III. ÜNİTE: TÜRKLERDE HUKUK

Ana Sayfa » 11.SINIF TARİH » III. ÜNİTE: TÜRKLERDE HUKUK
Sitemize 17 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 11.042 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.


III. ÜNİTE: TÜRKLERDE HUKUK 

A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE HUKUK

1. Hukuk Anlayışı

Hukuk, fertlerin bir arada barış ve güven ortamı içinde yaşamasını sağlamak amacıyla oluşturulan hak ve kanunların bütünüdür. Bir devletin uzun ömürlü olabilmesi toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir hukuk sisteminin olmasına bağlıdır. İlk Türk devletleri olan Hun, Kök Türk ve Uygurlar ile diğer Türk devletlerinde bu anlayış doğrultusunda belirli kurallara göre halkın adil olarak yönetilmesi temel ilke olarak kabul edilmiştir. Tahta çıkan hükümdarın ilk icraat olarak hukuk kurallarını düzenleyip yürürlüğe koyması bu anlayışa güzel bir örnektir. Türklerde “töre” olarak adlandırılan hukuk kuralları, yazılı olmamasına rağmen nesilden nesile aktarılarak toplum ve devlet içine yerleşip farklı Türk devletlerinde de sürekliliğini devam ettirmiştir.

Orhun Kitabeleri’nde “töre” kelimesi on bir yerde geçmekte, bunun altısında “il” ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer beş yerde de yine “il” ile alakası açıkça belirtilmektedir. 

ILK YAZILI KANUN 
Dünyanın ilk yazılı kanunu MÖ 2375 yılında Lagaş Kralı Urukagina tarafından yapıldı. Bu kanunlar ile özel mülkiyet ve aile hukuku düzenlenmiş, kimsesizler ve güçsüzler korunmuştur. Sümer kanunlarından esinlenen Babil Kralı Hammurabi MÖ 1700’lerde daha sert kanunlar hazırlamıştır. Günümüz Avrupa Hukuku’nun temelini oluşturan Roma Dönemine ait 12 Levha Kanunları on kişilik bir komisyon tarafından MÖ 450’de hazırlandı.

Türk devletinin temeli töreye dayanmakta, devlet ve toplumun teşkilatlanması da töreye göre şekillendirilmekteydi. Devletin uzun süre varlığını devam ettirmesi için töreye uyulması gerektiği inancı hâkimdi.

Türklerdeki töre hükümleri yenilikçi bir yapıya sahipti. Zamana ve çevre şartlarına göre devletin ve toplumun ihtiyacı göz önünde bulundurularak gerekli düzenlemeler yapılırdı. Bununla birlikte “adalet, iyilik, eşitlik ve insanlık” törenin değişmez hükümleriydi. Bu hükümler dışında gerektiğinde kurultay tarafından törede değişiklikler yapılırdı. Kağanın töre kurallarında değişiklik yapılmasını teklif etme yetkisi vardı. Ancak bu teklif kurultay tarafından kabul edilirse yürürlüğe girerdi.

kurultay-resim

Kurultayı oluşturan üyeler arasında halkın da bulunması Türklerde yasama yetkisinin halk, kurultay (toy) ve kağan arasında paylaşıldığını göstermektedir. Yasama yetkisinin kullanımında kurultayın da önemli bir yeri vardır. Asya Hun Devleti’nde kurultayda yapılan görüşmelerde son kararın Mete Han’a ait olması buna örnektir.

Türklerde kağan da dâhil olmak üzere herkes töre hükümlerine uymak zorundadır; töreye uymamak en büyük suç olarak görülmektedir.  

 

 

2. İlk Türk Devletlerinde Hukuki Yapı

Türk tarihinde kurulan bütün Türk devletlerinin temel felsefesi, Tanrı buyruğuna göre tebaanın adaletli bir şekilde idare edilmesine dayanıyordu. Halkın maddi ve manevi açıdan refaha ulaşmasını amaç edinen bu anlayış beraberinde iyi bir adalet sistemini getirmiştir. 

İLK TÜRK DEVLETLERİNDE UYGULANAN CEZALAR
– Dövme ve yaralama suçlarının cezası hayvanla ödenen tazminattan ibaretti.
– At veya madenden yapılmış şeylerin çalınması karşılığında suçlu, çaldığı eşyanın sayı ve değerinin on mislini öderdi.
– Ordudan kaçma, vatana ihanet, adam öldürme ve barış zamanında başkasına kılıç çekmenin cezası idamdı.
– Hayvan kaçıran hırsızın mallarına el konulur, aile fertlerinin hürriyetleri kısıtlanırdı.
– Ciddi bir tehlike olmadan ok ve yay kullanmak yasaktı.
– Hafif suçların işlenmesi karşılığında hapis cezası on günü aşmazdı.
– Bir kişi karşısındakinin bir yerini kırarsa ceza olarak atını verirdi.
Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU, Türk Millî Kültürü, s. 279-280 (Derlenmiştir.). 

Türk devletlerinde adalet sisteminin başında bulunan kağan, ölüm dâhil her türlü cezayı verirdi. Adli teşkilat, “yargu” adı verilen siyasi meselelerle ilgilenen yüksek mahkeme ile adi suçlara (hırsızlık, yalan vb.) bakan yerel mahkemelerden oluşurdu. Yarguya kağan, yerel mahkemelere ise yargan(yargucu) başkanlık ederdi.

Türkler adaletin sağlanmasına büyük önem vermişler ve caydırıcı etkisi olan cezalar uygulamışlardı. Suçlar ağır ve hafif olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. İsyan, vatana ihanet, adam öldürme, barış zamanı kılıç çekme, bazı hırsızlık türleri (bağlı atı çalma gibi) ağır suçlardan kabul edilerek idamla cezalandırılırdı. Ayrıca suçluların mallarına devlet hazinesi adına el konulup diğer aile fertlerinin hürriyetleri de kısıtlanırdı. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki ilk Türk devletlerinde cezalar bizzat suçu işleyen şahsa verilmekle birlikte bazen suçluların yakınlarına da ceza uygulanmıştır. 

Yazılı vesikalar, Kök Türkler ve özellikle Uygurlarda ilerlemiş bir hukuk sisteminin olduğunu göstermektedir. Bu vesikaların bir kısmı; nüfus sayımı, eşya ve para karşılığında ödenen vergilerle ilgili kamu hukukuna aittir. Diğerleri ise vasiyetname, evlat edinme, evlilik ve boşanmayla ilgili aile hukukuna ait vesikalardır.

“Oguş” kavramıyla ifade edilen aile müessesesi Türklerde büyük öneme sahipti. Evlenme birbirine denk kimseler arasında olur, aile, törenle yapılan bir evlilik ile kurulurdu. Çocuklar babanın velayeti altındaydı. Eski Türk hukukunda eşler arasında mal ayrılığı anlayışı geçerli olduğundan, kadın kendi mal varlığı üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilirdi. Boşanma genellikle kadın ve erkeğin karşılıklı rızası ile gerçekleşirdi. Miras hukukunda ilke olarak bütün çocuklar anne ve babalarının mirasından hisse alırdı. Fakat babası hayattayken babasından mal alarak evlenmiş erkek çocuklarla babasından çeyiz alarak evlenmiş kız çocuklarının anne ve babalarının mirasından pay alamayacakları esası kabul edilmişti.

Uygurlar Döneminde yerleşik hayata geçilmesiyle ticaretin gelişmesi, özellikle borçlar ve eşya hukuku alanında yenilikleri zorunlu hâle getirmiştir. Mal edinme, satış sözleşmesi, malı ve eşyayı kiraya verme, parayı faize verme, ortaklık kurumu, evlatlık verme, iş sözleşmesi, köle satışı, vakıfname, vasiyetname, ipotek senedi gibi hukuki işlemler bu dönemde başlamıştır. 

CEZA YAPTIRIMLARI
Terbiş adlı bir kişiye para gerektiğinden, babasından miras kalan bir üzüm bağını 100 yastuk’a, mahalli âdetlere göre, bir başka kimseye satmaktadır. Terbiş, büyük ve küçük kardeşleri, yeğeni, dayısı bu satışa itiraz etmeyeceklerdir. Şayet ederlerse başkentteki devlet hazinesine bir altın yastuk, iç hazineye bir gümüş yastuk, beylerin her birine ceza olarak birer binek atı vereceklerdir. 

Hukuki belgeler belli bir usule göre düzenlenmiştir. Sözleşmelerde ilk olarak akdin tarihi yazılmıştır. Sırasıyla sözleşmeyi yapanların isimleri, anlaşmanın yapılma sebebi ve konusu belirtilmiştir. Borç oluşturan akitlerde borcun niteliği, miktarı, ödeme usul ve şartları; faiz ile borç alındığı takdirde faizin miktarı ve ödeme zamanı, borçlu bulunamadığı zaman kefil olacak kişinin belirlenmesi gibi önemli konuların da yer aldığı görülmektedir. 

Türkler, uluslararası hukuk alanında yapılan anlaşmalara uyulduğu sürece komşularına ve sınırlarına karşı saygılıydılar. Yabancı devlet elçilerinin dokunulmazlığı vardı. Savaşta “Aman dileyene kılıç çekilmez.”di. Savaş ganimetini dağıtma konusunda da adaletliydiler. Bütün bu bilgiler Türklerde adalet anlayışının çağdaşlarına göre çok ileri ve medeni olduğunu göstermektedir.

 

B. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE HUKUK

1. Türk-İslam Devletlerinde Hukuk Sisteminin Gelişimi

gazneliler-divanı-mezalim

Türk-İslam devletlerinde de ilk Türk devletlerinde olduğu gibi adaleti devletin temeli sayan bir hukuk anlayışı hâkimdi. Bu anlayışta kanun gücü, her şeyin üzerinde tutulmaktaydı. Ayrıca doğru kanunlar yapmak ve onu adaletle uygulamak ve haksızlık yapan kim olursa olsun, eşit muameleyi terk etmeme anlayışı esastı. 

 

Selçuklularda Hukuk Sisteminin Dayanakları

Köktürk, Uygur ve Akhun gelenekleri, Karahanlılar ve Gaznelilerle beraber Abbasilerden alınan uygulamalar, İmparatorluğun asıl kurucusu olan Oğuzların kabile gelenekleridir.

Prof. Dr. M. Fuad KÖPRÜLÜ, “Orta Zaman Türk Hukuki Müesseseleri: Islam Amme Hukukundan Ayrı Bir Türk Amme Hukuku Yok mudur?”, Adalet Kitabı, s. 71 (Özetlenmiştir.).

Türklerin İslamiyeti kabul etmeleriyle hukuk sistemlerinde de değişiklikler olmuştur. Toplum ve devlet hayatında etkili olan törenin yanında şeri hukuk da uygulanmaya başlamıştır. Şeri hukuk, İslam hukuku kaynaklarına (Kur’an, sünnet, icma, kıyas) dayanan ortak görüşlerden oluşmuş olup devlet yönetiminde ve sosyal hayatta etkisini göstermiştir. 

Diğer taraftan Türk-İslam devletlerinde, fethedilen topraklardaki yerel halkın örf ve adetleri de dikkate alınarak şeri hükümlere aykırı olmamak üzere yeni kanunlar yapılması örfi hukukun gelişmesini sağlamıştır. Devlet başkanları kamu zarureti ve geleneklere uyma düşüncesi ile şeri hükümlerin karşı çıkmadığı konularda, kanun çıkarma yetkisini kazanmıştır. Örneğin Melikşah Döneminde büyük hukukçulardan oluşan bir heyet toplanarak medeni hukuka ait tartışmalı konular hakkında açık ve kesin hükümleri olan kanunlar yapmış, bu kanunlar ülke genelinde uygulanmıştır. Türk-İslam hukukunda Karahanlılarla başlayan bu geçiş dönemi Selçuklularla en gelişmiş hâline ulaşmıştır. 

Cengiz Han, Orta Asya Moğol ve Türk kavimlerini egemenliği altına alarak 1206’da cihan imparatorluğu kurmuştur. Onun zamanında, Moğolların hukuk ve askerlik işlerini düzenlemek amacıyla Uygurca yazılan ve kaynağını Türk töresinden alan Cengiz Yasası oluşturulmuştur. Bu yasalara “Yasaname-i Büzürg” adı verilmiştir. Daha sonra yasalar Cengiz’in Müslüman halefleri tarafından yazılan kanunlarla geliştirilmiştir. Hükümdarın sadece kendi iradesi ile koyduğu kanunlar, İlhanlılardan sonra gerek Osmanlılar gerekse Doğu Anadolu ve İran’da kurulmuş olan Türkmen devletlerinde yasa veya yasakname adı altında toplanmıştır.  

 

CENGİZHAN YASALARI

Cengiz Han her suça bir ceza koydu. Moğolların kendilerine ait yazıları olmadığı için Uygur yazısının öğrenilmesini emretti. İsteği üzerine yasalar yazılı hâle getirildi. Bu yasanın bazı hükümleri şöyledir: 

– Kim bilerek yalan söyler veya sihirbazlıkla uğraşır veya bir başkasını gözetler veya kavga eden iki kişinin birinden yana kavgaya karışırsa ölümle cezalandırılır. 
– Kadınlar, erkekler savaşta iken bunların iş ve vazifelerini üzerlerine almak mecburiyetindedirler. 
– Bir kimse öldüğü zaman mirası, yakını varsa ona, yoksa yanında çalışanlara verilirdi.
Moğollar, çok kıymetli dahi olsa bir ölünün malını hazineye koymazlardı. İnsanlar dinine göre ayırt edilmez, biri diğerine üstün tutulmazdı. Hangi dinden olursa olsun âlim ve zahitlere iyi davranırlardı. Ülke büyüdükçe haberleşme ve ulaşım zorluklarını önlemek için menziller kuruldu. Buralardan çalınan eşyalar için ağır cezai hükümler kondu. Menzilhanedeki demirbaşlar her yıl sayılır, eksik varsa o bölgede oturan halktan alınırdı.

İdare altındaki şehirlerin nüfusu sayılır. Buradaki insanlar onlara, yüzlere, binlere ayrılır. Her birinin başına onbaşı, yüzbaşı ve binbaşı tayin edilirdi. Bu şekilde hem askerî hem de menzilhanelerin hizmetleri yerine getirilirdi.
Alaaddin Ata Melik Cüveyni, Tarih-i Cihan Güşa, C I, s. 95-102 (Derlenmiştir.).

 

2. Türk-İslam Devletlerinde Hukuki Yapı

Türk-İslam devletlerinde adli teşkilat, şeri ve örfi yargı olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Şeri yargı; aile, miras, ölüm ve ticaret konularıyla ilgilenirdi. Şeri davalara kadılar bakardı. Hayır işleri ve vakıfların idaresi gibi görevleri de bulunan kadıların verdikleri kararlara itiraz edilirse dava ikinci kez Divan-ı Mezalim’de görüşülürdü. 

Kadılar, aynı zamanda bulundukları yerlerde merkezî idarenin de temsilcisiydiler. Hükümdar tarafından ataması yapılan kadıların başı “kadi’lkudat”, kadıların tayin ve denetimini yapardı. Haklarında detaylı araştırma yapıldıktan sonra atanan kadılar, hukuk alanında uzman, kültürlü ve halk tarafından güvenilir kişiler olmalıydı. Kadılar, rütbelerine ve hayat standartlarına uygun maaş alırdı. 

Örfi hukuk genel olarak; yönetim, askerî ve mali hukuku ilgilendiren konuları kapsardı. Başında Emir-i Dad’ın bulunduğu örfi mahkemelerin ağır siyasi suçlar için verdiği kararlar, sultanın başkanlığındaki özel mahkemede hükme bağlanırdı. Türkiye Selçuklularında örfi yargıya “darü’l-adl” (adalet evi) adı verilirdi. 

Ordu mensuplarının davalarına ise kadıasker bakmaktaydı. Türkiye Selçuklularında bu görevi “kadıleşker” yürütmüştür. Kadılara, görevlerinde ve aldıkları kararlarda herhangi bir baskı yapılmazdı. Bu durum yargı bağımsızlığına önem verildiğini göstermektedir.

Anadolu’da kurulan beyliklerin adli teşkilatlanması daha dar kapsamlı olmasına rağmen, Selçuklu adalet sistemine göre işlerdi. 

Divan-ı Mezalim, Türk-İslam devletlerinde adli teşkilatın temel organlarından biriydi. “Yasama, yürütme ve yargı” görevlerinin yanı sıra “idari, dinî ve mali” alandaki görevleri de yerine getirirdi. Divan-ı Mezalimde kadıların kararlarına yapılan itirazlar görüşülürdü. Siyasi suçlular ve devlet düzenini bozanlarla birlikte yüce divan sıfatıyla şikâyetçi olunan devlet memurları da burada yargılanırdı. Sultanın başkanlığında haftanın belirli günlerinde toplanır, sultan olmadığı zaman vezir başkanlık ederdi. Divan-ı Mezalim, Müslüman Türk devletlerinde değişik isimler almakla birlikte, işlevlerini birbirine yakın şekilde devam ettirmiştir. Yargılama idari ve adli yargı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Mahkemede kararlar şeri ve örfi hukuka göre alınırdı.

Türk-İslam devletlerinde sınırların genişlemesi taşrada haksızlığa uğrayanların merkeze gelerek şikâyetlerini bildirmelerini zorlaştırıyordu. Bu nedenle buralarda da merkezdekine uygun bir modelde Divan-ı Mezalim oluşturuldu. Divan-ı Mezalim, o dönemde hukuk devleti anlayışının yerleşmesini sağladı.

 

Divan-ı Mezalim’in Görevleri

– İdareciler ve memurlar hakkındaki şikâyetlerin incelenmesi,
– Divan kâtipleri ile vakıfların denetlenmesi,
– Kadı mahkemelerinde verilen kararların uygulanması,
– Muhtesibin yerine getiremediği kararların uygulanması.

 

SIYASETNAME

Vezir Nizamülmülk, kadılık görevinin mühim ve nazik olduğunu belirtmektedir. Ona göre, Müslümanların canları ve malları kadıların elindedir. Nizamülmülk, memurların kadıyı desteklemelerini ve onun saraydaki ihtişamını muhafaza etmelerini, herhangi bir kimsenin güçlük çıkarıp mahkemeye gelmemesi hâlinde, ne kadar yüksek makam sahibi olursa olsun, onun zorla mahkemeye getirilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Nizamülmülk, Siyasetname, s. 28 (Derlenmiştir.).

 

SIYASETNAME’YE GÖRE DIVAN-I MEZALIM

“Padişah için haftada iki gün mezalim divanı kurup zalimlerden mazlumların haklarını almaktan, suçlulara ceza vermekten başka çaresi yoktur. Zulme uğrayanların da hükümdara dilekçe vermeleri hükümdarın da verilen her bir dilekçeye yazılı emir vermesi gerekir. Zira sultanın mazlumları ve adalet isteyenleri haftanın iki gününde sarayına çağırıp onların şikâyetlerini dinlediği memlekete yayılınca zalimler, sultanın kendilerine vereceği cezadan korkarak ellerini millet malından ve zulümden çekerler.”

 

C. OSMANLI DEVLETİ’NDE HUKUK

1. Klasik Dönemde Osmanlı Hukuku

Osmanlı Devleti hukuk alanında kendisinden önceki Türk-İslam devletleri gibi İslam hukukunu esas almıştır. Ancak bu hukukun açıklık getirmediği devlet yönetimi gibi bazı konularda gerekli düzenlemeler yapılarak “örfi hukuk”a göre hareket edilmiştir. Osmanlı hukukunun oluşumunda İslam hukuku ve örfi hukukun yanı sıra fethedilen yerlerin mevcut hukuku da etkili olmuştur. Bir bölgenin yönetiminde meydana gelecek köklü değişiklikler halkın yaşantısı ile vergi gelirlerini olumsuz etkileyeceğinden fethedilen yerlerin mevcut yasaları ve örfleri büyük ölçüde muhafaza edilirdi. Sadece Osmanlı hukukuyla uyuşmayan uygulamalar değiştirilir; vergi, yönetim, askerlik ve adalet ile ilgili düzenlemeler ise örfi kurallar esas alınarak gerçekleştirilirdi. 

Osmanlı Devleti’nde kapsamlı şekilde kanunları düzenleme çalışmaları Fatih Sultan Mehmet zamanında gerçekleştirilmiştir. Fatih, merkezî otoriteyi kuvvetli tutmak için devlet teşkilatında ve mevcut kanunlarda yenilikler yaparak örfi hukuku ön plana çıkarmıştır. Bu kanunlar olgunlaştırılmış, yukarıdaki metinde görüldüğü üzere sonraki dönemlerde yaygın şekilde uygulanmıştır. Böylelikle Osmanlı kanunları, kendine has özellikleriyle yerleşip süreklilik kazanmıştır. 

Kanunnameler, daha düzenli bir yargı mekanizması oluşturmak amacıyla şeyhülislamın fetvasına dayandırılırdı. Divan görüşmeleri sonucunda hazırlanan ve nişancılar tarafından kaleme alınan kanunlar sadrazam başkanlığındaki divan üyeleri tarafından padişaha arz edilirdi. Padişahın onayladığı kanunlar nişancı tarafından “mühimme defteri”ne kaydedilirdi. Padişahın tuğrasının çekilmesinden sonra resmiyet kazanan ferman, hüküm, kanunname vb. uygulanmak üzere ait olduğu beylerbeyi, sancakbeyi veya kadılara gönderilir, böylece yürürlüğe girerdi. 

Osmanlı kanunnameleri düzenlenişi, içeriği, uygulama alanı vb. özelliklerine göre farklılıklar arz eder. Kanunnamelerin çeşitliliği ve yasal düzenlemelerin çokluğu Osmanlı hukuk sisteminin gelişmişliğini göstermektedir.  

kanunnameler

Osmanlı Devleti’nde Hukuki Yapı

 

YABANCI GEZGINLERIN OSMANLI HUKUKUYLA ILGILI DÜŞÜNCELERI

Osmanlı Devleti’nin hukuki yapısı, gezginlerin ilgisini çekmiştir. XVI. Yüzyılda Anadolu’yu gezmiş olan G. Postel, Türkiye’de Avrupa’da olduğu gibi davaların sonuçlanmasının uzun zaman almadığını ve hükmün hemen verildiğini belirtmiştir. Kadıların herkesin hakkını koruduğunu; davacı ve davalının dini, uyruğu, sosyal sınıfı ne olursa olsun aynı dikkatle dinlendiğini ifade etmiştir. Dr. Gürsoy ŞAHIN, Ingiliz Seyahatnamelerinde Osmanlı Toplumu ve Türk Imajı, s.196–197 (Derlenmiştir.).

 

Osmanlı Devleti’nde, devletin ve toplumun var olabilmesi “adalet” kavramıyla eş değer tutulmuştur. Adalete büyük önem veren Osmanlı Devleti bunu gerçekleştirmek için ilk dönemden itibaren adli teşkilatını kurmuştur. Osman Bey’in ilk tayin ettiği iki memurdan birisi kadıdır. Kadıları yetiştirecek bir kurum henüz mevcut olmadığından, ilk Osmanlı kadıları, Iran, Suriye, Mısır ve Anadolu beyliklerinden getirilmiştir. Sonradan fethedilen her idare merkezine bir kadı tayin edilmiştir. Örfi davalara bakacak özel görevli mahkemeler mevcut olmadığı için şeri ve örfi bütün davalar, şeri mahkemelerde çözüme kavuşturulmuştur. 

Osmanlı Devleti’nde, mahkemelerde hâkimlik yapan, aynı zamanda idari bazı görevleri de yürüten kişi kadı idi. Medrese eğitimi alan kadılar derecelerine göre atanırlardı. Anadolu’daki kazalarda görev yapan kadıları Anadolu Kadıaskeri, Rumeli tarafında görev yapanları ise Rumeli Kadıaskeri tayin ederdi. 

OSMANLIDA KADI

Kadılar, yetki açısından birbirlerine eşit olsalar da unvan bakımından aralarında derece sıralaması vardı. Derecelerine göre maaş alırlardı. Buna göre kadılığın en yüksek derecesi “taht kadıları”ydı. Bursa, Edirne ve İstanbul gibi Osmanlı Devleti’nin kendisine merkez kabul ettiği yerlerin kadılıkları bunlardandı. Taht kadılarından bir derece aşağısı “mevleviyet kadıları”ydı. Kaza kadılıklarının en yüksek dereceli olanları sancaklara tayin edilirdi. Bir kadılığa birkaç kişi talip çıkarsa aralarında imtihan yoluna gidilirdi.

Prof. Dr. I. Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi, C II, s. 589 (Derlenmiştir.).

 

OSMANLIDA KADILIK TEŞKILATI

Davalar, şikâyetçilerin mahkemeye müracaatı ile açılırdı. Şikâyetin kabul edilmesi ile naib tarafından ilk soruşturma yapılır ve sonuç kadıya bildirilirdi. Yargılama; davacı, davalı ve bunların şahitlerinin bulunduğu ortamda açık yapılırdı. Kadı tarafından verilen karar, gerekçesiyle birlikte davacı ve davalıya yazılı olarak bildirilip mahkeme kararının bir nüshası mahkeme siciline kaydedilirdi. Dava ile ilgili yeni bir delil gösterildiği takdirde daha önce verilen karar değiştirilebilirdi. 

osmanlıda-kadılık

Divanıhümayun Osmanlı Devleti’nin en yüksek yargı organıydı. Ülkedeki tüm yargı örgütünü denetleme yetkisi vardı. Divan bu yetkisini halktan gelen şikâyetler ya da kendi gönderdiği mehayif (gezici) müfettişleri aracılığı ile doğrudan kullanmaktaydı. Valiler, askerî görevliler, kadılar ve vakıf yöneticilerinin uygulamalarından şikâyetçi olanlar, mahallî kadı tarafından hakkında yanlış hüküm verildiğine inananlar dil, din, ırk ve sınıf farkı gözetilmeksizin doğrudan divana başvurabilirlerdi. Şikâyetler yazılı ya da sözlü olarak yapılabilirdi. Bununla birlikte genellikle mahkeme kararına itiraz edenlerin Divanıhümayun’a başvurduğu tespit edilmiştir. 

divanı-mezalim-divanı-hümayun
Divanıhümayun’da çalışmalar tam bir uyum içinde yürütülürdü. Uzmanlık gerektiren durumlarda, yetkili kişinin düşüncelerine saygı gösterilir, davaların sağlıklı neticelenmesi için veziriazam da dahil olmak üzere karara karışılmazdı. 

Yapılan ititrazlarda örfi ve şeri hukuk davaları farklı divan üyeleri tarafından karara bağlanırdı. Örfi hukuku ilgilendiren şikâyetlere nişancının bilgisinden yararlanan veziriazam; şeri hukuk alanına girenleri ise kadıasker denetlerdi. Yargı kararında haksızlık yoksa hüküm hemen yerine getirilirdi. Hukuka uygun olmayan durumlarda kadının yargı kararı iptal edilirdi. Mahkeme kararının bozulmasından sonra kadıasker yeni bir hüküm verir ya da kadının davaya yeniden bakmasını isterdi. Kadının verdiği kararlarda haksızlık çok büyük ise görevinden alınır ve başka bir kişi görevlendirilirdi. 

Divanıhümayun’da verilen kararlar “arz” yoluyla padişaha bilgi verildikten sonra kesinleşirdi. Padişahlar da adaletin sağlanması için yargı kararlarına müdahale etmezlerdi.    

 

Osmanlı Hukukunda Meydana Gelen Değişmeler

Sultan II. Mahmut’un tahtta çıktığı dönemde ayanlar oldukça güçlenmişti. Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın da desteğiyle II. Mahmut padişah oldu. Padişah tarafından sadrazamlığa getirilen Alemdar Mustafa Paşa, Anadolu ve Rumeli ayanlarını İstanbul’da topladı ve “Senedi İttifak”ın imzalanmasını sağladı. Böylece ilk defa padişah, ayanların varlığını istemeyerek de olsa resmen kabul etmiş, padişahın otoritesi sınırlandırılmış, mahalli otoritelerin varlığı yasallaşmış oldu. Bir süre sonra II. Mahmut merkezî otoritenin gücünü etkisiz hâle getirmek isteyen yerel otoriteleri ortadan kaldırarak ülkedeki birlik ve düzeni sağladı. 

Sultan II. Mahmut Dönemindeki hukuki düzenlemeler Tanzimat Dönemine zemin hazırlamıştır. Batılı anlamda “Medeni Hukuk” kavramı hukuk sistemimize bu dönemde girmiştir. İmparatorlukta başlangıçta tüm halkı için daha sonraları sadece gayrimüslimler için kullanılan “reaya” tabiri terk edilmiştir. Bunun yerine eşit hak ve görevleri ifade eden “tebaa” kelimesi kullanılmıştır. 

II. Mahmut, Avrupa’da yaygınlaşan ve geniş kitleler tarafından benimsenen “eşit vatandaşlık” anlayışının devlette egemen olması için “müsadere”yi kaldırmıştı. 1838’de her rütbe ve mevkideki memurun belli suçlarına belli cezalar verilmesini öngören ceza kanunnamesi çıkarılmıştı. İlk kez bu kanunlarda rüşvet ile ilgili hükümler yer almıştı. Yeni ceza kanununa göre, artık memurlar “kısas” ve “had” cezaları dışında ölümle de cezalandırılamayacaktı. Böylece “Kanunsuz suç ve ceza olmaz.” ilkesi Osmanlı hukuk sistemine girmiştir. 

II. Mahmut Döneminde, adalet işlerine bakmak üzere “Nezaret-i Deavi” (Adalet Bakanlığı) kuruldu. Bakanlığın bünyesinde değişik kurullar oluşturulmuş, bu kurullar memurları denetlemek, devlet ile kişi arasındaki uyuşmazlıkları çözmek, kendilerine gönderilen sorunları inceleyerek rapor hazırlamakla görevlendirilmiştir. Bütün bu gelişmeler, modern hukuk anlayışının benimsendiğini de göstermektedir. 

osmanlı-adalet-binası

Osmanlı Devleti’nde var olan kanunlar XIX. yüzyıla gelindiğinde, değişen şartlar karşısında yetersiz kaldı. Yürürlükteki kanunların bıraktığı boşluklar, bir yanda mevcut kanunların ıslahıyla diğer yandan da Batı’dan esinlenilerek oluşturulan yeni kanunlarla doldurulmaya çalışılmıştır. Bu tür çalışmaların dönüm noktası Tanzimat olmuş, modern anlamda kanunlaştırma hareketleri bu dönemde hukuk alanındaki yeniliklerle başlamıştır.

 

Müsadere Usulü

Müsadere, yasak edilen bir şeyin kanun gereği elden alınması veya suçlu görülen bir kimsenin malının devlet tarafından zapt edilmesi anlamına gelmektedir. Osmanlı Devleti, adaleti tesis etme sırasında suç işleyenlere karşı caydırıcı bir unsur olması düşüncesiyle müsadereyi uygulamıştır. Müsadere daha çok; ceza, emniyet tedbiri ve yapılan zararı ödetmede kullanılmıştır.

 

2. Tanzimat Döneminde Osmanlı Hukuku

Dünyanın farklı coğrafyalarında yer alan devletler, Orta Çağda genel olarak tebaaları ile ilişkilerinde dinî sınıflandırmayı esas almıştı. Avrupa’daki derebeylik sisteminde, sınıflara göre değişen faklı kanunlar vardı. Osmanlı Devleti’nde ise Türklerde var olan adalet anlayışı gereği, kadı önünde Müslümanlarla zimmilere aynı kanun uygulanıyordu. Osmanlı Devleti, gayrimüslim tebaaya tanıdığı din ve vicdan hürriyeti bakımından çağdaşları arasında en önde gelen devletti. II. Mahmut Dönemindeki düzenlemelerle Osmanlı toplumunda, gelişen “devlet-vatandaş” ilişkisi doğal olarak “vatandaşlık bağı”nın oluşmasını sağlamıştı. Bu anlayış Tanzimat Döneminde de devam ettirilerek hukuk alanındaki ıslahatlara temel teşkil etmiştir. 

Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesinden sonra öncelikle kanunlar hazırlanarak yürürlüğe konulmuş, Ferman’la kanun üstünlüğünün esas alınacağı bildirilmiştir. Hukuk belli kurallara göre düzenlenerek kanunlaştırma kavramı ortaya çıkmıştır. İdari alanda tüm sivil ve askerî görevlerin bir kişide toplanmasına son verilmiş, devlet görevleri ayrıma tabi tutulmuştur. 

Tanzimat Fermanı’yla padişahın yasama ve yargı yetkileri sınırlandırılarak her türlü yargılama yetkisi mahkemelere verilmişti. Mahkemeler herkese açık tutulmuş, yargıdaki aksaklıklar giderilerek adil yargılamaya özen gösterilmiştir. Ferman’dan Osmanlı vatandaşlarının hepsinin yararlanması öngörülmüş, Müslümanların hukuki ayrıcalığı sona ermiştir. Şeri hukuk yanında Batılı tarzda düzenlenen yeni kanunlar hukuk birliğini daha da parçalamıştır. 

Tanzimat Dönemindeki gelişmelerle yönetilenler lehine hukuki düzenlemeler yapılmış ve halkın eşit olduğu kabul edilmiştir. Fermanla kanun önünde bütün tebaanın mal, can ve namus emniyeti güvence altına alınmıştır. 
tanzimat-fermanı
1856’da ilan edilen Islahat Fermanı, hukuki açıdan Tanzimat Fermanı’yla benzerlik göstermektedir. Bu fermanla gayrimüslimlerin (zimmiler) haklarının genişletilerek kanuni güvence altına alınması ve onların Müslümanlarla eşit tutulması amaçlanmıştır. Bu bakımdan, fermanda yer alan ilkeler Tanzimat Fermanı’nı olumlu bir biçimde tamamlamaktadır. Fakat gayrimüslimlere ve yabancılara yargılama bakımından tanınan ayrıcalıklar, hukuk birliğini bozucu niteliktedir. 

Bu dönemde Rusya’daki Yahudiler ve Katoliklerin temel hak ve hürriyetleri Osmanlı Devleti’ndeki azınlıklara göre son derece kısıtlıydı. Avusturya, Osmanlıdakine benzer eşit hakları kendi ülkesi için tehlikeli buluyordu. Fransızlar ise Osmanlı ülkesinde yaşayan azınlıklardan sadece Katoliklerin hakları ile ilgileniyordu. İngilizler ise bu konuda daha samimi görünse de sömürgelerindeki yerli halklara bu tür hakları tanımamışlardı. 

 

TANZIMAT FERMANI’NDAN…

-Halkın can, mal ve namus güvenliği sağlanacaktır.
-Askerlik vatan hizmeti hâline getirilecek, askere alma ve terhis işlemleri belirli kurallara göre yapılacaktır.
-Vergiler, herkesin gelirine göre alınacaktır.
-Kanunlar herkese eşit uygulanacak ve mahkemeler açık olacaktır.
-Herkese mal, mülk, edinme ve istediği gibi tasarruf hakkı sağlanacaktır.
-Rüşvet ve iltimas önlenecektir.
Bülent TANÖR, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 86 (Derlenmiştir.)

Tanzimat Döneminde Osmanlı yargı teşkilatında önemli değişiklikler olmuş, yeni mahkemeler kurulmuştur. Bu dönemde yapılan hukuk reformunda özellikle Müslümanlarla gayrimüslimlerin kanun önünde eşit tutulma ilkesi etkili olmuştur. 

 

Osmanlı Devleti’nde Mahkemeler

Tanzimat Döneminde çok farklı mahkeme türleri faaliyetteydi. Her mahkemenin kendi ilkeleri ve alt örgütleri vardı. Bu karmaşık yapı pek çok sorunun çıkmasına sebep oluyordu. Yeni kurulan mahkemelerde görev yapacak yeterli eleman bulunamadığından istenilen netice elde edilememiştir. Tanzimat Döneminde ceza, ticaret, deniz ticareti, arazi ve vatandaşlık kanunları kabul edilmiştir. Ayrıca o güne kadar Osmanlıda bulunmayan avukatlık, savcılık, noterlik gibi müesseselerde Batı örnek alınmıştır.

osmanlı-devletinde-mahkemeler

3. Meşrutiyet Dönemi Osmanlı Hukuku

Osmanlı Devleti, meşrutiyet yönetimine kanunuesasiyi ilan ederek geçti. Devlet yönetimi yeniden yapılandırıldı. Türk tarihinde ilk defa anayasal sisteme geçildi. Buna göre halkın seçtiği temsilcilerden oluşan parlamento, padişahın yetkilerinden bir kısmına ortak oldu. I. Meşrutiyet yönetimine 1878’de padişah tarafından son verildi.

Kanunuesasi ile vatandaşların temel hak ve özgürlükleri anayasal güvence altına alındı. Kanun önünde eşitlik, kamu hizmetine girme, basın özgürlüğü ve mülkiyet hakkı Osmanlı tebaasına tanınan temel hak ve özgürlüklerin başlıcalarıydı. 

Meşrutiyet Döneminde hukuk alanında atılan en önemli adımlardan biri de Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’nin hazırlanmasıdır. 1868-1878 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki ilmî bir heyet tarafından, İslam hukukuna bağlı kalınarak hazırlanan Mecelle, şeri mahkemelerde 1877-1926 yılları arasında hukuki kaynak olarak kullanılmıştır. Bu kanun, medeni konuları (şahıs, aile ve miras) içermektedir. Mecelle, adliyede hukuk birliğinin temelini de atmıştır. 

Meşrutiyet yanlılarının çalışmaları sonucu 1908’de meşrutiyet yönetimine ikinci kez geçildi. 1909’da kanunuesaside bazı değişiklikler yapıldı. Osmanlı Devleti’nin geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının kuruluş, görev ve yetkilerinde önemli değişmeler oldu. Hak ve özgürlüklerin sınırları genişletildi. Padişahın mutlak otoritesi sınırlandırıldı. Yeni hazırlanan anayasa ile padişah, anayasayı uygulayacağına, devletin ve milletin haklarını koruyacağına yemin edecekti. 

1909’da kanunuesaside yasama organının oluşumunda bir değişiklik yapılmadı. Padişahtan izin almadan kanun çıkarma yetkisi kazanan parlamento, devletin en güçlü organı hâline geldi. Mebuslar Meclisi padişahın iznini almaksızın kanun teklifi getirebilecekti. Böylece yasama, padişahın tekelinden çıkmış, milletin temsilcilerinden oluşan meclisin görevleri arasına girmişti. Meclisin kabul etmiş olduğu kanunlara karşı, padişah 1876 Anayasası’nda olduğu gibi mutlak veto yetkisine sahip değildi. 

SULTAN II. ABDÜLHAMIT VE MEŞRUTIYET (1842-1918)

Sultan Abdülmecit’in oğludur. 1876’da tahta çıkmıştır. Tahta çıktığında Osmanlı Devleti bunalımın eşiğindeydi. Karadağ ve Sırbistan’da savaş aleyhimize dönmüş, Bosna-Hersek ve Girit’te ayaklanmalar çıkmış, mali kriz son haddine varmıştı. Sultan II. Abdülhamit, Osmanlı Devleti’ni bu çöküş sürecinden kurtarmak için çareler aramış ve mücadele etmiştir. Osmanlı vatandaşı (ırk ve din ayrımı gözetmeden) oluşturmakla mevcut çöküşün önlenebileceğine inanan Genç Osmanlılar (Jön Türkler), Meşrutiyet’in doğuşunda etkili olmuştur. Bunlar cemiyetler kurdular, düşüncelerini yaymak için dergi ve kitaplar yayımladılar. Yakın Çağ Türk tarihi açısından önemli bir dönüm noktası olan Meşrutiyet, daha önceki yenileşme ve modernleşme çabalarının devamıdır. Lale Devri ile başlayıp Tanzimat ve Islahat dönemleriyle tamamlanan bu hareket, çökmekte olan Osmanlı Devleti’nin yenilenmesi ve yaşatılması amacıyla ilan edilmişti.

Meşrutiyet yönetimi devleti dağılmaktan kurtaramadı ve I. Dünya Savaşı’yla sona erdi. Osmanlı

Devleti genç cumhuriyete parlamento, parti kadroları, basın ve eğitim sistemi gibi kurumları miras bıraktı.

Cumhuriyetin subay, doktor, öğretmen, hukukçu ve siyasetçileri meşrutiyet dönemi Osmanlı aydın kadrolarından çıktı. Meşrutiyet, Türkiye’de çağdaş anlamda siyasetin başlangıcını oluşturdu. Anayasal düzen, parlamenter yaşam, temel hak ve özgürlükler, siyasi partiler, kamuoyu ve özgür basın şekillenmeye başladı. Tüm karmaşasına rağmen bu dönem Cumhuriyet Türkiyesi’ne hazırladığı ortam açısından bir kırılma noktasıdır.
osmanlı-tebasına-tanınan-haklar
XIX. yüzyılın başlarından itibaren adli alanda düzenlemeler yapılmasına rağmen nitelikli eleman ihtiyacını karşılamayı amaçlayan okullaşma geç başlamıştı. Adliye teşkilatında yaşanan nitelikli eleman sıkıntısını çözmek amacıyla 1875’te “Galatasaray Sultanisi”nin bir şubesi olarak “Mekteb-i Hukuk-i Sultani” kuruldu. Bu okulun kapatılmasından sonra, 1880’de Mekteb-i Hukuk adıyla yeni bir okul açıldı. Günümüzdeki İstanbul Üniversitesine bağlı Hukuk Fakültesinin temelini oluşturan bu okulun kuruluş amacı Batı hukukunu bilen hâkim ve avukat yetiştirmekti. Adli teşkilatlanmada eğitim almış uzman kişiler yetiştirilmişse de mezun öğrenci sayısının azlığından dolayı tam olarak ihtiyacı karşılayamamıştır. 

 

Ç. CUMHURİYET DÖNEMİNDE HUKUK

CUMHURİYET DÖNEMİNDE HUKUK ANLAYIŞI

Büyük Millet Meclisinin açılması Millî Mücadele’nin başarıya ulaşması açısından son derece önemliydi. BMM’nin 24 Nisan 1920 tarihli toplantısında Mustafa Kemal Paşa, yaptığı konuşmada Mondros Mütarekesi’nden BMM’nin açılışına kadar ki süreci değerlendirdi. Türk milletinin yüzyıllardır özenle koruduğu bağımsızlığının devamı için İstanbul’un işgaliyle ortaya çıkan hukuki durumun acele düzeltilmesi gerektiğini belirtti. Millet egemenliğine ara verilmesinin düşmanların hedeflerine ulaşmalarını kolaylaştıracağını söyledi. Bu nedenle milletin haklarını korumak ve idari boşluğu doldurmak gerektiğini “… İşte, anayasal durum ve hukukumuzun neden olduğu bu zorunluluk dolayısıyla, millî egemenliğin her şeyden önce sağlanması için Büyük Meclisimiz olağanüstü yetki ile toplanmıştır.” sözleriyle ifade etti. BMM’nin, Millî Mücadele’nin temelini oluşturacağı ve buna yönelik kararlar alacağını belirterek BMM başvurulacak tek yetkili makam kılındı. Türk milletinin varlık yokluk mücadelesi olan Millî Mücadele Döneminde bile kararların Mecliste alınarak gerçekleştirilmesi, kanun gücünün üstünlüğüne dikkat edildiğini göstermektedir. 

atatürkün-tbbmm-çıkışı

BMM’nin 23 Nisan 1920’de açılması, yeni bir Türk Devleti’nin kurulmasının yanında “egemenliğin sadece Türk milletine ait olduğu”nun da göstergesidir. Yasal düzenlemelerin yalnız millet iradesine dayandırılması aynı zamanda hukuk inkılabının başladığının bir delilidir. Çünkü BMM’nin açılışı, saltanat ve hilafetin konumlarının sorgulanmasına neden olmuştur. Mutlak biçimde millete ait olan egemenlik ilkesinin padişahlık ve hilafet kurumlarıyla bağdaşmaması ileride yapılacak olan hukuk inkılabının en önemli basamağını teşkil etmiştir. 1921 Anayasası’nda hâkimiyetin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ifade edilmiştir. Yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin halk adına TBMM tarafından kullanılacağı ve “Türkiye Devleti’nin TBMM tarafından idare olunduğu” belirtilmiştir. Böylece, egemenliğin Osmanlı hanedanından TBMM ye hukuken geçtiği ifade edilmiştir. 

Lozan Antlaşması’ndan önce saltanatın kaldırılması, egemenliğin millete geçmesi, Cumhuriyetin ilanıyla demokratik bir devlet sisteminin benimsenmesi ve hilafetin kaldırılarak teokratik yapıya son verilmesiyle hukuk inkılabının ön hazırlıkları tamamlanmıştır.  

 

1. Hukuk Alanında Yenilikler

Atatürk, Batılılaşmayı tüm ilkeleriyle birlikte sistemli kalkınma ve aydınlanmanın bir aracı olarak görmüştür. Bu nedenle diğer alanlarda olduğu gibi hukuk alanındaki çalışmalara da ayrı bir önem vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra ilk hukuki düzenlemeler “var olan hukuk düzeninin yenilenmesi” amacına yöneliktir. Bu nedenle 1923 yılında Adalet Bakanlığı yürürlükteki kanunların yenilenmesi amacıyla komisyonlar kurmuş, Batılı kanunlar incelenmiş ve ülkemizin ihtiyaçlarına uyarlanarak yeni kanunlar oluşturulmuştur. 

ATATÜRK DİYOR Kİ: 

“Hükûmet, memlekette yasayı egemen kılmak ve adaleti iyi dağıtmakla görevlidir. Bu itibarla adalet işi pek önemlidir. Bu sebeple adalet siyasetimizi de açıklamayı faydalı buluyorum. Adliye siyasetimizde izlenecek amaç, evvela halkı yormaksızın hızla, isabetle, güvenle adaleti dağıtmaktır. İkinci olarak toplumumuzun bütün dünya ile teması doğal ve zorunludur. Bunun için adalet düzeyimizi, bütün medeni toplumların adalet düzeyi derecesinde bulundurmak zorunluluğundayız. Bu hususları karşılamak için mevcut yasa ve usullerimizi, bu görüş noktalarından düzeltmekte ve yenilemekteyiz ve yenileyeceğiz (1922).”  Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C I, s. 217 (Derlenmiştir.).

 

2. Laik Hukuk Sistemine Geçiş

Cumhuriyet Döneminde yapılacak yeni kanunlarla tüm vatandaşların kanun önünde eşitliğinin sağlanması ve diğer inkılapların da güvence altına alınması amaçlanmıştır. Bu amaçla Avrupa ülkelerinin medeni kanunları incelendikten sonra İsviçre Medeni KanunuBorçlar Kanunu ile birlikte tercüme edilip düzenlenerek yürürlüğe girdi. 

Medeni Kanun’la evlenme, boşanma, miras gibi konularda var olan eşitsizlik giderilmiştir. Kişinin hak ve özgürlükleri güvence altına alınmış, kişinin devlete karşı olan ödevleri yeniden düzenlenmiştir. Ayrıca resmî nikâhla kurulan modern aile yapısı hedeflenmiştir. Kadın ve erkek bütün vatandaşlar medeni ülkelerin vatandaşlarıyla aynı haklara kavuşmuş, yeni mahkemeler ve barolar kurulmuştur. Cumhuriyet ile birlikte Türk kadını, ekonomik özgürlüğüne, siyasi haklarına pek çok Avrupa ülkesinden daha önce kavuşturularak demokratik katılım ve kanun önünde eşitlik sağlanmıştır. 

 

3. Anayasalarda Yasama, Yürütme ve Yargı

Cumhuriyet ilan edildiğinde 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yürürlükte bulunuyordu. Bu kanun, TBMM’nin varlığını yasal hâle getirmek ve yeni devletin dayandığı temel ilkeleri belirlemek amacı ile ilan edilmişti. 23 maddelik kısa bir kanun olan Teşkilatı Esasiye, Osmanlıdan devralınan kanunuesasiyi de yürürlükten kaldırmamıştı. 
anayasalarda-yürütme-yargı
Cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılmasından sonra yeni devletin ihtiyaçlarını karşılayacak bir anayasanın yapılması gerekmiştir. Bu sebeple 20 Nisan 1924’te Cumhuriyet Döneminin ilk anayasası kabul edildi. 1924 Anayasası, kanunuesasiyi yürürlükten kaldırmıştır.  

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir