IV. ÜNİTE: DEVAMI 2. KONU: TÜRK VE İSLAM BİLGİNLERİ

Ana Sayfa » 9.SINIF TARİH » IV. ÜNİTE: DEVAMI 2. KONU: TÜRK VE İSLAM BİLGİNLERİ
Sitemize 06 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 13.927 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

IV. ÜNİTE: İSLAM TARİHİ VE UYGARLIĞI (13. YÜZYILA KADAR) DEVAMI

2. KONU: TÜRK VE İSLAM BİLGİNLERİ

türk-islam-bilginleri-ve-çalışmaları

İslam dini insanların sadece inanç dünyalarını etkilemekle kalmamış, siyaset, ekonomi, sanat, bilim ve düşünce gibi hayatın tüm alanlarını da etkilemiş ve geliştirmiştir. Tabiatı ve kâinatı Allah’ın birliğinin delili olarak gören İslamiyet, çölde yaşayan ve cahil olarak nitelenen bir topluluktan bilimin her alanında öncülük yapan bilim insanları yetiştirdi. Türkler İslamiyeti kabulleriyle birlikte devraldıkları bilimsel mirası geliştirmişler, siyasi alanda olduğu gibi bilimsel alanda da medeniyetin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. 

İslam dünyasındaki bilimsel gelişmeler, Moğol istilası ve Endülüs’teki İslam devletlerinin saldırılar sonucunda yıkılmasından olumsuz yönde etkilendi. 

İslam dünyasında, dinî ilimler ve fen bilimleri birbirinden ayrı düşünülmeyip tam aksine birbirini tamamlayan bilimler olarak kabul edildi. Sadece öğrenmekte ve araştırmakta kolaylık sağlamak amacıyla bilimler, kendi arasında İslami, sosyal ve fen bilimleri şeklinde gruplandırılmaktaydı: 

İslamî bilimler: Kur’an-ı Kerim’in ve İslam dininin doğru biçimde anlaşılması için yapılan çalışmalar sonucunda İslami bilimler doğdu. Bu bilimler; 

Tefsir: Kur’an-ı Kerim’i açıklayan ve yorumlayan bilimdir. Bu bilimle uğraşanlara “müfessir” denir. En ünlü müfessirler; Taberî, Zemahşerî, Ibn-i Mesud’dur. 

Hadis: Hz. Muhammed’in Müslümanları aydınlatmak için söylediği sözlere “hadis” denilir. Bu konularla ilgili bilime de hadis bilimi adı verilir. Hadis, Kur’an-ı Kerim’den sonra İslam dininin ikinci ana kaynağıdır. Hadis bilimiyle uğraşanlara “muhaddis” denir. En ünlü muhaddisler Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Ibn-i Mâce ve Nesaî’dir. 

Fıkıh: İslam hukukudur. Bu bilimle uğraşanlara “fakih”, fakihlerin verdikleri kararlara “fetva” denilmiştir. En ünlü fakihler Ebu Hanife, Imam Malik, Imam Şafî ve Imam Ahmet bin Hanbel’dir. 

Kelam: Allah’ın birliğini, sıfatlarını, peygamberlik ve ahiretle ilgili konuları akıl ve mantık yoluyla ispat eden bilimdir. En ünlü kelamcılar; Imam Maturidi, Imam Eş’ari’dir. 

Tasavvuf: Allah’ı tanımayı ve ona kalp yoluyla yakınlaşmayı amaç edinen ilim dalıdır. En önemli mutasavvıflardan biri de Muhyiddin-i Arabi’dir. 

Sosyal ve fen bilimleri: Müslümanlar Iran, Suriye, Mısır ve Orta Asya’yı fethettiklerinde astronomi, tıp, matematik, felsefe gibi bilimlerle karşılaştılar. Müslümanlar bu bilim dallarını Arapçaya yapılan tercümeler vasıtasıyla tanıdılar. Özellikle Abbasiler Döneminde bilimsel çalışmalarda önemli ilerlemeler görüldü. 

Tarih: İslam tarihçileri, İslam tarihinin yanı sıra dünya tarihi ile ilgili eserler de verdiler. En ünlü tarihçiler; Taberî, Ibnü’l Esir, Mesudî’dir. 

Coğrafya: İslam ülkelerinin sınırları genişledikçe bu ülkeleri gezen seyyahlar ve bilim insan sayısı arttı. Bu seyyah ve bilim adamları gezip gördükleri yerler hakkında kitaplar yazdılar. Bunlar arasında coğrafya alanında eser veren Mesudî, Ibn-i Fadlan ve Idrisî en ünlü isimlerdir. 

Astronomi: İslam dünyasında astronomiyle ilk olarak Fezârî ilgilendi. Usturlap adı verilen bir aletle yıldızların hareketlerini izleyerek, Güneş ve Ay tutulmalarının zamanını tahmin etti. Gece ve gündüzün kısalıp uzamasını gösteren cetveller hazırladı. El Harizmî ise astronomi cetvelleri hazırlayarak yıldızların hareketlerini izledi. Yine bu dönemde astronomi ile ilgili çalışmaların yapıldığı rasathaneler kuruldu. 

Matematik: Araplar, Hint rakamlarını alarak matematikte kullandılar. Bu dönemde cebir ve logaritma ile ilgili birçok kural oluşturuldu. Trigonometri ve geometri alanlarında da birçok eser verildi. Bu eserlerden Harizmî’nin Hisabe’l-Cebr adlı eseri, Avrupa dillerine çevrildi ve Avrupa’daki üniversitelerde yıllarca okutuldu. 

Kimya: İslam dünyasında bilinen en ünlü kimyacı Câbir’dir. Kendisi ilk hassas teraziyi kullanmış, çeşitli madenlerin alaşımlarıyla yapay altın yapmaya çalışmıştır. Kumaş ve deri boyama yöntemlerini geliştirmiştir. 

Tıp ve eczacılık: Bu alanda en ünlü bilim adamları Ibn-i Sina ve Errazî idi. Ibn-i Sina’nın El Kanun Fi’t-tıp adlı eseri 500 yıl süreyle Avrupa’da temel tıp kitabı olarak okutuldu. Ibn-i Sina Avrupa’da Avicenna adıyla tanındı. Errazî’nin çiçek ve kızamık hastalıklarını konu edindiği eserleri de Avrupa’da okutuldu. İslam bilim adamları birçok hastalığın tedavisi için çeşitli bitkilerden ilaçlar yaptılar. 

Fizik: Bugünkü fiziğin ışık bilimi sahasında, temel olarak ne görülüyorsa ilk kez ortaya koyan, İslam dünyasının ünlü fizik âlimi Ibnü’l-Heysem, 960-1039 yılları arasında yaşamıştır. 

Felsefe: İslam dünyasında felsefe bilimi, Ilk Çağ Yunan eserlerinin incelenmesiyle başladı. Eski Yunan filozoflarının görüşleri temel alınarak yeni görüşler ortaya konuldu. Buna bağlı olarak İslam felsefesi geliştirildi. En ünlü İslam felsefecileri; Kindî, Farabi, Ibn-i Sina ve Ibn-i Rüşd’dür. Farabi’ye ikinci öğretmen anlamında “Muallim-i Sani” denilmiştir.

 

 

Ebu Cafer Taberi:

Ebu Cafer Taberi (d. M.838/H.224), Amul – ö. M.923/H.310) Bağdad), Fıkıh, hadis, tarih, dil, tefsir ve kıraat ilimlerindeki çalışmalarıyla kendini kabul ettirmiş Müslüman bilim adamıdır. Tam adı ’Ebu Cafer Muhammed İbn-i Cerir el-Taberi’ olan alim, İran’da tarihi bir bölge olan Taberistan’da (günümüzde Mazenderan) doğduğu için ’Taberi’ olarak ünlenmiştir.

En önemli eserlerinden ikisi, İslam dünyasında çok rağbet görmüş bir tefsir kitabı olan ’Tefsir’ul Taberi’ -Türkiye’de ’Taberi Tefsiri’ ismiyle bilinmekte ve yayınlanmaktadır- ve Taberi Tarihi’dir.

Ebu Cafer Taberi, Taberistan’da Hazar Denizi’ne sahili olan Mazenderan Eyaleti’ne bağlı Amul şehrinde varlıklı bir ailede tahminen 838-9 yılında kış aylarında doğmuş ve ilk eğitimini burada yapmıştır. O erken büyümüş yedi yaşında hafız oldu, sekiz yaşında imam, dokuz yaşında hadis ezberlemeye başlamıştır. 12 yaşında iken doğduğu memleketi bırakıp, İlim tahsili (fi talab al-’ilm) için Rey, Basra, Kufe, Medine, Suriye ve Mısır gibi şehir ve ülkeleri dolaştıktan sonra, hilafet merkezi olan Bağdat’a yerleşmiştir. Kaynaklar onun hocaları ve talebeleri için uzun bir liste vermişlerdir. Zamanında hadis, fıkıh (Hanefi, Şafii ve Maliki fıkıhları), kırâat, tarih ve edebiyat sahalarında meşhur olan birçok âlimden ders almıştır, yetiştikten sonra da bütün bu ilimlerde eserler vermiştir. Kırk sene süreyle, her gün kırk varak yazmak suretiyle, son derece hacimli eserler meydana getirmiştir.

Fıkıhta önceleri Şafii mezhebine mensup iken, sonradan mutlak müctehidlik mertebesine ulaşmıştır. Kaynaklar onun, Cerirî adında sonraları ortadan kalkmış olan bir mezbebin imamı olduğunu kaydederler. Kaynaklar Taberi’nin, Ahmed bin Hanbel’den ilim almak üzere Bağdat’a geldiğini ve fakat ancak onun vefatından sonra Bağdat’a ulaşabildiğini, bunun üzerine memleketine dönmeyerek Basra, Kufa ve Vasit’de saygıdeğer bilginlerden tahsiline devam ettiğini belirtiyorlar.

19 Şubat 923 yılında Bağdat’ta vefat etmiş ve muhaliflerinin çokluğu sebebiyle, ölümü gizli tutularak geceleyin vefat ettiği eve defnedilmiştir.

 

Zemahşerî:

Fars asıllı İslam filozofu; aynı zamanda tefsir, kelâm, fıkıh, lügât ve belâgat gibi birçok İslam’i bilim alanında araştırmalar yapmış ve çeşitli eserler vermiş olan İslâm âlimi. 1074 yılında Harezm’in Zemahşer kasabasında doğmuş, 1144’de bir Arefe gecesi Cürcaniyye’de vefât etmiştir.

Asıl adı Mahmut’tur. Doğduğu şehirden dolayı Zemahşerî, uzun süre Mekke’de yaşadığından ötürü de Cârûllah lâkaplarıyla anılmıştır. Mutezile akidesine bağlı bir âlimdir. Özellikle Arap dili ve Edebiyatı ile belâgat konusunda dâhi bir bilgindir. Zemahşerî olarak tanınmakta olup, künyesi Ebül Kasım Cârûllah Mahmud bin Ömer bin Ahmed el-Zemahşerî şeklindedir.

Mahmud, 1075 yılında Harezm’in Zemahşer kasabasında doğdu. Küçükken geçirdiği kaza sonucu bir bacağını kaybettiğinde takma bir bacakla yürümek zorunda kaldı. Dindar bir aileye mensup olup, ilk eğitimini babasından aldı. Baba, oğlunun sakatlığını da göz önünde bulundurarak durumuna uygun olan ve oturarak çalışılabilen terzilik mesleği ile geçimini sağlamasını istiyordu. Ancak, Mahmud’un okumak konusundaki ısrarı üzerine bir medreseye verdi. Babası, kesin olarak bilinmeyen bir sebepten ötürü hapsedildi ve kalan ömrünü burada geçirdi.

Mahmud, Harezm’de tıp, dil ve gramer sahasında önemli bir konuma sahip olan Ebu Muzar Mahmud bin Cerir el-Zebbî’den ders aldı. Dil ve edebiyat derslerinin yanında, aldığı eğitimin etkisiyle Mutezile akidesine bağlandı. Üstün zekâsı ve gösterdiği başarıdan dolayı hocasından maddi ve manevi destek gördü. Bir ara Buhara’ya da gidip orada da eğitim aldı. Bu tarihlerde hüküm süren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve ünlü veziri Nizamülmülk’ten de himâye ve destek gördü.

Mahmud, ilim tahsil etmek gayesiyle muhtelif beldeleri dolaştı. Harezm’den ayrıldıktan sonra Horasan’a gitti. Orada bulunan ileri gelenlerle temas kurdu. Sonra İsfahan’a gitti. Burada da Melikşah’ın oğlu ile görüştü ve onu öven bir kaside kaleme aldı. Bağdat’ta bulunan Nizamiye Medresesi’nde de eğitim gördü. Burada hadis, tefsir, kelâm, fıkıh, gramer ve edebiyat dersleri aldı. Arapça ve dilbilim konusunda uzman olarak yetişti.

Mahmud, şiddetli bir hastalığa yakalanınca Mekke’ye gitti. Mekke Şerifi Ebü’l-Hasan Ali bin Hamza tarafından çok iyi karşılandı. Aralarında samimi bir dostluk oluştu. Mahmud Zemahşeri, bu süre zarfında Arap yarımadasında gerçekleştirdiği seyahatler ve Araplarla girdiği yakın diyalog neticesinde Arap dili ve edebiyatının incelikleri, zenginliği konularında oldukça önemli bilgilere sahip oldu.

Mahmud, son gelişi ve değişik zamanlarda hac vesilesiyle geldiği Mekke ve Medine’de uzun süre kaldı. Bundan dolayı kendisine "Allah’ın komşusu" anlamına gelen "Cârûllah" denmeye ve bu unvanla anılmaya başlandı. Memleket özlemiyle Harezm’e döndüyse de bir süre sonra tekrar Mekke’ye geldi. Birinci gelişinde iki, bu gelişinde de üç olmak üzere beş yıl Mekke’e kaldı. Daha sonra Harezm’e dönerken Bağdat’a uğradı. Büyük bir ilgi ile karşılandı. Burada ders vermeye başladı. Aynı zamanda kendisini yetiştirmeye ve dersler almaya devam etti.

Zemahşerî, bütün mesaisini ilme verdiği ve bu gaye ile sık sık seyahat ettiği için evlenmedi. Yaşadığı dönemin önemli alimleri arasında yer aldı. Dil ve tefsir alanında büyük otorite olarak kabul edilip, verdiği dersler büyük ilgi gördü. Bu alanda Harezm, Irak, Horasan, Hicaz gibi bölgelerde, sahasında zamanın önemli âlimleri arasında yer aldı. Kendisinden ders alan bazı talebeleri önemli hatipler arasında yer aldılar ve camilerde vaaz verdiler. Belâgat ilmindeki üstün kişiliği ve bu sahada yazdığı "Keşşâf Tefsiri" büyük beğeni toplayan ve kabul gören bir eserdir. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ile ilgili konularda bu eserden önemli ölçüde yararlandılar.

Mahmud, Bağdat’tan Harezm’e geçti. Ceyhun Nehri kıyısındaki Ürgenç’e yerleştikten birkaç yıl sonra, 1144 yılında vefât etti.

Zemahşeri, ilim öğrenmek için seyahatler yapmış ve birkaç defa Bağdat’a gitmiş, bir müddet Mekke’de kalmıştır. Mekke’de bir müddet bulunması üzerine kendisine Cârûllah ünvanı verilmiştir. Bağdat’ta Ali bin Muzaffer en-Nişâburî, Ebu’n-Nasr el İsfehânî ve Ebu Mansur el-Cevâlikî’den ilim öğrenmiştir. Fıkıh ilmini Şeyh Sedid-i Hayyâtî’den tahsil etti. Arapça’yı çok iyi bilen Zemahşerî; tefsir, fıkıh, lügât, belâgat ilimlerinde derin bilgi sahibi oldu. Bilhassa belâgat ilminde fevkalade ileri olan Zemahşeri’nin yazdığı Keşşâf tefsiri, bu bakımdan çok beğenilmiş ve tanınmıştır. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ilgili bilgilerde onun tefsirinden istifade etmişlerdir. Fars asıllı olmasına rağmen Arap dilindeki üstünlüğünü ifade etmek için onun Ebu Kubeys dağına çıkarak Ey! Araplar gelin, atalarınızın dilini benden öğrenin. dediği rivâyet edilir. Zemahşeri, fıkhi açıdan Ehl-i Sünnet’in Hanefi mezhebinde olmasına rağmen itîkâd bakımından Mu’tezilidir. Ama ölürken Mu’tezile’den dönüp tövbe ettiği de söylenmektedir. Ancak tefsirinde açık ve kapalı olarak Mu’tezile itîkâdına yer verdiği görülür. Keşşâf tefsiri belâgat hususunda büyük bir değer taşıyan ve Kuran-ı Kerim’in belâgatini gösteren bir şaheserdir.

 

Abdullah bin Mesud (d. ? – ö. 653, Medine):

Sahabi ve ilk dönem müfessir, muhaddis ve fâkihlerindendir. Hayatının ilk yıllarında Mekkeli bir zengin için çobanlık yapmış, İslam’ı duyunca da kardeşi Ukbe ve annesi Ümmü Abd bint Abd İbn Süvâ ile birlikte müslüman olmuştur. İlk müslüman olan altıncı kişi olan Abdullah bin Mesud, Kabe’de ilk defa açıktan Kur’an okuyan kişidir ki bu sebeple Kureyş ileri gelenleri tarafından çok eziyet görmüştür. Daha sonraları peygamber onu himayesine almış, ömrü boyunca da peygamberin yanından ayrılmamıştır. Abdullah bin Mesud, peygamberin evine izinsiz girebilen tek kişidir.

Bedir, Uhud ve Hendek muharebelerinin hepsine katılmış, Bedir’de Ebu Cehil’i öldürerek Mekkelilere ağır bir darbe vurmuştur. Peygamberin ölümünden sonra ise Yermuk Savaşı’na katılmıştır.

Abdullah bin Mesud, halife Ömer tarafından Kûfe’ye kadı tayin edilmiş ve orada halka İslam’i hükümleri anlatmakla görevlendirilmiştir. Daha sonra halife Osman tarafından bu göreve devamı uygun görülmüşdür. Ancak daha sonra Osman’ın Kufe valisi Velit bin Ukbe ile aralarında çıkan bir tartışma sonucu Velidin isteği üzerine halife Osman tarafından azl edildi. Ömrünün sonlarına doğru Medine’ye gelmiştir. Hicretin 32. veya 33. yılında altmış yaşlarında Osman’ın hilafeti döneminde vefat etmiştir. Vasiyeti üzerine geceleyin Bâki Mezarlığı’na gömülmüştür. Cenaze namazını yakın arkadaşı Ammar bin Yasir kıldırmışdır.

 

Muhammed ibn İsmail el Buhari veya İmam Buhari:

Buharalı Fars bir muhaddistir. Yazdığı Sahih-i Buhari diye bilinen eser sonradan Kütüb-i sitte diye anılan serinin ilk kitabını oluşturur.

21 Temmuz 810 yılında günümüzde Özbekistan’da bulunan Buhara şehrinde doğmuştur. 869 yılında ölmüştür. Genç yaşta annesinin terbiyesi altında Arapça’yı ve Kur’an’ı öğrenmiştir. Mekke’ye ilk gidişi hac amacıyla, 16 yaşında annesi ve kardeşi ile birlikte olmuş, annesi ve kardeşi Buhara’ya dönerken, kendisi ilim öğrenme isteğiyle Mekke’de kalmıştır (Hicri 210/Miladi 825). Babasından kalan servet onun hiç kimseye muhtaç kalmadan ilim öğrenmesine vesile olmuştur. İmam olarak anılan Buhari, İslam dininin en büyük muhaddisi sayılır. İslam Peygamberinin vefatından 178 yıl sonra dünyaya gelen Buhari, hadisleri halk içinden duyduğu ve kendi araştırmaları ile oluşturmuştur. Oluşturduğu hadis eserleri sayesinde İslam içerisinde Kuran’ın yanında Hadis düsturunu oluşturan kişi olarak bilinir.

 

Ebu Davud es-Sicistâni (d. 202H/817M – ö. 275H/889M):

Kütüb-i sitte’den biri olan ve Sünen-i Ebu Davud olarak anılan eserin müellifi, muhaddis. Horasan bölgesinin, bugün İran ile Afganistan arasında kalan bir şehri olan Sicistan’da doğdu. Tahsiline burada başladı. On sekiz yaşından itibaren ilim öğrenmek maksadıyla Bağdat, Basra, Mekke, Kûfe, Humus, Belh, Şam ve diğer birçok şehirde bulundu. İbn Hacer, Ebu Davud’un 300 kadar hocadan ders aldığını nakleder.

 

İmâm et-Tirmizî:

Tam adıyla Ebu İsa Muhammed bin İsa bin Sevre bin Musa bin Dahhak es-Sulemî İslam dünyasının önde gelen hadis bilginlerinden birisidir. Tirmizî; 824 – 8 Ekim 892), İmâm et-Tirmizî adı altında meşhur olmuş İranlı İslâm âlimi ve hadisçisi. Sünni İslâm’da meşhur altı adet Kütüb-i Sitte kolleksiyonundan "Câmi` et-Tirmizî" olarak bilineninin yazarıdır.

İslâm dünyasinin sekiz büyük hadis bilgininden birisi. Kütüb-i sitte olarak anilan en güvenilir alti hadis derlemesinden birinin sahibidir. Dördüncü Müslüman kusak (etbau etbau’t-tabiin), içinde yer alir. Hadis ilminde en yüksek dereceye ulasanlara özgü olan "Hafiz" ünvanina sahip ender kisilerdendir.

Tirmizî’nin dogum yeri ve yili konusunda farkli rivayetler vardir. Buna göre Tirmizî ya da Mekke’de 200 (815), 206 (821) veya 209 (824) yilinda doğdu; Tirmizî’de 270 (883), 275 (888) ya da büyük ihtimalle 279 (892) yilinda öldü.

Kör olarak doğan ya da sonradan gözlerini yitiren Tirmizî, ilk ögreniminden sonra çalışmalarını hadis ilmi üzerinde yoğunlaştırdı. Hadis derlemek amaciyla Horasan, Irak ve Hicaz’da geziler yapti. Basta Buharî, Müslim ve Ebû Dâvud olmak üzere birçok bilginden hadis aldi. Kendisinden de Heysem bin Kulab el-Sasî, Mekhul bin el-Fald, Muhammed bin Mahbub el-Mahbubî el-Mervezi gibi bilginler hadis rivayet ettiler.

 

İbn Mace:

İbn Mace veya İbn-i Mace el Kazvini İranlı hadis bilgini ve düşünür. İbn-i Mace, 824 yılında Kazvin’de Arap soylu bir Fars ailesinden doğmuştur. Babasının ismi "Mâjah" (Mace), eski Farsça’da "Ay" anlamına gelir (şimdiki Farsça’da mâh) ve onun babasının veya annesinin ya da büyük annesinin ünvanı olasılığı vardır.

İbn-i Mace’nin, 15-20 yaşlarında Kazvin’de hadis öğrenmeye başladığı rivayet edilir. 22 yaşında iken, İslam dünyasını gezmek için kendi memleketinden ayrılarak Mısır ve Horasan’ı, Basra, Kufe, Şam, Bağdat, Mekke, Rey ve Medine gibi şehirleri gezer. İbn Mace, gezisinin sonunda, o Sunan Ibn Majah isimindeki kitabını yazar. Bu kitap diğerleri tarafından kaydedilen 3,002 tane olmak üzere toplam 4,341 hadis ihtiva eden beş ciltlik kabul edilmiş hadisleri kapsar.

İsmail İbn Kesir göre, o bir tefsir ve bir de tarih kitabını yazmıştır ama bunlar kaybolmuştur. 13. yüzyılda diğer yazarlar, o kabul edilmiş beş ciltlik hadisler kitabını araştırmaya başladılar. Bu araştırmalar 18. yüzyıla kadar sürmüştür.

 

Nesâî:

En-Nesâî, Hadis âlimi ve Kütüb-i sitte adı verilen altı hadis mecmuasından beşincisinin, Sünen-i Nesai müellifi. Asıl adı Ahmed ibnu Şuayb, lakabı Ebu Abdurrahman’dır. Hicri 214 veya 215 (M.830) yılında Horasan’da, çok değerli âlimlerin yetiştiği Nesa kasabasında doğdu. Küçük yaşta başladığı eğitimini 15 yaşında iken hadis üzerine yoğunlaştırdı. İlk derslerini çevresinden aldıktan sonra rıhle denilen hadis derleme seyahatlerine katılarak Horasan, Irak, Hicaz, Mısır, Şam, Cezire gibi yerleri dolaştı. Ömrünün sonuna kadar devam eden bu seyahatlerde hem yeni hadisler öğrendi hem de bildiklerini öğretti ve ilim ve faziletiyle meşhur bir âlim oldu. Pek çok öğrenci yetiştirdi. Şafiî mezhebinden olmasına ve bu mezhebe göre bir hac rehberi yazmasına rağmen mutlak müctehid mertebesinde idi. Hadisçiler arasında hicri üçüncü yüz yılın müceddidi sayılmıştır. Hayli yekûn tutan eserlerinin içinde en önemlisi ’El-Mücteba’ da denilen meşhur hadis mecmuası Sünen-i Nesai’dir.

Ömrünün son zamanlarını Mısır’da, hadis ve ilim öğreterek geçirdi. Hacc görevi için oradan çıktığında Şam’a uğradı. Emevi Camii’nde Ali hakkında ’Fî Fadli Ali’ adıyla te’lîf etmiş olduğu eserini okutmaya başladı. Orada kendisine Muaviye ile ilgili sorular soruldu. İstenildiği gibi cevaplar vermeyince Emevi taraftarlarınca fena halde dövüldü. Hırpalanmış ve yaralı olarak Hicaz’a vardı. 303 (915–916) yılının Şa’ban ayında Mekke’de vefat etti ve Safa ile Merve arasına gömüldü.

 

Ebû Hanîfe

Ebû Hanîfe (M. 699/Hicrî 80 – 767/Hicrî 148) İslam dininin dört fıkıh mezhebinden birisi olan Hanefi mezhebinin kurucusu ve Sünni fıkhının en büyük üstâdı sayılan İslam fıkıh ve hadis bilgini. Asıl adı "Nu’man İbn-i Sâbit" olup sevenlerince ismi "İmâm-ı Â’zam" unvanıyla birlikte anılır.

Ebû Hanîfe, Milâdî 699 / Hicrî 80 yılında, zamanının önemli bilim merkezlerinden olan Kûfe’de doğdu. Babasının adı Sabit, dedesinin adı Zûta’dır.

Dedesi Zûta, Afganistan civarlarında yaşamış, Araplar’ın burayı fethetmeleriyle esir düşmüştür. Teym kabilesinin kölesi olduysa da daha sonra özgürlüğüne kavuşmuştur. Fakat, Ebû Hanîfe’nin torunlarından İsmâil, büyük dedesinin asla bir köle olmadığını söylemiştir. Zûta, Ali bin Ebu Talib zamanında Kâbil’den gelerek Kûfe’ye yerleşmiştir.

Onun oğlu olan Sâbit ise Tirmiz, Nesa ve Enbar’da yaşamıştır. Hatta Ebû Hanîfe’nin Enbar’da doğduğu dahi iddia edilmiştir. Daha sonra yerleştiği Kûfe’de kumaş ticaretiyle uğraşan varlıklı ve dindar bir kişiydi. Ali bin Ebu Talib ile görüştüğü, kendisi, evladı ve zürriyeti için duasını aldığı rivayet edilir.

Ebû Hanîfe’nin ailesi Horasan’ın ileri gelenlerinden bir zatın soyundan gelir ki ailesinin Arap olmadığı kesindir. Türk veya Fars olduğu şeklinde görüşler yaygındır. Bazı tarihçiler de Babil’de yaşamış bir Arap olduğunu söylemişlerdir.

Ebû Hanîfe’nin "Hanîfe" künyesini nereden aldığı konusu açık değildir. Ebû Hanîfe ismi, Arapça "Hokka/Divit/Kalem Babası" anlamına gelmektedir. Bu ismin Arapça’daki gönülden tertemiz şekilde iman eden anlamındaki hanîf sözünden ’hanîflerin babası şeklinde onun öğrencileri tarafından kullanılmış olması muhtemel görünmektedir.

Ebû Hanîfe, küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemiş ve Arapça’nın o zaman tasnif edilmekte olan sarf, nahiv, şiir ve edebiyatını öğrenmiştir. Gençlik yıllarında sahabeden Enes bin Malik’i, Abdullah bin Ebi Evfa’yı, Vasile bin Eska’yı, Sehl bin Saide’yi ve en son hicri 102’de Mekke’de vefat eden Ebu’t Tufeyl Amir bin Vasile’yi görmüş, bu Sahabelerden hadis dinlemiş olduğundan tabiinden sayılır.

Ebû Hanîfe, ilimle uğraşmaya başlamadan önce başarılı bir tüccardı. İmam-ı Şabi’nin tavsiyesiyle onun ders halkalarına devam etmeye başlamış, kelam, iman, itikad ve münazara bilgilerini Şabi’den öğrenmiştir. Daha sonra Hammâd bin Süleyman’ın ders halkasına katılarak fıkıh öğrenimine başlamış, Hammâd’ın derslerine on sekiz yıl devam etmiştir.

Ebû Hanîfe, sık sık Mekke ve Medine’de çoğu tabiinden olan alimlerle görüşür, onlardan hadis rivayeti dinler ve fıkıh müzakereleri yapardı. Ehl-i Beyt’ten Zeyd bin Ali’den, Muhammed el-Bakır’dan ilim öğrendi.

Tasavvuf bilgilerini Muhammed el-Bakır, ondan sonra da Silsile-i Aliyye’den olan Cafer-i Sadık’tan aldı. Sahabeden İbn-i Abbâs’ın ilmini Mekke fakihi Atâ bin Ebu Rebah’tan ve İkrime’den, Halife Ömer ve onun oğlu Abdullah’tan nakledilen ilimleri Abdullah bin Ömer’in azatlısı Nafi’den öğrendi. İbn-i Mesud ve Ali’den nakledilen ilimleri de buluşup görüştüğü tabiinden öğrendi.

Ebû Hanîfe, bütün zorlamalara rağmen Emevî ve Abbâsî saltanat sahiplerine boyun eğmemiş, yönetim anlayışını onaylamadığı Abbasi Devleti’nin ikinci halifesi Ebû Câʿfer "el-Mansûr", Ebu Hanîfe’yi Bağdat’ta hapsettirip işkence ettirmiş ve zehirleterek öldürtmüştür. Mezhebi, İslam dünyasının büyük bir kısmına yayıldı. Selçuklu sultanı Melikşah’ın vezirlerinden Ebu Sa’d-i Harezmi, Ebu Hanîfe’nin kabri üzerine mükemmel bir türbe ve çevresine bir medrese yaptırdı.

 

Mâlik bin Enes:  

Mâlik bin Enes  Mâliki mezhebi’nin kurucusu, büyük müctehid ve muhaddis. 712 (Hicri 93) yılında Medine’de doğmuş, 795 (Hicri 179) yılında aynı yerde vefat etti. Nesebte ismi geçen Ebu Âmir, Resulullah’ın sav ashabından olup onunla beraber Bedir hariç bütün muharebelere iştirak etmiştir. Onun oğlu Malik yani İmam Malik’in dedesi ise tabiinin büyüklerindendir. Yemen’den Medine’ye göçmüştür. Sahabeden Ömer, Talha bin Ubeydullah, Aişe ve Ebu Hureyre’den rivayette bulunmuştur. Onun oğulları yani İmam Malik’in amcaları ise Ebu Süheyl, Nafi, Üveys, Rebi ve Nadr’dır. Malik b Ebi Amir 102 senesinde vefat etmiştir. İmam Malik’in annesi Aliye bt Şüreyk el-Ezdi’dir. İmam Malik’in Yahya ve Muhammed adında iki oğlu ve Fatıma isminde bir kızı vardır.

İmam Malik 93 senesinde Medine’de dünyaya gelmiştir. Umre ve Hac haricinde Medine’den dışarı çıkmamıştır. Öyle ki Halife Harun Reşid kendisini hilafetin merkezi Bağdat’a çağırmış, fakat o bunu reddetmiştir. 10 küsur yaşındayken ilim tahsiline başlamıştır. Rivayete göre İmam Malik’in babası bir gün ortaya bir mesele atmış. İmam Malik hata edip kardeşi Nadr doğru cevabı verince babası İmam Malik’e “güvercinler seni oyaladı” -herhalde yaşı küçük iken güvercinlerle ilgilenmekteydi- diye sitemde bulunur. Bunun üzerine ilim tahsil etmeye karar veren Malik, İbn Hürmüz’ün(148) yanında yedi yıl –bir rivayete göre sekiz- ilim tahsil eder. Buradan sonra Rebiatürrey’in ders halkasına katılır. İmam Malik’in anlattığına göre annesine ilim yazacağını söylediğinde, annesi onu çağırır ve ona yeni bir elbise giydirir. Ardından “şimdi git ve yaz” der. Akranları arasında öne çıkan Malik 21 yaşında fetva ve ders vermeye başlar. Dersleri yoğun ilgiyle takip edilir. Uzak diyarlardan öğrenciler derslerini takip etmek için Medine’ye gelirler.

Hocaları arasında Nafi’(117/735), Said el-Makburi, Amir b Abdillah b Zübeyr(124/741), Zühri(124/741), Abdullah b Dinar(127/144) gibi isimler vardır. Muvatta’da yaklaşık 90 kişiden rivayette bulunmuştur. Kendisinin 900 civarında hocasının bulunduğu söylenir. Talebelerinin sayısı ise binlerle ifade edilir. Lakin kendi görüş ve mezhebini yayılmasına çalışanların en önemlileri arasında Abdullah b Vehb, Abdurrahman b Kasım, İbn Ziyad el-Absi, Esed b Furat, Yahya b Yahya el-Leysi, Ka’nebi, Vakıdi, İbnü’l-Macişun gibi isimler vardır.

İmam Malik 179 yılında Medine’de vefat etmiş ve Baki’ mezarlığına defnedilmiştir. Cenaze namazını Medine valisi Abdullah b Zeyneb kıldırmıştır.

İmam Malik’in eserlerinin başında ‘el-Muvatta’ isimli Medine ehlinin ameli, sahabe ve tabiin fetvalarını da içinde barındıran hadis eserini zikretmek gerekir. Kitabın günümüze ulaşmış dokuz rivayeti mevcuttur. Bundan başka Tefsirü Garibi’l-Kur’an, İbn Vehb’e yazdığı kaderle alakalı bir mektup, Hârûn er-Reşîd’e, Leys b Sad’a, bazı kadılara vs yazdığı mektuplar da vardır.

Muvatta hakkında İmam Şafi bu kitabın Allah’ın kitabından sonra en sahih kitap olduğunu söylemesi; İbnü’l-Mehdi’nin Kitabullah’tan sonra en faydalı kitap olduğunu söylemesi ve alimlerin bu kitap hakkındaki sözleri sözler eserin önemini ortaya koyar mahiyettedir.

 

İmam-ı Şafii

İmam-ı Şafii ünlü İslam hukuku bilgini. Şafii mezhebinin kurucusudur. Asıl adı Muhammed bin İdris bin Abbas’tır. Dedesinin dedesi Şâfiî, Kureyş kabilesinden ve sahabe’den olduğu için, Şâfiî adı ile meşhur olmuştur. Hicri 150 (MS.767) senesinde Gazze’de doğup, hicri 204 (MS.820)’de Kahire’de 54 yaşında vefat etti. Kabri, Kurafe kabristanlığında büyük bir türbe içindedir. Doğumundan kısa bir süre sonra babası vefat etmiştir. Annesi onu iki yaşında, asıl memleketleri olan Mekke’ye götürmüş ve orada büyütmüştür.

Yedi yaşına gelince Kur’an’ı ezberledi. Küçük yaşlardan itibaren Mekke’de bulunan tanınmış âlimlerin derslerine ve sohbetlerine devam etmiştir. Kendisi bu günleri için:

"Kur’an ezberledikten sonra devamlı Mescid-i Harama gidip, fıkıh ve hadis âlimlerinden pek çok istifade ettim. Fakat çok fakir idik, bir yaprak kâğıt almaya bile gücümüz yoktu. Derslerimi ve öğrendiğim meseleleri yazmakta çok sıkıntı çekerdim." demiştir.

Şafii daha sonra Arapçanın inceliklerini ve edebiyatını öğrenmek için, Hüzeyl kabilesine gitti. Bu hususta: "Ben Mekke’den çıktım. Çölde Hüzeyl kabilesinin yaşayışını ve dilini öğrendim. Bu kabile, Arapların dil bakımından en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım, ok atmayı öğrendim. Mekke’ye döndüğüm zaman, birçok rivayet ve edebiyat bilgilerine sahip olmuştum." demiştir. İmam Şâfiî Hüzeyl kabilesinin şiirlerinde ihtisas sahibi olmuştur. Cahiliye dönemi ve ilk İslâm döneminin sanat ve edebiyatı konusunda yazılar yazan El-Asmaî Hüzeyl kabilesi şiirlerinin İmam Şâfiî tarafından doğru bir şekilde kayıt edildiğinden bahsetmiştir.

Gençliğinin ilk yıllarında kendini öğrenime, Mekke’deki Süfyan bin Uyeyne, Müslim bin Halid ez-Zenci gibi İslam hukuku bilgini) ve muhaddislerden bilgi öğrendi. Hadis, fıkıh, lügât ve edebiyatta yükseldi.

Tahsilinde en önemli bölüm, İmam-ı Malik’e talebe olmasıyla başlamıştır. İmam-ı Malik’in yanına geldiği zaman, yirmi yaşlarında bulunuyordu. İmam-ı Malik onu himayesine alıp, dokuz yıl müddetle hadis öğretti.

İmam-ı Şafii Mekke’ye dönünce, oraya gelen Yemen valisi, onu Yemen’e götürüp kadılık vazifesi verdi. Beş yıl kadar bu görevi yaptıktan sonra, Bağdat’a giderek Ebu Hanife’nin talebesi olan İmam Muhammed’den ders almaya başladı.Aynı zamanda üvey babası olan İmam-ı Muhammed yazmış olduğu kitaplarını okutmak suretiyle, Irak’ta tedvin edilen fıkıh ilmini ve rivayetleri Şafii’ye öğretti.

İmam Şafii Mekke’ye dönerek burada bir müddet inceleme ve araştırmalar yapıp, talebelerine dersler verdi. Özellikle hac mevsiminde çeşitli İslam beldelerinden gelen ilim adamları ondan ilim öğrenirlerdi. Mekke’deki bu ikameti dokuz yıl kadar sürdü. Sonra tekrar Bağdat’a döndü. Bu sırada Bağdat İslam âleminin önemli bir ilim merkezi idi. Burada bulunan âlimler, İmam-ı Şafii’den ders almışlardır. Daha önce Mekke’de İmam-ı Şafii ile görüşen ve ondan hadis dinleyen Ahmed bin Hanbel talebesi olmuştur. Yine İmam-ı Şafii ile emsal olan İshak bin Raheveyh ve benzerleri ondan ilim tahsil etmiştir. Ders ve fetva vermekte uyguladığı usul, geniş olarak açıkladığı istinbat (kaynaklardan hüküm çıkarma) usulü olan, usul-i fıkıh ilmi idi. İmam-ı Şafii Bağdat’ta bulunduğu sırada "el-Kitab-ül Bağdadiyye" adını verdiği eserini yazdı. İmam-ı Şafiinin rivayet ettiği hadisler, Sahih-i Müslim’de, Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Nesai, Sünen-i İbn Mace ve Sahih-i Buhari’nin ta’likatında yer almıştır. İmam-ı Şafii, ikinci defa Bağdat’a gidişinden sonra, Bağdat’taki siyasi ve fikri kargaşalar sebebiyle Mısır’a gidip, ömrünün sonuna kadar orada kalmıştır. Müslümanların ibadetlerinde ve işlerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun kendi usulüne göre şer’i delillerden çıkardığı hükümlere, yani gösterdiği bu yola Şafii Mezhebi denildi. Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini yani ibadet ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara Şafii denir.

Kahire’de el-Mukattam dağının eteğinde Benû Abdülhakem türbesine defnedilmiştir. Eyyûbi sultanlarından El-Melik El-Kâmil kabri üzerine, 1211 yılında kubbeli bir türbe yaptırmıştır. Selahaddin-i Eyyubi tarafından da, türbenin yanına büyük bir medrese yaptırılmıştır.

İmam Şafii Kur’an ayetlerini ve hadisleri zahiri (dış görünüşü) ile olduğu gibi, yorumlamadan alıp mezhebinin merkezine oturtur. Hadisçi ve nakil ehli kabul edilen Şafii’ye göre hadisler Kur’ana yakın bir kaynak kabul edilir. Bu sebeple kendisi islami skolastisizm ve dogmatizmin kaynaklarından biri kabul edilebilir. Örneğin bazı dil uzmanlarının yüzlerce örneğini saydığı, Kur’anda bulunan yabancı kelimeler (Garaibül Kur’an) konusunda şöyle demiştir:"Kur’anda kesinlikle yabancı kelime yoktur", buna delil olarak da Kur’anın anlaşılsın diye apaçık Arapça ile gönderildiğini söyleyen ayeti (Yusuf: 2) ileri sürer.

 

Ahmed bin Hanbel

Ahmed bin Hanbel, (d. 780 – ö. 855) Hanbeli mezhebinin öncüsüdür. Hicri 164 yılında Bağdat’ta doğdu, 241 (m. 855) de orada vefât etti. Üçyüzbinden fazla hadis ezberlediği rivayet edilmiştir. İmam-ı Şafii’nin öğrencisidir. "El-Müsned" adındaki hadis kitabında otuzbin hadis vardır. İslam devletinin sınırlarının genişlemesi ve fıkhi konularda çoğalan sorular ve fikir ayrılıklarının artması üzerine, bazı noktalarda Kuran’ın dışında aklın da kullanımını savunan Mutezilelere karşı çıkmıştır. Abbasi halifeleri Memun, Mutasım (Abbasi) ve Vasık (Abbasi)’ın benimsediği ve baskıyla kabul ettirmeye çalıştıkları Kuran’ın mahluk olduğu fikrine karşı gelmiştir ve birkaç yıl zindana mahkum edilmiştir. İnanç konularına dair er-Red Ale’z-zenadıka ve’l-Cehmiyye adlı bir eseri vardır. Bu eserin Türkçesi "Zındık ve Cebriyye yanlılarına karşı anti-tez" anlamına gelir. Vahhabilik ve Selefiyye gibi İslami akımlar, çıkış noktalarını Hanbeli mezhebine dayandırırlar.

 

Mâtürîdî:

Mâtürîdî ya da tam adıyla Ebu Mansur Muhammed bin Muhammed bin Mahmûd el-Mâtürîdî es-Semerkandî, Hanefi mezhebinden olanların itikad (inanç) imamı, ünlü âlim. Kurucusu olduğu kabul edilen mezhep Matüridilik olarak anılır.

Bugünkü Özbekistan’ın Semerkand şehri yakınındaki Matürid köyünde doğmuştur. Matüridî’nin asıl adı ’Ebû Mansur Muhammed bin Mahmud el-Hanefî Alemü’l Hüda el-Mütekellim el-Matürîdî es-Semerkandî’dir. Türk kültür muhitinde yetişen ve en çok Türkler arasında isim olarak bilinen fakat görüşleri kısmen de olsa ihmal edilen Türk din bilginidir.

Hayatı hakkında fazla bilgiye rastlanmayan Matürîdî’nin kesin olarak bilinmemekle birlikte doğum tarihi konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Bu görüşlerden birine göre 862 yılı civarında vefat eden Muhammed bin Mukatil er-Razî’ye talebelik yapması dolayısıyla, ona talebelik edebileceği asgari yaş sınırının on civarında düşünülerek 852 civarında doğmuş olabileceğidir. Vefat tarihi olan 944’ten hareketle, yüz yıl civarında yaşadığı düşünülerek 844’te doğmuş olabileceği de ileri sürülmektedir. Vehbi Ecer de ise 863 yılında doğduğunun tahmin edildiğini iddia etmektedir . İmam Matüridî’nin Te’vilat’ını inceleyen İbrahim ve Seyyid Avazayn kardeşler, araştırmaya yazdıkları önsözde, İmam Matüridî’nin, Abbasi halifesi el Mütevekkil zamanında, yani hicri 232 – 247 tarihleri arasında doğduğunu iddia etmişlerdir.

İmam Matürîdî, Abbasî hilafetinin iktidarının zayıflayarak müstakil beylikler dönemi denilebilecek bir çağda, Samanoğulları’nın Maveraünnehir’de hakim oldukları devirde yaşamıştır. Kaynaklar İmam Matürîdî’nin nasıl bir eğitim aldığı konusunda yeterli bilgi sunmasa da tespit edebildiğimiz kadarıyla Ebu Bekr Ahmed b. İshak b. Salih el-Cüzcânî (III. Asrın ortaları), Ebû Nasr Ahmed b. El-Abbas el-İyâzî (ö. IV. Asrın başları), Muhammed b. Mukatil er-Râzî (v. 862), Nusayr b. Yahya el-Belhî (ö. 881), Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed b. Recâ el-Cüzcânî hocaları arasındadır . Yine kaynaklardan elde edilen bilgiye göre öğrencileri olarak Ebu’l-Kasım İshak b. Muhammed b. İsmail el-Hakim es-Semerkandî (ö. 951), Ebu’l-Hasan Ali Saîd er-Rüstüğfenî (ö. 956), Ebu Ahmed b. Ebi Nasr Ahmed b. Abbas el-İyâzî (ö. ?), Ebu Muhammed Abdülkerim b. Musa el-Pezdevî (ö. 1000) görülmektedir.

Matüridî, Ebu Hanife’nin yolunu izlemiş, ölümüne kadar Ehl-i Sünnet çizgisinden ayrılmamıştır. Cenazesi Semerkand’ın Cakerdize mahallesindeki bilginlerin gömüldükleri mezarlığa defnedilmiştir. 2005 yılında kabri üzerine türbe yaptırılmıştır.

Arapların, Arap asıllı olmayan Müslümanları küçük görme anlayışlarından kaynaklanan tutumlarının etkisiyle Hasan el-Eş’arî’yi öne çıkarıp Matüridî’yi gölgelemeye çalıştıkları iddia edilmiştir. İskenderiye Üniversitesi profesörlerinden Fethullah Huleyf, "Kitap üt’Tevhid"e yazdığı önsözünde, Matüridî’nin asırdaşı Hasan el-Eş’arî’nin (öl.Hic.324/Mil.935) Matüridî’den daha büyük bir bilgin olup olmadığına dair şu cümleleri sarf etmiştir: "…Bununla beraber Mâtüridî, ehl-i sünnet ve’l cemaate yardımcı olma hususunda Eş’arî’ye karşı bir üstünlüğe sahiptir.

Matüridî’nin inanç ilkeleri (akaid) ile ilgili en kapsamlı eseri Kitab üt-Tevhid’dir. Bu esere göre dinin öğrenilmesinde başvurulacak "vasıtalar iki olup, biri nakil, diğeri akıl" dır. Nakil’den maksat Kur’an ve Sünnet yani (Hadis)’lerdir. En başta ’Kur’an’ gelir ve Kur’an’ın anlaşılması konusunda Matüridî’nin Selefiyye, Mutezile mezheplerinden ve filozoflardan ayrılan metodu vardır. Selefiyye, nakli akıldan önce tutar ve Kur’an’ın ancak hadis ışığında açıklanmasına izin verir, felsefi ve te’vile dayalı yoruma izin vermez. Mutezile, Kur’an ve akıl birbiriyle çelişirse nakli yani Kur’an’ı bırakır, aklı esas alır. Filozoflara göre gerçek yalnız akıl ile bilinir ve bulunur, Kur’an genellikle aklî verilere göre yorumlanır. Daha önce de belirtildiği gibi Matüridî’ye göre dinin kaynağı olarak nakil (Kur’an) ve akıla aynı oranda itimat etmek gerekir. Matüridî, İslâmın evrenselliğine zarar vermeyecek biçimde, itici olmaktan çok kucaklayıcı bir yaklaşımla dini anlatır. Bu sebeple Matüridî, dinin "özünü" ilgilendirmeyen görüş farklılıklarını hoş görür, onların sahiplerini dinden çıkmış saymaz. Kendisiyle aynı görüşte olmayanları zorlamaz. "Akıl" ile "nakli" dengeli bir şekilde kullanır. Akıl, bilgi kaynaklarından biri, insana verilmiş ilâhi bir emanettir. İnsanlar akılları sayesinde güzellik ve çirkinlikleri tanır, kendi üstünlüklerini onun sayesinde anlarlar. Kulun kusur işlemesi aklını kullanmayışı yüzündendir. "Allah’ın emirleri akıllı olana hitabendir". Allah’ın emirlerini anlayacak akıl seviyesine sahip olmayanlar, ilâhi emirlerin dışında kalır, sorumlu olmazlar.

Matüridî’ye göre insan "Fizyolojik yapıyla beraber aynı zamanda akla da sahip kılınarak yaratılmış; yaratılmışları (mahlûkat) yönetmek yeteneği ile sivrilmiş, her türlü zorluğa katlanarak, onların üstesinden gelmek için aklı devreye sokmakla mümtaz kılınmıştır. Zira akıl, temyiz kabiliyetinin en güçlü silâhıdır"

Netice olarak Matüridî dine; akıl, ilim, hoşgörü ve taassuptan uzak bir tavırla yaklaşır. İnancın ana ilkelerini ilgilendirmeyen (esasa müteallik olmayan) eylem ve ibadet farklılıklarını hoşgörü ile karşılar, kelime-i şehadet getiren, Kıble’ye yönelen herkesi mü’min olarak değerlendirir. Ancak Allah-u Teala Kur’an’da, sadece Allah’a ulaşmak isteyenlerin ’Hak Mümin’ olduğunu, sadece bu insanların tevhid’i oluşturan takva sahipleri olduğunu ve sadece Allah’a ulaşmak isteyenlerin cennete gireceğini açık bir dille anlatmıştır. Açık bir yalanlamada (inkâr) bulunmadıkları sürece insanların ibadet ve işlerine karışılmaması gerekliliğini savunur. Bu, eylemin amele dahil edilmemesi anlamını taşır. Yani, Matüridî insanları, Mutezile ve Hariciler gibi kendi prensip ve görüşlerine uymaya zorlamaz. "Dinde zorlama yoktur" yaklaşımını esas alır.

Matüridî, "Irak fıkıh mezhebinin pîri" kabul edilen Ebu Hanife (Öl.767) nin yolu ve metodunu benimsemiştir. Ebu Hanife’ye göre fıkıh "Ma’rifet ün-Nefsi ma lehâ ve ma aleyhâ" dır. Anlamı, fıkıh ilmi içine insanın lehinde ve aleyhinde olan her şey girer, demektir. İnsanın inanç meseleleri de, eylemleri de fıkhın konusunu oluşturur. Bu sebeple ebu Hanife kelâm (ilâhiyat) kitabına el-Fıkıh ül-Ekber adını vermiştir. Ebu Hanife’nin öğrencisi sayılan Matüridî de hem inanç (iman) ve Tanrı bilimi, hem de insan eylemleri (ameli) yönlerini fıkhın içinde mütalaa eder. Bu sebeple "Matüridî"; fıkıhta akıla, kıyas’a önem veren ve fıkıh tarihinde re’y taraftarları diye anılan guruba dâhildir. Daha sonraları dinin füruuna (ikinci derecede önemli olan) ameli hayata (dünyada yapılan eylemlere) ait bilgi ve kararları kapsayan bilim dalının adı olmuştur.

Matüridî, fıkıh alanında bağımsız hareket eden bir müçtehid değil, Hanefi mezhebinin âlimidir ve görüşlerini hep bu çerçeveye sokmuştur. Ebu Hanife’de olduğu gibi, o’na göre de bilgi edinme yolları; nakil, duyular ve akıl’dir. Fıkhın kaynakları da; Kitap (yani Kur’an), Sünnet,Hadis İcmâ, kıyas, istihsan (güzel bulma, beğenme), geçmiş şeriat, "sahabe sözleri"dir.

 

Ebu Hasan Eş’ari:

Ebu Hasan Eş’ari, (d.260/875 – v.324/936) Asıl adı Ebu’l-Hasan Ali El- Eş’aridir. Eşarilik itikadi mezhebinin kurucusudur. Ehl-i Sünnetin itikattaki iki imamından biridir. Hicri 260 (m. 875 yılında Basra’da doğdu, 324 (m. 936) da Bağdat’ta vefât etti.

 

Muhyiddin İbn-i Arabi:

Ünlü mutasavvıf, İslam düşünürü ve şairidir. Muhyiddin İbn-i Arabi, Muvahhidun döneminde 27 Ramazan 560’da Mursiye (Murcia), Endülüs’te (bugünkü İspanya) doğdu. Bilinmeyen bir sebeple 8 yaşında ailesiyle birlikte İşbiliye’ye (bugünkü Sevilla) geldi (muhtemelen babasının memuriyeti nedeniyle). Ailesi Arap Tayy kabilesine mensuptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılıyor. Akrabaları arasında tasavvufî bilgilere sahip kimseler vardı.

İlk tahsilini bu şehirde yaptı, uzun bir süre burada kaldı. Çocuk yaşlarında ’Ahmed İbnu’l-Esirî’ adında genç bir Sufi ile arkadaş oldu. Hakkındaki kayıtlara göre İbnu’l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık Halvet’e çekilen İbnu’l-Arabi, halvetinden keşf yoluyla edindiği çeşitli bilgilerle çıkmıştır.

Endülüs’de bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıktı. Şam, Bağdad ve Mekke’ye giderek orada bulunan tanınmış alim ve şeyhlerle görüştü. 1182’de İbn-i Rüşd ile görüştü. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbnu Rüşd’ün bilgi’nin akıl yolu’yla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin gerçek bilgi’nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşf yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı.

Bu senelerde ’Şekkaz’ isminde bir şeyh’le tanıştı. Bu zat küçük yaşlardan itibaren ibadete başlayan, Allah korkusu taşıyan, hayatında bir kerecik olsun ‘ben’ dememiş olan ve uzun uzun secde eden bir kimsedir. Muhyiddin o ölene kadar onunla sohbete devam etti. 1182-1183’de İşbiliyye’ye bağlı Haniyye’de ’Lahmî’ isimli bir şeyhden, bu zatın adını taşıyan bir mescidde Kur’an dersi aldı.

1184-1185’de ’Ureynî’ isimli bir şeyh’le tanıştı. Eserlerinde Ondan ilk hocam diye bahseder, çok faydalandığını söyler. ’Ureynî’, Ubudiyet [kulluk] meselesinde derin bir bilgiye sahipti. Bu yıllar’da ’Martili’ adlı bir şeyhten de istifade etti. Ureynî O’na:’Sadece Allah’a bak’ derken Martilî‘Sadece Nefsine bak, nefsin hususunda dikkatli ol, ona uyma’ diye öğüt vermişti. Martilî’ye bu zıt önerilerin içyüzünü sordu. Bu zat, kendi nasihatinin doğruluğunda ısrar edecek yerde, ‘Oğlum, ’Ureynî’’nin gösterdiği yol, doğru yolun ta kendisidir. Ona uyman lazım. Biz ikimiz de, kendi halimizin gerekli kıldığı yolu sana göstermişizdir’ dedi.

Bu yıllar’da İşbiliyye’de Kordovalı Fatma adında yaşlı bir kadına (tanıştıklarında 96 yaşındadır) 14 sene hizmet etti. Bu kadın, erkek ve kadınlar arasında müttaki ve mütevekkile olarak temayüz etmişti. Çok iyi bir kimseyle evliydi. Yüzünün İbn Arabi’nin bakmaktan utanacağı kadar güzel olduğu söylenir.

1189’da Ebu Abdullah Muhammed eş-Şerefî adında biriyle tanıştı. Kendisi doğu İşbiliyye’li olup, Hatve ehlindendi. Beş vakit namazını Addis Camii’nde kılan bu zatın ibadete aşırı düşkünlüğünden namaz kılmaktan ayaklarının şiştiği söylenir.

Arabi, İşbiliyye’deyken (1190) hastalanıp okuma kabiliyyet’ini kaybetti. İki yıl bu halde kaldıktan sonra 589’da (Hicri) Sebte Şehri’ne giderek orada ahlak makamına erdiğini söylediği İbnu Cübeyr ile tanıştı. Bir süre sonra İşbiliyye’ye döndü. Aynı yıl Tlemsen’e geldi. Burada Ebu Medyen (ö.594)[1] hakkında gördüğü bir rüyayı anlatacaktır.

1196’da Fas’a gitti. Orada yaptığı Seyahatler sırasında büyük şöhret kazandı. 1198’de tekrar Endülüs’e geçti. Gırnata Şehri dolaylarındaki Bağa kasabasında Şekkaz isimli bir şeyhi ziyaret etti. Onun Tasavvuf yolu’nda karşılaştığı en yüce kimse olduğunu söyler. 1199-1200’de İlk defa Hac için Mekke’ye gitti. Orada [el-Kassar] (Yunus ibnu Ebi’l-Hüseyin el-Haşimi el-Abbasi el-Kassar) isimli bir şahıs’la sohbet etti. Hac’dan sonra Mağrib’de, oradan da Ebu Medyen’in şehri olan Becaye’de bulundu. Bir süre sonra tekrar Mekke’ye geldi ve "Ruhu’l-Quds", "Tacu’r-Rasul" adlı eserler’ini yazdı.

1204’de Medine, Musul, Bağdad’da bulundu. Musul’da, "et-Tenezzülatu’l-Musuliyye" yi yazdı. Musul’dan ayrıldıktan sonra Konya’ya geldi. Orada tanıştığı Sadreddin Konevî’nin dul annesi ile evlendi. Konya’da iken "Risaletü’l-Envar" ı yazdı. Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram gördü. Sonra Mısır’a geçti. Orada Futuhat-ı Mekkiye’deki sözlerinden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında verilen idam fetvasıyla yüzyüze gelince gizlice oradan kaçtı.Tekrar Mekke’ye geldi ve burada bir süre kaldı. Bağdad ve Halep’de bir süre dolaştıktan sonra 612/1215 de tekrar Konya’ya geldi. 617 de Şam’a yerleşti. Zaman zaman civar şehirlere seyahatler yaptı.Şam’da kendisinin Fütuhat’tan sonra en büyük eseri olarak kabul edilen Fusus’u kaleme aldı(627/1230). İbn Arabi bu eseri rüya’sında Peygamber’den ümmetine aktarmak üzere aldığını belirtir. 638 de 22 R.Evvel’de (1239) Şam’da öldü. Kabri Şam şehri dışında Kasiyun dağı eteğindedir. 1516 yılında I. Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında oraya türbe, camii ve imaret inşa ettirdi. Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde -İbn Arabi’nin kendisine ait olduğu iddia edilen- ’bütün yüzyıllar yetişdirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benimle anılacak’ mealindeki bir beyit yazılıdır.

Varlık birliği (Vahdet-i Vücud) öğretisinin baş sözcüsü olmakla birlikte kendisinden sonra Vahdet-i Vücud görüşünü benimseyen sufiler için Muhyiddin İbn Arabi’nin lakaplarından olan Şeyh-i Ekber’e atıfla Ekberî sıfatı kullanılmıştır. Her ne kadar varlığın bir olduğunu kabul etmiş olsalar da Ekberi sufiler kimi görüşlerinde farklılıklar sergilemişlerdir. Örneğin Abdülkerim el-Cili ve Sadreddin Konevî her ikisi de Ekberî olmakla birlikte özgün görüşleri de olan ve başlı başına bir sufi metafiziği ve felsefesine sahip olan düşünürlerdir.

 

İbnü’l-Esîr:

İbnü’l-Esîr, üç erkek kardeşin aile adıdır, Kürt kökenli olup. Hepsi de Arap edebiyatının tanınmış Müslüman tarih yazarları olup, günümüz güneydoğu Türkiye’de Cizre (Jazīrat ibn Umar)’de doğmuşlardır.

 

İbn Fadlan:

İbn Fadlan Onuncu yüzyılda yaşamış bir Arap din bilgini ve gezginidir. Abbasi halifesi Muktedir’in 921’de İdil Bulgarları hükümdarı Almış Han’a gönderdiği heyette yer aldı. Görevi, oradaki Müslüman bilginleri denetlemek, halifenin mektup ve armağanlarını sunmaktı. Önemli bir diplomat ve dikkatli bir gezgin olarak kabul edilen İbn Fadlan, bu yolculuğunu ’Rihla’ (Seyahatname) ve adlı ünlü yapıtında anlatmıştır.

İbn Fadlan, daha sonra Bulgar (Bolğar) şehrine gelince, Wisu (veya Isu şimdiki Perm Kray) bölgesine kısa bir gezi yapar, orada İdil Bulgarları (Volga Bulgarları) ile Komilerin (yerel bir Finli kabile) aralarında ticaret yaptıklarını izlemiştir. İbn Fadlan’ın Bağdat’a dönüş güzergahı belli değildir.

Bu kitabında, Volga Bulgarlar’nın ülkesi ve halkına ilişkin gözlemleri yanı sıra, yolculuğu sırasında gördüğü yerler ve halklarla ilgili önemli bilgiler de aktarmıştır. Bunlar arasında, Oğuzlar, Başkırtlar, Bulgarlar ve Pecenekler ve Tatarlar da vardır. Maveraünnehir’de henüz devlet öncesi bir düzende yaşamakta olan Türklere (Oğuzlara) ilişkin gözlemler yapmıştır.

Bu saygılı ve heyecan dolu gezi yazısı, Başkir Türkolog Ahmed Zeki Velidi Togan tarafından 1923 yılında İran’nın kuzey doğusunda ki Meşhed şehrinde bir kütüphanede eksik bir çeviri yazı olarak bulunmuştur.

İbn Fadlan’ın eseri 1975 yılında "İbn Fazlan Seyahatnamesi" adı ile Bedir Yayınevi taranfından basılmıştır

Bir Arap Televizyon yayımcısı İbn Fadlan Seyahatnamesi’ni dizi halinde The Roof of the World veya Saqf al-Alam ismiyle 2007 yılında yayınlamıştır.

 

İbrâhim bin Muhammed bin Hâris:

Sekizinci yüzyılda Kûfe ve Şam taraflarında yaşamış olan evliyâdan ve İslâm âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, İbrâhim bin Muhammed bin Hâris’dir. Ebû İshâk künyesiyle ve Fezârî nisbesiyle meşhur olmuştur. Kûfe’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 802 (H.186) senesinde Masîsa şehrinde vefât etti.

Kûfe’de dünyâya gelen Ebû İshâk el-Fezârî, küçük yaşta tahsîle başladı. Şam’a gelerek, o beldenin âlimlerinden ilim tahsîl etti. Hadîs ilmini öğrendi. Tâbiînden Humeyd et-Tavîl, Ebû Tıvâle, Ebû İshâk es-Sebiî, İmâm-ı A’meş, Mûsâ bin Ukbe, Yahyâ bin Saîd el-Ensârî, İmâm-ı Mâlik, Şû’be bin Haccâc, Süfyân-ı Sevrî gibi büyüklerle görüşüp, onlardan ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf rivâyet etti. İmâm-ı Evzâî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Hadîs, fıkıh ilimlerinde imâm ve sika, güvenilir bir zât oldu. Pekçok kimse ondan ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Muâviye bin Amr, El-Ezdî, Zekeriyâ bin Adiy, Ebû Üsâme, Muhammed bin Selâm el-Bîkendî, İbn-i Mübârek, Muhammed bin Kesîr el-Masîsî gibi zâtlar bunlardandır.

Zâhirî ilimlerde yüksek bir âlim olan Ebû İshâk el-Fezârî hazretleri, sünnet-i seniyyeye tam tâbi olmak sûretiyle kalb ilimlerinde de ilerledi. Fazîlet sâhibi ve güzel ahlâklı bir velî oldu. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem sünnetine son derece bağlı olan Ebû İshak el-Fezârî, bid’atlere, Peygamber efendimiz ve eshâbı zamanında olmayıp da sonradan dîne ibâdet olarak sokulan şeylere şiddetle karşı çıktı. Bulunduğu şehrin sınırları içine bid’at sâhibi biri girse, onun derhal dışarı çıkartılması için çalışırdı. Beyrut civârında bulundu. İnsanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlattı. Edebi ve Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem sünnetini öğretti.

İlim ve fazîletteki yüksek derecesi, zamanında yaşayan âlim ve velîler tarafından takdir edildi. Şöhretini duyan halîfe Hârûn Reşîd, insanlara İslâmiyeti anlatması için onu Bağdât’a dâvet etti. Bağdât’a giderek insanlara faydalı olmaya çalışan Ebû İshâk el-Fezârî’ye, halîfe çok iltifât ve ihsânlarda bulundu.

Bağdat’ta bulunduğu sırada namaz vakitlerinin hesaplanmasında ilk defâ usturlâb âletini kullandı. Namaz vakitlerinin hesaplanmasıyla ilgili geniş çalışmalar yaptı. Astroloji üzerine bir kasîde yazdı. Gerçek zevâl (öğle) vaktinin ölçümüyle ilgili bir eser hazırladı.

Halîfenin ve sarayın çevresinde yaşadığı hayat onu sıktığı için insanlardan uzak bir hayat yaşamayı tercih ederek Bağdat’tan ayrıldı. Masîsa şehrine yakın bir yerde, insanlardan uzak münzevî bir hayat sürdü. Tenhâ yerlerde sâde olarak yaşamayı tercih etti.

Ebû İshâk, Ehl-i sünnet bilgilerini yayarak, hakîkî müslümanlara yardım ederdi. Doğru yoldan kaymış bid’at sâhiplerini, nakle dayanan vesikalarla cevap vererek sustururdu.

Abdurrahmân bin Mehdî; "İmâm-ı Evzâî ile İmâm-ı Fezârî hadîs ilminde imâmdır. Onların rivâyet ettikleri hadîslerin sıhhatine, hiç düşünmeden, rahatlıkla emin olabilirsiniz." buyurdu.

Fudayl bin İyâd hazretleri de; "Rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm. Oturuyorlardı. Yanlarında, oturulacak boş bir yer vardı. O yere oturmak üzere yaklaştım. Bana buyurdu ki: "Bu boş yer Ebû İshâk Fezârî içindir." 

 

Üstün ilmine ve şöhretine rağmen insanlar tarafından medhedilmekten hoşlanmayan Ebû İshak Fezârî buyurdu ki:

"Bâzı kimseler, insanlar tarafından medholunmayı seviyorlar. Halbuki, Allahü teâlânın rızâsı yanında, insanların övmelerinin, hiç kıymeti yoktur."

Allahü teâlânın kullarının kendilerine verilen nîmetlere şükretmesi gerektiğini bildiren Ebû İshâk Fezârî buyurdu ki:

"Bir nîmete kavuşan kimse Elhamdülillahi alâ küllî hâl duâsını okursa, o nîmete şükretmiş olur. Bir musîbetle karşılaşınca bu duâyı okursa, o musîbete sabretmiş olur."

Ebû İshâk el-Fezârî hazretleri ömrü boyunca Allahü teâlânın emir ve yasaklarını, Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesini öğrenmek, öğretmek ve yaşamakla meşgul oldu. Masîsa’da bulunduğu sırada 802 (H.186) senesinde vefât etti. Vefât târihi hakkında başka rivâyetler de vardır.

Ebû İshak el-Fezârî’nin siyer ve megâzî ilmine dâir Kitâbü’s-sîre fil-Ahbâr vel-Ahdâs adlı iki cildlik bir eseri vardır.

 

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir