IV. ÜNİTE: TÜRKLERDE EKONOMİ

Ana Sayfa » 11.SINIF TARİH » IV. ÜNİTE: TÜRKLERDE EKONOMİ
Sitemize 17 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 14.905 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

IV. ÜNİTE: TÜRKLERDE EKONOMİ

A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE EKONOMİ

Tarih boyunca toplumların ihtiyaçları arasında beslenme, giyim ve bir arada yaşama arzusu ön plandadır. Bunları karşılamak için yapılan faaliyetler de ekonomiyi doğurmuştur. Türklerde iktisat anlayışının oluşumunda en önemli etken yaşadıkları geniş Asya stepleri idi. Bölgenin iklim şartları ve bozkırlarla kaplı olması insanları konargöçer yaşamaya mecbur bırakmıştır. Bozkır hayatının başlıca ekonomik faaliyeti hayvancılık olup at ve koyun yetiştiriciliği önemliydi. Bu kültürün en önemli gıda maddesi de hayvansal ürünlerdir. Uygurlarla ilgili seyahatnamelerde “Beşbalık” dolaylarında yetiştirilen pek çok at sürüleri olduğu, Uygur soyluları ve boylarının ayrı renkte ve özel cinste atlar yetiştirdikleri, zenginlerin at, fakirlerin ise koyun ve ördek eti yedikleri; bu ülkede fakir insan olmadığı ihtiyacı olana devletin ve halkın yardım ettiği ifade edilmektedir. 

Kısrak sütünden üretilen kımız, darıdan yapılan begni-bekni ve boza Türklerin bilinen içecekleriydi. Sütlü darı, peynir, yoğurt da bozkır yemeklerindendi. Türk bozkırlarında yaygın olan yoğurdun kiraz veya kayısı ile tatlılaştırılması şeklinde ve Çincede “lo” adı ile geçen bir içki Hunlar arasında yaygındı. Türkler hayvancılıkla beraber tarımı, sadece akarsu boyunca uzanan ovalarda yapmışlardı. Eski Türk toplumunda tarıgçı/tarıdacıadıyla anılan bir çiftçi kesimi bulunuyordu. “Tarla” ve “ekin” Türkçenin en eski kelimelerindendir. Buğday, arpa, mısır Hunlar döneminden beri yetiştirilmekteydi. Ayrıca fasulye cinsinden baklagiller ile kendir gibi sanayi bitkileri de yetiştirilmişti. Saban, orak, düven tarımda kullanılan başlıca aletler olup üretilen buğdaylar değirmenlerde un hâline getirilmekteydi. 

Kök Türkler ve Uygurlarda su kenarlarında kurulmuş şehirler, tarımsal açıdan ileri bir durumdaydı. Kök Türk Hükümdarı Kapgan Kağan, Çin’den vergi olarak 1250 ton tohumluk buğday ile üç bin adet tarım aleti almıştır. Bozkır ikliminin hâkim olduğu bazı bölgelerde özellikle Uygurlar tarafından yapılan ve bazılarından bugün de yararlanılmakta olan sulama kanalları büyük önem arz ediyordu. Uygurlar üzüm yetiştiriyor, pekmez ve şarap imal ediyorlardı. Uygur seyahatnamelerinde Uygurların açtıkları kanallarla nehirlerin akışını değiştirerek bahçeler ve tarlaları suladıkları, bu sularla büyük değirmenler işlettikleri belirtilmektedir. 

Türklerde giyim eşyasının başlıca malzemesi koyun, kuzu, sığır, tilki ve az miktarda ayı derisi, koyun ve deve yünü ile keçi kılıydı. Türkler bez dokurlar giyecek için kendir yetiştirirlerdi. Yün ve bezden iç çamaşırı giyerler hatta bunlardan fazla olan yünlü kumaş ve keçeleri de ihraç ederlerdi. Seyahatnamelerde Uygurların, kürk ve süslü şapkalar giymeyi çok sevdiği, Uygur ülkesinin samur derileri, beyaz keçeleri ve çiçeklerle süslenmiş kumaşlarının da çok ünlü olduğu, Turfan’da dokunan çiçekli Uygur kumaşlarının her tarafta ün saldığı yazılmaktadır. 

İlk Türk devletlerinde vergi konusu, Hunlarda ve diğer Türk devletlerinde askerlikten sonra gelen en önemli devlet işiydi. Milattan önceki dönemlerde Çin’den sonra Hunlara bağlanan büyük ticaret şehirlerinden birikmiş vergiler, hatta gecikme cezaları bile isteniyordu. Kök Türklerde “tudunlar” hakan adına vergileri tahsil ediyordu. Turfan Uygurlarında “ağıcı” denen devlet memurları genel olarak halktan “mesken, hayvan ve toprak vergileri” olmak üzere üç çeşit vergi topluyordu. 

Asya’nın en geniş devletlerini bozkırda kuran Türkler, çağdaşı olan diğer topluluklara göre silah üretiminde ileri bir teknolojiye sahipti. Özellikle demir işleyiciliği Türklerin çok önem verdiği bir zanaat idi. Demiri ve madenleri iyi işleyen Türkler, bundan hem kendi silah ihtiyaçlarını karşılamakta hem de ticaretini yapmaktaydılar. Bakır, bronz, altın işleyiciliği de döneme göre oldukça gelişmiştir. 

MÖ IV. yüzyıldan itibaren Hunların Orta Asya’da sağladığı güvenli ortamda ticari faaliyetler gelişmişti. İpek Yolu’nun Orta Asya kısmı bazı dönemler dışında Hunlardan itibaren 1000 yıl süreyle Türk devlet ve topluluklarının hâkimiyetindedir. Türkler bu yolu daima açık ve güvenlik altında tutmaya yönelik siyaset izlemişlerdir. Bu durum ticaretle beraber siyasi ilişkilerin de gelişmesine neden olmuş kültürel hayat da canlanmıştır. Özellikle Çin-Iran güzergâhı sayesinde muhtelif kavimler Türkistan’da buluşmuş; böylece tarımın yanında ipekli dokuma, çini, cam ve silah üretimleri gelişmişti. Kâğıt, çini, cam ve ipek Doğu ve Batı ülkeleri arasında önemli bir yol olan İpek Yolu’nun esas ticari mallarını oluşturmaktaydı. Bir başka önemli ticaret yolu da Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayarak Altay-Sayan dağları üzerinden Çin’e ulaşıyordu. İpek Yolu’na kuzeyden paralel uzanan bu yola “Kürk Yolu” denilmektedir. Buranın asıl ticari malları sincap, sansar, tilki, samur, kunduz, vaşak vb. hayvan kürkleri idi. Ticari faaliyetlere önem veren Türk devletleri ticaretin gelişmesi için Bizans ve Çin gibi devletlerle anlaşmalar yapmışlardı. Örneğin Kök Türkler döneminde İstemi Yabgu Bizansla bu yönde anlaşma imzalamıştı. Ticari faaliyetler yerleşik hayatı öyle geliştirmişti ki Talas ve Çu nehirleri havzasında 424-452 yılları arasında 400 kadar şehir ve kasaba mevcuttu. Doğu Avrupa’da ise VII ve X. yüzyıllar arasında hüküm süren Hazarlar, ticaret yollarının ülkelerinden geçmesi nedeniyle güven ve asayişi sağlayarak ticareti geliştirmişler ve “Hazar Barış Çağı”nı yaşatmışlardır. Bu dönemde Rus, Bizans, Arap ve diğer Türk toplulukları gibi birçok milletle ticari ilişki kurulmuştu. 

Ticari ödemelerde geçerli olan en yaygın uygulamalardan biri mal veya hizmet karşılığı mal takası şeklindeki ayni ödemelerdi. Külçelerin bile ödeme aracı olarak kullanılabilmesi, takasın ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Bunun dışında Uygurlarda ticarette ödeme aracı olarak kumaş cinsinden olan böz (mühürlenmiş kumaş materyaller) ve kuanpoyu (resmî formatta bez/kumaş) önemli ölçüde kullanılmıştır. Yine madeni paralar ile yapılan ödemeler içinde altın, gümüş ve bakır paralar dikkati çekmektedir. Uygurlarda kullanılan bir diğer önemli ödeme aracı kâğıt paradır. İlk olarak VIII. yüzyılın ortalarında Tang Hanedanı Döneminde başlayan ve “çav” olarak adlandırılan bu kâğıt paranın kullanımı, Uygurlarla birlikte Türk-Moğol devletlerinin ticaret hayatına da büyük kolaylıklar getirmiş ve canlandırmıştır. Ayrıca Uygurlu tüccarlar kâğıt paranın uluslararası yaygınlaştırılmasında da önemli rol oynamışlardır.

ipek-yolu-güzergah

UYGURLARDA TICARET

“Domuz yılı, beşinci ayın on altısında bana Terbiş’e kullanmak üzere çav (para birimi) lazım olup babamdan bana kalan, Taysang’daki on altı amelelik bağın bana ait, Çırkuş’tan başlayarak ön tarafındaki yarım bağımı Udçi Buka ile Esen’e, her ikisine yüz yastuk çav karşılığında usulüne uygun sattım. Bu senet tanzim edildiği gün bağın satış

bedeli olan çavı tamamen sayıp aldım ”

Prof. Dr. A. Melek ÖZYETKIN, “Eski Türklerde Ödeme Araçları: Kâğıt Para Çav’ın Kullanımı”, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, C 1, Sayı 1, s. 101 (Özetlenmiştir.).

 

 

B. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE EKONOMİ

İlk Müslüman Türk devletlerinde bir taraftan halkı zengin kılmaya yönelik önceki iktisadi anlayış devam ettirilirken diğer taraftan İslam dininin etkisiyle yeni anlayışlar ekonomide hâkim olmaya başlamıştır. Bunlar; israftan kaçınma, devletin üretimden çok denetimle ilgilenmesi, servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması ile adil gelir dağılımının sağlanması olarak özetlenebilir. 

Asya’da kurulan Karahanlılardan Mısır’da kurulan Tolunoğullarına kadar bütün Türk-İslam devletleri, ilk Türk devletlerinde olduğu gibi tarım ve hayvancılıkla beraber ticarete de büyük önem vermiş, özellikle İpek Yolu’nu kontrol altına almak ve ticaret yollarını askerî muhafızlar idaresinde emniyetli bir duruma getirmeyi amaç edinmişlerdi. Selçuklular kademe kademe İpek Yolu üzerindeki şehirleri ele geçirmeye çalışmışlardır. XI-XIII. yüzyıllarda bütün Türk devletleri Orta Asya, Doğu Avrupa yine Uzak Doğu, Hindistan, Akdeniz limanları arasındaki ticari faaliyetlerden pay almaya çalışmış ve bunda çok başarılı olmuşlardır. Selçuklular ayrıca şehirlerin imarına önem vererek yeni fethedilen kentlerde vergi indirimlerine yönelik siyaset izlemişlerdir. Horasan’ı aldıktan sonra, yöre halkından bir yıl süreyle vergi alınmayacağını ilan eden Tuğrul Bey, İsfahan’ı fethettikten sonra kent halkına üç yıl vergi muafiyeti tanımıştır. Böylece savaşta harap olan şehirler, kısa zamanda eski canlılığına kavuşmuştur. Melikşah Döneminde elde edilen gelirler; ülkenin her yanında yaptırılan cami, medrese, kütüphane, türbe, saray, ribat, han, köprü, kale ve su tesislerine harcanmıştır. 

 

SIYASETNAME’DEN

“Vilayetlerin hesapları yazılarak gelir ve gider belirlenmelidir. Bunun faydası, harcamaların düşünülerek yapılmasıdır. Eğer faydalı ise üzerine kalem çekilmeden yerine getirilmelidir. Gelirleri artırma konusunda sözcünün bir fikri olursa dinlenmelidir. Sözlerinde hakikat payı varsa yerine getirilmelidir. Bütçe hakkında

gizli bir durum kalmamalıdır.

Padişah, dünya malı ve bu tür işlerde orta yolu tercih edip insaflı davranmalıdır. Eski âdetler, iyi olarak anılan meliklerin kanunları üzerinde yürümeli, kötü gelenekler çıkarılmalıdır. Vergi memurları ve onların işlemlerini incelemek, geliri ve gideri bilmek, devlet mallarını korumak, hazinelerin ve ambarların dolu olup olmadığını ortaya çıkarmak için kontrol etmek, padişahın vazifesidir.”

Nizamülmülk, Siyasetname, s. 271 (Derlenmiştir.).

Mısır’da kurulan Türk devletleri ise Baharat Yolu’nun Akdeniz’e açılan limanlarını kontrolleri altında tutmayı ve bu yoldan azami gelir elde edecek politikalar geliştirmeyi ihmal etmemişlerdir. Bu amaçla başta Venedik olmak üzere Avrupa ülkeleri, ticaret toplumları ile ilişkileri sıkı tutmayı dış politikaları için önemli görmüşlerdir.  

 

1. Türk-İslam Devletlerinde İktisadi Kurumlar

a.İkta sistemi:

Türk-İslam devletlerinde iktisadi hayatın en önemli kurumlarından biri de ilk kez Hz. Ömer devrinde uygulanan ikta sistemidir. Fethedilen yerlerin askerlerin mülkü sayılması, orduyu ve maliyeyi sarsacak bir gelişmeydi. Hz. Ömer’in arazileri eski sahiplerine bırakarak bunların ödediği vergileri hazine hesabına tahsil edip askerlerin maaşlarına tahsis etmesi sonucunda ikta sistemi ortaya çıktı. Emevi ve Abbasilerde uygulanan bu sistem daha sonra Selçuklular tarafından geliştirilmiştir. 

Selçuklular Orta Asya’dan gelen Oğuz Türklerine yer bulmak, onlardan askerî kuvvetler oluşturmak, memleketi ve çiftçileri korumak amacıyla ikta sistemini uygulamışlardır. Uygulamada merkez tahsildar göndermiyor, vergiler bizzat ikta sahiplerinin kendileri (kumandan ve askerler) tarafından maaşlarına karşılık olarak toplanıyordu. Maaşlardan fazla olan gelirler ise senelik maktu bir vergi olarak devlete intikal ediyordu. 

İktalar özel mülkiyet olmadığından bunların hibe, vakıf ve satışına müsaade edilmezdi. Bununla beraber toprak babadan oğula geçmekteydi. Bu durum daha çok küçük iktalarda söz konusuydu. Devlet, feodal yapılanmayı önlemek için büyük iktalarda bu duruma izin vermiyordu. İkta sahipleri halktan kanunlarla tespit edilen vergiden başka talepte bulunamazlardı. 

Türkiye Selçuklu Devleti bu sistemi Anadolu’da küçük iktalar şeklinde uygulamıştı. Zamanla mirî toprakların vakıf veya nüfuzlu kimselerce geniş malikâneler hâline getirilmesi, Moğol istilası, iç çatışmalarda sultanların taraftar kazanmak için ikta topraklarını bazı kimselere özel mülk olarak dağıtması, sistemin zayıflamasına neden olmuştur. Bütün bunlara rağmen ikta sistemi yine de beylikler tarafından muhafaza edilmiş, Osmanlı Devleti tarafından devralınarak geliştirilmiş ve tımar sistemi oluşmuştur. Bu sistem ayrıca Musul atabeyleri vasıtası ile Mısır’a geçmiş, Eyyubi ve Memlûk devletlerinde uygulanmış ve hatta Hindistan’a kadar yayılmıştır.

 

b.Türk-İslam Devletlerinde Vergi Sistemi

İlk Türk devletlerinde olduğu gibi Türk-İslam devletlerinde de vergiye önem veriliyor ve toplanan vergiler önemli gelir kaynağı oluşturuyordu. Türk-İslam devletlerinde uygulanan İslam hukuku, vergi sisteminin oluşumunda da etkili olmuş ve vergi sistemi, bu doğrultuda şekillenmiştir. İslam vergi hukukunda zekât, Müslüman halktan, belli bir sayıda hayvanı, değerli maden ve ticari eşyası olan kişilerden 1/40 oranında alınırdı. Öşür Müslümanlardan, haraç ise gayrimüslim halktan yetiştirdiği ürün üzerinden alınıyordu. Cizye ise devletin koruması karşılığında askerlik çağındaki gayrimüslim halkın erkeklerinden alınan bir vergiydi. Çocuklardan, kadınlardan, ihtiyarlardan ve din adamlarından bu vergi alınmazdı. 

İktisadi teşkilatlanmanın da temeli olan ikta sistemiyle zirai vergiler hazineye girmeden sipahilerin maaşlarını karşılıyordu. Vergiye esas olan toprak birimine çift-i avâmil deniyordu. Çift başına yıllık vergi 1 dinardı. XII. yüzyılda bu tür vergiler Anadolu’da nakden toplanıyordu. Ayrıca bağlı devlet ve beyliklerin ödediği vergiler, kervanlar, çeşitli iş kolları, tüccarlar ve pazarlardan (bac) alınan vergiler devletin önemli gelir kaynaklarını oluşturuyordu. Yol, köprü yapımı ve bakımı veya herhangi bir sosyal hizmetle meşgul olan köylerden bazı vergiler alınmazdı. 

Türk-İslam devletlerinde vergi sistemine ilişkin bu uygulamalar daha sonra Osmanlı Devleti Döneminde daha da geliştirilerek uygulanmaya devam etmiştir.

osmanlıda-şeri-ve-örfi-vergiler

c.Ahilik ve Ahi Teşkilatı

Ahi Evran Letaif-i Hikmet adlı kitabında ahiliğin kuruluş felsefesiyle ilgili şöyle demektedir: “Allah insanı, medeni tabiatlı yaratmıştır. İnsanların yemek, içmek, giyinmek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere ihtiyacı vardır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk, dericilik gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi bu meslek dallarının gerektirdiği alet ve edevatı imal etmek için de birçok insan gücüne ihtiyaç vardır. Bu yüzden toplumun ihtiyaç duyduğu ürünlerinin üretimi için lüzumlu olan bütün sanat kollarının yaşatılması şarttır. Bununla da kalmayıp insanların sonradan doğacak ihtiyaçlarını karşılamak için yeni sanat dallarının meydana getirilmesi gerekmektedir.”

Prof. Dr. Mikail BAYRAM, “Türkiye Selçukluları Döneminde Bilimsel Ortam ve Ahiliğin Doğuşuna Etkisi”, Türkler Ansiklopedisi, C 7, s. 260-261 (Derlenmiştir.). 

Türk-İslam devletlerinde ekonominin diğer bir önemli unsuru da ahilerdi. Şehirlerde kurulan ve gayrimüslimlere kapalı olan meslek birlikleri olan loncalar ahilerce işletiliyor ve böylece iktisadi faaliyetlerin önemli bir kısmının Müslüman Türkler tarafından yürütülmesi sağlanıyordu. XIV. yüzyılın ünlü seyyahlarından İbn-i Batuta eserinde, Anadolu’ya yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her beldede ahilerin, bekâr ve sanat sahibi gençlerden müteşekkil, birbirleriyle çok sıkı bir dayanışma içinde olan bir tür cemiyet olduğunu, gençlerden her birinin halk içinde gözde bir mesleği icra ettiğini belirtmektedir. Mesleki yeterliliği benimseyen, kaliteli, bol ve ucuz üretimi gerçekleştiren ahi birlikleri üretim ve dağıtımın düzen içinde gerçekleşmesini sağlayarak halkı refaha kavuşturmuş ve Osmanlılar Döneminde de faaliyetlerini sürdürmüşlerdi. 

Bu dönemde Avrupa’da Gild ve Hansa birlikleri ticaret ve ekonomide oldukça etkili olmuş ve ticaretin daha organizeli yapılmasında ve gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Bunlar iktisadi birlikler olduğu kadar dinî birliklerdi. Zira kilisenin gücü nedeniyle birlikler bütün kadrosuyla dinî tören ve merasime katılıyorlardı.

 

ç.Vakıf Sistemi

İktisadi refahı toplumun tüm kesimlerine yayma aracı olan vakıfların kökeni Türklerde Uygurlara kadar gitmektedir. Çin vakayinamelerinde, Uygur ülkesinde fakirlik olmadığı ve bir kişinin maddi sıkıntı içine düştüğü takdirde toplumun ona yardım ederek muhtaçlıktan kurtardığı kaydedilmektedir. 

İslam tarihinde Abbasiler Döneminde hukuki bir statüye kavuşan vakıf kurumu Karahanlılar ve Gazneliler dönemlerinde görülmesine rağmen Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulması ve doğudaki Müslümanların Türk hâkimiyeti altına girmesiyle hızla yayılmıştır. Selçukluların İslam dünyasının liderliğine yönelik siyasetleri, ülkenin her tarafında birçok dinî müessesenin açılmasına, özellikle vakıfların kurulmasına yol açmıştır. Büyük bir mali güce sahip olan Selçuklu sultanları, şehzadeleri, devlet adamları ve ileri gelen zenginler, vakıf tesisinde birbirleri ile adeta yarışmışlardır. Selçuklulardan sonra diğer Türk-İslam devletleri de hâkim oldukları yerlerde vakıflara önem vermişlerdir. 

Vakıfların gelişmesinde İslam dininin hayrı teşvik etmesinin yanında artan gelirlerin lüks ve ihtişamdan ziyade sosyal refahı yükseltmeye yönelmesi de etkili olmuştur. Türkiye Selçuklularında sosyal ve iktisadi refah XIII. yüzyıl başlarında I. Keykavus ve I. Keykubad zamanlarında zirveye ulaşmıştı. Bu yüzden XIII. yüzyıl Orta Çağ Avrupa yazarları Türkiye’yi efsanevi zenginlikler diyarı olarak göstermişlerdir.  

 

C. XI – XIII. YÜZYILLARDA ANADOLU’DA EKONOMİK HAYAT

Coğrafi konumu itibarıyla çok eski devirlerden beri tarım, ticaret, sanayi vb. alanlarda önemli bir merkez olan Anadolu, bu özelliğini Türkiye Selçukluları Döneminde de devam ettirmiştir. İklim şartları ve toprakların elverişli olması, ikta sisteminin uygulanması ile tarımsal alanda büyük artış sağlanmıştır. Ahiler tarafından teşkilatlandırılan sanayi, zirai ve hayvani ürünleri değerlendirip madenleri işleyerek ticari faaliyetleri desteklemiştir. Türkiye Selçuklu sultanları Karadeniz ve Akdeniz limanlarını fethetmiş, buralara Türk tüccar ve sermayedarlarını naklederek ithalat ve ihracat müesseseleri kurmuştur. Latinlerle ticaret anlaşmaları imzalamış ve çok düşük gümrük tarifesi uygulamışlardır. Ayrıca saldırıya uğrayan tüccarın zararlarını hazineden tazmin eden uygulamanın, bir nevi “devlet sigortası”nın gerçekleştirilmesi dünya ticaret tarihi bakımından da çok önemlidir. Bu tedbirlerin yanında Anadolu’nun kervan yolları üzerinde inşa edilen kervansaraylarda yolcular, hayvanları ile birlikte 3 gün ücretsiz kalıyor, yemek yeme imkânına sahip bulunuyor, hastalar tedavi ediliyor ve fakir yolculara ayakkabı dâhi veriliyordu. Büyük kervansaraylarda hastahane, mescid, tabib ve ilaç bulundurulması da Selçukluların ulaştığı seviyeyi göstermektedir. Sultanlar ve vezirler tarafından yapılan kervansaraylarda, zengin-fakir, hür-köle, Müslüman- Hristiyan farkı gözetilmeden bütün yolcuların eşit muameleye tabi tutulacağı vakfiyelerde belirtilmiştir. Bütün bu uygulamalar Anadolu’nun iktisadi açıdan son derece gelişmesini sağlamıştır. 

Selçukluların Kösedağ Savaşı’ndan sonra Anadolu’da zayıflamasıyla mevcut durum değişmeye başlamıştır. İktisadi refah Moğollar devrinde bir süre daha devam etmiştir. 1260’tan sonra Moğollara karşı başlayan aralıksız isyanlar, uç beylerinin itaat etmemeleri, Anadolu’da artık her türlü huzurun sona erdiğini göstermekte idi. Selçuklu hükûmetinin, Moğollara taahhüt ettiği vergileri verememeleri, paranın değerinde yaşanan düşüşler, İlhanlı hazinesinden alınan borçlar iktisadi düzenin bozulmuş olduğunu göstermektedir. 

Yine bu dönemde Moğollara karşı başlayan çarpışmalar, bölge devletleri arasındaki savaşlar toprak düzeninin bozulmasına, dış ticaretin zayıflamasına ve Anadolu’nun iktisadi yönden gerilemesine neden olmuştur. Tarlaların ekilememesi ve ekinlerin göçebeler yahut savaşan taraflarca hasara uğratılması köylünün ekim gücünü azaltmıştır. Ayrıca sık görülen kuraklık ve çekirge afeti memlekette çok ağır bir açlık ve sefalete yol açmıştı. 

Bu dönemde ziraat, sanayi, ticaret ve transit yollarının eski önemlerini kaybetmeleri bakımından Türkiye ciddi bir buhran geçirmiş, fakat uçlarda başlayan yeni fetih hareketleri memleketin iktisadi hayatına tekrar bir canlılık getirmiştir. 

Kösedağ Savaşı’ndan sonra Anadolu’da kurulan beylikler kısmen de olsa ekonomiyi canlandırmışlardır. Hâkim oldukları bölgelerde siyasi istikrar tarım ve ticaretin gelişmesini sağlamıştır. Venedik, Ceneviz, Floransa, Napoli gibi devletler beylikler döneminde de ticari faaliyetlerine devam etmişler, bu devletlerle ticari anlaşmalar yapılmıştır.

Konumu ve kaynaklarıyla bazı beylikler ekonomik açıdan ön plana çıkmıştır. Karamanoğulları kurulduğu bölgedeki geçitlerden; Ramazanoğulları Çukurova’daki tarımdan, hac ve ticaret yollarından; Saruhanoğulları ve Menteşeoğulları gibi beylikler sahip oldukları donanmayla ticaretten; Candaroğulları da demir ve bakır madenlerinden önemli ölçüde gelir elde etmişlerdir. Ekonomi o kadar canlanmıştı ki bazı Anadolu beylerinin kendilerine ait sikkeleri de mevcuttu.

 

Ç. OSMANLI EKONOMİSİ

osmanlı-devletinde-ekonomi

Bir ülkenin iktisadi sistemi, o ülke toplumunun hayat tarzı ve toplumsal değerleriyle yakından ilişkilidir. Osmanlı iktisadi anlayışının oluşmasında örfler, İslamiyet ve devletin hâkim olduğu coğrafyadaki kültürler vb. unsurlar etkili olmuştur. Osmanlı Devleti’nin kurumlarının oluşmasında özellikle geçmişteki

Türk ve İslam devletlerinin büyük bir önemi vardır. Osmanlı Devleti tımar, lonca, ihtisap vb. kurumları bu devletlerden miras olarak devralmış ve geliştirmiştir. Tarihî süreç içinde Osmanlı ekonomisinde klasik dönemde üç ana ilke etkili olmuştur. Bunlar; iaşecilik, fiskalizm ve gelenekçilikdir.

 

İaşecilik:

Bu ilkeye göre reayanın refahını sürekli kılmak için öncelikle piyasalarda istenilen kalitede uygun fiyata yeterli miktarda mal bulunmalıdır. Bu nedenle Osmanlı ekonomisinde üretime büyük önem verilmiştir. Büyük çapta ve seri üretiminin olmadığı bir ortamda, küçük işletmelere dayalı yüksek bir üretim potansiyeline erişilmişti. İthalat serbestti. Ahiliğin günlük hayattaki hizmet anlayışı, dayanışmacı bir toplum oluşturmayı hedef almıştı. Hayır amaçlı harcama (infak) arz yönlü toplumu oluşturmanın maddi yönünü teşkil etmekteydi. Toplum ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik bütün bu uygulamalar arz yönlü bir ekonomiyi ortaya çıkardı.

 

Gelenekçilik:

Bu ilke sosyal ve iktisadi ilişkilerde mevcut dengeleri korumayı ve varolan düzeni bozacak değişme eğilimlerini engellemeyi ifade etmektedir. Üretimde küçük bir düşme veya tüketimde küçük bir artış, mevcut ulaşım imkânlarının yetersizliği karşısında kolayca kıtlığa dönüşebileceğinden, tüketimi artıracak nitelikteki değişme eğilimleri kontrol altında tutulurdu. Bu anlayış, israf ve lüks tüketime yönelik yasaklamaların önemli bir kaynağıydı. Dengenin korunmasında yalnız tüketimin değil üretimin de kontrol altında tutulması gerekiyordu. Devlet, ihtiyaç duyulan miktarda ithalata müsaade ediyordu.

 

Fiskanalizm:

Hazineye ait gelirleri mümkün olduğu kadar yüksek düzeye çıkarmak ve ulaştığı düzeyin altına inmesini engellemeyi amaçlıyordu. İktisadi kararlar alınırken devletin bir yandan gelirleri yükseltmesi, diğer yandan harcamaları kısması olarak özetlenebilen fiskalizm, Osmanlı ekonomi anlayışını diğer iki ilke ile birlikte şekillendirmişti.

İlk dönemlerden itibaren ülke topraklarının hanedana ait ve tarımın Osmanlı ekonomisinde en önemli faaliyetlerden biri olması devletin toprağı, miri arazi olarak kendi egemenliğinde tutmasında etkili olmuştur. Bu toprakların işletme hakkı ise reayaya bırakılmıştır. Devlet, nüfusun ihtiyacını karşılamaya yönelik olarak her köylü ailesinin geçimini sağlayacak büyüklükte toprağı kullanmasına özen göstermiştir. Tarımsal teşkilatlanmayı da tımar sistemiyle gerçekleştirmiştir. 

Diğer taraftan insan faktörü tarımla beraber sanayi, ticaret vb. tüm sektörlerde ekonominin önemli kaynağını oluşturmaktadır. Kuruluş Döneminden XVII. yüzyılın sonlarına kadar nüfusun giderek çoğalması beraberinde ekonomik canlanmayı da getirmiştir.

 

1. Klasik Dönemde Ekonomik Yapi

Klasik Dönemde Osmanlı Devleti’nin mali teşkilatı; merkez maliyesi, tımar ve vakıf sistemleri olmak üzere üç kısımda ele alınabilir.

a. Merkez Maliyesi:

Gelir ve gider hesaplarının tutulduğu bu teşkilatın başında sadrazama kar sorumlu olan baş defterdar bulunurdu. Baş defterdar olan Rumeli Defterdarı mali yargının ve hazine işlemlerinin en üst makamıydı. Yönetiminde hazinenin gelir ve gider hesaplarının tutulduğu ve koordinasyonun sağlandığı bürolar vardı. Rumeli ve Anadolu eyaletlerinin dışında kalan diğer eyaletlerde baş defterdara bağlı taşra defterdarlıkları kurulmuştu. 

Merkezdeki maliye dairelerinde çalışan memurlar hazineden maaş almayıp geçimlerini kayıtlar ve tescillerden tahsil ettikleri vergi ve harçlarla sağlarlardı. 

Bütün devletlerde olduğu gibi Osmanlı maliyesinin en önemli gelir kaynağı reayadan alınan vergilerdi. Osmanlı Devleti’nde önceki Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi İslam hukukunun uygulanmasından dolayı bir taraftan şeri vergiler toplanırken diğer taraftan geleneklere dayanılarak konmuş olan örfi vergiler toplanmaya devam etmiştir.

b. Tımar Sistemi

Bütün ekonomilerde olduğu gibi Osmanlı ekonomisinde de tarım en önemli faaliyetlerden biri olmuş, ülke toprakları da tımar sistemiyle teşkilatlandırılmıştı.

Osmanlı mali siteminde tımar; bir kısım asker ve memurlara geçim, hizmet veya masraflarına karşılık belirli bölgelerin vergi kaynaklarının tahsis edilmesidir. Geçmiş İslam devletlerinden özellikle Selçuklulardaki ikta sisteminin geliştirilmesiyle oluşturulan bu sistemde vergiler o dönemde para ekonomisinin gelişmemesi nedeniyle ayni olarak toplanmıştır. Topraklar “dirlik” adı altında gelirine göre üç kısma ayrılırdı: Yıllık geliri 100.000 akçeden fazla bölgelere “has”, 20.000-100.000 akçe gelirli bölgelere “zeamet”, 20.000 akçeye kadar olan topraklara “tımar” ismi verilmiştir.

Tımar, “sipahi” denen eyalet askerlerine tahsis edilirdi. Tımar topraklarının devlet mülkü olmasından dolayı miras bırakılması, vakfedilmesi ve bağışlanması yasaktı. Toprak, sipahinin ve köylünün elinden keyfi olarak alınamazdı. Buna karşılık sipahilerin merkezî otorite aleyhine toprak kazanmasına izin verilmezdi.

Sipahi-reaya ilişkileri kanunla düzenlenmişti. Sipahi ve diğer dirlik sahipleri tımar sisteminin sürekliliğini sağlamakla yükümlüydü. Köyde oturan sipahiler reayanın toprağında güvenle çalışmasını sağlamakla yükümlü olup elde edilecek vergi gelirlerini toplamakla mükellefti. Reayası kaçan sipahi, gelirini kaybederdi. Bu nedenle reayanın toprağı terk etmesi yasaktı. Sipahi kadının emri gereğince kaçak köylüyü on beş yıl içinde toprağa dönmeye zorlayabilirdi. Köylü kentte iş edinmişse sipahiye çiftbozan vergisini ödemesi gerekiyordu. 


TIMAR GELIRLERI
1527-1528 bütçesine göre 537.929.006 akçe olan devlet gelirlerinin % 37’si irili ufaklı 37.521 kılıçtaki tımar sahibinin tasarrufunda idi. Bu tımarlardan “cebelü” denilen silahlı ve zırhlı askerlerle 70-80 bin kişilik bir eyaletler ordusu teşkil edilmiştir. Aynı dönemde kapı kulu ocaklarının mevcudu ise 27 bin civarında idi. XVII. yüzyılın sonlarında ise devletin nakdi gelirleri 600 milyon akçeden fazlaydı. Tımar gelirleri toplam gelirlerin % 40’ına yaklaşıyordu. 

Köylü toprağını bir başkasına devretmek isterse sipahi yeni durumu onaylar ve toprağın yeni sahibine tapusunu verirdi. Sipahiler reaya üzerinde egemenlik hakkına sahip değildi. Suç teşkil eden bir olay sonucunda ceza verme yetkisi kadıya aitti. Kuralları ihlal eden sipahinin tımarı elinden alınırdı.

Köylünün de sipahiye karşı yükümlülükleri vardı. Köyde sipahinin evini, ambarını yapmak, sipahinin ambardaki mahsulünü bir günlük mesafeye kadar olan pazarlara taşımak, onun çayırını biçmek köylünün görevleri arasındaydı.

 

c. Vakıf Sistemi

Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlılarda da servet ve mülkiyetin toplumun tüm katmanlarına mümkün olduğunca eşit yayılması ve halkın temel ihtiyaçlarının karşılanmasına büyük önem verilirdi. Bunu gerçekleştirmek için özellikle vakıflar, sosyal refahı arttırmaya yönelik bir çok yatırım yapmışlardı. Vakıflar sayesinde hayır amaçlı kurumlar finanse edilip yüzyıllarca korunabilmiş; mahalleler maddi sıkıntıya düştüğünde desteklenmiş; arazilerin aşırı parçalanması önlenmiş; yaşlılık ve maluliyet maaşları verilmiş; lonca ya da mahalle üyeleri için basit de olsa sigorta güvencesi sağlanmış hatta şehir duvarları ve kaleler inşa edilerek savunma çabalarına dahi katkıda bulunulmuştur. Vakıflar bu faaliyetleri karşılığında vergi vermemişlerdir. Faaliyetlerini gerçekleştirmek için vakıflar, nakit para bağışlanması, kira getiren bir gayrimenkulun bağışlanması, bağışlanan herhangi bir varlığın satılarak nakite dönüştürülmesi, vakfedilmiş arazinin ekilmesi gibi farklı yollardan gelir elde etmekteydiler. 

Vakıflar ekonomide düzenli ve muazzam bir para akışının gerçekleşmesini sağlamaktaydı. 1527’de Osmanlı Devleti’nin vergi gelirleri toplamı 537 milyon 927 bin akçe kadardır. Merkezde toplanan bütçe gelirlerinin % 12 kadarını, vakıf paraları oluşturmaktadır.

VAKIFLAR

Istanbul’da Fatih Külliyesi yıllık 1,5 milyon akçe gelire sahipti ve gelirin taksimatı şöyleydi: Maaşlar için 869.280, darülacezenin yiyecek gideri için 461.417, hastane masrafları için 72.000, tamirat giderleri için 18.522 akçe ayrılmış idi.

 

2. Üretim Yapisi

Osmanlı Devleti iaşe ilkesi gereği ihtiyaç duyulan her türlü malın karşılanması için tarımsal ve sınai üretime büyük önem vermiştir. Tarımsal üretim, tımar sistemi çerçevesinde, sınai üretim de loncalarca gerçekleştirilirdi. Devlet, üretimde devamlılığı sağlamak için zirai toprakların mülkiyet hakkını fertlere bırakmaz, fertler ancak muhafaza görevini üstlenir ve üretim yapardı. “Mirî” adı verilen bu mülkiyet rejiminde toprak, çiftçilere babadan oğula geçecek şekilde kiralanmış sayılır, alımı satımı devletin sıkı kontrolü altında tutulur, vakfedilmesine ve bağışlanmasına müsaade edilmezdi. Çiftçilerin zirai üretimi düşürmeye sebep olacak şekilde şehirlere ya da başka bölgelere göç etmelerine izin verilmezdi.

Zirai üretimden gelen gıda maddeleri ile ham maddeleri kaza merkezinde satın almak, işlemek ve satmak, kasaba esnafının tekelindeydi. Devlet üretim ve tüketim arasındaki dengeyi korumaya önem verirdi. Üretimin hedefi, yurt içi ihtiyaçlarının karşılanmasıydı. Yurt içi ihtiyaçlarının tümü karşılandıktan sonra kalan mal varsa onun ihraç edilmesine de müsaade edilirdi. Osmanlı iktisadi sisteminin diğer özelliği de “eşitlikçi” eğilimin hâkim bulunmasıydı. Ziraat, madencilik, sanayi, ticaret ve esnaflıkta kaynakların bölüşümünde büyük farklılaşmaların oluşmaması esastı. Bütün bu sektörlerde, üretim faktörlerinin mümkün olduğu kadar eşitliğe yakın bir dağılım içinde kalması amaçlanırdı. 

Örneğin ekonominin hâkim sektörü ziraatte, toprağın üretici köylü aileleri arasında eşite yakın oranlarda bölüştürülmüş olduğu XV ve XVI. yüzyıla ait tahrir defterlerinden öğrenilmektedir.

 

a. Zirai Üretim:

Osmanlı ekonomisinde zirai faaliyetlerin ve toprağın hukuki çerçevesi tımar sistemiyle belirlenmiştir. Ülke toprakları ihtiyacı karşılayacak bir tarım kapasitesine sahipti. Hububat üretimi önemliydi. Bunun dışında şehirlerin çevresinde bağcılık, bahçecilik ve sebzecilik yapılmaktaydı. Tarım için suni sulama sistemleri geliştirilmiş, sudan faydalanma durumu kurallara bağlanmıştı. Sulamayı kendi imkânlarıyla sağlayan çiftçiler veya bahçeciler yarı öşür (% 5) vergi ödüyorlardı. 

Devlet, zirai ürün arzını yüksek tutmak ve fiyat istikrarını sürdürmek için zaman zaman ihraç yasakları koymuş ve stok politikası izlemiştir. 

Konargöçerlerin esas geçim kaynağı mera hayvancılığı idi. Koyun ve keçiden başka sığır, manda, at, katır gibi hayvanlar da besleniyordu. Ayrıca çiftlik hayvancılığı da önemliydi. Ulaşım için deve, at, katır, eşek gibi hayvanlara da talep artmıştı. Ordunun et ihtiyacı, İstanbul, Bursa ve Edirne gibi büyük şehirlerin et tüketiminin fazla oluşu, dericilik ve dokuma sanayilerinin gelişmiş olması, canlı hayvan ve hayvan ürünleri satışı hayvancılığı kârlı kılıyordu. 

XVI ve XVII. yüzyıllarda çıkan Celali ayaklanmaları, savaşlar vb. nedenler köylülerin topraklarını terk etmelerine ve tımar sisteminin bozulmasına sonuçta üretimin düşmesine neden oldu. XVII ve XVIII. yüzyıllarda çiftlikler ve büyük üreticiler ortaya çıkmasına rağmen hâkim üretim tipi küçük zirai işletmecilikti.

 

Çiftbozan Kanunnamesi’nden…

Bir kimse üzerine kayıtlı toprağı ziraat edebilecekken bozup terk edip yeri boz kalsa o yerden sipahisine bir pay

ve vergi hâsıl olsa onun gibilerden resm-i çift ve boz behre talep olunur… Ve şunlar ki fakirliğe düşüp ve doğal afetlere uğrayıp çifti bozulmuş olanlardan resm-i çift ve boz behre talep olunmaya, hemen resm-i bennâk ve ırgâdiyye alına. Bunlar üç yıl geçtiği hâlde, ziraat yapamıyorsa tımar sahibi o yeri kime dilerse verip ziraat ettirebilir. Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ, Osmanlı Kanunnameleri, C 5, s. 445 (Düzenlenmiştir.).

 

b. Sınai Üretim

Osmanlı Devleti’nde sanayi küçük işletmelerden oluşmuş olup “lonca” adı verilen esnaf teşkilatının elindeydi. Selçuklular Dönemindeki ahiler, Osmanlılarda Kuruluş Dönemi sonlarından itibaren askerî ve siyasi özelliklerini kaybederek esnaf teşkilatına dönüşmüş, geleneklerini ve eğitimlerini bu alanda devam ettirmişlerdir. Bu süreç sonunda ekonominin gelişmesiyle kentlerde çarşıların her köşesinde bir lonca oluşmuş, her loncada da aynı mesleğe mensup esnaf bir araya gelmişti. Kentler büyüdükçe iş bölümü ve uzmanlaşma da derinleşmiş, lonca sayısı artmıştı. Loncalar bir beldede üretilen malın miktarı, kalitesi ve fiyatının belirlenmesinde söz sahibiydi. 

Sanayi sistemi; deri işlemeciliği, ipekli ve yünlü dokumacılıkta olduğu gibi hayvancılık, pamuklu dokumacılık ve tarımla yakın ilişki hâlindeydi. Gemi inşa sanayisi ise devletin bizzat organize edip işlettiği büyük sanayiye örnek olarak verilebilir. 

Avrupa’da daha yüksek fiyat verilmesi Osmanlı sanayi ham maddelerinin de Batı’ya taşınmasına yol açıyordu. Devlet ticaret serbestisini benimsemesine karşılık ülke için büyük önem taşıyan buğday, tuz gibi gıda maddeleri; deri, pamuk ve pamuk ipliği gibi sanayi ham ve yarı mamul maddeleri ile silah, top, gülle, barut gibi savunma araçlarının ihracını yasaklıyordu. Fakat Batı, yine fiyat farkından yararlanarak ihtiyaç duyduğu ham maddeyi kaçak olarak Osmanlı ülkesinden edinebiliyordu.

 

Tarım ve Hayvancılığa Dayanan Sanayiler

Bu alanda önemli bir dal olan dokuma sanayii, lifli bitkileri (keten, kenevir, pamuk vb.) ham madde olarak kullananlar, yünlü kumaş üretenler ve ipekli dokumacılar olmak üzere üç kısımda ele alınabilir. Birinci tür lifli bitkilere dayalı üretim Anadolu’nun her tarafında yaygındı. Batı, Orta ve Güneydoğu Anadolu’nun ve Suriye’nin pamuklu dokumaları oldukça tanınmıştı. Ege, İstanbul ve Kastamonu çevresinde gelişmiş bir keten dokuma sanayii vardı. Bursa ve Bilecik ipekli dokuma ve kadife merkeziydi. Ayrıca Bursa alacası, peştemal, nefti, mavi bez, çeşitli renklerde kadifeler, kutni denen pamuklu-ipekli kumaş Bursa’nın ünlü kumaşları arasındaydı. Yine Bursa’da altın (sırma) ve gümüş telli (sim) kumaşlar dokunmaktaydı.

İstanbul’da dış pazarlar için de üretim yapan kaliteli basma imalathaneleri bulunuyordu. Fener Tahta Minare’de iltizamla işletilen bir çuha fabrikası vardı. Burada 1720’den sonra kalın ipekli kumaş da dokunmuştur. İstanbul’da XVIII. yüzyılda üstün kaliteli ipekli dokuma sanayii gelişmişti. Deri sanayii İstanbul, Edirne, Kayseri, Ankara, Bursa, Konya gibi şehirlerde önemli bir yere sahipti. İstanbul ve Edirne’de belli kalite ve standartlara uygun olarak üretimde bulunan kürkçü esnafının faal olduğu bilinmektedir. Halıcılık, Türk tarihinin ilk dönemlerinden beri önemli bir üretim alanıydı. Bu dönemde Uşak, Gördes, Kula, Milas, Ladik halıcılığı meşhurdur. Buralarda dokunan halılar Avrupa’da büyük talep görmüştür. Ankara ile çevresinde dokunan yünlü dokumaya (sof), büyük bir iç ve dış talep vardı. XVIII. yüzyılda Ankara civarında tiftik sofu üretimi devam etmiş ve dışarıda da yüksek talep görmüştü. Selanik’te de çuha ve keçe üretilmekteydi. Dericilik ve dokuma sanayiindeki gelişme, boyacılığın da gelişmesini sağlamıştı. Hatta Avrupa’nın lüks kumaşları Bursa ve diğer şehirlerdeki boyahanelerde boyanıyordu. 

XVI. yüzyıl sonlarındaki uzun savaşlar ve Celali isyanları tarımla beraber sanayii de olumsuz etkilemiştir. Birçok sermaye sahibi ve kalifiye elemanın Iran ile yapılan savaşlarda ölmesi Bursa’da bazı atölyelerdeki tezgah sayısının azalmasına bazı atölyelerin ise tamamen ortadan kalkmasına yol açmıştı. Ayrıca bu yüzyılın ikinci yarısında (1563’te olduğu gibi) Batı’nın yüksek ham madde talebi bazen Osmanlı Devleti’nin güvenliğini tehlikeye düşürebiliyor, iç üretimdeki yetersizliği artırıyor ve yerli sanayii darboğaza itiyordu. Böyle durumlarda ham madde (tiftik ve sof ipliği vb.) ihracatı yasaklanıyordu. 

Osmanlı ekonomisi XVIII. yüzyılın ikinci yarısına kadar Batı’nın fabrika üretimine karşı başarıyla direnmiştir. Pahalı fakat kaliteli olan Osmanlı malları ucuz fakat kalitesiz olan Avrupa mallarına, özellikle yelken bezi gibi stratejik ürünlerde, Avrupa’da bile tercih edilmiştir. XIX. yüzyıldan itibaren Avrupa mallarının Osmanlı pazarında rağbet görmesi Osmanlı sanayisinin çökmesine neden olmuştur.  

 

Madencilik ve Maden Sanayii

Osmanlılar madenî para sisteminin gereklerine ve savunma sanayinin ihtiyaçlarına göre maden işletmeciliğini geliştirmişlerdir. Maden işlemeciliği tarım aletleri, ev gereçleri ve savaş malzemeleri üzerine yoğunlaşmıştı. Savaş ihtiyaçlarının baskısı yeni işletmelerin açılmasını zorunlu kılmıştı. Bu nedenle gülle döküm fabrikaları açılmış ve savaş gemisi yapımı yoğun bir tempoda sürdürülmüştür. 

XVII. yüzyılın sonlarında yeni para politikasının bir uzantısı olarak Rumeli ve özellikle Anadolu’da kapanmış maden ocakları yeniden işletmeye açılmış veya yenileri kurulmaya başlanmıştır. 

XVII. yüzyılın sonlarından itibaren Batı teknik açıdan Osmanlılardan daha ileri seviyedeydi. Örneğin teknik açıdan Avrupa topları Osmanlı toplarından üstündü. Tersanedeki gemi inşa faaliyetlerinde Avrupalı teknisyenler görev almaktaydı. Kalyonlar için gerekli olan 70-80 kantar (1 kantar=yaklaşık 56 kg) ağırlığındaki demir, yurt içinde üretimi mümkün olmadığından, İngiltere’den ithal edilmekteydi. Bir humbaracı ustasının bulduğu yöntemle XVIII. yüzyıl başında tersanede 70-80 kantarlık büyük demir kütükleri üretecek bir fabrika kurularak faaliyete geçti. Ancak XVIII. yüzyılın sonlarına doğru iktisadi daralma diğer sektörlerde olduğu gibi madenciliği de olumsuz etkilemişti.

 

II. Mehmet Dönemine ait (1455) Maden Yasaknamesi’nden…

Emrimdeki Hasan’ı Novoberdo Madenlerini işletmeye gönderdim ve buyurdum ki:

1. Varıp madenleri ve bütün ürünleri koruyup gözete. Çarhları, kuyuları işlete. Emrim gereğince çalışmayıp avare gezen kuyucuları ve çarhçıları çalıştırıp kuyuları işlettire. İşletmeyenlerin hakkından gele.

2. Madenlere ve işçilerine benim memurlarımdan ve adamlarımdan başka kimse karışmaya. Hasan kulum her kim karışacak olursa onları dururup hakkından gele.

3. Ve buyurdum ki ilan verip kuyucu, çarhçı ve madencilerinden uygun olan bu işten anlayanları getirtip madenleri işlete.

Prof. Dr. Şevket PAMUK, Osmanlı Iktisadi Kurumları, s. 55 (Sadeleştirilmiştir.).

 

3. Tüketim

Ekonomide üretim kadar tüketim faaliyetleri de önemlidir. Toplumun alışkanlıkları, yaşam standartları tüketimin özelliklerini belirlemek açısından önem taşımaktadır. 

Osmanlı Devleti’nde tüketim alışkanlıkları köylerde, kasabalarda ve şehirlerde yaşam şekillerine göre farklılık göstermiştir. Geliri çok olan insanlar tüketime daha fazla yönelmişlerdir. Şehirlerde yaşayanların tüketim alışkanlığı, köylere oranla çok çeşitli ve fazlaydı. Başkent İstanbul, tüketimin en yoğun olduğu yerdi. Kalabalık nüfusu beslemek için Anadolu’dan ve Rumeli’den un, et, tahıl gibi temel gıda maddeleri düzenli olarak İstanbul’a getirilirdi. Tarıma bağlı yaşayan köylerde kendi ürettiklerini tüketme alışkanlığı yaygındı.

Osmanlı Devleti’nde dış ülkelerden gelen lüks malların tüketimi XVII. yüzyıldan itibaren, artmaya başladı. Bu lüks tüketim üst düzey devlet yöneticileri ile şehir halkı arasında kabul görürken, halkın büyük çoğunluğunu oluşturan kırsal kesime ulaşamadı.

Osmanlı Devleti’nde ihtiyaç malları ve ham maddeler şehirlerdeki “kapan” adı verilen toptancı hallerine getirilirdi. Burada “kapan emini” adını taşıyan görevlilerce eşit olarak satıcılara ya da imalatçılara dağıtılırdı. Böylece bir malın üretim safhasından satış noktalarına kadar tek elden dağıtımı sağlanıyor ve aracısız olarak tüketiciye ulaştırılarak fiyat artışı engelleniyordu. Ayrıca bölgedeki arz-talep dengesine göre fazla gelen ürünler ihtiyacı olan diğer eyalet ve sancaklara gönderiliyordu.  

 

4. Ticaret ve Ulaşim Sistemi

Osmanlı Devleti de Türkiye Selçukluları gibi ticarete büyük önem vermişti. Devlet, güvenli bir piyasa ortamının oluşmasını, serbest ticaretin, transit ve dış ticaretin geliştirilmesini bir görev bilmiştir. Bu nedenle ticaretin denetimi ve yol güvenliğinin sağlanması devletin sorumluluğu altındaydı. Ticari faaliyetlerde tekelci eğilimlerin güçlenmesine, üretici ve tüketiciyi zarara uğratacak durumların ortaya çıkmasına izin verilmezdi. Dış ticarette devlet denetimi, dışarıya altın ve gümüş çıkışının yasaklanması ve bunun için yabancı tüccarın yine mal ile ülkesine dönmesinin sağlanması, bazı stratejik malların (pamuk, demir, kurşun, hububat, kalay, çelik, barut vb.) ihracının yasaklanması, para darlığına neden olduğu için ithal edilen altın ve gümüş üzerinden gümrük alınmaması şeklinde bir politika izleniyordu. 

Osmanlı toprakları, Doğu ve Batı ekonomilerini birbirine bağlayan İpek ve Baharat yollarının üzerinde bulunuyordu. Bu yollardan elde edilen gümrük gelirleri devlete önemli bir kaynak sağlıyordu. Bu nedenle Osmanlı devlet adamları ticari vergileri artırmak ve mal kıtlığı yaşamamak için kapitülasyonları vermekte tereddüt etmemişlerdi. Kapitülasyonların verilmesinin bir başka nedeni de uluslararası yeni ticaret yollarının keşfi ile XVI. yüzyılda okyanuslara kayma eğilimine giren Avrupa transit ticaretini Akdeniz’de tutma düşüncesiydi. Anadolu’nun konumu ve yandaki metinden hareketle Osmanlı Devleti’nin hangi nedenlerle ticarete önem verdiğini açıklayınız.

Çeşitli ülkelerden ve özerk yönetimlerden oluşan Osmanlı Devleti’nin merkezî bir devlet olabilmesi ancak sağlıklı bir haberleşme ve ulaştırma ile sağlanabilirdi. Devletin ulaştırma sistemi su ve kara yolları olarak iki kısımda incelenebilir.

GÜMRÜK GELİRLERİ

Ceneviz kayıtlarına göre, 1475’te İstanbul ve Gelibolu gümrük geliri üç yıllık iltizam karşılığı 120 bin Venedik altınına (yaklaşık 6 milyon akçe) varıyordu. Osmanlı arşiv kayıtlarına göre, birçok limanı içine alan İstanbul gümrük bölgesinin 1481’de bölge gümrük geliri üç yıl için 9.500.000 akçe hesaplanmıştır. Mültezimlerin artırmaları sonucu aynı yıl içinde dört yıllık gelir tahmini (mukataa) 12.500.000’dir. Gümrük gelirindeki artış bu bölgenin, Osmanlı Döneminde Avrupa ve Akdeniz’le başlıca ticaret limanı olarak son derece gelişmiş bir Avrupa limanı olduğunun kanıtıdır.

Prof. Dr. Halil INALCIK, Doğu Batı, s. 284-285.

 

a.Deniz ve Nehir Ulaşımının Ekonomideki Yeri

Anadolu’nun coğrafi konumu ve ilk çağlardan beri transit ticaret bölgesi olması deniz ulaşımını gerekli kılıyordu. Selçuklulardan beri Kırım, Avrupa, Mısır ve Suriye limanlarıyla Kuzey ve Güney Anadolu limanları arasında yoğun bir ticaret vardı.

Selçuklular, Aydınoğulları ve Menteşeoğulları gibi beyliklerden denizciliği devralan Osmanlılar, sınırlar genişledikçe su ve deniz yollarını da ele geçiriyordu. Osmanlı Devleti İstanbul’un fethinden sonra denizciliğe daha çok önem verdi. Karadeniz’de Azak, Kefe, Akkerman gibi Kuzey Karadeniz limanları XV. yüzyıl sonunda fethedildi. Kanuni Sultan Süleyman zamanında donanma Kuzey Afrika’yı fethedecek ve Akdeniz’de hâkimiyet kuracak güce erişti. Sınırlarının en geniş olduğu dönemlerde Karadeniz, Marmara, Kızıldeniz gibi iç denizlerin yanı sıra Akdeniz ve Basra Körfezi’nde de büyük ölçüde hâkimiyet sağlandı. 
osmanlı-limanı
XVI. yüzyılın ikinci yarısında Azak Denizi’ne açılan Don Nehri’yle Hazar Denizi’ne dökülen Volga Nehri’nin birleştirilmesini amaçlayan kanal projesiyle Karadeniz ile Hazar Denizi arasında irtibat sağlanacağı ve dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin Türkistan’a yönelebileceği düşünülmüştü. İşe başlandıysa da Kırım hanları bölgedeki etkinliklerinin azalacağını düşünerek projenin gerçekleşmesini engellemiştir. 

Ticaret yolları savaş malzemesi naklinde de kullanılıyordu. Karadeniz limanları (örneğin Trabzon) İran’da savaşan ordulara Tuna buğdayının veya Macaristan’da savaşan ordulara Kığı (Bingöl) demiri ve top güllesinin ulaştırılmasında önemli bir araçtı. 

Osmanlılarda nehir ulaşımının çok önemli olmadığı söylenebilir. Zira Kuzey Anadolu Bölgesi’nin dik ve hızlı akan dar nehirleri, ulaştırmaya elverişli değillerdi. Fırat ve Dicle üzerlerinde sınırlı bir ulaştırma faaliyetiyle Tuna Nehri’nin ulaştırma ve nakliyata elverişliliği bu konuda istisna oluşturmaktadır.

 

b.Kara Yolu Ulaşımının Ekonomideki Yeri

Osmanlı ulaştırma şebekesi içinde kara ve deniz ulaşımı bütünleşmişti. İstanbul, İzmir, Antalya, Alanya, Sinop ve Trabzon gibi limanlar aynı zamanda kara yollarının bitiminde bulunuyorlardı.

Osmanlılar, Bizans ve Selçuklulardan devraldıkları yol, kervansaray, köprü gibi bayındırlık tesislerini koruyup geliştirmiştir. Ayrıca yeni fethedilen Rumeli’de birçok kervansaray, han, köprü, imaret, misafirhane yaptırılmış ve bunlar da zengin vakıf gelirleriyle finanse edilmiştir. İç ulaşımda da deve ve tekerlekli araçlar yaygın olarak kullanılmıştır. Bu durumda taşıma maliyetleri oldukça yüksekti. 

Osmanlı Devleti geniş sınırlara sahip olduğundan değişik ticaret yolları ülkeden geçmekte olup işlek bir ulaşım ağı ve şebekesi kurulmuştu (sayfa 145’teki haritayı inceleyiniz). Yol ağı üzerindeki menziller arasında at, katır ve deve kervanlarının seferler yapmalarına imkânlar hazırlanmıştı. Menzil örgütü ile devlet, resmî haberleşmedeki güven ve hızı sağlamak için her menzilin çevresindeki köy ve kasabaları dinlenmiş ulak hayvanı bulundurmak ve habercileri ağırlamakla yükümlü kılmıştı. Ayrıca buralarda esnaf örgütü kuralları içinde taşımacılığı meslek edinmiş Mekkâri taifesi, özel ulaşım ve ticari mal naklini üstlenmişlerdi. Ulaşım güvenliğinin sağlanması için zaviyeler yaptırılmış, yol, geçit ve köprülerde dervişler istihdam edilmiştir. Sonraları bu amaçla derbent teşkilatı oluşturulmuş, Anadolu’da ve Rumeli’de binlerce aile, avarız vergilerinden muaf tutularak bu işle görevlendirilmiştir. Osmanlı ekonomisinde tüccarlar niteliklerine göre üç gruba ayrılmıştı. Tacir-i mütemekkin yani sermayedarlar, malı ucuz ve bol olduğu dönemde depolayıp fiyatlar arttığında satıp kâr ederdi. 

Tacir-i seffar, bir bölgeden malın fiyatının yüksek olduğu başka bir bölgeye mal taşıyarak kâr ederdi. Bir de belli bir yerde mal gönderebileceği güvenilir temsilcileri bulunan ve bu yolla ticaret yapanlar vardı.

 

5. Para ve Finansman Sistemi

Bütün geleneksel ekonomilerde olduğu gibi Osmanlı ekonomisi de madenî para sistemine dayanıyordu. Devlet altın ve gümüşün eşya olarak kullanılmasının önüne geçmeyi ve özellikle para olarak kullanılmasını amaçlıyordu. Ülkedeki altın ve gümüş miktarının değişmesi ekonomik dengelerin bozulmasına yol açıyordu. Bu nedenle ülkeye kıymetli maden girişi teşvik edilmiş çıkışı ise yasaklanmıştır. Böylece piyasanın ihtiyacı olan para finanse edilerek para arzının yeterli seviyede olması amaçlanmıştır. Maden darlığı durumunda yandaki tabloda da görüldüğü üzere paranın içindeki bakır oranı çoğaltılarak (kızıl akçe) veya paranın kenarları kırpılarak (tağşiş) devalüasyon gerçekleştiriliyordu. 

osmanlı-akçesinin-ayarı

Osmanlı Devleti’nde paranın basıldığı darphaneler üçer senelik dönemler için iltizam yöntemiyle kiraya verilen işletmelerdi. Para basılması için gerekli olan sikke kalıpları, mahallî darphanelere İstanbul’dan gönderilirdi. Ülkede kullanılan yabancı paralar ve madenler tartıyla alınır, karşılığında yeni basılan Osmanlı parası verilirdi. Bu şekilde serbest darp hakkıyla hem darphane hem de hazine sürekli gelir elde ederdi. Osmanlı ülkesinde birçok şehirde (Edirne, Bursa, Urfa, Üsküp vd.) darphane açılmasının bir sebebi de ulaştırma ve nakliyat imkânlarının kısıtlı olmasıydı.

Osmanlılar XIX. yüzyıla kadar madenî para kullanmışlardı. Madenden kesilen yassı, yuvarlak parçacıklara sikke; gümüşten kesilen sikkelere akçe; altından kesilen sikkelere sikke-i hasene denirdi. Piyasadaki diğer sikkelerin değerleri akçeye göre belirlenirdi. (Başlangıçta 1 altın= 60 akçe idi.). Zamanla içeride ve dışarıdaki iktisadi şartların değişmesiyle akçe değer kaybettiği için XVIII. yüzyılda kullanılmaz hâle geldi. Muhasebe kayıtlarında para, günlük yaşamda ise daha çok kuruş ve altın kullanılmaya başlandı. Tanzimat Döneminde 1839’da çıkarılan “kaime” adlı kâğıt para karşılığı olmayıp bono olarak düşünülmüştü.1844’te 20 kuruş değerinde “mecidiye” adıyla yeni para çıkarıldı.100 kuruş bir Osmanlı lirası olarak belirlendi ve temel para birimleri kuruş ve mecidiye oldu.

 

II. Mehmet tarafından Serez Darphane Emini’ne verilen kanunnameden

1. Oraya varıp tam bir emanet ve doğruluk ile emin olarak zaman kaybetmeden işleri kaydede. Eminin bilgisi olmadan hiçbir şey yapılmaya.

2. Halkın gümüşü darphaneye geldiğinde emin terazi yanında otura ve kontrol ede. Gümüş tartılıp alındıktan sonra gümüşün eritildiği yere varıp kepçeyi gözetleye. Gereği gibi kontrol ede ki arasında yaramaz nesne kalmaya.

3. Darphane içinde sikke emiri ustalar sikke kalıplarını evlerine alıp gitmeyeler hazinede bırakalar…

4. Darphane emini gümüş akçeyi sahibine vere. Ayar sahibi gümüşü tartıp alırken sahibine zulüm etmeye, vezni tam ayarlaya.

Prof. Dr. Şevket PAMUK, Osmanlı Ekonomisi ve Kurumları, s. 75 (Sadeleştirilmiştir.).

 

6. Esnaf Birlikleri

Osmanlı iktisadi hayatında, geçimini ticaret ve zanaatla sağlamak, bir dükkân açmak “gedik” denilen bir işletme iznine tabiydi. Ahi geleneğine göre yetişen esnaf ve sanatkârlar loncalar hâlinde teşkilatlanmıştı. Lonca mensupları sıkı bir hiyerarşi ile loncaya bağlanmıştı. Gedik sahibi ölünce dükkân veya imalathane o işin başında bulunmak, çalışmak şartıyla evladına kalırdı. Evladı yok ise veya baba mesleğini terk etmiş ise o “gedik” devlete kalmış sayılır ve lonca tarafından, layık görülen bir kalfaya devrolunurdu. Eski gedik sahibinin mirasçısına da işi terk eden evladına da dükkânda kalan mallar, alet ve edevatın değer bedeli ödenirdi. 

Her loncanın reisi olarak bir “pir”i, güvenlik amiri olarak da bir “yiğitbaşı”sı vardı; bunlar o lonca mensupları tarafından seçilir ve hayatları boyunca o mevkide kalırlardı. Her loncanın hükûmetle olan münasebetini temin eden bir de “kâhya, kethüda”sı vardı; bunlar memuru olduğu loncanın idari ve mali işleriyle ilgilenirdi. Ayrıca lonca mensuplarının devletçe olan işlerini takip eder, herhangi bir yolsuzluktan ve suistimalden devlete karşı mesul olurdu. 

Her loncanın bir tasarruf sandığı vardı. Lonca mensupları; gedik sahibi, kalfası, çırağı, ustası ve amelesi kazancından, yevmiyesinden yüzde bir veya iki bu sandığa belirli bir para yatırmaya mecburdu. Herhangi bir felaket karşısında veya kendisine işletme izni alınacağı zaman parası yetişmezse sandık borç verirdi. Kethüdaların yevmiye hesabıyla alacakları da bu sandıktan ödenirdi. Onun içindir ki başlı başına bir sandık idare edemeyecek kadar az olan esnaf, kendilerine iş olarak bağlı daha kalabalık bir esnaf zümresine “yamak” adıyla bağlanırdı. Örneğin uncular, un elekçileri, buğday çalkayıcılar, kalburcular ve nişastacılar değirmencilerin yamağı addedilmişti. 

Aynı işle meşgul zanaat ehli ve esnaf umumiyetle bir büyük han içinde yahut bir çarşıda, toplanmış olurdu. Örneğin İstanbul’da Büyük Saraç Hanı (Saraçhane), Mısır Çarşısı (baharatçılar). Zanaat ehli olan esnafın bekâr uşakları bekâr hanlarında otururlar, bu hanlara da lonca kefaletiyle alınırlardı. Şehir asayiş ve huzurunu bozacak hâllere izin verilmezdi.

 

Ahi Ahlakının Bazı Kuralları Şunlardır:

İşinde ve hayatında doğru, güvenilir olmak; sözünü bilmek ve sözünde durmak, hizmette ayırım yapmamak, yaptığı iyilikten karşılık beklememek, tatlı dilli güler yüzlü olmak; dostluğa önem vermek, tevazu sahibi

olmak, dedikoduyu terk etmek, komşularına iyilik etmek, başkasının malına hıyanet etmemek, sabırlı, cömert olmak, sır saklamak; maiyetinde ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek…

 

7. Narh Sistemi

Eksik rekabet şartlarından dolayı fiyatlara müdahale edilmesi olarak tarif edilen narh sistemi klasik dönem Osmanlı ekonomisinde fiyat politikasına esas teşkil etmiştir.

Osmanlı narh uygulamasında temel ölçü, arz ve talep şartları olup tekelci eğilimlerin önlenmesi istenmiştir. Özellikle zirai ürünlerde arz şartlarının çok değişken olması böyle bir uygulamayı zorunlu kılmıştı. Yine talebin arttığı Ramazan ayı öncesinde fiyatların yeniden tespiti gerekirdi. Muhtesiplikçe onaylanmış bir narh defterinin her ay İstanbul şehreminine teslim edilmesi bir gelenekti. 

Kuraklık, ulaşım zorlukları, harp, abluka vb. sebeplerden dolayı üretimin azalması sonucu arzda bir daralma olduğunda narh fiyatları yükseltilir, arzın genişlemesi hâlinde düşürülürdü. Para birimi olan akçenin değer kaybetmesi narh fiyatlarında bir yükselmeye, değer kazanması ise topyekûn bir azalmaya yol açardı. Fakat bu yükselme veya düşme oranları her malda aynı olmazdı. Narhların tespiti kadıların başkanlığında kurulan komisyonların göreviydi. Bir malın fiyat tespit komitesi, ilgili esnafın şeyh, kethüda, yiğitbaşı, ehli hibre gibi yönetici ve uzmanlarıyla halkın temsilcilerinden oluşuyordu. Esnaftan fiyatların yükseltilmesi talebi geldiğinde malın ham madde hâlinden son hâline gelinceye kadar geçirdiği safhalardaki maliyetleri, iş saatleri ve ücretler bilirkişilerce tespit edilir, yeterli kâr bırakması hâlinde fiyatların yükseltilmesine gerek duyulmazdı. 

Ortalama kâr, işin özelliğine göre genellikle % 10-20 arasında değişmektedir. Gerekli belgelerle tespit edildikten sonra kadı sicillerine geçirilir, esnaf ile halka ilan olunurdu. 

Narh, toptancı ve perakendeci için ayrı ayrı tespit edilirdi. Toptancıların dükkân açıp perakendecilik yapmaları yasaktı. Malın toptancıdan perakendecilere ulaşması belli bir düzen içinde gerçekleştirilir, esnafın malsız kalmaması amaçlanırdı. 

Ürünlerin kalite denetimi ve standardizasyonu hem üreticilerin hem de tüketicilerin uzun vadeli çıkarlarının korunması açısından önemliydi. Tespit edilen standartlar kadı sicillerine kaydedilmiş olup ülkenin uzak bölgelerinde de standartlara uyulması, bu arada ölçü ve tartı birimlerinin damgalattırılması istenirdi. Kaliteyi bozanlar ve mesleklerinde ehliyetsiz olanlar takip edilerek cezalandırılırdı. Yine kaliteli mal üretimi için esnafın kredi kullanmamaları ve öz sermayelerini arttırmaları istenirdi. Fiyat ve kalite denetiminde bizzat esnaf teşkilatının iç denetimi önemlidir. Daha sonra muhtesip, kadı, sadrazam ve nihayet padişah denetimlerde bulunuyordu. Sistemi bozmak isteyenler cezalandırılıyordu.

 

BURSA BELEDIYE KANUNU’NDAN (1502)

İktidar sahibi padişahtan gelen emirde; Bursa’da olan iş adamları ve bilirkişilerin hazır bulundurulup her alanda alınan, satılan ve işlenen şeylerin tümüne konulmuş ve uzun zamandan beri geçerli narhlar tespit edilerekayrıntılı bir defter hazırlanması, narhlarda değişiklik yapılan hususların zaman geçirilmeden deftere yazılıp gönderilmesi istenmekte…

… Narhların durumu soruldukça bütün narhların beş altı yıldan beri tamamen değiştiği, bozulduğu ve narhla katiyen amel edilmediği tespit edilmiştir. Mutfak tuzu bol olduğu vakitlerde dört okkası bir akçeye olup azaldığında üç okkası ve kışın iki okkası bir akçeye olacak. Kirazın ilkin yüz elli dirhemi bir akçeye ve üç günden sonra iki yüz dirhemi bir akçeye, daha sonra iki yüz elli dirhemi bir akçeye ve her üç günden sonra yüz dirhem artırılarak en sonokkası bir akçeye olacak. Çilingirlerle ilgili araştırma yapıldığında eski narhı uyguladıkları görüldüğünden olduğu gibi bırakıldı…

www.tse.org.tr (Özetlenmiştir.).

 

8. Osmanli Ekonomisinde Meydana Gelen Değişmeler

XVII ve XVIII. yüzyıllar Osmanlı ekonomisi için bunalımlı dönemler olmuştur. Bunun nedenleri arasında içeride ve dışarıda özellikle Avrupa’daki gelişmeler önemli rol oynamıştır. 

Osmanlı Devleti’nin XVI. yüzyılın sonlarından itibaren yapmış olduğu yoğun savaşlar, Celali isyanlarıyla Anadolu’da üretimin düşmesi ve taşrada devletin etkinliğini kaybetmesi sonucu toplanan vergilerin azalması gibi nedenlerden dolayı ortaya çıkan bütçe açıkları tahşişlere neden olmuş ve hızlı enflasyon görülmüştü. 1580’deki ilk büyük devalüasyonun ardından 1600’de ikinci devalüasyon yapılmış bu durum aralıklarla 1648’e kadar sürmüştü. Devlet ek gelir oluşturmak için padişaha ait olan iç hazineden merkezî hazineye para aktarmak, müsadere sistemini işletmek, tağşişler yapmak zorunda kalmıştı. 

Osmanlı Devleti’nin mali bunalım yaşamasının en önemli iç nedenlerinden biri askerî, idari ve mali düzenin temelini oluşturan tımar sisteminin XVI. yüzyılın sonlarına doğru çeşitli sebeplerle bozulmaya başlamasıdır. Nüfuzlu kişilerin kanunlara aykırı olarak tımar ve zeametleri kendi çevrelerine vermeleri, fetihlerin durması aşırı nüfus artışı ve toprak yetersizliği tımarların dağıtımındaki usulsüzlükler, tımarların zamanla vakıf veya özel mülkiyete geçmesi bu sistemin bozulmasına neden olmuştur. Ayrıca Avrupa’da kurulan ateşli silahlara sahip merkezî ordular karşısında, eyalet (tımar) askerlerinin yetersiz kalmaları, devletin merkezî ordu kurmak istemesine neden olmuştur. Devletin gelirlerini merkezde toplamak amacıyla tımarları yüksek bedeller karşılığında iltizama vermesi tımar sisteminin çözülüşünü hızlandırmıştır. 

osmanlı-bütçeleri
Devletin XVI. yüzyılın ikinci yarısından sonra ekonomide nakit ihtiyacının artmasıyla vergi gelirlerini merkezî hazinede toplama çabaları ilk dönemlerden itibaren tımar sistemiyle beraber merkezden uzak eyaletlerde uygulanan iltizam sisteminin yaygınlaşmasına neden oldu. Daha sonra malikâne sistemi geliştirilerek 1695 yılında bir ferman ile yürürlüğe konuldu. 

MUKATAA (ILTIZAM) SISTEMINDE

Devlete ait mukataa denilen işletmeler (maden, orman, tuzla vb. işletme) üç yıllığına mültezime kiralanıyordu. Devlet süre dolmadan mukataayı ihalede gerçekleşen miktardan daha yüksek bir meblağa almak isteyen başka bir girişimciye de devredebilirdi. Mukataalar ihaleye çıkarıldığında devlet, girişimciden kendisine daha önceden saptanmış bir miktarın ödenmesini istiyor, bunun karşılığında da mültezimi toplayacağı vergi konusunda serbest bırakıyordu. Sistem, gelir toplama konusunda oldukça yavaştı.


Mukataa sistemiyle devlet peşin olarak vergi tahsil etmişse de mültezimin vergi kaynağını ne kadar bir süre ile kontrolü altında tutabileceği belirgin değildi. Çünkü devlet mukataayı süresi dolmadan daha yüksek bir bedel karşılığında başka bir girişimciye devretme hakkına sahipti. Böylelikle mültezimin ilk planlamış olduğu süre ile gerçekleşmiş süre arasında bir farklılık doğmaktaydı. Mukataanın yeniden açık arttırmaya çıkarılması sistemin rekabete dönüşmesine ve maliyeye de önemli bir gelir aktarılmasına yol açmıştır. 

Bu sistemde vergi kaynağının kontrol süresinin belirsiz olması, mukataanın mültezim tarafından aşırı ölçüde sömürülmesine yol açmıştır. Mültezim, en kısa zamanda yatırımının karşılığını vergi kaynağından karşılamaya çalışmıştır. 

Malikâne sistemine geçişle hem devletin acil para ihtiyacı hem de yıllık olağan giderlerini finanse etmek amacı güdülmüştü. Bu sistem seksen yıl içinde Osmanlı finans sistemine hâkim olmuş ve bu zaman zarfında sağlamış olduğu toplam gelirler de yüzde bin dört yüz oranında artmıştı. Sağlanan gelirlerdeki bu büyük artış, malikane olarak satılan vergi kaynaklarının çok gelir getiren bir yatırım aracı olmasından kaynaklanıyordu. Zira bu sisteme en çok yatırım yapanlar devletin ileri gelenleri, elit zümresiydi. Askerî sınıf olarak bilinen bu zümrenin ise mülkiyet hakları çok sınırlıydı. Böylelikle ekonomik durumu çok iyi, ancak mülkiyet edinme hakkı oldukça sınırlı olan bu sınıfa, kişinin yasam süresiyle sınırlı olsa da rahatça mülkiyet edinme fırsatı doğmuş oluyordu. Malikâne sistemi XVIII. yüzyıl boyunca devam etti. Ancak 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’nın getirdiği ağır yük nedeniyle1775’te esham adı verilen senetler piyasaya sürülerek iç borçlanma süreci başladı. Bu mukataların yıllık kârlarının paylara ayrılarak bu payların satılması işlemiydi. Malikâne sistemi zamanla ayanlığın güçlenmesinde ve daha sonra büyük toprak sahiplerinin ortaya çıkışında etkili olmuştur. 

 

MALIKÂNE SISTEMINDE

Bu sistemde mukataa malikâneciye ömrü boyunca kiralanmıştır. Buna karşılık girişimci devlete iki ayrı ödeme yapıyordu: Ilk ödeme bir kereye mahsus ve oldukça yüksek meblağlara varabilen muaccele, ikincisi ise daha az bir meblağ olup her yıl yapılan mal idi. Muaccele meblağları, iltizamda olduğu gibi açık artırmalarda oluşuyor, mal meblağları ise devlet tarafından belirleniyordu. Girişimci öldüğünde malikâne mirasçılarına devredilemiyordu.

Bu durumda devlet malikâneyi yeniden açık artırma yöntemiyle satıyordu. Malikâneci hayatta iken malikânesini

üçüncü şahıslara satma hakkına sahipti. Bu satış işleminden devlet, orijinal muaccele miktarının % 10’unu vergi olarak almaktaydı.

Osmanlı ekonomisinin bozulmasında dış gelişmeler de etkili olmuştur. Coğrafi keşifler sonunda sömürgelerden gelen kıymetli madenler (özellikle gümüş) Avrupa’dan sonra Osmanlı topraklarında da hızla yayıldı. Avrupalı tüccarlar aldıkları mala karşılık merkantilist anlayışla altın yerine gümüşle hatta mal ile ödeme yapıyorlardı. Bu durumda ülkede gereğinden fazla gümüşün bol, ucuz ve kolay bulunur olması madenlerin işletilmesini ekonomik olmaktan çıkardı. Bu nedenle Rumeli’de pek çok maden ocağı kapandı ve bu madenlerin çevresindeki darphaneler de aynı şekilde kapanmak zorunda kaldı. Ekonomik dengelerin bozulmasıyla güç durumda kalan devlet daha hafif akçe basmak suretiyle 1584’te büyük devalüasyonu gerçekleştirmek zorunda kaldı. Bundan sonraki süreçte akçenin değerini sabit tutmak mümkün olmadı. 

 

MERKANTALIZM

Merkantalizm, XVI. Yüzyılın ortasından XVII. yüzyılın sonlarına kadar etkili olmuş bir ekonomik anlayıştır. Bu anlayışa göre bir ülkenin zenginliği sahip olduğu altın, gümüş gibi değerli madenlerin miktarıyla ölçülebilir. Merkantalizme göre, yönetim ekonomide korumacı bir rol üstlenmeli, dış satımı desteklemeli ve dış alımı sınırlandırmalıdır. Batı Avrupa’da

Prof. Dr. Şevket PAMUK, Osmanlı-Türkiye Iktisadi Tarihi, s. 88 (Özetlenmiştir.).

XVI. yüzyılda Avrupa’da fiyatların artması ham maddenin daha ucuz bir şekilde Osmanlıdan temin edilmesine bunun da Osmanlı Devleti’nde enflasyonun ve fiyatların artmasına, para değerinde düşüşe neden olmuştur. 

Uluslararası ticaret açısından Doğu ticaret yolları hemen önemini kaybetmemiştir. Osmanlıların Basra Körfezi ve Hint Denizi’nde Portekizlilerle mücadelesi, bu eski ticaret yolunun tamamen önemini kaybetmesini önlemiştir. Baharat Yolu bir yüzyıl daha Lizbon’la rekabet etmiştir. XVI. yüzyılın ilk yarısında Akdeniz üzerinden Avrupa’ya Doğu’nun ticari malları gelmeye devam ediyordu. Kızıldeniz ve Basra Körfezi yoluyla gelen bu kıymetli mallar Halep, Şam, Trablus ve Kahire pazarlarında Avrupalı tüccarlar tarafından satın alınmaktaydı.  

 

TIMAR VE ZEAMET ERBABININ DÜZELTILMESI IÇIN DÜŞÜNÜLEN YOLDUR KI…

Zeamet ve tımar topraklarını daha fazla genişletmek şu şekilde mümkündür ki padişaha ait has topraklardaki köyler her sene bölük halkına (askerlere) hizmet olarak verilmekte olup aralarında açık arttırma ile satılmaktadır. Topyekûn padişah parası adı ile ancak yüz yük akçe hazineye girmektedir. O da askerin aylığına sarf olunur. O taifeye, ulufe vermektense o topraklar zeamet ve tımar olarak verilip ulufeleri hazineye kalsa hem bunca asker meydana gelmiş olur hem o taifenin yükü hafifletilmiş olurdu. Devlet hazinesine de büyük fayda hâsıl olurdu… Padişahımıza bildirile ki hukuka aykırı bazı vakıflar vardır. Bunlar hayır amaçlı görünse de hazineyi zarara uğratmaktadırlar. Çünkü İslam memleketlerinde olan köy ve tarlalar … düşmanla dövüşenlerin hakkıdır.

Hukuken belirli yeri vardır. O toprakların vakıf yapılması ne kadar doğru olur?

Zuhuri DANIŞMAN, Koçi Bey Risalesi, s. 40-41 (Düzenlenmiştir.). Not: 1 yük, 200 keseyi,1 kese ise 10 altını ifade etmektedir.

 

9. Osmanli Ekonomisinde Bağimlilik ve Büyüme Dönemi

XIX. yüzyılda demografik gelişmeler Osmanlı ekonomik ve toplumsal yapısında da değişime neden olmuştur. Klasik Dönemde durağan seyreden nüfus, XIX. yüzyılda iyileşen yaşam koşulları ve göçler ile artış göstermiştir. Nüfus artışı ve ekonomik yapıdaki değişim kentleşmeyi de hızlandırmıştır. Önemli liman kentleri, demir yollarının geçtiği kentler ve diğer yerleşim alanlarında nüfus artışı yaşanmıştır. 

Tüketim 

Ekonomik koşullardaki değişim özellikle dış borçlanma, tüketim alışkanlıkları ve giyim kuşamdaki değişimi de hızlandırdı. Artık ithal edilen yabancı kaynaklı ürünler zenginler arasında olduğu kadar halk arasında da yer almaya, bu yeni yaşam tarzı ve tüketim eğilimleri giderek kendini hemen her alanda göstermeye başlamıştır. Artık yeni tüketim mekânları, farklı eğlence biçimleri yeni hitap tarzları, giyim ve modada Avrupai bir stil vb. formlar özellikle başkentte Osmanlı tebaası arasında yayılma göstermiştir. Bu dönemde basın ve reklamın da Osmanlı gündelik hayatında yer alması ile birlikte bütün bu saydığımız yeni formlar halk arasında daha kolay yayılır olmuştur. Anadolu’ya uzak olan bu kültür artık Anadolu’da sınırlı bir kesimle de olsa yayılmaya, en azından tanınmaya başlamıştır. Bu dönüşüm sürecinde Batılı tüketim adına yaşanan en önemli gelişmelerden birisi de kuşkusuz geleneksel tüketim mekânlarına (bedesten, arasta, pazaryeri gibi) karşılık Batılı ve çok çeşitli ürünleri içinde barındıran alışveriş merkezlerinin ortaya çıkmasıdır. Bu durum tüketim sürecine yeni bir boyut ve şekil kazandırmıştır. Artık geleneksel mekânların dışında yeni mekânlarda, yeni alışkanlıklarla yeni insan tipleri görülmeye başlamıştır. Gerek bürokratlar gerek tacir ve bankerlerden oluşan bu sınıf, Batı tarzı yaşam biçiminin Osmanlı Devleti’ndeki temsilcileri olmuşlardır. 

Ticaret 

Osmanlı ülkesinin canlı bir ticari merkez olmasında önemli rol oynayan kapitülasyonların erken dönemlerde iç üretim üzerinde olumsuz etkileri görülmemişti. Kapitülasyonlara rağmen iç imalat ve üretim yabancı mallara karşı uzun süre başarıyla rekabet etmiş; ithalat, sadece yünlü kumaş, madenler ve kâğıt gibi bir kaç kalemi olumsuz etkilemişti. Yıkıcı rekabetin etkisi ancak Sanayi İnkılabı ortaya çıktıktan sonra XIX. yüzyılın ortalarına doğru görülmeye başlamıştır. Sanayi İnkılabı’yla Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin önemli bir pazarı ve sanayileri için de gerekli ham madde kaynağı olan bir ülke hâline geldi. Devlet hem serbest dış ticaret antlaşmaları hem de yabancı sermaye yatırımları ve dış borçlanma ile Avrupa devletlerinin denetim ve nüfuzu altına girdi. Bu bağlamda 1838’de İngiltere ile yapılan Balta Limanı Ticaret Antlaşması Osmanlı ekonomisinde önemli değişimlere neden oldu. 

 

Balta Limanı ticaret antlaşmasının benzerleri kısa bir süre sonra diğer Avrupa devletleriyle de imzalandı. Bu anlaşmalar, Osmanlı pazarlarının ve ham maddelerinin Avrupalı tüccar ve sanayicinin çıkarları doğrultusunda dış ticarete açılması için hukuki çerçeveyi hazırlamış oluyordu.

 

Balta Limanı Ticaret Antlaşması’ndan (1838)

1. Ingiliz tüccarına ait her cins mal hangi yol ve vasıta ile gelirse gelsin Osmanlı hudutları dâhilinde bütün yerlerde kabul olunarak kıymetleri üzerinden % 3 gümrük resmi alınacaktır.

2. Ingiliz tüccarları % 3 ihraç vergisi dışında şimdiye kadar çeşitli adlarla alınmakta olan dahili vergilerin hepsinin yerine geçmek üzere ihracatta % 9, ithalatta ise % 2 ödeyecektir. Böylece ihraç mallarında ödenecek vergi toplam % 12, ithal mallarında ise toplam % 5 olarak tespit edilmiştir.

3. Ingiliz tüccarına ait gemiler boğazlardan geçerken yükleme veya boşaltma yapsalar dahi vergi ödemeyecektir.

4. Gerek iç, gerek dış ticaret amacıyla Ingiliz tüccarları, ortakları ve adamları memleketin her tarafında, her çeşit emtiayı istinasız alıp satabileceklerdir.

5. Ingiliz tüccarları, ortakları ve adamları, iç ticarette en imtiyazlı yerli tüccardan fazla vergi ödemeyecektir.

Prof. Dr. Bilal ERYILMAZ, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, s. 84 (Özetlenmiştir.).

osmanlı-dış-ticareti

Sanayi:

XVIII. yüzyıldan itibaren Osmanlı toplumunda artan ekonomik talepler, yaşanan göç vb. sosyal hareketlilikler, şehirlerdeki esnaf teşkilatlarında değişime neden olmuş, teşkilat dışından insanlar da artık bu sınıfta yer almaya başlamıştır. 

Osmanlı sanayini etkileyen diğer olumsuz gelişme Sanayi İnkılabı’dır. Avrupa’daki bu gelişme sonrası rekabet gücünü kaybeden Osmanlı, tarımsal ve sanayi işletmeleri bilgi, teknoloji ve sermaye birikiminin yetersizliği gibi olumsuz koşullar nedeniyle çöküş sürecine girmiştir. 

istanbul-fes-fabrikası
Osmanlı Devleti bu süreçte tedbir olarak ithal ürünlerden aldığı vergiyi artırdı. Kapitülasyonlar nedeniyle bu tedbirden istenilen sonuç alınamamıştır. Ayrıca askerî giderlerden tasarruf sağlanması ve paranın yurt dışına çıkışının önlenmesi için büyük sanayi kuruluşları oluşturulmuştur. Sanayinin yetişmiş eleman ihtiyacını karşılamak için eğitime büyük önem verilmiştir. Avrupa’dan getirilen ustalarla, modern teknolojinin yerli usta ve işçilere öğretilmesine çalışılmış, yurt dışına öğrenci gönderilmeye başlanmıştır. Bu dönemde açılan fabrikalara Feshane, İzmit Çuha Fabrikası, Veliefendi Basma Fabrikası, Hereke Kumaş Fabrikası, Bursa İpek Fabrikası, Zeytinburnu Demir Fabrikası örnek gösterilebilir. 

Bu fabrikalar kârlı birer kuruluş olarak devlete büyük gelir sağlamışlardır. Bu faaliyetlerden başka 1860’lı yılların ortasında kurulan Islah-ı Sanayi Komisyonu 1873’e kadar faaliyetlerini sürdürmüştür. Bu komisyonun teşviki ve birçok kişinin sermaye katmasıyla sanayi şirketleri kurulmuştur. Özel sermayeye destek verilerek 1897’de çıkarılan teşvik kanunu ile yeni kurulacak fabrikalar on yıl vergiden muaf tutulmuştur. 

Meşrutiyetle birlikte sanayide yerli atılımlar gerçekleştirilmek istendiyse de oldukça sınırlı sanayi girişimleri yabancı ve azınlık sermayecilerinin yatırımlarından ibaretti. Yatırımların çoğu Avrupa sanayileri için gerekli tarım ve madenî ürünleri limanlara taşıyabilmek için altyapı tesislerine harcandı. En büyük yatırım demir yolu inşasına yapıldı. Sanayi kesiminde ağırlık, gıda ve dokuma sanayilerindeydi.

 

Tarım:

Tanzimat Döneminde uygulanan politikalar ve dışarıdan kaynaklanan hammadde talebi  zirai alanda değişimlere neden olmuştur. Tarım üretimini arttırma, ürünleri çeşitlendirme, dış talebi olan tarımsal ürünlerin üretiminin teşviki, yerli sanayi ham maddelerinin içerde üretilmesi ve ziraatın modernleştirilmesi için Ziraat ve Sanayi Meclisi, Ziraat Meclisi ve Nafia Hazinesi kuruldu. 1858 yılında çıkarılan Arazi Kanunnamesi ile toprak mülkiyeti pekiştirildi. Zirai eğitim ve uygulama kurumları oluşturuldu. Gerekli yolların yapılması ve nehirlerin ulaşıma elverişli hâle getirilmesi, kredi dağıtılması, vergi yükünün hafifletilerek bölgeler ve kişiler arasında dağılımın adilleştirilmesi için programlar hazırlandı. Üretim alanlarını genişletmeye, ticari değeri yüksek ürün üretmeye, modernleşmeye yönelik teşvik tedbirleri uygulanarak geçici vergi ve gümrük muafiyetleri sağlandı. Zirai ürün ticareti serbestleştirildi. Devlet tekelleri büyük ölçüde tasfiye edildi.

Uygulanan bu ziraat politikaları ve genişlemeye yol açmıştır. Böylece Osmanlı ülkesinde yapılan tarım özellikle Avrupa devletlerinin ham madde ihtiyacını karşılayacak üretime dönüştü.

 

Yabancı Yatırımlar:

osmanlıda-yabancı-yatırımlar

XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde yabancı sermaye yatırımları artış gösterdi. Bu yatırımlar daha çok demir yolları, limanlar, fenerler, su, havagazı, tramvay, elektrik hizmetleri ve madencilik gibi Batılı yatırımcıların Osmanlı Devleti’ndeki ekonomik çıkarları ile ilgili altyapı alanlarında yoğunlaştı.

 

Ulaşımda İstanbul başta olmak üzere Izmir, Selanik, Şam ve Beyrut gibi büyük şehirlerde toplu taşıma

işletmeleri faaliyete geçti. Taşıma konusunda aynı zamanda ilk Osmanlı anonim şirketleri kurulmaya başlandı. 1843’te “Fevaid-i Osmaniye Vapur Kumpanyası” kuruldu. Bundan sonra Ali, Fuad ve Cevdet paşaların Şirket-i Hayriye’yi kurmalarıyla (1851-1945) İstanbul ve civarında vapur işletmeciliğine geçildi. Bu gibi şirketleşmeler Midhat Paşa’nın Tuna ve Bağdat valilikleri sırasında da gerçekleştirilerek buralarda nehir taşımacılığı ve tramvay işletmeciliği yapıldı.

Kara ulaşımında 1872’de İstanbul Tramvay Şirketi kurularak İstanbul’da atlı tramvaylar ile raylı ulaşım için ilk adımlar atılmaya başlandı.

Osmanlı ülkesinde demir yolları 1860’lardan itibaren hizmete girdi. Osmanlı Devleti’ndeki gerekli teknoloji ve finansman yetersizliği nedeniyle demir yolları Avrupalı devletler tarafından inşa edildi. Osmanlı yöneticilerinin demir yolu yatırımlarından bekledikleri yararların başında, iç güvenliğin sağlanması, idarenin gücünün ülkenin uzak bölgelerine kadar ulaştırılması, savaş dönemlerinde

cepheye asker ve malzeme sevk edilebilmesi ve tarımsal vergilerin az kayıpla tahsil edilebilmesi geliyordu.

 

Yine demir yolları ulaştırma maliyetlerini düşürerek yeni alanların zirai üretime ve piyasaya açılmasını sağlayabilirdi. Devlet bu nedenlerle yabancı sermaye şirketlerine demir yolu imtiyazı veriyor ve onlara her yıl kilometre garantisi adı altında ek ödeme yapmayı taahhüt ediyordu. Bu garanti, demir yolu geçen vilayetlerin aşar gelirleri idi. Avrupalı devletler alacakları adına bu yerlerin aşar gelirlerini topluyordu. Bu nedenle demir yolları devlete umduğu mali yararları sağlayamamıştır.

Bu işe giren Ingiliz, Fransız, Avusturyalı, Belçikalı ve Alman sermayedarlar açısından ise demir yolları kârlı bir yatırımdı. Demir yollarının inşası ve işletmesi esnasında yabancı şirketlere devletçe kilometre garantisi veriliyor aksi takdirde zarar devletçe karşılanıyordu. Güzergâhların geçeceği araziler üzerindeki taş ve maden ocakları bedelsiz olarak şirketlere devrediliyordu. Bu nedenle yabancılar yer altı ve yer üstü kaynaklarından daha fazla faydalanmak için gerekmediği hâlde “S” şeklinde güzergâhlar çizmişlerdi. Ayrıca bu yatırım yabancılara nüfuz bölgesi edinme imkânı sağlıyordu. Öyle ki ülkenin herhangi bir bölgesinde demir yollarının yapımıyla birlikte bir yandan özellikle dış pazarlara yönelik zirai üretim genişliyor, öte yandan yabancı mamullerin pazarlanma imkânları artıyordu. 1850’lerin sonu ve 1860’ların başında İzmir- Aydın, daha sonra İzmir-Turgutlu-Manisa hattının yapımı Batı Anadolu’da İngiliz sermayesini güçlendirmiş, bölgenin İngiltere ile ticareti hızla büyümüş, İngiliz sermayedarlar madencilik, sanayi ve belediye hizmetleri alanlarında yatırımlara yönelmişlerdir.

 

Para ve Bankacılık

XIX. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Osmanlı Devleti’nin Avrupa ülkeleri ile kurduğu siyasi, ticari vb. ilişkiler iç ve dış ticaret hacmini aynı yüzyılın başlarına göre neredeyse on katına çıkarttı. Ticaretin artmasıyla piyasada paraya olan ihtiyaç arttı.

Bankacılık alanında devletin iç borç aldığı Galata bankerlerine banka kurma iznini verilmesiyle 1847’de Bankı Dersaadet adıyla ilk banka kurulmuşsa da bu banka Kırım Savaşı’ndan önce iflas etti. Diğer yandan köylüye kredi vermeyi amaçlayan memleket sandıkları geliştirilerek 1888’de Ziraat Bankası kuruldu.

 

OSMANLIDA DIŞ BORÇLANMA

… Osmanlı hükûmetinin paraya ihtiyaç duyduğunu bilen ve Bağdat demir yolu imtiyazını almak isteyen Almanya, ön sözleşme imzalanmadan Osmanlı Devleti’ne % 7 faizle 200.000 sterlin borç vermeyi kabul etmişti. Yine Osmanlı Devleti 1910’da mali krize girdiğinde Fransa ve Ingiltere’den borç para almak istediyse de başarılı olamadı. Bunun üzerine Almanya ile yine % 4 faizli 11 milyon altınlık borç anlaşması imzalandı. Bunun karşılığı olarak Osmanlı Devleti 11 Mart 1911’de Bağdat demir yolu için ek bir sözleşme imzalamak zorunda kaldı.

XVIII. yüzyıldan itibaren açık veren Osmanlı maliyesi bu açıklarını padişaha ait iç hazineden aldığı borçlarla ve olağanüstü vergilerle kapatmaya çalışıyordu. XIX. Yüzyıldan itibaren artan para ihtiyacından dolayı devlet kâğıt para bastırarak ve Galata bankerlerinden para alarak iç borçlanmaya gitti. 24 Ağustos 1854’te iç kaynakların tükenme noktasına varması nedeniyle Kırım Savaşı’nın finansmanı için ilk dış borç alındı. Bu tarihten sonra tahvil karşılığı borçlanmalar sürekli yükselme gösterdi. 1863’te kurulan Osmanlı Bankası aracılığıyla devlete yeni borçlanma kaynakları sağlandı. 1874 yılı sonlarında devlet, borçları ödenemeyecek bir düzeye ulaştı. 1875’te borç ödemeleri durduruldu ve “moratoryum” ilan edildi. 1881’de Muharrem Kararnamesi adı verilen bir yönetmelikle, Osmanlı Devleti’nin borçlarının tahsili için Duyun-u Umumiye Idaresi kuruldu ve Osmanlı Devleti’nin mali kaynaklarına yabancılar tarafından el konuldu. Devlet tekellerinden ve gümrük vergilerinden gelen paralar bu teşkilatın yönetimine verildiyse de bir süre sonra bu kaynaklar da dış borçları ödemekte yetersiz kaldı. XIX. yüzyıl Osmanlı ekonomisi adeta bir yarı sömürge ekonomisi durumuna geldi. Birçok işletme, yabancılar tarafından işletilmeye başlandı. Bütün olumsuzluklara rağmen XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bütün dünyada olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de bir kalkınma hamlesi görülmüştür. Tanzimat’tan itibaren Osmanlı devlet adamları ekonominin ve özellikle sanayinin çöküşünü önlemek, onu geliştirmek amacı ile bir gayret içine girmişlerdir. Ancak iç çekişmeler, isyanlar ve savaşlar gibi sebeplerin yanında kapitülasyonlar ve bazı ticaret anlaşmalarının olumsuz etkisiyle, bu kalkınma çabalarından istenilen sonuç alınamamıştır. Bu süreçte devletin önemli gelir kaynaklarının Avrupalı alacaklıların denetimine verilmesi, olumsuz mali şartlar, büyük miktarlarda dış borçlanma girişimleri iktisadi bağımlılığın yanında dış politikada dışa bağımlılığı da beraberinde getirmiştir.

 

D. CUMHURİYET DÖNEMİNDE EKONOMİ (1938’E KADAR)

Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı ve sonunda imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması ile siyasi, askerî ve ekonomik açıdan tam bir yıkıma uğramıştır. Türk halkı yeniden bağımsızlığına kavuşmak için dört yıl sürecek bir kurtuluş mücadelesine girmiştir. 

Mustafa Kemal ekonomik bağımsızlığa verdiği önem dolayısıyla Kurtuluş Savaşı bitmeden savaş sonrası bağımsız yeni Türk Devleti’nde uygulanması gereken ekonomi politikasının hazırlıklarına başlamıştır. O siyasi, askerî zaferlerin ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferler ile taçlandırılmazlarsa elde edilen zaferlerin kalıcı olamayacağını ve sağlanan faydalı sonuçlardan yararlanabilmek için ekonomimizin, ekonomik egemenliğimizin sağlanması, güçlendirilmesi ve genişletilmesi gerektiğinin bilincindeydi. 

Bu inanç doğrultusunda ulusal bağımsızlık savaşı henüz sona ermeden yeni Türk Devleti’nin ekonomik politikasını belirlemek üzere 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihleri arasında Izmir’de Türkiye İktisat Kongresi toplanmıştır. Atatürk, bu kongrede tarihimizdeki zaferlerin yahut bozgunların tümünün iktisadi durumumuzla bağlantılı olduğunu, çağımızda ekonominin önceliğe sahip olması ve ülkemizi layık olduğu yüksek düzeye ulaştırabilmek için buna büyük önem verilmesi gerektiğini dile getirmiştir. 

17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihlerinde İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nin bazı kararları şunlardır:

1. Ham maddesi yurt içinde yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dalları kurulmalıdır.

2. Devlet yavaş yavaş iktisadi görüşleri de olan bir organ hâline gelmeli ve özel sektörler tarafından kurulamayan teşebbüsler devletçe ele alınmalıdır.

3. Özel teşebbüslere kredi sağlayacak bir devlet bankası kurulmalıdır.

4. Dış rekabete dayanabilmek için sanayinin toplu ve bütün olarak kurulması gerekir.

5. Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.

6. Sanayinin teşviki ve millî bankaların kurulması sağlanmalıdır.

Kongrede alınan kararların uygulanması için öncelikle Osmanlıdan kalan ve ülke ekonomisini olumsuz yönde etkileyen kapitülasyonlar, Lozan Anlaşması’yla tamamen kaldırılmıştır. Diğer bir sorun olan dış borçlar imparatorluk üzerinde kurulan yeni devletler arasında paylaştırılmıştır. Sanayicilerin kredi ve sermaye ihtiyaçlarını karşılamak üzere 1924 yılında Atatürk’ün desteği ile “Türkiye İş Bankası” kurulmuştur. Daha sonra bu çalışmalara devam edilerek 1925 yılında tarımda öşür vergisi kaldırılmış, 1926’da “Kabotaj Kanunu” kabul edilmiştir. 

Cumhuriyetin ilk yıllarında ekonomik kalkınmanın özel sektöre dayalı olarak gerçekleştirilmesine çalışılmış girişimcilere kredi açmak için bankalar kurulmuştur. 1924’te kurulan Türkiye İş Bankasından sonra 19 Nisan 1925’te bankacılık ve madencilik yürütmek üzere “Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası” kurulmuştur. 28 Mayıs 1927’de “Teşviki Sanayi Kanunu”nun kabulü ile özel sektörün sanayi faaliyetleri desteklenmiştir. 

1927-türkiyede-sanayi
Esnaf ve sanatkârın kredi ihtiyacının karşılanması amacıyla kurulan “Halkbankası” 1938’de faaliyete geçmiştir. Tarımsal alanda çiftçiye damızlık, fidan, tohum dağıtmak üzere devlet sermayeli büyük çiftlikler kurulmuştur. Dış ticaret ise ithalatı yasaklama ve kontenjanlarla denetim altında alınmış, denge sağlanarak Türk lirasının değeri korunmuştur. 

uşak-şeker-fabrikası
Atatürk millî ekonomi modeliyle toplumun içinde bulunduğu zor şartlara ve dünyanın değişen koşullarına rağmen Türkiye Cumhuriyeti’ni güçlü ekonomik temeller üzerine inşa etmeyi başarmış ve bağımsızlığımızı tam olarak gerçekleşmesi adına büyük bir devlet adamı olarak tarihteki yerini almıştır.

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir