I.ÜNİTE: XX. YÜZYIL BAŞLARINDA DÜNYA

Ana Sayfa » ÇTDT » I.ÜNİTE: XX. YÜZYIL BAŞLARINDA DÜNYA
Sitemize 15 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 6.602 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.
  1. ÜNİTE: XX. YÜZYIL BAŞLARINDA DÜNYA

    A. I. DÜNYA SAVAŞI VE SONUÇLARI

    1. I. Dünya Savaşı

1.dünya-savaşında-avrupa-ve-osmanlı

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı 1918’de sona erdi. Bu savaş milyonlarca insanın ölümüne ve sakat kalmasına, dünya üzerinde maddi ve manevi hasarlara sebep oldu. I. Dünya Savaşı, birçok imparatorluğun yıkılmasına yol açan insanlık tarihinin en önemli olaylarından biridir. 

I. Dünya Savaşı’nın çıkış sebeplerini XIX. yüzyıl boyunca süren ve XX. yüzyıl başlarında devam eden olay ve gelişmeler oluşturmaktadır. 

Genel sebeplerin Fransız İhtilali sonucunda yayılan milliyetçilik anlayışı ve Sanayi İnkılabını gerçekleştiren Avrupa devletleri arasındaki ekonomik rekabet olduğu bilinmektedir. 

Fransız İhtilali sonucunda özellikle milliyetçilik akımından etkilenen milletler, büyük devletlerin kışkırtması sonucunda Avrupa’da birçok savaşın çıkmasına neden oldu. 

XIX. yüzyılın ikinci yarısında İtalya (1870) ve Almanya’nın (1871) siyasi birliklerini geç kurmuş olmaları, sanayilerini güçlendirerek ham madde ve pazar arayışlarına girmeleri mevcut dengeleri bozdu. Almanya’nın bu girişimi o zamana kadar sömürgecilikte rakipsiz olan İngiltere, Fransa ve Rusya’nın yeni müttefik aramalarına yol açtı. Almanya’nın güçlenmesi, İngiltere, Rusya ve Fransa’yı birbirlerine yaklaştırdı. 

I. Dünya Savaşı’nın özel sebepleri arasında devletlerarası ilişkiler önemli bir yer tutuyordu. Almanya’nın siyasi birliğini kurarken işgal ettiği (1871) Fransız toprağı Alsace-Lorraine (Alsas-Loren) yüzünden, Fransa ile arası açılmıştı. Fransa, önemli kömür ve demir yatağı olan bu bölgeyi geri almak istiyordu. 

Balkan toprakları Avusturya-Macaristan ile Rusya arasında rekabet alanı hâline geldi. Avusturya-Macaristan geçmişte sahip olduğu Balkanların tamamına tek başına egemen olmak istiyordu. Rusya da sıcak denizlere açılma ve Panislavizm politikası gereği Balkanlara hâkim olma düşüncesindeydi. Rusya bu düşüncelerini gerçekleştirmek için Osmanlı ve Avusturya-Macaristan topraklarında yaşayan Slavları isyana teşvik ediyordu. 

Avusturya-Macaristan ile ortak politika izleyen Almanya Pancermenizm (Cermen birliği) politikası gereği Rusya’nın Balkanlara yerleşmesine karşıydı. Ayrıca Almanya’nın Osmanlı Devleti’ne yakınlaşma politikası, sömürgelerine giden en kısa yolun kesilmesinden endişe eden İngiltere’yi rahatsız etmiş ve İngiltere’yi Fransa ve Rusya’yla ittifaka yöneltmişti. 

Rusya, tarihî emeline bu ittifak yoluyla İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını ele geçirerek Akdeniz’e açılmak suretiyle kavuşmak istiyordu. 

Sanayisini güçlendiren İtalya, ham madde için Akdeniz ve çevresinde sömürgeler elde ederek eski gücüne ulaşmak niyetindeydi. Bu nedenle İngiliz sömürgelerine göz dikmişti. Ayrıca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu egemenliğinde kalmış İtalyan topraklarını da kurtarmak istiyordu. 

I. Dünya Savaşı, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan veliahdı Ferdinand’ın bir Sırplı tarafından öldürülmesi ile başladı. Savaş kısa sürede üç kıtaya yayıldı. Önceleri tarafsız kalan ABD’nin savaşa girmesiyle “İtilaf Devletleri” savaşı kazandı. Bloklar arasında ateşkes anlaşmaları imzalandı.


2. Paris Konferansı

I. Dünya Savaşı’nı kesin olarak bitirecek ve bozulan dengeyi yeniden kuracak barış antlaşmalarının imzalanmasını sağlamak amacıyla 18 Ocak 1919’da, Paris’te bir konferans toplandı. 

Konferansa katılan devlet sayısı çok olmakla birlikte konferansı etkileyen ve yönlendiren dört büyük devlet vardı; bunlar ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya idi. Ancak etkili olan İngiltere ve Fransa’ydı. 

paris-konferansından-galip-devletlerin-beklentileri

Avrupa’da Paris Barış Konferansı’nın toplandığı tarihten kısa bir süre önce Osmanlı Devleti Mondros Ateşkes Anlaşması’nı (30 Ekim 1918) imzalamış ve işgaller başlamıştı. İşgallere karşı yurdun değişik bölgelerinde Anadolu halkı direniş cemiyetleri kurmaya başladı. Trakya Paşaeli Cemiyeti, Kilikyalılar Cemiyeti, Doğu Anadolu Mudafaai Hukuk Cemiyeti ilk kurulan direniş cemiyetlerindendir. 

Konferansın çalışmaya başlamasından sonra ABD’nin isteğine uygun olarak Milletler Cemiyetinin statüsünün belirlenmesine öncelik verildi. İstediğini elde eden ABD yalnızlık politikasına geri döndü. İngiltere ve Fransa bundan yararlanarak Wilson Prensipleri’ni dikkate almadan kendi çıkarları doğrultusunda barış şartlarını belirlemeye çalıştı. İlk antlaşma Almanya ile yapıldı. 

Bu konferansta, Viyana Kongresi’nin (1815) aksine, milliyetçilik ilkesi önemsendi. Böylece Avrupa’nın siyasi haritası yeniden çizildi. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı Devleti, Rus Çarlığı ve Alman İmparatorluğu parçalandı ve tek bir milletten ibaret kalacak kadar küçüldü (Almanya, Avusturya, Macaristan ve Türkiye). Yalnızca bir milletin kısmen bulunduğu Bohemya, Transilvanya gibi küçük devletler veya eyaletler, tarihî kimliklerini ve isimlerini kaybettiler. Polonya, Çekoslovakya, Litvanya, Letonya, Estonya ve Finlandiya gibi yeni devletler kuruldu veya yeniden yapılandırıldı. Sırbistan (yeni adıyla Yugoslavya), Romanya, Yunanistan, İtalya, Fransa (Alsace- Lorraine’i alarak) ve Danimarka gibi devletler genişledi ya da güç kazandı.

Carlton J. H. HAYES, Milliyetçilik: Bir Din, s. 177

Monroe Doktrini

1787’de kurulan Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa devletlerinin Amerika kıtasına karışmalarını istemiyordu. İngiltere, Fransa ve Prusya’nın Latin Amerika; Rusya’nın Kuzey Amerika üzerindeki isteklerine karşı koymak için ABD, dış politikasını bazı kurallara bağlama gereği hissetmişti. ABD başkanı Monroe, kongrede yaptığı konuşmada devletin dış politikasını şu esaslara dayandırıyordu (1823): 

1. ABD, Avrupa devletlerinin Amerika kıtasında yeniden sömürgecilik hareketlerine girişmelerine ve kendi sistemlerini kıtanın herhangi bir yerinde uygulamak için yapacakları girişimlere izin veremez. 

2. ABD, Avrupalı güçlerin arasında bunları ilgilendiren soruna, savaşlara ve politikalara karışmamayı esas alır. 

Bu esaslarla ABD, Avrupa’nın kendi kıtasına karışmamasını, buna karşılık kendisinin de Avrupa sorunları ve diplomasisinden uzak durmasını yani kıtasına kapanarak yalnızlık (infirat) politikasına dönmesini sağlamış oldu.

Prof. Dr. Fahir ARMAOĞLU, 20. Yüzyıl


3. I. Dünya Savaşı Sonunda Yapılan Antlaşmalar

3 Mart 1918’de Sovyet Rusya ve Almanya arasında Brest Litovsk Antlaşması imzalanırken Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti ve Bulgaristan da görüşmelere katıldı. Buna göre Sovyetler; Polonya, Litvanya, Estonya, Letonya, Ukrayna, Finlandiya’dan çekilecek ve buraların geleceğini İttifak Devletleri belirleyecekti. Ayrıca Rusya; Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı Devleti’ne geri verecek ve Doğu Anadolu’dan çekilecekti. 

İtilaf devletleriyle Almanya arasında Versailles (Versay); Avusturya ile Saint Germain (Sen-Jermen); Macaristan’la Trianon (Triyanon); Bulgaristan’laNeuilly (Nöyyi); Osmanlı Devleti ile Sevr Antlaşması imzalanmıştır. 

İtilaf Devletlerinin yenilen devletlerle imzaladıkları antlaşmaların ortak özellikleri; yenilen devletlerin topraklarını küçültmek, bazılarını işgal etmek veya yeni devletler kurmak; askerî sınırlamalar ve yasaklamalar getirmek; ağır savaş tazminatları ödetmek ve ekonomik yükümlülükler getirmek şeklinde sıralanabilir. Anlaşmaların ağır şartları II. Dünya Savaşı’na da zemin hazırlamıştır.

1.dünya-savaşından-sonra-yapılan-anlaşmalar-ve-maddeleri


4. I. Dünya Savaşı’nın Sonuçları

1.dünya-savaşı-sonrası-avrupa

ABD: ABD’nin I. Dünya Savaşı’na katılışı ve Avrupa’ya asker sevkiyatı Amerika’nın Monroe Doktrini’nden ilk ayrılışıdır. Savaştan sonra ABD, Avrupa ile ilgisini keserek Monroe Doktrini’ne geri dönmüştür. 

İngiltere: En büyük rakibi Almanya’yı devre dışı bırakarak Avrupa’dan İngiltere’ye gelebilecek tehlikelerden ve denizlerde de bu devletin rekabetinden kurtulmuş oldu. Orta Doğu’ya yerleşti. Rusya’yı etkisiz hâle getirdi. En önemlisi sömürgelerini muhafaza ederken bunlara yeni yerler ekledi. Fransa’yı ikinci plana iterek Avrupa’nın ve dünyanın bir numaralı devleti hâline geldi. 

Fransa: Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yenilmesi ile sınırlarındaki iki büyük tehlikeden kurtulmuştu. Avrupa ve Orta Doğu’da elde ettikleriyle İngiltere’den sonra ikinci kazançlı devlet oldu. 

İtalya: Avusturya’dan aldığı topraklarla sınırlarını kuzeye doğru genişletti. Anadolu’da ise payına düşen toprakların bir kısmının Yunanistan’a verilmesinden dolayı İngiltere ve Fransa’ya kırgındı. Ancak elde ettiği toprak ve adalarla Akdeniz ve çevresinde güçlü bir konuma geldi. 

Japonya: Uzak Doğu’da geniş çıkarlar elde ederek bu bölgede söz sahibi oldu. 

I. Dünya Savaşı, 1815 Viyana Kongresi ile kurulan ancak bazı değişikliklere uğrayarak 1914’e kadar gelen Avrupa siyasi haritasının değişmesine ve güçler dengesinin yıkılmasına sebep oldu. Rusya, Osmanlı Devleti, Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları yıkılarak yerlerine yeni devletler kuruldu. Avrupa’da İtilaf Devletleri lehine yeni bir siyasi harita ve güçler dengesi oluştu. Yıkılan imparatorluklardan doğan siyasi boşluğu, başta İngiltere olmak üzere Fransa, İtalya ve Japonya gibi devletler doldurmaya çalıştı. I. Dünya Savaşı sonunda dünyanın bir daha böyle büyük felaketlerle karşılaşmaması için Milletler Cemiyeti kuruldu. Sömürgecilik, isim değiştirerek “manda yönetimi” adıyla daha da yaygınlaştı. Sömürge rekabeti Uzak Doğu’dan Orta Doğu’ya kaydı. Dünyada “milliyetçilik” düşüncesi güç kazandı, yeni millî devletler, yeni rejimler ortaya çıktı. Savaş sonrasında sınırların çiziminde etnik yapıya dikkat edilmemesi azınlıklar sorununu ortaya çıkardı. Savaşa katılan yaklaşık 65 milyon civarındaki askerin 9,2 milyonu öldü. 

B. SOVYET SOSYALİST CUMHURİYETLER BİRLİĞİ (SSCB), ORTA ASYA’DAKİ TÜRK DEVLET VE TOPLULUKLARI 
1. Çarlık Rusyası’nın Yıkılışı ve Bolşevik ihtilali

1917 Martında I. Dünya Savaşı’nın olumsuz etkileri çarlık yönetimi üzerinde kendisini gösterdi. Hayat şartlarının daha da ağırlaşması, yolsuzluk ve vurgunlar toplumun her kesiminden insanları çarlık yönetimini devirmeye yöneltti. Petersburg’da kadın işçilerin başlattığı grev kısa sürede yayıldı. Bu hareketi dağıtmakla görevli askerlerin de katılmasıyla bir devrime dönüştü. Zor durumda kalan Çar II. Nikola tahttan çekildiğini açıkladı. Duma (meclis) üyeleri tarafından kurulan geçici hükûmet yetkiyi devraldı. 

Önceleri geçici hükûmeti destekleyen Bolşevikler, sürgündeki İlyiç Vilademir Lenin’in Petersburg’a dönmesiyle geçici hükûmeti devirmeye karar verdiler. Geçici hükûmet ciddi bir muhalefetle karşı karşıya kaldı. Savaş devam ederken toplumun barış arzusu yaygınlaşmış, ordudan kaçanların sayısı artmıştı. “Barış, toprak ve ekmek” vaat eden Bolşeviklere olan destek gittikçe arttı. Bu gelişmeler sonunda geçici hükûmet devrilerek Bolşevikler yönetimi ele geçirdi (Ekim 1917). 

Almanların büyük toprak talepleri karşısında çoğunluk savaşa devam etmeyi önerirken Lenin zaman kazanmak amacıyla 3 Mart 1918’de Brest-Litovskantlaşmasını imzaladı. Dış güçlerin desteklediği Çar yanlısı Beyaz Ordu yeni yönetime karşı saldırıya geçti. Üç yıl süren bu iç savaş Bolşeviklerin zaferi ile sonuçlandı. Fakat savaşta ve onu izleyen kıtlıkta on üç milyon insan ölmüş, ekonomi alt-üst olmuş, sanayi üretimi bitme noktasına gelmişti. Bu nedenle Lenin, Bolşeviklerin güçlenmesi için geçici uzlaşma politikalarından ibaret NEP (Novaya Ekonomiçeskaya Politika) adı verilen yeni ekonomi politikasını ilan etti (1921). 

lenin-ce-stalin-döneminde-uygulanan-ekonomi-politikaları

Tarım ürünlerine el koymaktan vazgeçilerek köylülere ürünlerini pazarlama özgürlüğü ile küçük esnafa ve tüccara kolaylıklar sağlandı. Yirmi kişiden az çalışanı bulunan küçük sanayi işletmelerinin devletleştirilmesinden vazgeçildi. Yabancı sermayeye çeşitli imkânlar sağlandı. Buna karşılık devlet; bankalar, büyük sanayi kuruluşları ve ulaşım üzerindeki egemenliğini koruyarak ekonominin hızla düzelmesini sağladı. 

Yönetimde de eski Rus İmparatorluğu federasyona dönüştürüldü ve devlet 1 Ocak 1923’te Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) adını aldı. Otuza yakın farklı statüdeki toprakları bünyesinde topladı (sosyalist, özerk ve demokratik cumhuriyetler ile özerk bölgeler). Birlik, cumhuriyetlere yönelik siyasi ve ekonomik alanlarda merkeziyetçi bir politika izledi. Her şey yönetim yetkisini elinde bulunduran Sovyetler Birliği Komünist Partisinin kontrolündeydi. 

1924’te Lenin’in ölümü ile iktidar mücadelesini kazanan Joseph Stalin, birinci beş yıllık kalkınma planını uygulamaya koyarak (1928) Rusya’nın kendi öz kaynaklarıyla kalkınmasını sağlamayı amaçladı. Tarım devrimini gerçekleştirmek için köylülerin küçük topraklarını makinelerle donatılmış büyük çiftlikler şeklinde birleştirerek “kolektifleştirme” politikası izledi. Tarımsal alandaki bu uygulamalar köylü tarafından büyük tepki ile karşılandı. Zorunlu kolektifleştirme sırasında izlenen sert politikalar dört milyon civarında köylünün ölümüne ve tarımsal üretimde düşüşe neden oldu. Bununla birlikte ağır sanayide hızlı bir ilerleme görüldü. Eski fabrikalar modernleştirildi. Özellikle traktör imalatı ve demirçelik alanlarında yeni fabrikalar kuruldu. 1950’den sonra Sibirya’daki petrol, gaz ve maden rezervleri işletilmeye başlandı. 

Stalin döneminde toplum üstünde büyük bir baskı kuruldu, muhalifler tasfiye edildi. Eşitlik ilkesine dayanan resmî ideolojiye rağmen toplumda ve gelir dağılımında büyük bir eşitsizlik vardı. İşçilerin hayat standardına karşılık köylüler sefalet içindeydi. Aydınlar (yazar, sanatçı vb.) ile komünist parti yöneticileri birçok hizmetten parasız faydalanabiliyordu. 1930’dan itibaren toplumun tüm kesimleri için eğitim mecburi oldu. Bilim ve teknoloji alanında büyük ilerleme kaydedildi. Bu alandaki gelişmeler orduya da yansıdı. SSCB ordusu dönemin güçlü ordularından biri hâline geldi. 


2. Rusların Orta Asya’yı istilası

Altın Orda Devleti’nin yıkılmasıyla Kazan, Kırım, Ejderhan, Kasım ve Sibir gibi hanlıklar kurulmuştu. Bu hanlıklar önceleri Rus knezlerini zor durumda bırakmıştı. Aralarında birlik sağlayan Ruslar, Batı’nın askerî tekniğinden ve Türk hanlıklarının kendi iç mücadelelerinden faydalanmasını bildiler. İlk olarak XVI. yüzyılda Kazan Hanlığı’nı ele geçirdiler. Bu durum diğer Türk bölgelerinin istilasını kolaylaştırdı. Ruslar XVIII. yüzyılın son yarısına gelindiğinde Türk hanlıklarının tamamını ele geçirmiş oldu. XIX. yüzyılda Kuzey Kafkasya ve Türkistan bölgesinde istila hareketlerine devam eden Ruslar, Uygur Türklerinin yaşadığı Doğu Türkistan hariç Türk ülkelerinin hepsini işgal altına aldı. Türklerin bağımsızlık hareketleri Ruslar tarafından sert bir şekilde engellendi. 

XX. yüzyılın hemen başında Çarlık yönetiminin baskıcı idaresi Türklerden başka Rus olmayan diğer milletleri de harekete geçirmiş ve 1905 İhtilali çıkmıştır. İhtilalden sonra Türkler millî kültürlerini geliştirme imkânı buldular. Bu sırada Yusuf Akçura ve İsmail Gaspıralı’nın çalışmalarının da etkisiyle 15 Ağustos 1905’te “Rusya Müslümanları I. Kongresi” gayriresmî olarak toplandı. Kongrenin ikinci ve üçüncü toplantısı 1906’da yapıldı. Bu çalışmalar sonucunda Müslüman Birliği Partisi kurularak Duma’ya temsilciler gönderildi. 

ismail-gaspıralı

Baskılarını artıran Ruslara karşı Türkler de “Rusya Müslüman Türk Kavimlerinin Haklarını Koruma Cemiyeti”ni kurarak uluslararası alanda haklılıklarını duyurmaya çalıştılar. Bu arada Rus Çarlığı’ndan siyasi ve kültürel haklarının verilmesini istemişlerdi. Ancak bu istekleri kabul edilmeyen Türkler 1916’da Türkistan’da Millî İstiklal Ayaklanması’nı başlattılar. 

Çarlık yönetiminden sonra kurulan geçici hükûmet, tüm halkların kanun önünde eşit olduğunu ilan etti. Türkler, politik ve kültürel alandaki çalışmalarını hızlandırdı. 1-11 Mayıs 1917 tarihleri arasında “Bütün Rusya Müslümanlarının I. Kurultayı” toplandı. Bir süre sonra başlayan Sovyet istilasına karşı Türk toplumları ayrı ayrı mücadele vermek zorunda kaldı.


3. SSCB Yönetimindeki Türk Topluluklarının Durumu

Geçici hükûmeti deviren Bolşevik yönetimi, Orta Doğu, Güney Kafkasya, Iran yöresinde etkili güç olan İngilizlerin desteklediği Türklerin ve diğer milletlerin giriştiği bağımsızlık hareketlerine engel olmak için onlara kendi kaderlerini tayin etme hakkı tanıdı. Bu karar Sovyet Rusya’nın o günkü şartlarda zaman kazanmak için uyguladığı bir oyalama politikasıydı. İlk olarak Kazan Türkleri, Ufa şehrinde 29 Kasım 1917’de “İdil-Ural Devleti” ni; Kazaklar, 13 Aralıkta “Alaş Orda Özerk Cumhuriyeti”ni yine aynı tarihlerde Hokand’da toplanan “IV. Müslümanlar Kongresi”nde de “Özerk Türkistan Cumhuriyeti”ni kurdular. 

Sovyetler Birliği’nin kurulduğu dönemdeki karışıklıktan yararlanan Türkler, bulundukları bölgelerde bağımsız devletler kurmaya başladı. Başkurdistan Sovyet Cumhuriyeti, Harezm Halk Cumhuriyeti, Türkistan ve Kırgız muhtar cumhuriyetleri bunlara örnek verilebilir. Bu gelişmelerden rahatsız olan Sovyet yönetimi, 1920 yılının sonlarına doğru Türk devletleri üzerinde doğrudan hâkimiyet kurmaya yöneldi.  

yusuf-akçura


• Basmacı Hareketi

“Baskın yapan, hücum eden” manasına gelen basmacı tabiri, Çarlık döneminde Ruslar tarafından Türkmenistan, Başkurdistan ve Kırım’da faaliyet gösteren kuvvetler için kullanılmıştı. 1918 yılı başında Millî Hokand hükûmetinin Ruslar tarafından dağıtılması üzerine Basmacı Hareketi bir halk hareketine dönüştü. 

Hokand şehrinde başlayan bu hareket, kısa zamanda Fergana vadisine ve diğer bölgelere yayıldı. Basmacı Hareketlerinin tek gayesi, Türkistan’ı Ruslardan kurtararak istiklaline kavuşturmaktı. Eylül 1919’da tekrar Türkistan (Fergana) hükûmeti kuruldu. Bu bölgede Ruslarla birlikte hareket eden Ermeniler, 180 Türk köyünü ateşe verdi. Bütün Türkistan’ı işgal etmek isteyen Sovyet Rusya ve Basmacılar arasında çok çetin mücadeleler yaşandı. 

Enver Paşa’nın 8 Kasım 1921’de Türkistan’a gelip Basmacılara katılmasıyla mücadeleler daha da şiddetlendi. 1922’de Sovyet Rusya’nın genel bir saldırıya geçmesi üzerine “Basmacı liderleri” birbirlerinden ayrılmak zorunda kaldılar. Enver Paşa’nın Ağustos 1922’de şehit olmasıyla Basmacı Hareketleri devam etmesine rağmen istenilen sonuca ulaşılamadı. Bu mücadeleler 1931’e kadar sürdü ve bu tarihten sonra Ruslar, Basmacı Hareketi’ne kesin olarak son verdiler. 5 Aralık 1936’da Batı Türkistan’da SSCB’ye bağlı Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan cumhuriyetleri kuruldu. Bu cumhuriyetlerin millî bir askerî güce sahip olma hakları kaldırıldı. 

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet yöneticileri, savaş sırasında değişik Türk ve Müslüman topluluklarını, düşmanla iş birliği yapmakla suçladılar. Bunun sonucunda Kırım Türklerini ve Kafkasya’da yaşayan Karaçay, Balkar, Ahıska (Meshet), Çeçen ve İnguş halklarını, Orta Asya ve Sibirya’ya sürgün ettiler.

 

C. ORTA DOĞU’DA MANDA YÖNETİMLERİNİN KURULMASI

ortadoğuda-manda-yönetimlerinin-sınırları

Coğrafi konumu, yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle önem arz eden Orta Doğu, I. Dünya Savaşı’na kadar, Iran hariç olmak üzere Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde bulunmaktaydı. Fakat XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin iyice zayıflaması, içte ve dışta birçok meseleyle uğraşmak zorunda kalmasıyla bu bölge, başta İngiltere, Fransa, Rusya, sonra da Almanya ve İtalya’nın etkin olmak için uğraştıkları bir alan hâline geldi. Batı Avrupa devletleri bu mücadeleyi yürütürken aynı zamanda Rusya’nın bölgeye inmesini engellemeye çalıştılar ve bunu başardılar da. Ancak XX. yüzyılın başında İtilaf blokunun kurulması ve Osmanlı’nın bunun karşısındaki blokta yer alıp savaş bitiminde yıkılması Orta Doğu’da bir otorite boşluğuna yol açtı. 

I. Dünya Savaşı devam ederken İngiltere, Fransa ve Rusya aralarında yaptıkları gizli anlaşmalarla Orta Doğu’yu paylaştılar. 1917 İhtilali ile savaştan çekilen Rusya, gizli anlaşmaları açıkladı. ABD, savaşa girerken yayınladığı Wilson Prensipleri’ne göre gizli anlaşmaları kabul etmeyeceğini açıkladı. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin Türk nüfusunun yoğun olduğu bölgelerinde egemenliğinin devam etmesi, diğer bölgelerinde ise halkların kendi geleceklerini belirlemesi isteniyordu. 

Wilson Prensipleri, İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu planlarını bozacak nitelikte maddeler içermekteydi. Bunun üzerine iki devlet, ortak deklarasyon yayınlayarak Orta Doğu ülkelerinde halkların kendi idarelerine dayanan hükûmet ve yönetimler kurabileceklerini bildirdiler. 

Osmanlı egemenliğindeki halklar tarafından bağımsızlıklarının kabul edilmesi şeklinde anlaşılan bu deklarasyon, aslında İngiltere ve Fransa’nın zaman kazanmak için ortaya koydukları bir plandan ibaretti. ABD’nin savaş sonrası tekrar yalnızlık politikasına dönmesi, İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’da serbestçe hareket etmelerine fırsat verdi. 

İngiltere Manda yönetimi Millî Mücadele Döneminde Anadolu’da da tartışıldı. Erzurum Kongresi’nde reddedilen manda idaresi Sivas Kongresi’nde kesinlikle reddedilerek ülkeyi işgal eden devletlerle mücadeleye başlandı. 

İngiltere ve Fransa Nisan 1920’de toplanan San Remo Konferansı’nda Orta Doğu’yu kendi aralarına paylaştılar. Buna göre Fransa, Suriye ve Lübnan’ı; İngiltere, Irak, Filistin ve Ürdün’ü aldı. Ayrıca Sevr Anlaşması ile Anadolu’da nüfuz bölgeleri kurarak buraları işgal etmeye başladılar. Bunlar dışında İngiltere daha önceden işgal etmiş olduğu Mısır ve Kıbrıs’ı resmen kendisine bağladı. 

Böylece Orta Doğu toprakları, I. Dünya Savaşı sonunda galip devletlerin kontrolü ve egemenliğine girmiş oldu. Ancak Wilson Prensipleri’nden biri de “yenilen devletlerden toprak alınmaması” idi. İtilaf Devletleri bu maddeyi etkisiz kılabilmek için görünüşte bu maddeye paralel gibi duran “manda yönetimi” sistemini ortaya atarak bunu Orta Doğu’da uygulamak için harekete geçtiler.

1.Orta Doğu’da Büyük Devletlerin Durumu ve Politikaları


a. İngiltere ve Orta Doğu

İngiltere’nin Uzak Doğu’daki sömürgelerine ulaşmada en kısa yol olan Orta Doğu, 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılması ve XIX. yüzyılın sonlarında bölgede önemli petrol rezervlerinin bulunmasıyla daha da önem kazandı. Almanya’nın Osmanlı Devleti’yle yakın ilişkiler kurarak Hicaz Demiryolları projesiyle de bölgede üstünlük sağlaması İngiltere’yi tedirgin etti. II. Abdülhamit döneminde İslamcılık politikası ve tehlike olarak görülen Şerif Hüseyin’in İstanbul’da tutulmasıyla milliyetçiliğe bağlı ayaklanmaların bu bölgede görülmesi engellenmeye çalışıldı. Ancak Ittihat ve Terakki yönetimi ile bu politikanın terk edilmesi ve Şerif Hüseyin’in bölgeye gönderilmesi İngilizlere istenen fırsatı verdi. Böylece İngilizlerin kışkırtmaları sonucunda Orta Doğu’da yerel liderler devlete karşı ayaklanmaya başladılar. Özellikle I. Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin bu bölgeye gönderdiği ajanlarla bu ayaklanmalar daha da arttı ve Türklere karşı bazı bölge liderleri İngiltere’nin yanında yer aldı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra daha da güçlenen İngiltere, Orta Doğu’dan aldığı en büyük payla bölgenin hâkim gücü oldu.

Böylece İngiltere, Libya sınırından Hayfa’ya kadar uzanan bütün Akdeniz kıyısını egemenliğine aldı. İngiltere, bölgedeki bu çıkarlarını sürdürecek bir politika izlerken bölge halkı da İngiliz egemenliğinden kurtulmanın yollarını aramaya başladı. 

I. Dünya Savaşı sırasında yanında yer alan yerel liderlere İngiltere’nin bağımsızlık vaadi üzerine Hicaz Emiri Şerif Hüseyin kendini “Arap Ülkeleri Kralı” ilan etti. Ancak Itilaf devletleri onu sadece Hicaz Kralı olarak tanıdı. Şerif Hüseyin, oğullarını Irak ve Ürdün’e kral tayin etti ve 5 Mart 1924’te halifeliğini ilan ederek bölgedeki konumunu güçlendirdi. Başlangıçtan beri bölge liderliği konusunda rekabet eden Necd Emiri Abdülaziz İbni Suud, Şerif Hüseyin’e savaş açtı. Galip gelen İbni Suud kendini Hicaz ve Necd Kralı ilan etti. İngiltere’nin 1927’de tanıdığı bu krallık 1932’de “Suudi Arabistan Krallığı” adını aldı. Suudi Krallığı’nın 1936’da Amerikan şirketi Aramco’ya petrol ayrıcalığı vermesiyle ABD bölgeye girmiş oldu. 

İngiltere’nin Arap Yarımadası’nda uğraştığı bir diğer bölge Yemen’di. Yemenliler, İngilizlerin I. Dünya Savaşı’nda işgal ettikleri Yemen topraklarını geri alabilmek için mücadeleye başladılar. Karışıklıktan faydalanarak Kızıldeniz’e sokulmaya çalışan İtalya’nın olaya müdâhil olarak Yemenlilere yardım etmesi üzerine İngiltere 1934’te Yemen’in bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Ancak bölgede İngiltere’nin Yemen ve İtalya ile olan mücadelesi devam etti. 

İngiltere sömürge yollarını Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar birleştiren Irak topraklarına tam olarak egemen olmak istiyordu. Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığında Irak, Musul dışında İngiliz kontrolüne bırakıldı San Remo Konferansında zengin petrol yataklarına sahip olan Musul da İngiltere’ye verildi. Irak’ta kendi politikalarına uygun bir yönetim oluşturmak isteyen İngiltere, 1921’de Hicaz Kralı Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ı Irak krallığına getirdi. Bu durumu kabul etmeyen Iraklıların başlattığı bağımsızlık mücadelesi sonucu İngiltere, Irak’a bazı tavizler verdi. 30 Haziran 1930’da yapılan antlaşma ile Irak, bağımsızlığını kazandı. Bu antlaşmaya göre: Dış politikada iki devlet birbirine danışacak, Irak saldırıya uğrarsa İngiltere yardım edecek ve Irak ordusunu eğitecekti. 1938’de Irak yönetimi İngiliz yanlısı olan Başbakan Nuri Sait Paşa’nın eline geçti. Böylece İngiltere, II. Dünya Savaşı öncesinde Irak üzerindeki egemenliğini sürdürmüş oldu. 

Sınırları ve yönetim biçimi İngiltere’nin isteğine göre Milletler Cemiyetinin kararıyla belirlenen Ürdün 1922’de İngiltere’nin mandası olarak kuruldu. Başına Hicaz Kralı Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah’ın getirildiği manda yönetimi doğrudan Filistin’deki İngiliz komiserine bağlıydı. Ürdün, bağımsızlığına 1946’da kavuştu. 

San Remo Konferansı’nda İngiliz mandasına bırakılan yerlerden biri de Filistin’di. İngiltere’nin Filistin’de “Yahudi yurdu” kurma çalışmaları, Wilson Prensipleri’ne uygun olarak ABD tarafından desteklendi. Günümüze kadar karışıklıkların devam ettiği Filistin’deki diğer gelişmeler gelecek ünitelerde işlenecektir. 

1882’de Mısır’ı işgal eden İngiltere, Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle de 1914’te topraklarına kattığını açıklamıştı.

İngiltere’nin Mısır’ı işgaliyle başlayan milliyetçilik hareketleri Wilson Prensipleri’nin yayınlanmasıyla gelişerek Mısır’da bağımsızlık ümidini güçlendirdi. Mısır milliyetçilerinin çıkardığı ayaklanmalar sonunda İngiltere, 1922’de Mısır’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Ancak İngiltere, Süveyş Kanalı ve Mısır’daki yabancıların haklarını korumayı üzerine aldı. Böylece Mısır’daki egemenliğini dolaylı olarak sürdürdü. 

Mısır halkı, İngiltere’nin Süveyş Kanalı koruyuculuğundan vazgeçmesi ve Mısır’daki askerlerini çekmesi konusunda baskı yaptı. Bu esnada İtalya’nın Habeşistan’ı (1936) işgal ederek Nil’in kaynaklarına egemen olması ve İtalya’nın Almanya ile Orta Doğu’da bağımsızlık isteyen milletleri kışkırtarak yardım etmesi İngiltere’nin Mısır politikasında değişikliğe gitmesine sebep oldu. Bu gelişmeler İngiltere’yi Mısır ile anlaşma ve ittifak yapmaya zorladı. Buna göre: İngiltere, Mısır’dan çekilirken sömürge yolu üzerindeki Süveyş Kanalı’nda sürekli asker bulundurma hakkı elde etti. Ayrıca İngiltere, saldırı hâlinde Mısır’ı koruyacaktı. Böylece İngiltere, Mısır’daki nüfuzunu korumuş oldu.


b. Fransa ve Orta Doğu

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla Orta Doğu’da söz sahibi olmak isteyen devletlerden birisi de Fransa’ydı.

San Remo Konferansı’nda Fransa’nın payına Suriye ve Lübnan düşmüştü. Ayrıca Sevr Antlaşması ile Güney Doğu Anadolu’yu, diğer İtilaf devletleriyle birlikte, Boğazları ve İstanbul’u işgal etmişti. Fransa’nın amacı, aldığı yerleri korumak hatta daha da genişletmekti.

Suriye’nin çeşitli bölgelerinden temsilcilerin oluşturduğu Suriye Ulusal Kongresi, Mart 1920’de merkezi Şam olmak üzere Lübnan ve Filistin topraklarını da içine alan Suriye Krallığı’nı kurdu. Başına Kral Faysal’ın getirildiği bu devlet, San Remo Konferansı’nda tanınmadı. Filistin bu devletten alınarak İngiltere’ye, Lübnan ve Suriye ise Fransa mandası altına verildi. Suriye’yi işgal eden Fransa, Kral Faysal’ı tahttan indirerek bölgeyi sıkı askerî denetimi altına aldı. Lübnan’ı, topraklarını iki kat artırarak Suriye’den ayırdı. Fransa’nın Suriye’yi eyaletlere ayırarak federal bir düzen kurması, Arapların tepkisini daha da artırdı. 

Anadolu’da işgal ettiği yerlerde Türk kuvvetlerine karşı direnemeyen Fransa, Ankara Antlaşması’yla Güney Doğu Anadolu’yu boşaltarak bütün dikkatini Suriye’ye yöneltti. Kuvvet yoluyla buralarda tutunamayacağını anlayınca 1926’da Lübnan’a, 1930’da da Suriye’ye bağımsızlıklarını verdi. Ancak her iki devletin de anayasasında Fransız mandasının devamını sağlayan maddeler vardı.

Italya’nın Habeşistan’ı işgali ve Akdeniz’de tehlikeli olması, Almanya’nın Orta Doğu’da İngiltere ve Fransa aleyhine girişimlerinden sonra Fransa 1936’da Lübnan ve Suriye ile ittifak anlaşması yaptı ancak Fransa parlemontesu anlaşmaları onaylamadı. Fransa, Suriye ve Lübnan’dan 1946’da tamamen çekildi.

Mondros Ateşkesi’nden sonra İskenderun Sancağı (Hatay) Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Türkiye ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’yla (20 Ekim 1921) İskenderun Sancağı, Fransa mandasında olan Suriye sınırları içinde yer almıştı. Fransa, anlaşma gereği İskenderun’da özel bir yönetim kurdu. Resmî para olarak Türk parasının kullanılması kabul edildi. Millî kültürün korunmasında halka her türlü kolaylığın sağlanması kararlaştırıldı.

D. UZAK DOĞU’DA YENİ BİR GÜÇ: JAPONYA

XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar derebeylik (feodal) düzenin hâkim olduğu Japonya, dış dünyaya kapalı bir ülkeydi. Şogun adı verilen ordu komutanı, bu derebeylerin en güçlüsünden seçiliyordu. Asıl güç Şogun un elindeydi. İmparator sembolik olarak devletin başındaydı. Batılı devletler ticari gerekçelerle Japonya’yı kapılarını kendilerine açması için zorlamaya başlayınca 1854’te Batılı devletlerle ticari anlaşmalar yapıldı. Ancak Japonya’nın Batı’ya açılımı, ülkede tepkiyle karşılandı ve anlaşmayı imzalamakla suçlanan Şogun yönetimi, ülke üzerindeki etkisini kaybetti. 1867’de genç yaşta tahta geçenİmparator Mutsuhito’nun aydınların Batı tarzı yenilikler yapılması fikirlerine destek vermesiyle Japonya’da “Meiji Restorasyonu” denilen reform süreci başlamış oldu. 

japonyanın-yayılması

1868’de feodal düzen yıkılarak Batı tarzı hükûmet kuruldu. Hukuk sisteminde reform yapılarak Prusya-Alman modeline dayalı yeni bir anayasa oluşturuldu. Eğitim alanında yapılan yenilikler sonucu yüksek bir okur yazarlık oranına ulaşıldı. Takvim değiştirildi. Giyim kuşamda Batı örnek alındı. Çağdaş bir bankacılık sistemi oluşturuldu. Japon donanmasının kurulmasında İngiltere Krallık Donanması’ndan faydalanıldı. Ordunun çağdaşlaştırılmasında ise Prusya genelkurmayından uzmanlar getirildi. Japon subayları Batılı askerî ve donanma akademilerine gönderildiler. Dışardan çağdaş silahlar satın alınırken yerli bir silah sanayisi de kuruldu. Devlet, ulaşım ve haberleşmeye önem vererek demir yolu ağı, telgraf hatları ve deniz yollarının oluşturulmasını özendirdi. Ağır sanayi, demir-çelik ve gemi yapımcılığı geliştirilirken tekstil sanayi de çağdaş seviyeye getirildi. Devlet Japon girişimcilerle ortak çalışarak ihracatçılara, sanayicilere ve deniz taşımacılığına her türlü desteği sağladı. 

Japonya’nın ihracatı, özellikle ipek ve tekstil dalında yükselişe geçti. Tüm bu gelişmelerin ardında “güçlü ordusu olan zengin bir ülke olma” ideali vardı. Gerçekleştirilen bu reformlarla kısa sürede gelişen Japonya XIX. yüzyılın sonlarında güçlü bir devlet hâline geldi. Sanayileşen fakat hammadde açısından fakir olan Japonya Asya kıtasına ulaşmak için yayılmacı bir politika izlemeye başladı. Çin’in yönetimindeki Kore’yi ele geçirmek isteyince Çin’le karşı karşıya geldi. İki devlet arasında yapılan savaşta galip gelen Japonya, Batılı devletler ve Rusya’nın tepkisi nedeniyle elde ettiği toprakları Çin’e geri verdi. 

Çin toprakları Japonya ve Rusya arasında rekabet alanı hâline geldi. Rusya ile Japonya arasında 1904-1905 savaşı çıktı. Rusya bu savaşta yenilerek Çin ve Kore üzerindeki etkisini kaybetti. Japonya bir süre sonra Kore’yi topraklarına katarken Rusya ve Çine karşı elde ettiği başarılarla Uzak Doğu’da yeni bir güç olarak ortaya çıktı.

E. 1929 DÜNYA EKONOMİK KRİZİ

1920’lerin ortalarında radyo hâlâ bir yenilikti ve herkes bir radyo almak istiyordu. Amerikalı iki elektrik mühendisi radyo üretecek bir şirket kurdu ve işe koyulmak için bankadan kredi aldılar. Çok başarılı oldular. Taleplere yetecek kadar radyo üretemiyorlardı. Daha fazla işçi çalıştırmak ve daha büyük bir fabrika kurmak için daha çok sermayeye gerek duydular. Banka kredisini uzattılar. Şirket hisselerinin bir bölümünü New York Borsasında (Wall Street) satışa çıkardılar. 

Bu hisseleri birçok kişi aldı. Radyo üretimi daha da arttı. Şirketin kârı yükseldi ve hissedarlar yaptıkları yatırımdan iyi bir gelir elde etmeye başladılar. Radyo üreten başka firmaların da durumu iyiydi.

Bir süre sonra şirket, radyo satışlarının artmadığını fark etti. Çoğu insan tek radyoyla yetiniyordu artık. Şirket ikinci, üçüncü radyo alımlarını teşvik için yeni modeller sundu.

Bir süre artan satışlar daha sonra yeniden düşüşe geçti. Zor bir dönemden geçiliyordu. İnsanlar “lüks” malları değil, temel ihtiyaç ürünlerini almaya bakıyordu. Şirket, işçi sayısını azalttı. Kârlar inişe geçti, şirket hisselerinin değeri düşmeye başladı ve bazı hissedarlar daha fazla para kaybetmeden hisselerini satmaya yöneldi. Bu durum bir panik meydana getirdi. Daha çok sayıda hissedar satışa geçince hisse fiyatları düştükçe düştü. İlk ortaklara kredi veren banka, paranın geri ödenmesini istedi. Şirket borcunu ödeyemeyince iflasını istedi. Bütün işçiler işten çıkarıldı. Hisse alabilmek için borçlanan hissedarlar da finansal açıdan yıkıma uğradılar.  

1. Ekonomik Kriz Öncesi Dünya

1929 Dünya Ekonomik Krizi, 1929’da başlamış, 1930’lu yıllar boyunca devam etmiş, Kuzey Amerika ve Avrupa’yı merkez almasına rağmen, dünyanın özellikle de sanayileşmiş ülkelerinde yıkıcı etkiler meydana getirmiştir. 


I. Dünya Savaşı, özellikle Avrupa dışında üretim kapasitesinin olağanüstü artmasına sebep olmuş, sanayi ülkeleri ihraç ettiği ürünlerle büyük kârlar sağlamıştı. Bununla beraber 1920’lerde tarımsal üretimdeki artış, tarım ürünleri fiyatlarının düşmesine neden olmuştu. Tarım ülkeleri ekonomik büyümeden yeterince faydalanamamıştı. 

Amerika’da I. Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşerek savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardı. Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin % 50’si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu. 

Bu dönemde Amerikan banka ve şirketlerinin çalışma esaslarını düzenleyen yasalar yetersizdi. Hissedar yatırımcıların bilgilendirilmesinde ve denetlemede görülen eksiklikler Amerikan ekonomisinin olumsuz özelliklerindendi. 

Amerika, 1924-29 yılları arasında gerçekleştirdiği ihracat fazlası ile dünyanın kredi veren ülkesi konumuna geldi. Bu esnada ülkede otomobil, yapı, elektrik gibi yeni endüstriler gelişmeye başladı. Yeni gelişen endüstrilere talebin fazla olması borsanın spekülatif (yapay) olarak aşırı yükselmesine neden oluyordu. Amerika’nın verdiği kredileri geri alamaması zamanla Amerikan ekonomisini zorda bırakmıştı. Aynı dönemde İngiltere’de para birimi pound (paund)ın aşırı değer kazanması, ihracatta düşüşe ve ekonominin iyice bozulmasına yol açmıştı. Almanya ise savaş tazminatlarını ödemek için karşılıksız para basmış, bu da ülkede hiperenflasyona (aşırı enflasyon) sebep olmuştu.

Dönemin Amerikan ekonomi yönetiminin, krizle ilgili gerekli kararları yerinde ve zamanında almaması krizin büyümesinde etkili olmuştur.


2. Ekonomik Krizin Ortaya Çıkışı (Kara Perşembe)

New York Borsası 1928 yılının başından 1929 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükseliyor ve yüksek fiyat/kazanç oranı getiriyordu. Ancak 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde borsanın yükselişi durmuş hatta birkaç büyük holdingin hisse senetleri düşmüştü. Bu düşüş 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların kâğıtlarını ellerinden çıkarmalarıyla hızlandı ve “Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsa, dibe vurdu. 1929 yılının fiyatlarıyla 4,2 milyar dolar yok oldu. Bu süreçte çok sayıda banka batmış, binlerce insanın mal varlığı yok olmuştu. Bu insanlar, açlığa sürüklendi, sebze ve meyve yetiştirip satarak yaşamaya çalıştılar. Piyasadaki para bir anda yok olduğu için insanlar ihtiyaçlarını karşılamada takas yoluna giderek bir nevi değiş-tokuş ekonomisine geri döndüler. Maddi varlıklarıyla beraber sosyal konumlarını ve ruh sağlıklarını da kaybettiler. Bunalımın etkileri II. Dünya Savaşı’na kadar yaklaşık 10 yıllık bir dönemde devam etti. 

Kriz en çok sanayileşmiş şehirleri vurmuş, bu kentlerde bir “işsizler ve evsizler ordusu” oluşturmuştur. Bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat faaliyetleri durmuş; tarım ürünü fiyatlarındaki % 40-60’lık düşüş, çiftçileri ve kırsal bölge nüfusunu kötü etkilemiştir. Talebin beklenmedik düzeyde düşmesi nedeniyle madencilik alanı krizin en fazla etkilediği sektörlerden biri olmuştur. Ekonomik kriz dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin % 42 oranında ve dünya ticaretinin de % 65 oranında azalmasına sebep olmuştur. 1929 yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla % 7 oranında düştüğü düşünülürse 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu görülebilir. Ekonomik kriz farklı ülkelerde değişik tarihlerde sona ermiştir.  


3. Krizin Türkiye’ye Etkileri

İki dünya savaşı arasında, tam üç büyük ekonomik durgunluk ve daralma yaşanır. Yaygınlığı, şiddeti ve sonuçları açısından, 1929’daki “Büyük Buhran”bunlar arasında en sarsıcı olanıdır. Bunalımın etkisiyle uluslararası ticarette ortaya çıkan daralma, Türkiye’yi de etkiler ve korumacı-devletçi iktisat politikalarına yöneltir. Dış ticaret ve döviz üzerinde devlet denetimini artıran Türkiye, bir yandan ithalata miktar kısıtlamaları getirirken öte yandan gümrük vergilerini yükseltir. Ulusal sanayii güçlendirme yolunda halk hem tasarrufa hem de yerli malı kullanmaya özendirilir. 

Bu amaçla, 4 Nisan 1929’da İstanbul Darülfünununda (İstanbul Üniversitesi) düzenlenen “Yerli Malı Kullanma ve Koruma” konulu toplantıda gençlik, yerli malı kullanmaya yemin eder. Bu toplantıdan çıkan bir başka sonuç da “Yerli Malları Haftası”nın ilan edilmesidir. 

İlerleyen günlerde, “yerli malı kullanımı”nı yaygınlaştırmak amacıyla, Atatürk’ün de direktifleriyle bir cemiyet kurulur. Başkanlığını, TBMM Başkanı Kazım Özalp’ın yürüttüğü “Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti”, Aralık 1929’da çalışmalarına başlar. Cemiyet; propaganda çalışmaları, düzenlediği “Yerli Malları” haftaları ve sergilerle “yerli malı” kullanımını bir alışkanlığa dönüştürmeye çalışır. 

1929-ekonomik-krizinde-türkiyenin-ithalatı-ve-ihracatı

Cemiyetin, İhap Hulusi, Nurettin Kenan gibi imzalar taşıyan afişlerinde, “Bir avuç fındık, bir yığın sağlık!”, “Üzüm, incir, fındık ye! Hem sana yarar hem bana.” gibi sloganlar bulunuyordu.

Popüler Tarih, Nisan 2002, Sayı: 20, s. 106

F. İKİ SAVAŞ ARASI DÖNEMDE AVRUPA

1. Barışın Sürekliliğini Sağlama Çabaları

Dünya barışının korunması ve sürekliliğinin sağlanması amacıyla uluslararası bir teşkilatın kurulma fikri XIX. yüzyılda ortaya atıldıysa da gerçekleşmemişti. I. Dünya Savaşı ise bu düşünceyi daha da güçlendirdi. I. Dünya Savaşı sonunda yapılan antlaşmalarla, bir düzen sağlanmış gözükmekle birlikte birçok soruna da neden olacak bir ortam oluşmuştu. Wilson Prensipleri’nde belirtildiği gibi savaş sonrası ABD ve İngiltere bu amaçla çalışmalara başlamış; Paris Barış Konferansı’nda 32 devlet tarafından uluslararası bir teşkilat kurulması kabul edilmişti. 10 Ocak 1920’de merkezi Cenevre olmak üzere asil üyelerini I. Dünya Savaşı’nda galip gelen devletlerin oluşturduğu Milletler Cemiyeti kuruldu. Daha sonraki dönemde genel kurulun uygun gördüğü devletler Teşkilata katıldı. Ancak ABD, senatonun kabul etmemesi sebebiyle fikir önderliğini yaptığı Cemiyete katılmadı. Savaşta tarafsız kalmış ülkeler asil üyeler arasına alındı. Türkiye de davet üzerine 1932’de Cemiyete katıldı. Kuruluşunda 18 üyesi olan Cemiyet 1920’de 48’e, daha sonra da 63 üyeye ulaştı. 

Uluslararası barışı korumaya yönelik bir diğer gelişme de Locarno Antlaşması’nın imzalanmasıdır. Bu antlaşma, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Belçika, Polonya ve Çekoslovakya arasında 1 Aralık 1925’te Londra’da imzalandı. 

Almanya bu antlaşma ile uluslararası iş birliğine yeniden katılmış oldu. Antlaşmadan hemen sonra da Milletler Cemiyetine üye olarak Avrupa’nın büyük devletleri arasındaki yerini aldı. Antlaşmayla birlikte Avrupa’daki siyasi gerginlik bir süre azaldıysa da bu durum kısa sürdü. 

Fransa, Avrupa’daki durumunu güçlendirmek ve ilişkilerini geliştirmek için ABD’ye, bir barış paktı imzalamayı teklif etti. ABD ise savaş sonrası Monroe Politikası gereği Avrupa’daki sorunlara müdahil olmak istemedi. Bu nedenle ABD Dışişleri Bakanı Kellogg, bu paktın bütün dünya devletlerini kapsayacak şekilde düzenlenmesini istedi. 

Fransa, bu öneriyi müttefiklerine yardım edemeyeceği ve sorumluluklarını yerine getiremeyeceği düşüncesi ile kabule yanaşmadı. Bunun üzerine Amerika, önerisini Sovyetler dışındaki diğer büyük devletlere bildirdi ve bunlarla görüşmelere başladı. Öneriyi Almanya ve Japonya kabul edince halklarının baskısı karşısında İngiltere ve Fransa da bazı şartlarla kabul etmek durumunda kaldılar. 

Briand-Kellogg Paktı 27 Ağustos 1928’de Paris’te ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Polonya, Çekoslovakya ve Belçika arasında imzalandı. Aynı yıl Sovyetler Birliği ve Türkiye de antlaşmaya dâhil oldu. 

Briand-Kellogg Paktı ile “savunmaya dayanmayan savaş, kanun dışı sayılmış ve devletler arası ilişkilerde barışçı yollara başvurulması” esas alınmıştır. 

Fransa meşru savunma hakkına, İngiltere ise sömürgeleri ile dünyanın bazı bölgelerinde hareket serbestisine sahip olmak istiyordu. Bu nedenle Fransa ve İngiltere bu antlaşmayı bazı çekinceler koyarak kabul etmişlerdir. 

Bütün bu çabalar, ortaya çıkan anlaşmazlıklara çözüm olmadığı gibi, II. Dünya Savaşı’nın çıkmasını da engelleyememiştir. Bunda büyük devletlerin iç ve dış politikalarında meydana gelen gelişmeler de önemli rol oynamıştır.

 


2. Avrupa’da Sosyal ve Ekonomik Hayat

I. Dünya Savaşı, milyonlarca insanın ölmesinin yanı sıra ABD ve Avrupa’nın siyasi, sosyal ve ekonomik hayatında önemli değişiklilere yol açtı.

Savaş sebebiyle Avrupa’dan ABD’ye yapılan göçler azalırken Avrupa içindeki göçler hız kazandı. Avrupa devletleri istihdam ve çalışma şartlarına yasal düzenlemeler getirmeye başladı. Örneğin Fransa, Hollanda ve Ispanya 8 saatlik iş günü uygulamasına geçti.

Savaşın ardından demokratik süreçte önemli değişiklikler gündeme geldi. 1920’den sonra çoğu ülkede bütün yetişkin erkeklere ve bazı ülkelerde kadınlara da oy hakkı tanındı. Böylece seçmen kitlesi genişledi. Büyük savaş, başta ağır sanayiyi, silah ve motorlu taşıt imalatını canlandırdı. Yeni üretim tekniklerinin ve teknolojilerin devreye girmesini sağladı. Sanayileşmiş ülkelerin çoğunda ekonomik atılımlar yaşandı. Politikacılar işçi sınıfının görüşlerini hesaba katmak zorunda kaldı. 

Gıda ve ham madde fiyatlarında 1920’lerin başlarında görülen çarpıcı düşüş, bütün Avrupa’da çiftçileri ve köylüleri sarstı. En ağır darbeyi Orta ve Doğu Avrupa aldı. SSCB, sınırlarını ticarete kapatırken Almanya’da hızla yükselen enflasyon ekonomik felç oluşturdu. Ekonomik durgunlukla birlikte işsizlik arttı. Almanya hiperenflasyon döngüsüne girdi. Orta Avrupa para birimleri de bu gelişmelerden zarar gördü. Avrupa ekonomileri ancak 1924’ten sonra düzene kavuşmaya başladı. 1930’larda kırsal alanlardan kentlere göç istikrara kavuştu. Şehir merkezinin uzağına yerleşim yerlerinin kurulması ve buralara hizmet veren demiryolu hatlarının açılmasıyla kentler büyüme sürecine girdi. 1920’li yıllarda ABD ekonomisi hızla büyürken borçlanmaya dayalı bir tüketim patlaması yaşanıyordu. Aynı yıllarda savaştan sonra ülkelerini inşa etmek isteyen Avrupa devletleri de ABD bankalarına borçlanıyordu. Ekim 1929’da ABD borsasının çöküşüyle Amerika,verdiği borçları geri istedi. Şirketler battı, işsizlik hızla yükseldi. 1932’de Alman fabrikalarının üretim hacmi 1928’deki düzeyin ancak % 60’ı kadardı. 1933’te çalışan nüfusun % 44’ü işsiz kalmıştı. Tasarrufları tükenen ve yerel dükkânlarda veresiye alışveriş yapamayan halk, perişan duruma gelmişti. Avrupa’nın diğer devletlerinde de durum aşağı yukarı aynı idi.

1930-larda-dünya-ekonomisini-gösteren-tablo


1920’lerin sonlarına doğru Rusya’da çok ağır ilerleyen bir ekonomik canlanma görüldü. Lenin, ülkenin kendi kaynaklarını harekete geçirmeye yönelik olarak 1921’de Yeni Ekonomik Politika’yı (NEP) ilan etti. Lenin’in 1924’te ölmesiyle iktidarı ele geçiren Stalin 1928’de ilk beş yıllık kalkınma planını uygulamaya koydu. Tarım alanında uygulanan kollektifleştirme politikası Rus köylülerinin tepkisine neden olarak 1930’larda tarım bunalımına yol açtı. 

1932’de Stalin, ilk beş yıllık plan hedeflerine 4,5 yıl içinde ulaştı. Rusya’nın uyguladığı planlı ekonomi sanayide hızlı bir gelişme sağladı. 1920’lerde ekonomik kriz içinde olan Almanya ekonomisi, 1930’ların ortalarında tekrar büyümeye başladı. Büyüme sürecine giren birçok Avrupa ülkesi sosyal güvenlik sistemlerini geliştirmeye yöneldi. Yaşlılar için emeklilik, işsizlik sigortası, iş kazaları tazminatı gibi yenilikler kabul edildi.

Almanya, Adolf Hitler’in 1933’te iktidara gelmesi ile köklü bir rejim değişikliği yaşadı. Hitler, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Die Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei)nin önderiydi. Hitler başa geçince önce anayasayı değiştirerek rakip partileri saf dışı bıraktı. Sonra silahlı kuvvetleri yeniden kurdu. Diplomatik manevralara girişerek Almanya’yı yeniden büyük bir devlet yapmak istedi. Hitler içerde işsizliğe son vererek Alman halkının çoğunun sevgisini pekiştirirdi ve Almanya’yı kısa sürede Avrupa’nın en etkin gücü konumuna yükseltti. 

Hitler, Almanya’nın geleceğinin ancak doğudaki geniş toprakları ele geçirip Almanların buralara yerleştirilmesiyle güvence altına alınacağını öne sürdü. Hitler’in 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırması II. Dünya Savaşı’nın başlamasına yol açtı.

İngiltere’de savaş öncesindeki refah düzeyine ulaşma çabalarından istenen sonuç alınamadı. Ülkede yüksek oranda işsizlik görüldü. Fransa’da harap olan ülkeyi yeniden imar etmek için büyük kamu harcamalarına ihtiyaç duyulması ekonomik kalkınmayı önledi.
İtalya’da savaşın neden olduğu huzursuzluklar 1922’de Faşist Partisini iktidara getiren bir hükûmet darbesine yol açtı.


3. Totaliter Rejimlerin Kuruluşu


a. İtalya’da Faşizm

İtalya, I. Dünya Savaşı’na yeni sömürgeler elde etmek için katılmıştı. Ancak savaş sonunda umduğunu elde edemediği gibi vaat edilmesine rağmen Alman sömürgelerinden ve Anadolu’dan da pay alamadı. Savaş, İtalya’nın sosyal ve ekonomik hayatında sarsıntılara neden oldu. Aynı zamanda İtalya’da liberal demokrasinin yanında sosyalizm, komünizm gibi akımlar önem kazandı. Bu akımların etkisiyle işçiler, fabrikaların idaresine ve kararlarına ortak olmak istediler. Ayrıca ülkenin her tarafına dağılmış asker kaçakları, terhis olan asker ve aydınların maddi ve manevi beklentileri, işsizlik, iç politikada istikrarı bozdu. Bu durum Benito Mussolini liderliğindeki Faşist Partisinin işine yaradı. 

Kasım 1919’da seçimlere ilk kez katılan bu Parti, meclise giremedi ancak ülkedeki karışıklıktan dolayı aydınlar, askerler ve halk arasında hızla taraftar topladı. 1922 Ağustosundaki genel işçi grevi ekonomiyi felce uğratıp ülkeyi karıştırdı. Faşist Partisinin “Kara Gömlekliler”i Napoli’den Roma’ya yürüdü. Darbe yapılmasından çekinen hükûmet istifa etti. İtalyan kralı 30 Ekim 1922’de başbakanlığa Mussolini’yi atamak zorunda kaldı. 

MUSSOLİNİ İTALYA’SI

Mussolini, başlangıçta temkinli ve dikkatli bir politika takip etti. Muhalefeti susturabilmek ve tepkileri önlemek adına ilk kabinesinde partisinden yalnızca 3 kişiye bakanlık verdi. Öyle ki iktidarının ilk yıllarında ülkede kanun, hâkimiyet ve kamu düzeni tam anlamıyla kuruldu. Bir yandan sendikaların varlığına saygı gösterilirken diğer yandan özel sektöre güven duygusu kazandırıldı. O dönemin önde gelen liberal düşünürleri parti sayesinde İtalya’da kanun hâkimiyetinin ve kamu düzeninin kurulduğunu, demokrasinin ülkede yalnızca anarşi ve demagojiye sebep olduğunu belirten yazılar yazdılar. Ancak 1924 yılına doğru İtalya’nın siyasi havası tekrar bozulmaya ve Mussolini’ye karşı muhalefet sesini yükseltmeye başladı.

1924 yılında parlamentoda Mussolini’nin sosyalistler tarafından ağır bir şekilde eleştirilmesi sonrasında meydana gelen olaylar iktidar kavgasını şiddetlendirdi. Muhalefet 31 Aralık 1924’te Floransa’da büyük bir miting tertip etti. Ancak bu mitingin Mussolini taraftarlarınca basılması, muhalefetten iki gazetecinin öldürülmesi, birçok hukuk bürosunun tahrip edilmesi liberal demokrat muhalefetle, iktidar arasındaki kavgayı şiddetlendirdi. Bunun üzerine harekete geçen Mussolini 1926 yılında eski liberal anayasanın yerine yeni bir anayasa yürürlüğe koydu. 

Mussolini 1926’daki ünlü Scala nutkunda “Her şey devlet içinde ve devlet için, hiçbir şey devlet dışında ve başka bir şey için değildir. (…) Birey devletle uyumlu olduğu ölçüde önemlidir.” diyordu. Bütün iktidarı elinde tutan hükûmet atamalarda tek söz sahibiydi ve bütün yetkiler Mussolini’nin elindeydi. Toplumu kontrol etmek için kullanılan başlıca araçlar Mussolini taraftarlarının eline geçmişti.

1927 yılında iş hukukunda yapılan değişikliklerle hür sendikacılığın yerini, korporatif iş yasası aldı. Böylece her meslek grubu bir sendika hâlinde teşkilatlandırılmıştı. Devlet bu korporatif teşkilatlanma vasıtasıyla ekonomiyi kontrol altına almıştı. Aynı yıl ceza yasasında yapılan değişiklik sonucu iktidar partisi dışındaki bütün siyasi partilerin faaliyetleri yasaklandı. Muhalefet milletvekillerinin de parlamento üyeliği kaldırıldı. Böylece tam bir diktatörlük dönemi başladı.

Mussolini dış politikayla ilgili olarak “Sürekli barış ne mümkün ne de faydalıdır. Sadece savaş insan enerjisini en yüksek gerilimde tutar. Savaş dışındaki diğer bütün sınavlar insanı önemli kararlar almak zorunda bırakmazlar. Yalnızca savaş, yaşama ya da yok olma kararlarının alındığı durumdur.” diyordu. 

Prof. Dr. Bülent DAVER, Çağdaş Siyasal Doktrinler, s. 131-135’den yararlanılmıştır.
b. Almanya’da Nazizm

Almanya, I. Dünya Savaşı sonlarına doğru cephe gerisinde iç sorunlarla karşı karşıya kaldı. Kasım 1918’de askerî bir ayaklanma sonucu imparatorluk yıkılarak cumhuriyet ilan edildi. Ateşkes anlaşmasının imzalanması, iç karışıkları daha da artırmış, Almanya iç politika ve ekonomik yönden çöküntüye uğramıştı. Versay Antlaşması’nın imzalanması ise bu bunalımı daha da artırdı. Bu anlaşma toplumun her kesimi tarafından tepkiyle karşılandı. Bunlar yaşanırken Ağustos 1919’da “Weimar Anayasası” ilan edilerek demokratik düzene geçildi. 

Weimar Cumhuriyeti’nin hükûmetleri Almanya’nın savaş sonrasında karşılaştığı siyasi, ekonomik ve sosyal sorunları çözmekte yetersiz kaldı. Kurulduğu günden itibaren Versay Antlaşması’nın yok edilmesini ve Alman ırkının üstünlüğünü savunan Nazi Partisi 1924 seçimlerinde ilk kez parlamentoya girdi. 

1929 dünya ekonomik buhranı ile Almanya’nın sanayi üretimi yarı yarıya düştü. Ticarethaneler iflas etti ve işsiz sayısı birden bire artmaya başladı. Bütçede açığın kapatılması için vergi borçlarının arttırılması, bir yandan da Almanya’nın savaş tazminatını ödemekte zorlanması Nazi Partisini güçlendirdi ve taraftar sayısını arttırdı. 1930 seçimlerinde en güçlü ikinci parti olan Nazi Partisi, 1932 seçimlerinden en güçlü parti olarak çıktı. 30 Ocak 1933’te Adolf Hitler başbakan oldu ve bir fırsatını bularak komünistlere karşı sert tedbirler aldı. İlk iş olarak seçimleri yeniledi. Ancak Mart 1933 seçimlerinde çoğunluğu sağlayamadı. Bunun üzerine Hitler, tevkif edilen komünist ve sosyal demokrat milletvekillerinin bulunmadığı sırada meclisten 4 yıl süre ile olağanüstü yetkiler alarak diktatörlüğünü ilan etti. Nazi Partisi, Alman milletinin ekonomik kültürel ve sosyal hayatını her yönüyle kontrol altına aldı. 

NAZİ İKTİDARI 

Nazi Partisi, düşüncelerini herkese kabul ettirebilmek için Almanların isteklerine hitap etmeye çalıştı. Endüstri, savaş sanayisine kaydıkça büyük şirketlerin de kasalarına milyarlarca mark girecekti. Alman generallerin rütbe, yeni görev, yüksek maaş ve madalyalara kavuşarak toplum içinde saygınlığı artacaktı. Toprak sahiplerine Avrupa’da yeni topraklar vaat ediliyordu. Bu yeni toprakların işsizliği de ortadan kaldıracağına inanılıyordu. Şimdiye kadar önemsenmemiş dükkân sahipleri, ufak bürokratlar, öğretmenler ve çeşitli meslek erbabı itibar kazanacaktı. Toplumun tüm kesimine hitap etmeye çalışan Hitler’e başlangıçta en büyük destek büyük iş çevrelerinden geliyordu. İktidarı Nazi Partisine verme kararı da 16 Ocak 1933’te Hitler’in büyük iş adamları ile yaptığı ortak toplantıda alındı. Sahte bir birlik havası ve saldırı ile genişleme ideali oluşturuldu. Buna karşı sessiz ve kör bir disiplin istendi. Ekonomi denetim altına alındı. Nazi ileri gelenleri şirketlerde söz sahibi oldu. Hiçbir özgürlük gösterisi hoşgörü ile karşılanmadı. Gestapo (Alman gizli servisi), kişi ve gruplar üzerinde sınırsız bir yetki kurmuştu. Herhangi birini mahkeme kararı olmadan tutuklayıp alıkoyabiliyordu. Gestapo, en tipik Nazi örgütüydü. (…) 

Nazizm, disiplin, emirlere bağlılık, görev anlayışı, düzen, cesaret vb. özelliklerin sadece Alman ırkında olduğunu iddia ediyordu. Bu nedenle başka ırklarla karışarak bu özelliklerin kaybedilmemesi gerektiğini savunuyordu.

1934’te kurulan “Adolf Hitler Okulları” parti için propagandacı yetiştirmekle görevlendirilmişti. Bu okullarda gençlere eksik bilgi verilmekle kalınmıyor, kütüphaneler taranıyor bazı kitaplar meydanlarda yakılıyor. Bir grup bilim insanı, yazar ve sanatçıya yasaklamalar konuyordu. Naziler okunur veya okunmaz diye yazarlar listesi ilan etmekteydiler. Nazi ideolojisiyle uyuşmayan her şey zamanla okul kitaplıklarından çıkarıldı. Tarih, ırkçı ve şöven şekli ile yeniden yazıldı. 

Naziler bu rejime “Halk Toplumu” dediler. Bunu yerleştirip sürdürmek için de 10-15 yaş gurubu ile 15-18 yaş gurubundakileri farklı yerlerde topladılar. Savaş çıkmadan önce bu gençlik örgütlerinde 9 milyona yakın çocuk vardı. Onları topluca sinemaya, konsere, tiyatroya, dansa götürüyorlardı. İşsizlere de tabak tabak çorba veren yerler açılmıştı. Tüketim mallarının fiyatlarının yükselmesi yasaklandı. Konut sorununu çözmek için bütçeden büyük paralar ayrıldı. İşçi çıkarmak zorlaştı. Ucuz Volkswagen otomobiller üretildi. Böylece Naziler, Almanya’da hedeflerine ulaşmayı amaçladılar. (…) Bu dönemde Alman dış politikasının hedeflerini Hitler şu sözlerle ifade etmiştir: “Nasyonal-Sosyalist akım, (…) onu bu günkü dar yurdundan çıkarıp yeni topraklara doğru yürütmek cesaretini göstermek zorundadır… Nasyonal Sosyalist akım, bu günkü nüfusumuzla toprak düzeyimiz arasındaki dengesizliği ortadan kaldıracak tarihsel geçmişimizle bu günkü güçsüzlüğümüz arasındaki dengesizliği yok etmeye çalışacaktır. Dünya üzerinde insanlığın bekçileri olarak en yüksek ödevlerin bize düştüğünü bilecektir.” 

Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV, II. Dünya Savaşı, s. 14-17 ve Prof. Dr. Bülent DAVER, Çağdaş Siyasal Doktrinler, s. 155’ten yararlanılmıştır.


c. İspanya’da Franco Dönemi

İspanya’da XIX. yüzyıldan beri istikrarsızlık ve iç karışıklıklar yaşanmıştır. 1902’de İspanya tahtına geçen XIII. Alfonso anayasayı ilan etmesine rağmen ülkede istikrar sağlanamadı. 1923’te ordu yönetime müdahale ederek bütün demokratik müesseselerin kapatıldığı asker destekli bir yönetim kurdu. Başarısız olan hükûmet askerî desteğini kaybedince istifa etti ve anayasal sistem tekrar kuruldu. Fakat bu gelişme de ülkeye huzur getirmedi ve Kral Alfonso ülkeyi terk edince cumhuriyet ilan edildi. Yeni cumhuriyet yönetiminin dine ve din adamlarına karşı tavır alması, toprak reformlarına girişmesi ve köylülerin, zenginlerin topraklarını ele geçirmek istemesi silahlı çatışmalara sebep oldu. 1936’da karşıt gruplar arasında işlenen cinayetler iç savaşın başlamasına yol açtı.

İspanya iç savaşı milliyetçiler ve cumhuriyetçiler arasında gerçekleşti. Cumhuriyetçiler Valencia’da, milliyetçiler de Franco liderliğinde Burgos’ta hükûmet kurdular. Avrupa’nın büyük devletleri de bu savaşta taraf oldular. Fransa ve özellikle Sovyetler, ideolojik yönden kendilerine yakın buldukları cumhuriyetçileri, Almanya ve İtalya ise milliyetçileri destekledi. İngiltere, kamuoyunun baskısı sebebiyle barıştan yana tavır takındı. 1938’den itibaren milliyetçilerin hızlı ilerleyişi karşısında cumhuriyetçiler direndiyse de başarılı olamadılar. 1939’da Madrid’in milliyetçiler tarafından ele geçirilmesiyle iç savaş son buldu.

İç savaş sonrasında iktidara gelen Franco yönetimi ilk dönemlerde Batılı devletler tarafından dışlandı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra BM’nin İspanya ile ilişkilerini kesmesiyle bu olumsuz süreç devam etti. Soğuk Savaş döneminde kutuplaşmanın artmasıyla Batılı devletlerin İspanya’ya yakınlaşması ilişkilerin düzelmesini sağladı. İspanya 1955’te BM’ye, 1958’de Avrupa Ekonomik İş Birliği Teşkilatına girdi ve ABD ile imzalanan anlaşma ile bu devlete üsler verdi.

G. İKİ SAVAŞ ARASI DÖNEMDE DÜNYA

I. Dünya Savaşı toplumları siyasi, ekonomik, kültürel vb. yönlerden etkiledi.

Savaş sırasında yaşanan ekonomik sıkıntılar savaştan sonra tüketim isteğinin artmasında ve sanayinin gelişmesinde etkili oldu. Sanayide kullanılan petrol ve elektrik günlük hayata girdi; evlerde elektrikli araçların kullanımında artış görüldü. Avrupa’da kara ve demiryolları yapılarak ulaşım kolaylaştırıldı. Dünyada taşıt yapımında seri üretim yaygınlaştı. Kıtalar arası ulaşımda gemilerin yanında havacılık teknolojisinin gelişmesiyle birlikte uçaklar da kullanılmaya başlandı. Bu dönemde şehircilik ve mimari gelişti. Mimari bir akım olan Bauhaus şehir planlaması konusunda yenilikler getirdi. Yeni bir mimari tarz başlatılmasını savunan Bauhaus akımının temsilcileri 1933’te Nazilerin baskıları sonucu farklı ülkelere giderek bu anlayışı geliştirip yaygınlaştırdı. Yine bu dönemde yüksek binalar, geniş düzenli caddeler ve yeşil alanları ile büyük şehir projeleri tasarlandı. ABD’de New York’ta 1931’de tamamlanan “Empire State Building” ile beraber gökdelenlerin sayısında artış görüldü. 

İletişim araçlarının gelişmesiyle haberleşme kolaylaştı. Dünyanın en ücra köşelerindeki halklar, kültürleri ile beraber tanındı. Yazılı basında önemli tiraj artışı oldu. Radyonun önem kazanması ile “konuşan basın” dönemi başladı. Radyo siyasi faaliyetlerde vazgeçilmez bir iletişim aracı olarak kullanıldı. Radyo aracılığıyla caz, klasik müzik, tiyatro da halka ulaştı. Fotoğraf, çizgi film, sinema gibi görsel sanatlardaki gelişmeler kitle kültürünün şekillenmesine yardımcı oldu. Yazılı basın, fotoğraflarla desteklendi. Savaş öncesi çocuk yayınları çerçevesinde başlayan çizgi filmler, büyük gelişme kaydetti. Avrupa’da “Tintin (Tenten), Barbar”, Amerika’da “Popeye (Temel Reis), Süperman” gibi çizgi film kahramanları bu dönemde doğdu. 1895’te ortaya çıkan sessiz sinema, 1920’li yılların sonuna doğru, sesin de kullanılması ile kitle iletişim aracı olarak önemini devam ettirdi. 30’lu yıllarda ekonomik buhranı konu alan filmlerin yapılması sinema izleyicilerinin sayısını arttırdı. Dünyadaki siyasi gelişmelere paralel olarak sinema propaganda aracı olarak kullanıldı. Ayrıca bu dönemde radyo ve gazetelerin etkisiyle spor, kitlelere mal olurken izleyici sayısı da hızla arttı. 

Almanya’da rejim değişikliğine bağlı olarak Albert Einstein başta olmak üzere bazı bilim adamlarının ülkelerini terk etmeleri ile bilim milletlerarası bir kimlik kazandı. Bu dönemde fizik alanında önemli gelişmeler görüldü. Einstein’in izafiyet teorisi yeni bir çığır açtı. Fizik bilimi, nükleer protonu (Rutherford, 1919), pozitif elektronu (Anderson, 1931) ve nötronu (Chadwick, 1934) keşfetti. Frederic et Irene, Joliot-Curie ve Enrico Fermi, yapay radyoaktiviteyi buldu. Uranyum fizyonu 1939’da Almanya’da gerçekleştirildi. Böylece nükleer enerji alanındaki gelişmeler birbirini takip etti.

Sağlık sahası başta olmak üzere biyoloji biliminde önemli ilerlemeler sağlandı. Bazı hastalıkların tedavisi için aşı ve ilaçlar bulunurken organ nakline başlandı. Banting ve Best 1922’de insülini ayrıştırmayı başardı. Tüberküloza karşı ilk etkili silah olan BCG aşısı 1921’de Calmette ve Guerin tarafından bulundu. 1929’da Alexander Fleming penisilini keşfederek antibiyotiklerin gelişeceği alanı açtı. 

Sosyal bilimler, ihtisas alanlarını belirleyerek bir yenilenme sürecine gitti. Psikoloji önem kazandı ve bu alanda yeni akımlar ortaya çıktı. Felsefe alanında Fenomenoloji (Metafiziğe karşı çıkarak somut yaşantıyı temel alan felsefi görüş.) ve Varoluşçuluk bu dönemde ortaya çıkan akımlardır. 

1929’da tarih biliminde Fransız ekolünün ortaya çıkışı ile geleneksel tarih anlayışında önemli değişiklikler yaşandı. Yeni tarih anlayışı ile geleneksel tarihin temel ögesini oluşturan; savaş tarihi, kral ve imparatorlar tarihi, önceliğini kaybetti. Yeni tarih anlayışı, yerel tarih, sosyal, ekonomik ve medeniyet konularını öne çıkardı. 

I. Dünya Savaşı sonunda Batı medeniyeti ve bu medeniyetin dayandığı değerlerin sorgulanması, Avrupa edebiyatını etkiledi. İki savaş arasında, birçok yazar yaşadıkları toplumlara karşı eleştirel gözle bakarak eserlerini bu doğrultuda verdiler. John Steinbeck’in Gazap Üzümleri (1939) adlı eseri 1929 krizinden sonra Amerika’nın sosyal ve ekonomik durumunu anlatan önemli eserlerden biridir. Bazı romancılar da buhranlı bir dönemden geçen Avrupa’yı konu edinmekten kaçınarak otobiyografi tarzını tercih etmişlerdir. 

İki savaş arası dönemde tiyatro da bir yenilenme sürecine girdi. Aktör ve seyirciye eleştiri hakkı tanınarak günümüz tiyatrosuna öncülük edildi. 

I. Dünya Savaşı’nın tam ortasında Zürih’te, bütün toplumu ve burjuva sanatını tamamen ve sert bir şekilde reddetmeye dayalı “Sürrealizm” akımı doğdu. Sürrealizm kendini daha ziyade resim sanatında gösterdi. Geçmişle bağlarını koparan sürrealist ekolün dışında, savaş öncesinde de var olan ekspresyonizm (dışa vurumculuk), özellikle Almanya ve kuzey ülkelerinde birçok sanatçı ve yazarı hareketin bünyesinde toplamayı başardı. Aynı zamanda bazı sinemacılar da bu ekole önemli eserler kazandırdı. 

İki savaş arasında klasik müziğe dönüş yaşandı. Özellikle Orta Avrupa’dakiler başta olmak üzere birçok müzisyen, klasik eserleri folklorik unsurlarla birleştirmeyi amaçlıyordu. Aynı dönemde ABD’nin savaşa girmesi ve Avrupa üzerinde etkili olmasıyla caz, bütün Batı dünyasında yayılma fırsatı buldu.


H. ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Millî Mücadele’nin askerî ve diplomatik safhasını başarıyla sonuçlandıran Türkiye, Lozan Barış Antlaşması ile uluslararası alanda resmen tanındı.

türk-heyeti-lozanda
1923’ten sonra Türkiye dış politikada Lozan’da hâlledilemeyen Musul, dış borçlar, Suriye sınırı, nüfus mübadelesi ve Boğazlar sorunlarına öncelik verdi. Bu konular ve Millî Mücadele’den itibaren Batılı devletlere karşı duyulan güvensizlik Sovyetler Birliği’yle var olan iyi ilişkilerin devamını sağladı. Türkiye, Lozan’dan kalan sorunlarını çözdükten sonra Batı ülkeleri ile de iyi ilişkiler kurmaya başladı. 

Lozan Antlaşması sonrası ülkenin yaralarının sarılabilmesi ve yapılan inkılapların başarıya ulaşabilmesi için yurt içinde ve uluslararası alanda barış ortamına ihtiyaç vardı. Türkiye ilk andan itibaren dış politikada, Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış.” sözünü ilke edinerek barışçı bir politika izlemeye çalıştı.

1930’dan itibaren özellikle Avrupa’da ortaya çıkan bunalımlar, I. Dünya Savaşı’nın getirdiği statükoyu korumak isteyen (İngiltere, Fransa gibi) devletler ile bu yapıyı değiştirmek isteyen (Almanya, İtalya gibi) devletler arasında gittikçe keskinleşen bir kutuplaşmaya sebep oldu.

Avrupa’daki gelişmelerle ilgili olarak Atatürk, Versay Antlaşması’nın I. Dünya Savaşı’nın sebeplerini yok etmediğini aksine düşmanlıkları daha da arttırdığını düşünüyordu. Ona göre yenen devletler, yenilenlere barış şartlarını zorla kabul ettirirken bu ülkelerin etnik, jeopolitik ve ekonomik özelliklerini göz önüne almamışlardı.

Atatürk İtalya’daki gelişmelerle ilgili olarak da şu sözleri söylemişti: “Mussolini’nin yönetimi altında kuşkusuz büyük bir kalkınmaya ve gelişmeye sahne olmuştur. Eğer Mussolini, gelecekteki bir savaşta, İtalya’nın görünen büyüklüğünü, savaş dışında kalmak biçimiyle, gerektiği gibi kullanabilirse barış masasında başlıca rollerden birini oynayabilir. Ancak korkarım ki İtalya’nın bugünkü şefi, Sezar rolünü oynamak isteğinden kendisini kurtaramayacak ve İtalya’nın askerî bir güç oluşturmaktan henüz çok uzak olduğunu hemen gösterecektir.”

Bu dönemde, Türkiye, 1932’de Milletler Cemiyetine üye olarak Batılı devletlerle olan iyi ilişkilerini pekiştirdi. Bölgesel ve uluslararası alandaki barışçı faaliyetlere aktif bir şekilde katılmakla beraber, kendi güvenliğini ön planda tutarak öncelikle bölgesel ittifaklara yöneldi. Balkan ve Sadabat Paktlarının kuruluşuna öncülük etti. Boğazlar ve Hatay meselelerini uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde kendi lehinde bir çözüme kavuşturdu. Aynı zamanda Avrupa’daki askerî ve siyasi gelişmeler (özellikle İtalya ve Almanya’daki) üzerine Batılı ülkeler ile Sovyetler Birliği arasında hassas bir denge kurmaya gayret gösterdi. Böylece izlediği dış politika sayesinde Türkiye, bölgede bir istikrar unsuru oldu.

1.Dış Politikadaki Gelişmeler


a. Türkiye’nin Milletler Cemiyetine Girişi

Milletler Cemiyeti, I. Dünya Savaşı’ndan sonra barışı koruyacak uluslararası bir örgüt olarak kurulmuştu. Başlangıçta 42 üyesi olan Milletler Cemiyetine üye olmak için Genel Kurulun üçte iki çoğunluğuyla karar vermesi gerekiyordu.

milletler-cemiyeti-önerge

Lozan Antlaşması’ndan sonra Batılı devletlerle sorunlarını çözen ve komşu devletlerle de dostluk antlaşmaları imzalayan Türkiye Batı ile daha iyi ilişkiler kurmak istedi.

1930’dan itibaren Avrupa’da gruplaşmaların belirli bir durum alması uluslararası barış ve güvenliği tehdit etmeye başladı. Bu durumun yaşandığı sıralarda Türkiye’nin uluslararası politikada artan önemi Batılı devletler üzerinde de etkisini gösterdi. Türkiye ile iş birliği yapmak isteyen Batılı ülkeler, onu Milletler Cemiyetinin bünyesine katmak istedi. Milletler Cemiyeti Genel Sekreterinin Türkiye’yi Milletler Cemiyeti üyeliğine davet etmesi üzerine Büyük Millet Meclisi 9 Temmuz 1932’de Cemiyete katılma kararı aldı.

İki yıl sonra da konsey üyeliğine seçilen Türkiye, Milletler Cemiyetine üye olmakla aynı zamanda uluslararası iş birliğine resmen katıldı. Bundan sonra cemiyet içinde ve dışında barışın korunması çabalarına da devam etti.

 


b. Balkan Antantı

Türkiye Balkan devletleri ile iyi ilişkiler kurmayı amaçlıyordu. Bu sebeple 1923’te Arnavutluk, 1925’te de Bulgaristan ve Yugoslavya ile ikili dostluk antlaşmaları imzaladı. Bu arada Balkan devletleri kendi aralarındaki sorunları çözmeye çalışmaktaydı. 1926’da Türkiye, tüm Balkan devletleri arasında sınırların karşılıklı olarak güvence altına alınması amacıyla bir girişimde bulundu. Türkiye’nin amacı, imzalanacak bir anlaşmayla Balkanlar da istikrarı sağlamak, aynı zamanda Balkanlar dışından gelebilecek tehlikeleri engellemekti. Ancak Türkiye’nin bu girişimleri sonuçsuz kaldı. 

Bu tarihlerde en büyük tehlike, Balkanlar’da ve Doğu Akdeniz’de yayılmacı bir politika izleyen, sahip olduğu On İki Ada ile de bölgeye yerleşen İtalya idi. Balkan Devletleri arasındaki bazı anlaşmazlıkların ortadan kalkması ile bir anlaşma zemini oluşmaya başladı. 

30 Ekim 1930 günü, Türkiye ve Yunanistan arasında Dostluk, Tarafsızlık ve Uzlaştırma Antlaşması’nın imzalanması Balkan devletleri arasında dayanışmanın gerçekleştirilmesinde önemli bir gelişme oldu. Atatürk ve Venizelos’un önderliğinde Türk-Yunan dostluğu gelişti. 1933 yılında Türkiye sırasıyla Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya ile birer Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması yaptı. Bu ikili antlaşmalar Balkan devletleri arasında anlaşma yolunu açarak Balkan Paktı’nın imzalanmasına zemin hazırladı. Venizelos, Türk-Yunan ilişkilerinde ve Yakın Doğu’da barışın sağlanmasındaki büyük katkılarından dolayı Atatürk’ü 12 Ocak 1934’te Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi.

 

balkan-antantı-imza

Balkan Paktı, 9 Şubat 1934’te Atina’da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya Dışişleri Bakanlarınca imzalandı. Bununla birlikte, Pakta girmeyen Bulgaristan ve Arnavutluk’a katılım hakkı açık tutuldu. 

Bu antlaşmayla imzacı devletler Balkanlar’daki sınırlarını korumak ve bölgedeki mevcut durumu değiştirmek isteyen devletlere karşı önlem almayı amaçladılar. Ortak savunma niteliğindeki bu anlaşmanın en önemli maddesi tarafların bu antlaşmayı imzalamayan diğer bir Balkan devletine karşı birbirine haber vermeden siyasi bir harekette bulunmamayı ve siyasi yükümlülük altına girmemeyi garanti etmesiydi. 

Balkan Antantı, kuruluşundan itibaren çeşitli alanlarda başarılar elde etti. 1935’te İtalya’nın Habeşistan’a saldırması üzerine, Milletler Cemiyetinin aldığı zorlayıcı ekonomik önlemlere Antant’a üye dört devlet birlikte katıldı. 1936’da Montrö Konferansı’nda, Boğazlar statüsünün Türkiye lehine değiştirilmesinde, Antant üyelerinin Türkiye’yi desteklemesi ve dayanışma politikasını izlemesi bu başarılara örnektir. Üye devletlerinin Balkanların dışından gelebilecek tehlikeler karşısındaki direnme isteği ve gücüne bağlı başarılar gösteren Balkan Antantı’nın durumu 1936’dan itibaren değişmeye başladı. Büyük devletlerin ekonomik, siyasi yayılma ve etki politikaları, Antant’ın zayıflamasına yol açtı. Özellikle 1937’de, Yugoslavya’nın Bulgaristan ile bir dostluk antlaşması imzalaması, gittikçe güçlenen İtalya karşısında Yunanistan’ın bu devlete yaklaşması, bu durumu daha da hızlandırdı.

 


c. Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi

Lozan Antlaşması’nda hâlledilemeyen meselelerden biri de Boğazlar meselesiydi. Türkiye, o günkü şartlar altında Boğazlar Bölgesi’nin silahtan arındırılması ve geçişin denetlenmesi işinin “Uluslararası Boğazlar Komisyonu”na bırakılmasını kabul etmek zorunda kaldı. 1930’lara gelindiğinde Türkiye, İtalya’nın Doğu Akdeniz ile Balkanlar üzerindeki emellerinden endişe duymakta ve stratejik öneme sahip Boğazlar’ın güvenliğini sağlamak istemekteydi. Konuyu ilk kez Mayıs 1933’te “Londra Silahsızlanma Konferansı”nda gündeme getirdi. 

İtalya’nın, 1935’te Habeşistan’a saldırması ve On iki Ada’yı silahlandırmaya başlaması, Almanya’nın Ren Bölgesi’ne yeniden asker sevk etmesi ve Locarno Anlaşmalarına son vermesi. Türkiye’yi, Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesi konusunda harekete geçirdi. 

Türkiye, Sovyetler Birliği ve Balkan Paktı’yla Balkan devletlerinin desteğini aldı. Pakta üye olmayan Bulgaristan, Türkiye’nin Boğazlar’la ilgili girişiminin Nöyyi Antlaşması’nın silahtan arındırma ile ilgili hükümlerinin değiştirmesine yol açabileceğini düşünerek tepki göstermedi. İtalya’nın Akdeniz’deki emellerini bilen İngiltere bu girişimi olumlu karşıladı. Asya’da genişleme çabası içinde olan Japonya da konuya ilgisiz kaldı. Bu durumda Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin imzacılarından sadece İtalya, Akdeniz’deki emellerinden dolayı bu sözleşmenin değiştirilmesine karşı çıkabilirdi. Dünyadaki bu gelişmeler üzerine Türkiye, yeni bir Boğazlar Rejimini ortaya koymak üzere bir Konferans toplanmasını istedi. Devletlerin (İtalya dışında) bu olumlu tutumları üzerine 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirmek üzere, 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montrö kentinde bir konferans toplandı. Türkiye, Avustralya, İngiltere, Bulgaristan, Fransa, Yunanistan, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın katıldığı Montrö Boğazlar Konferansı’nda 20 Temmuzda Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. 

Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile “Boğazlar Komisyonu” kaldırılıp Türkiye’ye Boğazlar ve çevresinde asker bulundurma hakkı verilerek Boğazlar’da Türk egemenliğini ve kontrolünü esas alan bir düzenleme yapıldı. Yeni düzenleme ile Boğazlar’da denizden geçiş serbestliği ilkesi kabul edilmekle beraber belirli kurallara dayanan yeni bir geçiş statüsü oluşturuldu. 

montro-basın
Buna göre barış zamanında ya da Türkiye’nin savaşa girmediği durumlarda ticaret gemilerinin serbestçe geçişine izin verildi. Savaş gemilerinin geçişi konusunda Türkiye’ye önceden bilgi verilmesi şartı getirildi. Türkiye’nin yer almadığı herhangi bir savaş durumunda savaşın içinde olan devletlerin savaş gemilerinin boğazdan geçişi yasaklandı. Türkiye içinde bulunduğu bir savaş ya da güvenliğini tehdit eden bir durum karşısında Boğazlar üzerinde tam yetki elde etti. Türkiye ile savaş hâlinde olmayan devletlerin ticaret gemilerine kontrollü olarak geçiş hakkı verildi.

 


d. Sadabat Paktı

Sadabat Paktı; Türkiye, Irak, İran ve Afganistan arasında imzalanmış, çok taraflı bölgesel bir antlaşmadır. Bununla taraflar birbirlerine saldırıdan kaçınmayı ve bölgede barışı korumak üzere iş birliği yapmayı benimsemiştir. Bu sadece bir saldırmazlık ve iyi komşuluk paktıdır, savunma için yardımlaşma paktı değildir.

1930 yılında İngiltere, Irak’ın bağımsızlığını, bazı sınırlamalarla tanıyıp onunla bir ittifak antlaşması imzalayınca Irak Hükûmeti İngiltere’ye olan bağımlılığını dengelemek için, Türkiye ile görüşmeler yaptıktan sonra, 1933 sonbaharında İran ve Türkiye’ye birer saldırmazlık antlaşması önermişti. O sırada Irak’ın Türkiye ile ilişkileri gayet iyiydi. Kral Faysal 1931 Haziranında Türkiye’yi ziyaret etmiş, Başbakan Nuri Said Paşa da Ankara’da zaman zaman siyasi görüşmelerde bulunmuştu. Bu dönemde Irak ile İran arasında sorunlar vardı. Bu nedenle Irak, İran’la uzlaşmak istiyordu. 

Irak’ın bu girişimleri üzerine, Türkiye ayrı ayrı saldırmazlık paktları yerine, Balkan Paktı örneğindeki gibi, bir bölgesel pakt kurulmasının yararlarını Irak ve İran’a bildirmişti. Üç bölge devletinin imzalayacağı bir metin hazırlanıp 2 Ekim 1935’te Cenevre’de onaylanmıştı. Ancak SSCB’nin önerdiği Afganistan’ın, Irak’ın istediği Suudi Arabistan’ın Pakta alınıp alınmaması üzerindeki görüşmeler ve Irak ile İran arasındaki sorunlar paktın imzalanmasını geciktirmişti. Sonunda Afganistan’ın girmesi kabul edilmiş ve Pakt 8 Temmuz 1937 günü dört devlet arasında Tahran’da Şah’ın yazlık Sadabat Sarayı’nda imzalanmıştır. 

Türkiye açısından Pakt, Atatürk’ün barışçı dış politikasını ve ülkenin etrafını dostluk çemberi ile kuşatma isteğini yansıtıyordu. İçerikleri farklı da olsa Balkan Paktı ile Sadabat Paktı Türkiye’nin Batı ile Doğu arasında bir barış köprüsü olmak isteğinin de ilk somut göstergesiydi. Pakt, Batı’da ve İslam Dünyası’nda olumlu karşılanmıştı. Ancak Pakt, 1939’da Dünya Savaşı başlayınca önemini yitirmeye başlamıştır. Savaş boyunca İngiltere Irak’ı denetimi altında tutmuştu. İran ise SSCB ve İngiltere’nin işgaline girmişti. Savaştan sonra durum normale dönünce İran 1948’de Paktın canlandırılmasını hatta Pakta Pakistan’ın da alınmasını önermişti. Savaş sonrasında, SSCB tehditlerine karşı Orta Doğu’da 1955’te Bağdat Paktı kurulunca Sadabat Paktı önemini kaybetmiş ve 1980’de Irak-İran savaşı çıkınca artık var oluş nedenini de yitirmiş, tarihteki yerini almıştır.

 


e. Hatay Meselesi ve Hatay’ın Anavatana Katılması(30 Haziran 1939)
Halkının büyük çoğunluğu Türk olan ve Misakımillî sınırları içerisinde bulunan Hatay (İskenderun Sancağı), Fransa’yla 20 Ekim 1921’de imzaladığımız Ankara Antlaşması ile Türkiye sınırları dışında kaldı. Bölge, Suriye ile birlikte Fransız mandası altına girdi. O günün şartları gereği böyle bir karar almak zorunda kalan Türkiye, Hatay’daki Türklerin haklarının korunması ve bölgeye özerklik verilmesi için gerekli ortamı hazırlayacak hükümler eklemeyi de ihmal etmedi. Anlaşmanın ilgili maddesine göre İskenderun bölgesi için özel bir yönetim kurulacaktı. Bölgede Türk kültürünün gelişmesi için her türlü imkândan yararlanılarak Türk dili resmî bir niteliğe sahip olacaktı. Fransa manda yönetimi 1921’de İskenderun Özerk Sancağı’nı Halep’e bağladı. İskenderun Sancağı’nda kurulan bu statü, bölgede ve Türkiye’de olumsuz etkiye neden oldu. 

Fransa, 1926’da İskenderun Sancağı sınırları içinde, yapılan seçimler ve hazırlanan anayasa sonucunda burada “Bağımsız İskenderun Hükûmeti”ni kurdu. Bu durum, Suriye’de tepkilere yol açtı. Fransa, ikinci bir kararnameyle bu hükûmetin adını değiştirerek “Kuzey Suriye Hükûmeti” adını verdi ve bundan sonra İskenderun Sancağı Şam’a bağlandı. Bölgede yaşayan Türk halkının bu gelişmelere büyük tepki göstermesi üzerine 1930’da Milletler Cemiyeti Mandalar Komisyonu İskenderun Sancağı’nın özel bir statüye tabi olduğunu kabul etti. Böylece, İskenderun Sancağı’nın mali ve yönetim özerkliği uluslararası bir belgeye bağlanmış oldu. 

Fransa, 1935’te Suriye ve Lübnan üzerindeki mandasını kaldırdı. 9 Kasım 1936’da Suriye ile bir anlaşma yaparak İskenderun dâhil bölgedeki, bütün yetki ve haklarını Suriye Hükûmeti’ne devretti. (Fransa 1946’da tamamen Suriye ve Lübnan’dan çekildi.) Bu durum Türkiye tarafından tepkiyle karşılandı ve kabul edilmedi. Bu arada Türk Hükûmeti, 9 Eylül 1936’da, Milletler Cemiyetinde İskenderun sorunu hakkında Fransa’ya ikili görüşme yapılmasını önerdi. Fakat öneri kabul edilmedi. 

hatay-milletvekilleri
Almanya ve İtalya’daki totaliter rejimlerin yayılmacı politikaları başta Fransa olmak üzere, birçok Avrupa ülkesini endişeye sevk etti. Bu durum Fransa’yı Hatay konusunda anlaşmaya zorlamaktaydı. Türkiye ise sorunlarını diplomasi yoluyla çözen ve dostluğu aranan bir devlet olmuştu. Türkiye, 9 Ekim 1936’da, Fransa’ya bir nota vererek Suriye ve Lübnan’a olduğu gibi İskenderun Sancağı’na da bağımsızlık verilmesini istedi. Fransa, verdiği cevapta, İskenderun Sancağı’nın bağımsızlığının tanınması hâlinde Suriye’nin parçalanmış olacağını, buna da kendisinin yetkili olmadığını bildirdi. Türkiye’nin isteğinde ısrar etmesi üzerine Fransa, sorunu Milletler Cemiyetine götürmeyi önerdi. Türkiye de bunu kabul etti. 

İskenderun sorunu, 14 Aralık 1936’da, Milletler Cemiyetinde ele alınarak Sancak için yeni bir statü kabul edildi. Buna göre İskenderun ve Antakya iç işlerinde tam bağımsız, dış işlerinde Suriye’ye bağlı, kendisine özgü bir anayasa ile yönetilen bir statüye kavuşturuldu. 1937’de Türkiye ile Fransa arasında imzalanan bir antlaşma ile Sancak’ın toprak bütünlüğü güvence altına alındı. 

Türkiye, Milletler Cemiyetinin kararıyla Hatay’da oluşturulacak yeni statüsünün hemen uygulanmasını istedi. Fransızların engellemeleri üzerine iki ülke arasındaki ilişkiler gerginleşti. Bu arada Türkiye, Milletler Cemiyeti nezdinde durumu protesto ederek Hatay sınırına asker yığmaya başladı. Siyasi gelişmelere paralel olarak Fransa, Hatay’la ilgili tavrını yumuşattı. 6 Haziran 1938’de Hatay’daki valisini geri çekerek yerine bir Türk vali atadı. Daha sonra iki ülke arasında anlaşma ile Hatay’ın toprak bütünlüğü ve siyasi statüsünün ortaklaşa korunması kararlaştırıldı ve 5 Temmuz 1938’de, Türk askeri Hatay’a girdi. 

Türkiye ve Fransa’nın gözetimi altında Hatay Meclisi için seçimler yapıldı. Eylül 1938’de Sancak Millet Meclisi, ilk toplantısını yaparak Hatay Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etti. Cumhurbaşkanlığına Tayfur Sökmen seçilirken Başbakanlığına da Abdurrahman Melek atandı. Türkiye Cumhuriyeti kanunları ve parası kabul edildi. Hatay Devleti yöneticileri, Türkiye’ye katılmak isteğinde bulundular. Bu sırada Avrupa’da savaş ortamına girilmesi Fransa ve İngiltere’yi Türkiye’ye yaklaştırdı. Fransa ile yapılan anlaşma sonucu Fransa, askerlerini bölgeden çekerek Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etti. 

hatay-basın
Hatay Millet Meclisi, 23 Haziran 1939 günü yaptığı toplantıda oy birliği ile Anavatan’a katılmak kararını alarak Hatay Devleti’ne son verdi. Aynı gün Fransa imzalanan Ankara Anlaşması ile Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etti ve bir süre sonra Hatay’dan çekildi. TBMM 30 Haziran 1939’da, Ankara Antlaşması nı onayladı. 23 Temmuz 1939 günü yapılan törenle de Hatay Türkiye’ye katıldı.

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir