşevik İhtilali’nin çıkması bu cephede Osmanlı Devleti’ni rahatlattı.Yeni Rus yönetimi 3 Mart 1918’de İttifak Devletleri ile imzaladığı Brest Litowsk Antlaşması ile savaştan ayrıldı.


c. Savaşın Sona Ermesi ve Yapılan Antlaşmalar

 I. Dünya Savaşı Yıllarında Ermeni Sorunu

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesi Ermeniler tarafından büyük bir fırsat olarak görüldü. Rusya Ermenileri, Rus ordusu ile birlikte Osmanlı Devleti’ne saldırı hazırlıklarına başladılar. I. Dünya Savaşı’nın başlarında Rusya, Doğu Anadolu’da Erzurum, Erzincan, Muş ve Bitlis’i işgal ederek bu bölgedeki Ermenileri yeniden ayaklandırdı. 

Ermeni Tehciri 

Rusya tarafından silahlandırılan Ermeniler, Türk köylerine baskınlar yaparak katliama giriştiler. Rusya’nın amacı Ermenileri kullanarak Doğu Anadolu’yu ele geçirmekti. Osmanlı Devleti’nin Çanakkale cephesinde ölüm kalım savaşı verdiği sırada Ermeniler, topyekün isyan için çalışmalarını hızlandırdılar. Ermeni örgütlerinin resmî gazetesi olan Ararat, Ermenilere yapacakları eylemleri açıklayan aşağıdaki beyannameyi yayımladı (Ağustos 1914). 

Yayımlanan beyannameyi hemen uygulamaya koyan Ermeniler Türk halkına en büyük zararı I. Dünya Savaşı yıllarında verdiler. Rus ordusu ile birlikte hareket eden Ermeniler Doğu ve Güneydoğu’da birçok yerde isyanlar çıkardılar. Şubat 1915’te Van’da olaylar başlattılar. Rus orduları buradaki Ermenilerin yardımı ile ilerleyerek Van’ı işgal etti ve buraya Ermeni vali atadı. Muş ve Bitlis’te de aynı durum yaşandı. Komiteciler ve kilisenin ortaklaşa başlattığı katliamları, Akdamar Ruhban Okulu yönetiyordu. 

Ermenilerin Anadolu’daki faaliyetlerinin en açık şekilde görüldüğü yer Van oldu. Dönemin Osmanlı valisi Cevdet Bey, Türkleri Ermeni katliamından kurtarabilmek için Dahiliye Nezareti’nin bilgisi dahilinde göç yaptırdı. Türkler her şeylerini bırakarak Tatvan, Bitlis, Diyarbakır ve Urfa’ya doğru göçe başladılar. Göç eden Türkler, yollarda Ermeni çeteleri tarafından katledildiler. Yine Van’ın Zeve köyünün bütün halkı, kadın çocuk ayrımı yapılmaksızın Ermeniler tarafından öldürüldüler. Çeşitli nedenlerle göç edemeyenlerin de büyük bölümü Ermenilerce öldürülürken özellikle kadınlar çok kötü muameleye maruz kaldılar. 

Bütün bunlar olurken Ermenileri sadece Rusya değil İngiltere ve Fransa da destekledi. Bu devletler, Rusya’nın güdümünde bir Ermeni devleti kurulmasını seyretmektense kendilerinin yardımı ile bağımsız bir Ermeni devletinin kurulmasını çıkarlarına uygun buluyorlardı.Ayrıca Osmanlı Devleti’nin cephe gerisinde yıpratılarak içten yıkılmasını sağlamak için de Ermeni isyanlarını desteklediler. 

Osmanlı Devleti Ermeni komitelerinin desteği ile isyanların büyüdüğünü görünce birtakım önlemler almaya başladı. Osmanlı Dahiliye Nezareti 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni komite merkezlerinin kapatılması, belgelerine el konulması ve komite elebaşılarının tutuklanmasını bir genelge yayımlayarak ilgili merkezlere bildirdi. Sözü edilen genelge günümüz Türkçesi ile aşağıdaki gibidir: 

“Hınçak, Taşnak ve benzeri komitelerin gerek başkentte ve gerek diğer illerde bulunan şubelerinin derhal kapatılmaları, belgelerine, kesinlikle kaybolmayacak bir biçimde, el konulması, komitelerin başkan ve ileri gelenlerinden hükûmetçe tanınan fanatik kişilerle, önemli ve zararlı Ermenilerin hemen tutuklanması bulundukları yerlere devam ve oturmalarında sakınca görülenlerin uygun görülecek yerlerde toplattırılarak kaçmalarına fırsat verilmemesi, gerekli görülecek yerlerde silah aramasına başlanılması ve gerekenlerin derhal Divanıharb’e verilmesi hükûmetçe kararlaştırılmış olduğundan; bu konuda sivil memurlarla işbirliğinde bulunulması ve onlar tarafından istenilecek her türlü yardımın hemen yerine getirilmesi önemle rica olunur.” 

Bu genelge üzerine İstanbul’da Hınçak ve Taşnak Ermeni komitelerinin elebaşılığını yapan 2345 kişi tutuklandı. Ermenilerin “soykırım yıl dönümü” diye andıkları ve her yıl Amerika Birleşik Devletleri’nin meclislerine getirilen “24 Nisan” günü meselesi, bu genelgenin yayınlandığı günü işaret eder. 

Alınan bu önlemler de sonuç vermeyince 27 Mayıs 1915 tarihinde Tehcir Kanunu çıkarıldı. Savaş alanı içindeki Ermenileri göç ettirme ve yerleştirme ile ilgili bu geçici kanun 1 Haziran 1915’te Takvimivakayi gazetesinde yayımlandı. 1912 yılında yapılan nüfus sayımına göre Osmanlı Devleti topraklarında 1 milyon 300 bin Ermeni yaşamaktaydı. Bu kanunla, bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanlar savaş bölgesinden alınıp ülkenin güvenli bölgelerine göç ve yerleşime tabi tutuldular. Bu uygulama aynı zamanda Ermeni halkın can güvenliğini de sağladı. Çünkü bu çeteler terör eylemine ve isyana katılmayan Ermenileri de öldürüyorlardı. Tehcir Kanunu’na göre göç ettirilen 702 bin 900 Ermeni için uygun görülen bölge bugünkü Güneydoğu Anadolu’nun güneyi ile Kuzey Suriye arasında kalan bölge idi. 

Tehcir Kanunu üç maddeden oluşuyordu: 

1. Madde : Sefer zamanında ordu, kolordu ve tümen komutanları ve bunların vekilleri ve bağımsız bölge komutanları, halk tarafından herhangi bir şekilde hükûmet emirlerine, yurt savunmasına, mevcut düzene ve güvenlik işlerine karşı durum alan ve silahla saldıran ve direnenleri görürlerse hemen askerî kuvvetlerle karşı koyacaklardır, saldırı ve direnmeyi kökünden yok etmekle yetkili ve yükümlüdürler. 

2. Madde : Ordu ve bağımsız kolordu ve tümen komutanları, askerî nedenlere dayanan, casusluk ve hainliklerini hissettikleri bölge halkını, tek tek veya toplu olarak memleketin diğer bölgelerine gönderebilirler ve oralarda oturtabilirler. 

3. Madde: Bu kanun yayımlandığı tarihten itibaren geçerlidir (27 Mayıs 1915). 

Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret gösterdi. Aynı bölgelerde Ermenilerden başka Süryani, Keldani, Musevi ve Rum gibi başka gayrimüslimler de yaşıyordu. Bunların göçe tabi tutulmamaları sadece isyana katılan Ermenilerin göç ettirilmesi dikkat çekicidir.

Osmanlı Dahiliye Nezareti yayımladığı yönetmeliklerle göçün nasıl yapılacağını en ince ayrıntılarına kadar planladı.

Bu yönetmeliklerle devletin aldığı koruyucu tedbirler özetle şunlardır: 

1. Yerleri değiştirilen Ermenilerin her türlü vergileri ertelenmiştir.
2. Ermenilerin diledikleri eşyalarını beraberinde götürmelerine izin verilmiş, gayrimenkullerinin de ucuza satılmaması için tedbir alınmıştır.
3. Tehcire tabi tutulan Ermenilerin yol boyunca her türlü ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli memurlar tayin edilmiştir.
4. Gerek sevk merkezlerinde ve gerekse sevk sırasında göçmenlere saldırılmaması için gerekli tedbirler alınmış, saldıranlar ise hemen yakalanıp Divanıharb’e gönderilmiştir.
5. Yerleştirilecekleri yerlerde tarım arazilerinin verimli olması ve suyun bulunması istenmiş, can ve mal güvenlikleri için karakolların kurulması sağlanmıştır.
6. Ermeni milletvekillerinin, Türk ordusundaki Ermeni askerlerin, subayların ve askerî doktorların aileleri nakledilmemiştir.
7. Yaşlılar, güçsüzler, körler, dul ve yetimler tehcire tabi tutulmamıştır.
8. Bütün bu ilkelerin uygulanmasında sırasıyla kaymakam, mutasarrıf ve valiler sorumlu tutulmuşlardır. 

Tehcir gereği Erzurum, Van, Bitlis vilayetlerinden çıkarılan Ermeniler Musul’un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana ve Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye’nin doğu ve güneydoğusuna nakledildiler. Göç ettirilen Ermenilerin yerleştirilecekleri yerlerde tarım arazilerinin verimli olmasına dikkat edilmiş yine buralarda güvenliklerini sağlamak için karakollar kurulmuştur. Ayrıca gittikleri yerlerde eski meslek ve işlerini yapmalarına imkân sağlanmıştır.

Bu göç sırasında Ermenilerin sıkça iddia ettikleri gibi 1 milyon 500 bin Ermeni ölmemiştir. Osmanlı istatistiklerinde I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusu 1 milyon 300 bindir. Bu durumu tarafsız nüfus bilimcileri de onaylamaktadır. Yine kayıtlara göre tehcire tabi tutulan Ermeni nüfusu 702 bin 900’dür. Ermenilerin tehciri de dâhil bütün bu isyanlar ve savaş sırasında tarafsız araştırmacıların verdiği rakamlara göre savaş ve hastalıklar dahil 300 bin Ermeni hayatını kaybetmiştir. 

Oysa Rus resmî belgelerine göre sadece Erzurum, Erzincan, Trabzon, Bitlis ve Van’da Ermeniler yaklaşık 600 bin Türk’ü katlettiler ve 500 binini de göçe zorladılar. Ermeni ayaklanmalarına destek veren Bogos Nubar Paşa için aynı dönemde ölen Türklerin sayısı 1 milyon 400 bindir. 

Mayıs 1915’te başlatılan Ermeni tehciri 24 Ekim 1916’da tamamen durduruldu. Osmanlı Devleti’nin Ermenileri yok etme gibi bir niyeti olsaydı göç sırasında ve sonrasında bu kadar önlem alması mümkün olabilir miydi? Kaldı ki öldüğünü iddia ettikleri insanların toplu mezarları nerededir? Oysa Van, Erzurum, Bayburt ve Tercan’da açılan birçok toplu mezarın Müslüman Türklere ait olduğu görülmüştür.

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı sırasında kendi güvenliğini sağlamak için çıkardığı tehcir kanununa İngiltere, Fransa ve Rusya’nın başını çektiği İtilaf Devletleri karşı çıktılar. Bazı Avrupalı ve Ermeni yazarlar da göçe tabi tutulan ve ölen Ermenilerin sayısını abartarak bunu Türkler aleyhine önemli bir malzeme olarak kullandılar. Yaşananları bir soykırım gibi göstermek için yoğun propagandalara başladılar. İşte sözde soykırım iddiası olarak ileri sürülen 1915 olaylarının tarihçesi budur. 

I. Dünya Savaşı içinde Bolşevik İhtilali’ni yaşayan Rusya savaştan ayrıldı. Rus orduları ile iş birliği yapan Ermeniler de Ruslarla birlikte Osmanlı topraklarından kaçmak zorunda kaldılar. Bu çekiliş sırasında yaptıkları mezalim dünya tarihinin kara sayfalarından birini oluşturdu. 

Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılınca 31 Aralık 1918’de Geri Dönüş Kararnamesi çıkardı. Göçe tabi tutulan Ermeniler geri döndüler ve eski mal ve mülklerini yeniden aldılar. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Ermeniler yeniden harekete geçtiler. 

Ermeni Patriği Zevan Efendi İstanbul’da teşkilatlanma başlattı. Türkiye Ermenilerinin temsilcisi sıfatıyla Bogos Nubar Paşa İtilaf Devletleri’ne başvurarak bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulmasını istedi. İngilizlerin yardımına güvenen Ermeniler, Aralık 1918’de Aras vadisinden hareketle Gümrü, Acmiyazin, Iğdır ve Kars’a kadar gelerek yağma ve katliamlar yaptılar. Yeniden Doğu Anadolu’yu işgal hevesine kalkıştılar. Fransa işgal ettiği Adana, Maraş, Urfa ve Antep’te Ermenilerden asker toplamaya başladı. Ancak hesap etmedikleri bir şey oldu ve Türk milleti, Mustafa Kemal’in önderliğinde Millî Mücadeleyi başlattı. 

Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir’i tam yetki ile Doğu Cephesi Komutanlığı’na atadı. Türk ordusu Ermenileri yenilgiye uğratarak 3 Aralık 1920’de Gümrü Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Ermeniler, Türkiye üzerinde hiçbir hakları ve iddiaları olmadığını kabul ettiler. 

 

Lozan’a Göre Ermenilerin Yerleşim Sorunu ve Azınlıklar Meselesi

Doğu Cephesi’nde Ermenilere karşı kazanılan zaferden sonra Batı ve Güney Cephelerinde de Millî Mücadele kazanıldı. İtilaf Devletleri işgal ettikleri topraklarımızı boşaltmak zorunda kaldılar. Savaş sonu kesin antlaşma yapmak için Lozan’da konferans toplandı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi delegasyonuna, Lozan Barış Görüşmelerine giderken kesin talimat verilmişti. Ermenistan konusu görüşmelere alınmayacaktı. Türkiye; İtalya, Fransa ve İngiltere’ye karşı Ermeni sorununu Lozan’da gündeme bile aldırmadı.

Lozan Antlaşması’nda azınlık hakları konusunda Türk tarafının tezi kabul edildi. Buna göre Türk vatandaşı olan gayrimüslimler, medeni ve siyasi haklar bakımından Müslümanlarla eşit haklara sahip oldular. Türkçenin dışındaki dilleri; dinî işlerinde, ticari ve özel ilişkilerinde kullanabilecekler, her türlü gazete, dergi ve kitapları kendi dillerinde yayımlayabileceklerdi. Yine masraflarını kendileri karşılamak şartı ile okullar açabilecek dinî kurumlar oluşturabileceklerdi. Ermeniler de bütün azınlıklar gibi bu haklardan faydalanacaklardı. Lozan Antlaşması’nın 40 ve 61. maddelerinde Ermenilerin Türk vatandaşları olarak sahip oldukları hakları ve bu hakları kaybetme koşulları pekiştirilmiştir. 

Lozan Antlaşması’nın Maddeleri 

Madde 40 — Müslüman olmayan azınlıklara ilintili olan Türk yurttaşları hukuk bakımından ve fiilen öteki Türk yurttaşlarına uygulanan işlemlerin ve sağlanan güvencelerin tıpkısından yararlanacaklar ve özellikle, harcamaları kendilerince yapılmak üzere, her türlü yardım, dinsel ya da sosyal kurumları, her türlü okul ve benzeri öğretim ve eğitim kurumları kurma, yönetme ve denetleme ve buralarda kendi dillerini özgürce kullanma ve dinsel ayinlerini serbestçe yapma bakımından eşit bir hakka sahip bulunacaklardır. 

Madde 61 — İşbu antlaşma gereğince Türkiye’den başka bir devletin uyruğuna geçmiş olan sivil ve askerler emeklilik ve açıkta tutulma, yetim ve dul maaşlarından (Pension) yararlananlar, maaşları nedeniyle Türkiye hükûmetine karşı hiçbir istemde bulunamayacaklardır.

 

Ermeni İddiaları ve ASALA

LozanAntlaşması’nda azınlık hakları konusunda belirlenen esaslarla Türk Devleti vatandaşlarından olan Ermeniler, Türk Medeni Kanunu kabul edilince kendileri için azınlık statüsü istemediklerini açıkladılar.

II. Dünya Savaşı sonrası dünya devletleri NATO ve Varşova Paktı üyeleri olarak iki kutba ayrıldı. Rusya, NATO üyesi olan Türkiye’nin güç kazanmasını kendi çıkarlarına uygun bulmadığı için kendi bünyesinde bulundurduğu Ermenistan Devleti’ni kullanmaya başladı. Erivan merkezli Ermenistan Devleti ve dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Ermeniler yeniden büyük Ermenistan rüyası görmeye başladılar.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üyesi bulunduğu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu dünyada soykırım suçunu önlemek ve yapanları cezalandırmak için 1948’de Soykırım Sözleşmesi’kabul etti. Türkiye bu sözleşmeyi 1950’de kabul etti. Birleşmiş Milletler, soykırımın tanımını şöyle yapmıştı: Soykırım; ırk, milliyet, etnik ve din farklılıkları nedeniyle insan gruplarının yok edilmesidir. Bu grubun üyelerini öldürmek, maddi ve manevi acılar yaşatmak, doğumlarını engelleyici önlemler almak, bir grubun çocuklarını zorla başka bir gruba aktarmak gibi yöntemler uygulanmasıdır. 

Ermenilerin iddiaları ile Birleşmiş Milletlerin soykırım tanımı arasında karşılaştırma yapıldığında Ermenilere soykırım yapılmadığı açıkça görülebilir. 1965’te jeopolitik ve jeo-stratejik konumunun önemi paralelinde Türkiye’nin güçlenmesinden çekinen yakın komşuları ve Avrupa devletleri, Ermeni iddialarını çıkarları için yeniden gündeme getirdiler. 1965’ten sonra Fransa ve ABD’de faaliyet gösteren Ermeni diasporası adı altında bir kısım Ermenilerin kurduğu örgüt kendi maddi çıkarları için asılsız iddialarla dünya kamuoyunu yanıltmaya başladılar.

Bunun için uygulamaya koydukları Dört T olarak adlandırılan planları şu dört kavrama dayanmaktadır: “Tanıtım, Tanınma, Tazminat ve Toprak”. Yani sözde iddialarını terör yoluyla tanıtacaklar, sözde iddiaları dünya kamuoyunda kabul edilip Türkiye tarafından tanınacak, ardından Türkiye’den tazminat alınacak ve sonuçta da büyük Ermenistan hayalini gerçekleştirmek için gerekli toprak koparılacaktır. Bu amaçla 20 Ocak 1975’te açılımı Ermenistan Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu olan, kısa adı ileASALAkuruldu. Bu terör örgütü ilk kez Dünya Kiliseler Birliği Beyrut Bürosu’na bombalı saldırı ile adını duyurdu. 

ASALA, Osmanlı Devleti’nde 1915’te Ermenilere soykırım yapıldı iddiası ile Türk toprakları üzerinde bir Ermeni devleti kurmak istiyordu. Silahlı mücadele amacını taşıyanASALA’nın hedefi, elde edeceği Anadolu topraklarını Ermenistan’a bağlamaktı. 

Ermeni terör örgütleri dünyanın tepkileri üzerine 1980’li yıllarda taktik değiştirerek PKK terör örgütü ile iş birliğine girdiler. 1984 yılında ASALA ile PKK iş birliği yaptı. Böylece Ermeni terörü geri plana çekilerek PKK terörü öne çıkarıldı. Belgelerle, Bekaa ve Zeli kamplarında iki terör örgütünün birlikte eğitim gördükleri açıktır. 

Türk güvenlik güçlerinin PKK terör örgütü ile mücadelede başarı sağlanması üzerine Ermeni diasporası bu kez emellerini Ermenistan devleti tarafından verilen açık destekle sürdürdü. 1991 yılında Ermenistan bağımsız oldu. Türkiye dağılan Sovyetler Birliği’nin diğer cumhuriyetlerini tanıdığı gibi Ermenistan’ı da tanıdı. Ancak iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kurulamadı. Çünkü 23 Ağustos 1990’da kabul edilen Ermeni Bağımsızlık Bildirgesi ve Anayasası’nın 11. maddesinde “Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Türkiye’si ve Batı Ermenistan’da gerçekleştirilen 1915 soykırımının uluslararası kabul görmesi çabasını destekler.” maddesine yer verilmişti. Ermeni Cumhuriyeti, Türkiye’ye yönelik iddialarını bir devlet politikası hâline getirdi. Ermenistan Anayasası’nın giriş bölümünde Ermenistan Bağımsızlık Bildirisinde kayıtlı ulusal hedeflerin Ermeni Devleti’nin temel ilkeleri olduğu beyanı, yine Ermenistan Anayasası’nın 13. maddesinin 2. paragrafında Devlet Arması’nda Ağrı Dağı’nın bulunduğu kaydı yer almaktadır.

Ermeniler, zulme ve haksızlığa uğramış bir toplum imajı yaratarak sözde soykırımın tanınması için girişimlerini artırdılar. Birçok ülkede bunu kabul ettirdiler. Hatta Avrupa devletlerinin bazılarında ve Amerika okullarında sözde soykırım iddiaları ders olarak okutulmaya başlandı. Çünkü Ermeniler bulundukları ülkelerde özellikleABD’de oylarını bölmeyerek önemli bir siyasi güç oluşturdular. Oylarını verdikleri partilere şart olarak soykırım isteklerini öne sürdüler ve kabul ettirdiler. Türkiye – Ermenistan ilişkileri Ter Petrosyan yönetiminde ılımlı bir dönem geçirdi. Ancak 1998’de Taşnaksutyun örgütünün gizli lideri Koçaryan’ın cumhurbaşkanı olmasından sonra ilişkiler daha da gerginleşti. Koçaryan yaptığı resmî bir konuşmada “Soykırımı hiçbir zaman unutmayacaklarını, dünyaya bu trajediyi hatırlatmak durumunda olduklarını, soykırımın cezasız kaldığını, uluslararası tanıma ve kınamanın layık olduğu şekilde gerçekleşmediğini” ifade etti ve Dört T planının uygulanmasına hız verdi. Koçaryan gibilere en güzel cevabı yine Türkiye’de yaşayan Ermeni cemaati verdi. Kandilli Ermeni Kilisesi Başkanı Dikran Kevorkan:

“Soykırım ve tehcir farklı anlamlara gelir. Emperyalistlerin oyunları, Ermeni idarecilerin apolitik düş öncüleri (medya, kilise, din adamları) bütün bu olaylara sebep olmuştur. Bugün dünya üzerindeki Ermenilerin en rahatlıkla, en güçlü şekilde kendi kimliklerini muhafaza ettikleri ülke Türkiye’dir. Yurt dışında, diasporadaki Ermeniler, isimlerini değiştirerek mücadeleye giriyor. Çünkü oralarda, bir kültür ağırlığıyla, o insanların kültürünü eritmek var. Bugün Türkiye’nin aleyhine konuşan diasporadaki Ermeniler çok iyi biliyorlar ki Amerika’nın belli kiliselerinde kurban ayinleri pazar günleri İngilizce yapılıyor, Ermeniler ana lisanlarını kaybediyorlar.

Bunu söylediğin zaman kötü kişi oluyorsun. Biz onun için Türkiye’deki Ermeni vatandaşlar olarak üzüntümüzü dile getiriyoruz. Ne için? Atatürk’ün emanet ettiği Kuvayımilliye ruhuna bir haksızlık yapılmaktadır. PKK! ASALA! Bütün bunlar dışarıdakilerin oyunudur. Biz Türkiye’deki vatandaşlar olarak Ermenilere bir haksızlık yapıldığını düşünmüyoruz. Ermeniler eğer akıllıysa maşa olarak kullanılmasınlar.” diye cevap verdi. Ermeniler asılsız soykırım iddialarını kabul ettirmek için lobi faaliyetlerinde bulundukları ülkelerin hükûmetlerini ve parlamentolarını etkilemeye çalıştılar. Maalesef 24 Nisan gününü başta Fransa, İtalya, Arjantin, Rusya, Kanada, Yunanistan, Lübnan, Vatikan, Uruguay ve Güney KıbrısRumyönetimi olmak üzere,ABD’nin yirmi yedi eyaletinde kabul ettirdiler. 

Bütün bu siyasal kararların ve çabaların arkasında çok farklı amaçlar bulunduğu kuşkusuzdur. Hukuki bakımdan bağlayıcılığı olmayan bu kararların, uluslararası camiada etkili olduğu görülmektedir. Zamanla bu tasarılarla gündeme getirilen taleplerin, Türkiye’nin dış ilişkilerinde (Avrupa Birliği vb.) bir “dayatma” unsuru olarak kullanılması da söz konusu olabilecektir. 

Ermenilerin soykırım iddialarına karşı Türkiye 2001 yılı sonunda Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Koordinasyonu Kurulu’nu oluşturdu. Bu kurul Ermeni iddialarının asılsızlığı konusunda bilimsel çalışmalara başladı. Ayrıca Ermeni sorunu okulların müfredat programlarına alınarak gençlerin bilinçlendirilmesi süreci başlatıldı. Yine Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Türk – Ermeni İlişkileri Millî Komitesini kurdu. 

 

 

Kanal Harekâtı

Almanya’nın isteği üzerine açılan bu cephede İngilizlere karşı savaşıldı. Osmanlı Devleti 1882’de İngiliz işgali ile kaybettiği Mısır’ı geri almak ve İngiltere’nin sömürgeleri ile bağlantısını kesmek istedi. Ayrıca Süveyş Kanalı ele geçirilirse İngiltere’nin sömürgelerinden gelen yardım önlenebilirdi. 

Bahriye Nazırı Cemal Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri 1915 yılında Süveyş Kanalı’na iki kez taarruza geçti ancak başarılı olamadılar. Osmanlı ordusunun geri çekilmesi üzerine ilerleyen İngilizler Sina Yarımadasını alarak Suriye’ye kadar ilerlediler.

 

 Hicaz ve Yemen Cephesi

İngiltere tarafından açılan bu cephede Osmanlı Devleti, Arap Yarımadası’ndaki İngiliz ilerleyişini durdurmak ve kutsal yerleri korumak için mücadele etti. Ancak Arapların İngilizlerle iş birliği yapması üzerine İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı olamadı. Hicaz bölgesi Osmanlı Devleti’nin elinden çıktı.

 

Irak Cephesi:

İngiltere, Orta Doğu petrol bölgesini ele geçirmek ve Rusya’ya Kafkaslar üzerinden yardım götürmek amacıyla bu cepheyi açtı. Ayrıca bölge ele geçirilirse Osmanlı’nın İran’a girip Hindistan’daki İngiliz sömürgelerine ulaşması da engellenmiş olacaktı. 

Basra Körfezi’ne asker çıkaran İngiltere, Kut’ül Amare Savaşı’nda Osmanlı kuvvetlerine karşı yenildi. Ancak daha sonra gelen kuvvetlere karşı Osmanlı birlikleri başarılı olamadı. 1917’de Bağdat’ı işgal eden İngilizler ilerleyerek Kerkük’ü de ele geçirdi.

 

Suriye – Filistin Cephesi:

Osmanlı Devleti’nin Kanal Harekâtında yenilerek geri çekilmesi üzerine İngiltere Kudüs ve Filistin’i işgal etti. Özellikle İngilizlerin devlet kurmak vaadi ile kandırdığı Arap kabilelerinin de İngilizlerle birlikte Osmanlı’ya karşı savaştığı bu cephede İngiltere Suriye’ye girdi (1918). 

Bu cephede Mustafa Kemal, Alman general Limon van Sanders komutasındaki Yıldırım ordularına bağlı 7. kolordu komutanı olarak görev yapıyordu. Mustafa Kemal Halep’in kuzeyinde bir savunma hattı kurarak İngilizleri durdurdu.

 

Galiçya, Romanya ve Makedonya Cephesi:

Osmanlı Devleti Bulgaristan ve Avusturya – Macaristan İmparatorluğuna yardım etmek için Osmanlı toprakları dışında Galiçya, Romanya ve Makedonya’da da savaşmıştır. Rusya, Romanya ve Fransa’ya karşı savaşılan bu cepheler Rusya’nın savaştan ayrılması ile kapanmıştır.  

1.dünya-savaşında-osmanlının-savaştığı-cepheler

 Çanakkale Cephesi:

I. Dünya Savaşı içinde Türk ordularının kesin zafer kazandıkları tek cephe Çanakkale cephesidir. İtilaf Devletleri İstanbul ve Boğazları alarak Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmayı ve müttefikleri Rusya’ya gerekli olan askerî ve ekonomik yardımı Boğazlar üzerinden ulaştırmak istediler. Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmak amacındaydılar. 

İtilaf Devletleri Çanakkale’de kazanacakları başarıyı savaşı bitirecek yol olarak görüyorlardı. Bu nedenle önce Çanakkale Boğazı’nı denizden geçmeyi denediler. 19 Şubat 1915’ten itibaren Çanakkale Boğazı’nın iki tarafındaki savunma hatlarını bombalamaya başladılar. 18 Mart 1915 tarihinde de Boğazları yararak geçme girişimi büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı. Bu girişim sırasında Nusrat mayın gemisinin Boğaz’a döşediği mayınlar nedeniyle İngiliz ve Fransız donanmaları ağır kayıplar verdiler. Denizden geçemeyeceklerini anlayan İtilaf donanmaları 25 Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarıp Boğazları karadan geçmek istediler. Türk topçularından Seyit Onbaşı isabetli atışlarıyla destanlaştı.

İtilaf kuvvetleri bu bölgede 19. tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in emrindeki Türk ordusu ile karşılaştı. Mustafa Kemal ve Türk askeri Anafartalar, Kireçtepe, Conkbayırı ve Arıburnu cephelerinde büyük zaferler kazandılar. Çanakkale Boğazı’nı karadan da geçemeyeceklerini anlayan İtilaf Devletleri Ocak 1916’da Gelibolu’yu boşalttılar. 

Türk ordusunun Çanakkale Savaşlarını kazanması I. Dünya Savaşı’nın uzamasına yol açtı. İtilaf Devletlerinin yardım götüremediği Rusya’da Bolşevik İhtilali çıktı ve çarlık rejimini yıkan Bolşevikler savaştan çekildi. Bu zafer İtilaf Devletlerine Osmanlı Devleti’nin zannetikleri gibi hasta adam olmadığını gösterdi. İtilaf Devletleri Boğazları geçip İstanbul’u alamadılar. Mustafa Kemal’in bu cephedeki başarıları askeri dehasını ortaya çıkararak Türk Kurtuluş Savaşı’nın lideri olmasında etkili oldu. Çanakkale Zaferi’ni Osmanlı Devleti’nin kazanması Bulgaristan’ın İttifak grubunda yer almasına yol açtı.Ayrıca Osmanlı Devleti’nin eğitimli gençleri bu savaşta şehit oldukları için gelecekte oluşacak kadroların azalmasına yol açtı.

 

Savaşın Sona Ermesi ve Yapılan Antlaşmalar

Savaşın başında tarafsızlığını ilan eden ABD İtilaf Devletlerine silah ve cephane satıyordu. Alman denizaltılarının Amerikan gemilerini batırmaya başlaması üzerine ABD, Nisan 1917’de İtilaf Devletlerinin yanında savaşa girdi. ABD’nin savaşa girmesi savaşın kısa sürede İtilaf Devletlerinin lehine sonuçlanmasına yol açtı. Temmuz 1918’de ABD ve İtilaf askerlerinden oluşan kuvvetler Almanya’yı Batı Cephesinde yenilgiye uğrattılar.

Bu gelişmeler üzerine Bulgaristan savaştan ayrıldı. Bulgaristan’ın savaştan ayrılması ile Osmanlı Devleti’nin müttefikleri ile bağlantısı kesildi. Almanya ve Avusturya- Macaristan’ın da yenilgiyi kabul etmesi üzerine Osmanlı Devleti de İtilaf Devletleri ile Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzalayarak savaştan ayrıldı (30 Ekim 1918). 

Bu antlaşmaya göre: 

– Boğazlar İtilaf Devletlerine açılacaktı.
– Türk orduları terhis edilecek, silah ve cephaneleri İtilaf Devletlerine teslim edilecekti.
– Limanlar, tüneller, telgraf ve diğer haberleşme araçları İtilaf Devletlerinin kontrolüne verilecekti.
– İtilaf Devletleri güvenlikleri için tehlikeli gördükleri yerleri ve stratejik noktaları işgal edebileceklerdi (7. Madde).
– Doğu Anadolu’da Vilayatısitte (Erzurum, Van, Harput, Diyarbakır, Bitlis ve Sivas)’de bir karışıklık çıkarsa bu iller işgal edilebilecekti (24. Madde). Adı geçen bu altı ilin işgal edilmesindeki gizli amaç bu bölgede bir Ermeni devleti kurmaktı.

1.dünya-savaşını-bitiren-antlşamlar

Sevr Antlaşması, Türk ulusuna hayat hakkı tanımayan bir antlaşmadır. Sevr Antlaşması ile Osmanlı Devleti’ne Anadolu’da küçük bir toprak parçası bırakılıyor ve bağımsızlığı elinden alınıyordu.Ancak en umutsuz anlarda bile vatanın ve milletin kurtuluşu için bir şeyler yapabileceğine inanan Mustafa Kemal, Anadolu’da Millî Mücadele’yi başlatmış ve bu vatanın sahibinin Türk milleti olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Bu antlaşma Osmanlı Mebusan Meclisi’nde onaylanmadığı için hukuken geçersiz bir antlaşmadır ve hiçbir zaman yürürlüğe girmemiştir.

 

1.dünya-savaşından-sonra-avrupa
d. Savaş Sonrası (1918 – 1922)

I. Dünya Savaşı’ndan sonra İttifak Devletleri ile imzalanan antlaşmalar Avrupa’nın siyasi haritasında değişikliklere sebep oldu. Yenilen devletler üzerinde yaptırımlar uygulanmasıAvrupa’daki huzursuzluğu daha da artırdı. II. Dünya Savaşı’nın nedenleri böyle bir ortamda oluştu. İngiltere dünya ekonomisinde rakipsiz duruma gelerek savaştan en kârlı ayrılan devlet oldu. Osmanlı Devleti Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi çok uluslu imparatorluklar yıkıldı. Polonya, Yugoslavya, Letonya, Çekoslavakya ve Türkiye gibi yeni devletler kuruldu. Yeni kurulan devletlerde Cumhuriyet rejimi yaygınlaştı. Savaştan istediklerini elde edemeyen devletlerde yeni rejimler ortaya çıktı. (Rusya’da Komünizm, Almanya’da Nazizm, İtalya’da Faşizm gibi.). Sömürgecilik anlayışı değişerek mandacılık (himayecilik) ortaya çıktı. 

Osmanlı Devleti’nde, savaş sonrası durum daha da zorlaştı. Mondros Ateşkes Antlaşması’na dayanan İtilaf Devletleri ülke topraklarını işgale başladılar. 28 Ocak1920’de Misakı Milli’nin ilanı sonucu 16 Mart 1920’de İstanbul işgal edildi. Bu haksız işgallere tepki duyan Türk Milleti kurtuluş mücadelesini başlattı. Vatanın kurtuluşu için millî cemiyetler kurdular. Halkın başlattığı bu direnişin başına geçen Mustafa Kemal, arkasına Türk milletini alarak “Ya İstiklâl Ya Ölüm!” parolası ile zaferler kazanarak vatanı kurtardı. 1 Kasım 1922’de Saltanatın Kaldırılması sonucu Osmanlı Devleti resmen tarihe karıştı.

23 Nisan 1920’de TBMM açılmış ve 29 Ekim 1923’te ise Cumhuriyet ilan edilerek devletin yönetim biçimi belirlenmiştir

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir