II. ÜNİTE: TÜRKLERDE TOPLUM YAPISI

Ana Sayfa » 11.SINIF TARİH » II. ÜNİTE: TÜRKLERDE TOPLUM YAPISI
Sitemize 18 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 13.408 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

II. ÜNİTE: TÜRKLERDE TOPLUM YAPISI 

A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE TOPLUM YAPISI

TÜRKLERİN YAŞADIĞI BÖLGE

Ülkede şartlar çetin ve acımasızdı. Ancak tabiat yasalarına uyanlar sağ kalabilirdi. Çünkü bu bölge, yükseltisi 1200-1400 metre arasında değişen bir yayladır. Büyük çöküntüler ve yüksekliklerden oluşan bu arazide Altay Dağlarının yüksekliği 4600 metreden fazladır. Ötüken’in bulunduğu Hangay Dağlarının yüksekliği 4000, Tannu Ola Sıradağlarının ise 3000 metreye yakındır. Bölge çok az yağış almaktadır. Çungarya’da, Gobi Çölü’nde yağışlar yılda 100 milimetreden azdır ve yüksek yerler dışında hiçbir yerde yılda 200 milimetreyi geçmez. Kışı soğuk ve şiddetlidir. Sıcaklık -50 dereceye kadar düşer, o zaman da akarsular ve göller donar, ayrıca her şey ince bir kar tabakası altında kaybolur. Yazın hava birden çok sıcak olabilir ama kötü geçen bazı yıllarda güneş toprağı yeterince ısıtamaz ve fırtınalar görülür. Sık ladin, çam, köknar ormanlarıyla kaplı yüksekliklerin eteklerinde çayırlar vardır. Çukur yerlerdeyse ağaçlıklı otlaklara rastlanır ve zayıf çalılıklar yavaş yavaş çöle dönüşür. 

Jean-Paul ROUX, Türklerin Tarihi, s. 118 (Özetlenmiştir.).

Türkler içinde yaşadıkları tabiat şartlarına uygun “atlı göçebe” (konargöçer) hayat tarzını benimsemişlerdi. Yaşanılan coğrafya toplumun karakterinin şekillenmesinde oldukça etkili olmuş, “sert, mücadeleci, bağımsız yaşama” karakteristik özellik hâlini almıştır.

Eski Türk topluluklarının göçebelikleri, amaçsız gezgincilik arzusundan değil, sürülerine daima taze ot ve su bulmak içindi. Hayatları kışlak ve yaylak arasında düzenli gidip gelme şeklindeydi. Türkler ilkbaharda yaylaların bulunduğu kuzeye ve yükseklere çıkıyorlardı. Her boyun veya oymağın belirli yaylası ve otlağı vardı. Boy beyinin emri ile başlayan göç, çift hörgüçlü develer veya dört tekerlekli, üstü kapalı ve öküzlerle çekilen arabalarla (kağnı) yapılmaktaydı. Yaylalara göçerken güzel elbiseler giyilir, neşeli şarkılar söylenirdi. Günümüzde Karadeniz yaylalarına yapılan göçler benzer özellikler taşımaktadır.

 

1. Toplumsal Yapı

ORUN VE ÜLÜŞ

Oğuz boylarının ananesine göre toplantılarda her boyun oturacak yeri (orunmevki), “damga”sı, “ongun”u ve hatta ziyafet için kesilecek hayvanın etinden alacak payları (ülüş) da “Gün Han” tarafından tayin edilmişti. Altın çadırda en şerefli yerde (törde) Gün Han oturmuştur. Milletin en meşhur olanları, bütün kavmin ittifakı üzere koyunun başını, sağrısını Gün Han’a takdim ettiler ve dediler ki: Kim han olursa bu onun “ülüş”üdür. Kapı yanında Irkıl-Hoca oturmuştu; ona koyunun döşünü takdim ettiler, kim vezir olursa bu onun hakkıdır.” Sağ taraftaki birinci çadıra Gün Han’ın büyük oğlu Kayı’yı oturttular. Ona sağ ayağın uyluk kemiğini verdiler; “Bayat” et doğradı; “Sorki” atlara baktı. Ikinci çadıra “Alka-Evli”yi oturttular. Ona ön sağ ayak kemiğini verdiler. “Kara-Evli” doğradı, “Lale” atlara baktı. Üçüncü çadıra “Ay Han”ın büyük oğlu “Yazır”ı oturttular. Ona sağ tarafın kalça kemiğini verdiler. “Yazır” doğradı, “Komi” atlara baktı. Dördüncü çadıra “Dodurga” oturdu. “Döker” et doğradı, “Mürdeşöy” atlara baktı. Beşinci çadıra “Yıldız Han”ın oğlu “Avşar” oturdu. Ona but kemiğini verdiler. “Kızık” doğradı, “Turumcu” atlara baktı. Altıncı çadıra “Bekder” oturdu. Ona sağ taraftaki kürek kemiğini verdiler. “Karkın” doğradı, “Karaşık” atlara baktı. (Sol taraf da sağ tarafa benzer şekilde düzenlenmişti). Prof. Dr. Abdülkadir INAN, “Orun ve Ülüş Meselesi”, Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 38-39 (Derlenmiştir.).

 

Türk devletlerinde kağanın sarayında, kurultayda ve ziyafetlerde her boyun oturacağı yer “orun” ve kesilen hayvanın etinden alacakları pay “ülüş”olarak belirlenmişti. Sosyal bir kurum hâline gelen bu kurallar zamanla Türk devlet teşkilatının değişmez prensipleri oldu. Bu kurallar günümüzde Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde de uygulanmaktadır.

Türk toplumsal yaşayışını düzenleyen töre (kurallar), toplumda hâkim ve geçerli olan tek değerdi. Türk toplumu töre sayesinde daima dinamik ve güçlü olmuş, devletler zaman zaman yıkılırken Türk toplumu daima varlığını koruyarak yeni devletler kurmuştur.

Türklerde birey, toplum ve devlet daima birbirleri ile sıkı bir ilişki içindeydi. Türk toplumunda bireyin devletten en önemli isteği adaletti. Devlet bunu sağlarken birey de devlete bağlı olmak, vergi vermek askerlik görevini yapmakla yükümlüydü. Yöneticilerle yönetilenler arasında karşılıklı görev ve sorumlulukların yer aldığı “tüz” adı verilen yazılı olmayan bir anlaşma mevcuttu.

İlk Türk devletlerinde toplumsal yapı; oğuş (aile), ailelerin birleşmesiyle urug (aileler birliği), urugların birleşmesiyle boy, boyların birleşmesi ile de budun oluşuyordu. 

türk-toplumsal-yapısı

 

a.İlk Türk Devletlerinde Aile (Oguş)

ATAERKİL AİLE 
Başlangıçta anne egemenliğine dayalı olan Çin ailesi sonradan pederşahi (babaerkil) sisteme geçmiştir. Geniş aile tipine sahip Çinlilerde düzen, mutlak yetkilere sahip baba tarafından sağlanmaktaydı. Çin’de doğan erkek çocuk pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı. Erkek çocuğun oyuncakları, kız çocuğun oyuncaklarından daha güzel olurdu. Kadın ise kocasının önünde fazla konuşamaz, kocası ve çocuklarıyla yemeğe oturamazdı. 

Türk sosyal hayatı, akrabalık bağları üzerine kurulmuştu. Toplumun çekirdeğini oluşturan ailede babanın yanında annenin de söz hakkı vardı. Başta ev olmak üzere ailenin bütün maddi varlığı, eşlerin ortak malı idi. İş bölümü anlayışının hâkim olduğu ailenin bütün faaliyetlerine erkekle birlikte katılan kadın ata binmekte, silah kullanmakta ve avcılık yapmaktaydı. İlk Türklerde babaya “kang” anneye ise “ög” denilirdi.

Eski Türk ailesi bugün olduğu gibi “küçük aile” yani “çekirdek aile” tipindeydi. Evlenen erkek çocuklara çadır ve bir miktar mal verilirdi. Ancak küçük oğul, evlendikten sonra babasının çadırında kalmakta ve onların ölümlerinden sonra da çadırın ve babasının kalan malının sahibi olmaktaydı. Kız çocukları evlenirken babasının yaptığı çeyiz nedeniyle daha sonra baba malından hak talep etmezdi.

Türklerde genellikle başka kabileden evlilik (exogamie) tercih edilmekteydi. Bu tür evlilikle akraba sayısı artırılarak karşılıklı olarak birbirlerine destek ve himaye sağlanırdı. Ayrıca akraba boylar arasındaki çatışmalar önlenerek iç barış sağlanıyordu. Türk toplumunda tek eşle evlilik (monogamie) yaygındı.

Türklerde evlilik, erkek ve kızın ortak iradesi ile ailelerinin karşılıklı rızasına bağlıydı. Evlenme; söz kesme, nişan ve düğün töreniyle tamamlanırdı. Kadının mülkiyetinde olmak üzere kız tarafı erkek evinden “kalıng” (kalın) alırdı. Eğne (yumuş) adı verilen gelinin çeyizi, günümüzde olduğu gibi eskiden de herkesin görmesi için düğünden önce kız evinde sonra da erkek evinde sergilenmekteydi. Kök Türkler düğünlerde “törün” (düğün yemeği) verirlerdi. Evlenen kıza “gelin”, erkeğe de “güvey” denilmekteydi. Evlilik, yapılan nikâh ile hukuki bir nitelik kazanmaktaydı.

Ailede eşler arasında sadakat esastı. Evli erkek ve kadın gayri meşru ilişkide bulunduğunda cezası ölümdü. Türk hukuk sisteminde eşlerin karşılıklı olarak sebep göstermek ve ispat etmek şartıyla boşanma hakları vardı.

Aile ve toplum arasında bir köprü görevini gören kadın sosyal sistemin ilerleyişine katkı sağlardı. Türk kadını sadece çocuğun topluma hazırlanmasında değil ailede sağlıklı bir iletişim ortamının kurulmasında da etkiliydi. Ayrıca ekonomik hayatta da yapıcı ve üreticiydi. 

Türk aile sisteminin ilkeleri, bütün kuruluşlara ve fertlerin davranışlarına yansımıştır. Eski Türk toplumunda devletin “baba” olarak kabul edilmesinde Türk ailesinin ana, baba ve evlat ilişkilerinin oldukça etkili olduğunu söyleyebiliriz. 

Eski Türk ailesinin meskeni; kağnılar, develer ve katırlar üzerinde bir yerden başka bir yere taşınabilen çadırlardan ibaretti. “Yurt” veya “keregü”olarak adlandırılan bu çadırların yanı sıra daimi nitelikli evler de bulunmaktaydı.  

 

Orta Asya Türklerinde Kadın

Hotan halkı çiftçilik, ipekçilik ve kenevircilikle uğraşır. Kadınlar şalvar, kürk giyer ve saçlarını örerler. Erkekler gibi ata binerler. Törenlerde hakan ve hatun beraber otururlar. Selamlaşmada kadınlar da erkekler gibi dizlerini yere kadar bükerler.

Diğer bir Orta Asya şehri olan Kaşgar halkı için de yine Çin kaynakları şu bilgiyi verir: “Müslüman olan Kaşgarlılar çok yumuşak huyludurlar, müzik ve oyundan hoşlanırlar. Toplum hayatında kadın ve erkekler hep beraberdirler. Kuça şehrinde ise kadın ve erkekler saçlarını keserler.” 
Prof. Dr. A. Afet İNAN, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, s. 34-35.

 

b.Urug (Aileler Birliği)

Türk toplumunda ailelerin birleşmesiyle urug oluşmaktaydı. Bu aileler genellikle birbirlerine yakın akrabalık bağları ile bağlıydı. Sosyal ve ekonomik bakımdan dayanışma, güvenlik ihtiyacı aileleri bir araya getirirdi. Urug ile ilgili kararlar aile reisleri tarafından alınır ve uygulanırdı.

 

c.Boy (Uruglar Birliği)

Urugların birleşmesiyle meydana gelen boyun başında bey unvanı ile anılan bir boy başkanı bulunmaktaydı. Bey, cesareti, mali kudreti, hizmeti, adaleti ve doğruluğuyla tanınmış aile reisleri ve urug reisleri arasından seçilmekteydi.

Boy başkanının görevi, boydaki iç dayanışmayı korumak, hak ve hukuku sağlamak, gerektiğinde boyunun çıkarlarını savunmaktı. Buna göre boy siyasi bir nitelik kazanmaktaydı. Her boy topluluğunun belli bir toprağı ve askerî gücü bulunurdu. Devlet teşkilatında görülen meclislerin küçük bir örneği boyda da vardı. Meclis üyeleri, aile ve urug reislerinden oluşmaktaydı. Bir siyasi birliğe katılan boya “ok” deniyordu.

Her boyun kendine ait kışlağı ve yaylağı vardı. Yaylak, bütün boyun ortak malı olduğu hâlde, kışlak yani kışlık konaklar, ferdin özel mülkü sayılıyordu. Her boyun kendisine özgü bir damgası (tamga) vardı. Boya mensup aileler ise sürüler hâlinde besledikleri hayvanlarını komşularının hayvanlarından ayırt edebilmek için onları işaretlemekteydiler.

 

Ç.Budun ( Millet)

Budun (millet) akraba boyların bir teşkilat etrafında toplanması ile meydana gelmekteydi. Başında “kağan, han, il-teber, yabgu, şad, erkin” gibi unvanlar taşıyan bir başkan bulunmaktaydı. Budun, devleti meydana getiren temel unsur olduğundan siyasi bir topluluk niteliğindeydi. Devlet, sadece tek bir “budun”dan meydana gelmiyordu. Aynı zamanda budun başkanı olan Türk hükümdarı, diğer bütün budunları aynı devlet çatısı altında toplamaya çalışmaktaydı. Budunların ve boyların iş birliği ile oluşan devlet; toprağı, halkı, töresi ile yurdu koruyan; milleti huzur ve barış içinde yaşatan siyasi bir kuruluştur.  

 

2. Yaşayış

Atlılar geniş çayırlığa dağılmışlar, dinleniyorlardı. Atından inmemiş olan İşbara Alp buyruklar veriyordu. Ortalık iyice kararınca o da atından inerek çerilerin yaktıkları ateşe doğru yürüdü.

Bu gece yüzbaşı sıkıntılıydı. Çerilerden birisi ona bir çamçak kımız sundu. Kımızı isteksizce içen İşbara Alp diğer bir erin sunduğu et kızartmasını almadı. Biraz ilerideki ağacın dibine giderek oturdu ve uzaklara baktı… Onbaşı Pars, İşbara Alp’in kılıç oyununda Tunga Tigin’e yenilmesi nedeniyle üzgün olabileceğini söyledi. Yamtar ise “Tunga Tigin’i kılıç oyununda kimse yenemez, onun için İşbara üzülmez.” dedi. Ayrıca “Yüzbaşı at yarışında ve ok atmada Tunga Tigin’e üstün geldi.” dedi.

İşbara Alp börkünü başından, sadağını sırtından çıkardı sıkıntısını gidermek istedi. Biraz sonra askerin toplanmasını emretti. Gece birdenbire karardı, ay görünmez oldu. Yüzbaşı “Ardımdan gelin.” diye haykırdı. Karşı dağın eteklerindeki sığınaklara ulaşabilmek için yüz atlı harekete geçti. Ancak rüzgâr ve yağmur onları engelledi. Akan sel karşısında kayalıklara tutunarak kendilerini kurtarmaya çalıştılar. Her şey normale döndüğünde yapılan sayımda ön üç er ve bir onbaşının öldüğü anlaşıldı.

Ertesi gün gelen haberci Çin’e akın yapılmayacağını Çuluk Kağan’ın zehirlenip uçmağa vardığını bildirdi ve Bağatur Şad’ın ordusuna katılma emrini getirdi. … Sonsuz bozkırda 86 atlı uçuyordu. Dakikalar geçtikçe atların hızı artıyor, kaşlar çatılıyordu. Atların yeleleri, çerilerin uzun kumral saçları havada dalgalanıyordu.
Hüseyin Nihal ATSIZ, Bozkurtların Ölümü, s. 9-20 (Özetlenmiştir.). 

At, Türklerin hayatında en önemli unsurlardan birisiydi. Atın ve koyunun etinden, sütünden, derisinden faydalandıklarından en çok bunları beslerlerdi.

Türkler, kışın korunaklı vadilerdeki kışlaklarda, yazın da otlakların yer aldığı yaylalarda yaşarlardı. Yaylaklarda çadır, kışlaklarda ise genellikle kerpiçten yapılan evler bulunurdu. Ancak ahşaptan evleri de vardı. Türkler temizliğe önem verdiklerinden evlerinde hamam da bulunurdu. Türklerde töre ile sosyal düzen ayrıntılarıyla planlanmıştı. Herkesin yeri, görevleri, düşman saldırısında nerede yer alacağı belliydi. Atın sürati sayesinde hızlı hareket etme, toplum hayatında davranış hâline gelmişti. Türklerin yaşadıkları bu hayat, mücadele kabiliyetlerini de arttırmaktaydı. 

Türkler, yerleşik hayata Uygurlar zamanında geçmişler ve şehirler kurmaya başlamışlardı. Evlerini genellikle kerpiçten inşa eden Uygurlar temel yaşam biçimlerini özünde devam ettirerek değişim ve süreklilik ilkesine uymuşlardı. Türklerin Hunlardan beri bayram ve festival türünden birçok tören ve etkinlikleri vardı. Hunlar ve Kök Türkler beşinci ayda topluca büyük bir bayram yapmaktaydılar. Aynı bayram ve festivaller Uygur Türklerinde 9 Martta yapılmaktaydı. Bu törenlerde “Gök Tanrı” ve kutsal sayılan “yer” için atların kurban edilmesinin ardından bayramın yarışma ve eğlence kısmına geçiliyordu. Bu kısımda Türklerin en çok sevdikleri spor olan at yarışları yapılıyordu. At yarışları sekizinci ayda bir kere daha tekrarlanmaktaydı. 

Eski Türk toplumunda “yardımlaşma ve yarışma” iç içeydi. Yardımlaşma, toplumu daima birlik ve dayanışma içinde tutuyor yarışma ise rekabet ortamı oluşturarak toplumun bütünüyle ilerlemesini sağlıyordu. Her ikisi de birleşince ortaya daima canlı, hareketli, dinamik ve güçlü bir toplum çıkıyordu.

At ve koyun etinden yapılan çeşitli kebaplar Türklerin en sevilen yiyecekleri arasındaydı. Ayrıca konserve et, süt, peynir ve yoğurt da çok tüketilmekteydi. Türkler, çeşitli hamur işlerini de biliyor bunları da yapıyorlardı. Kısrak sütünün mayalanması ile elde edilen kımız en önemli içecekti.

Türklerin giydikleri elbiseler genellikle ipek, pamuk, deve tüyü ve yünden imal edilen kumaşlardan yapılırdı. Kışlık giysiler ve başa giyilen “börk” hayvan kürklerinden yapılmaktaydı. Türk erkekleri genellikle uzun saçlı ve bıyıklıydı.

Türklerin hayat tarzlarına çok uygun olan pantolon ve ceketleri vardı. Kaftan, çizme ve kemer bu kıyafeti tamamlardı. Türklerin bu askerî kıyafeti Avrupa’da ve Bizans’ta askerlere giydirilmiş, böylece bütün dünyaya yayılmıştı. Kemer, kemer tokası ve düğmeyi ilk kullananlar arasında Türkler de vardı. Romalılar, keten gömlek giymeyi Türklerden öğrenmişlerdi. Çiçekli Uygur kumaşları çok meşhurdu. Türklerde kara renkli kumaştan yapılan elbiseler yas tutarken giyilirdi. Ak renkli kumaş ise uğur sayılırdı. 

Toplumda yaz aylarında günlük işlerin dışında sosyal, kültürel etkinlikler de düzenlenmekteydi. Genellikle ok atma ve at yarışlarının düzenlendiği faaliyetlerde aynı zamanda güreş tutulmakta, çeşitli oyunlar oynanmaktaydı. Bunların dışında cirit, çevgan, kılıç ve tepik diğer sporlardandı. Günümüzde de Türk dünyasında cirit, güreş, okçuluk ve binicilik sporları yapılmaktadır.

 

VI. YÜZYIL ÇIN KAYNAKLARINDA UYGURLAR

“Uygurlar sayı bakımından çok değillerdi. Fakat disiplinleri ve cezaları çok şiddetli kendileri de çok cesur idiler. Yüksek tekerlekli arabaları vardı. Göçlerde ve harplerde bu arabalarına çok güveniyorlardı. Ata binmede ve ok atmadaki maharetleri fevkalade idi. Hayatlarını çoğu zaman akın yapmakla devam ettirirlerdi. Çünkü toprakları çok verimsizdi. Selenga, Orhun ve Tola nehirlerinin kıyılarında oturan bu oymakların atları çok azdı. Fakat koyun ve sığırları pek çoktu. Köktürk Devleti kurulunca bu oymaklar devletin hâkimiyetini tanıdılar ve kendilerine, Baykal Gölü’nün güneyindeki bozkırlar verildi.” Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 85-86 (Özetlenmiştir.).

 

UYGURLARIN YAŞAYIŞI

Şehirde yapılar, kuleler, bahçeler çoktur. Uygurlar anlayışlı, doğru sözlü ve namuslu insanlardır. Altın, gümüş ve bakır eşya yapmakta gayet beceriklidirler. Uygur topraklarında yalnız buğday değil hububat da yetişir.

Garip şey, en fakir insanlar bile etle beslenirler. Kibarları at eti yerlerse de halk; koyun, ördek ve kaz etiyle de yetinir. Uygur erkekleri ata binmeye ve okçuluğa bayılırlar, kadınlar ruganlı başlık giyerler. Uzunca bir geziye çıktıklarında yanlarında musiki aletleri götürürler. Şehirde tahminen elli kadar Budist tapınağı bulunmakta ve bunların ne zaman yapıldıkları üzerlerindeki yazıtlarda görülmektedir. Manastırlarda yığınlarla Budist kitap muhafaza edilmektedir. L. LIGETI, çev.: Sadrettin KARATAY, Bilinmeyen Iç Asya, s. 248.

uygurevi

3. Dinî Hayat

TÜRKLERDE CENAZE TÖRENLERİ

Ölüm, Türklerde “uça barmak”, yani uçarak gitme şeklinde ifade edilir. Ruhun uçarak Tanrı katına ulaştığına inanılırdı. Kök Türklere göre, insan ölümlü türemişti. Bu anlayışa göre insan ölümlü, Tanrı ölümsüzdür. Bu dönemde cenaze “eşük” denilen kefen ile toprağa verilirdi.
Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 307. 

ORHUN KİTABELERİ’NDEN
Kültigin vadesi gelince “kerkek buldı” öldü. Kişioğlu ölmek için yaratılmıştır. IX. Asır Kök Türkçe Irık Bitig’den Kara-yol (Kanun-hak)Tanrı’nındır. Kırılanları birleştirir. Yırtılanları birbirine ular… İnsan Tanrı’ya yalvarır, Tanrı isterse verir.
Prof. Dr. Ibrahim KAFESOĞLU, Türk Millî Kültürü, s. 309. 

Eski Türk topluluklarının dinî inanışlarına göre, Gök Tanrı tek yaratıcı olarak görülmekte ve din sisteminin merkezinde yer almaktaydı. Türk toplumlarında kendisine kurban sunulan varlıkların başında ve hepsinin üstünde Gök Tanrı vardır. Ayrıca yıldız, ay ve güneş bu dönemde önemli bir yere sahipti. Gök Tanrı inancına göre; Tanrı tektir ve en yüce varlıktır. Sonsuz bir hayata sahip ezeli ve ebedi olan Tanrı, kâinatın yaratıcısı ve hâkimidir. Ahiret inancı olan bu inanç sisteminde iyi insanların “uçmag”a (cennete), kötülerin ise “tamu”ya (cehenneme) gideceklerine inanılırdı. Toplumsal yapıda özel bir statüsü olmayan din adamlarına “kam” adı verilmekteydi. 

TÜRK INANIŞLARI
Türk hükümdarları ve kahramanları öldükleri zaman mezarlarının başına hayatta iken savaşıp öldürdükleri tanınmış kişilerin sayısı kadar insan biçiminde yontulmuş taş (balbal) dikilirdi. Kök Türkler beşinci ayın ikinci yarısında Gök Tanrı’ya ve atalara kurtata mağarasının önünde kurbanlar takdim ederlerdi.
Hunlar, Kök Türkler, Uygurlar ve Oğuzlar ölünün hatırasına “yuğ” törenleri düzenlerlerdi.
Prof. Dr. Ibrahim KAFESOĞLU, “Eski Türk Dini”, Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 294 (Derlenmiştir.). 

Eski Türkler tabiatta birtakım gizli kuvvetlerin varlığına da inanıyorlardı. Dağ, tepe, kaya, ırmak, su, ağaç, orman, demir, gök gürültüsü, şimşek gibi unsurlar kutsal varlıklar olarak tasavvur edilmiş ancak bu varlıklar put hâline getirilmemişti. Türkler gök, güneş, ay, yer-su için kurban keserlerdi.

Toplumda ölen kişilere ve atalara ait hatıralar kutsal sayılırdı. Ataların ruhlarının kendilerini koruduğuna inanılır, onlar için kutsal mağaralar önünde kurban kesilirdi. Atalara ve onların mezarlarına yapılan saldırılar savaş nedeni olabilirdi.

Türkler arasında Gök Tanrı inancından başka dinler de kabul görmüştü. Uygurlar, Budizm ve Maniheizm inançlarını benimsedi. Macarlar, Bulgarlar, Kumanlar ve Peçenekler ise Hristiyanlığı kabul ettiler. Hazarlarda ise Musevilik, Hristiyanlık ve islamiyet kabul edilen dinlerdendi. Ancak bu dinlerin yayıldığı dönemlerde bile Türkler eski inançlarını kaybetmemişlerdi. Örneğin Mani dini et yemeyi yasak etmişti. Fakat bu dinin en kuvvetli savunucusu durumunda olan Uygurlar, et yemeye devam etmişlerdir. 

DINÎ MÜSAMAHA
Avarlar, düşmanlarının kutsal günlerine saygı gösterirlerdi. Bizans kaynaklarına göre Avarların kutsal günleri ve bayramları, zaman zaman büyük şenliklerle kutlanıyordu. Kendileri Hristiyan değildi. Fakat Bayan-Kağan 600 senesinde, Dalmaçya’da bir şehri kuşatırken şehirdeki halk, aç ve susuz kalmış ve bunun için de dinî yortularını kutlayamamışlardı. Bayan- Kağan bunu duyunca şehre hemen arabalarla yiyecekler göndermiş ve yortunun sonuna kadar, Hristiyanların bayramlarını kutlamalarına müsaade etmişti. Bizans kaynakları Avarları bir barbar kavim olarak göstermelerine rağmen, bu olayı anlatarak onların insanlık taraflarını da övmekten kendilerini alamamışlardı.
Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 73-74 (Özetlenmiştir.).

 

 

B. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE SOSYAL YAPI

Türkler ve din

“Karakterlerine uymayan farklı inançları benimseyen bazı Türk boyları yalnız eski düşünce ve anlayış tarzlarını değil millî kimliklerini de kaybederek Türklükten uzaklaşmışlardır. Tabgaçların Budizm’i kabul etmeleri Çin kültürünü benimsemeleri ile sonuçlanmıştır. Balkanlarda siyasi alanda etkili olan Uzlar, Kumanlar ve Peçenekler Hristiyan halk arasında kaybolup gittiler. Yöneticiler tarafından Museviliğin benimsendiği Hazarlar da benzer bir akibete uğramışlardır. Budist ve Maniheist Uygurlar kısa zamanda dağılmış Avrupa’ya giden Avarlardan ve Hunlardan eser kalmamıştır. Hristiyanlığı benimseyen Macarlar ve Bulgarlar ise Avrupa’da Osmanlılara karşı uzun süre rakip oldular.” 

“Türklerin kabul ettikleri dinler arasında sadece İslamiyet olumsuz etkiye neden olmamış, aksine milletimize çok daha büyük hamleler yapma imkânını sağlamıştır. İslamiyet diğer dinlerin aksine Türklerin manevi cephesini yenilemiş ve tamamlamıştır. İslamiyet’in insani ve ahlaki değerlerinin yanında herkesi çalışmaya, faaliyete, icabında cihada yani bedeni fedakârlığa teşvik etmesi mücadeleci ve hareketli Türklerin ruhuna hitap etmiştir. Türklerin içinde bulunduğu bu manevi ortamda Karahanlılar, Selçuklular, Osmanlı Devleti vd. doğmuş, gelişmiş ve yaşamıştır.” 
Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU, Türkler ve Medeniyet, s. 66-67 (Özetlenmiştir.).

 

Talas Savaşı’ndan sonra Türkler arasında yayılmaya başlayan İslam dini Türk kültürünü etkilemeye başladı. Özünde kendini koruyan Türk bozkır kültürüyle İslam kültürünün kaynaşma süreci, Karahanlı Devleti Döneminde başladı. Karahanlılar Türk-İslam toplumunun oluşturulmasında köprü görevi gördü. Gazneliler ve Büyük Selçuklu Devleti farklı etnik toplulukların bulunduğu bölgede kurulup genişlediğinden bütün siyasi, iktisadi ve dinî faaliyetlerini bu toplumların özelliklerini dikkate alarak yerine getirmişti. Aynı zamanda Türk ve yerli Müslüman halkın istek ve ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran Büyük Selçuklu Devleti toplumlar arası kaynaşmayı gerçekleştirerek Türk-İslam toplumunu meydana getirmeyi başarmıştı. 

X. yüzyılın ilk yarısında Oğuz Türkleri Hazar Denizi’nden başlayarak Maveraünnehir’i içine alan bölgede yaşıyorlardı. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızla İslamlaşmaya başlayan bölgede eski Türk toplum yaşantısının özellikleri hâlâ devam ediyordu. Büyük Selçuklu Devleti’nin merkezî ve güçlü bir devlet olarak kurulmasıyla toplum yapısı büyük ölçüde değişti. Selçuklular zamanında toplum, yönetenler (hanedan ve idareciler) ve yönetilenler (halk) olmak üzere iki bölümden oluşmaktaydı.

 

1. Yönetenler

Hanedan üyeleri, asker, vali ve din adamları yönetici sınıfı oluşturmaktaydı. Toplum yapısının en üstünde yer alan sultanın toplumsal konumu, idarecilere ve halka karşı sorumluluk ve görevlerini yerine getirmesine bağlıydı. Görevi ihmal, adaletten ayrılma ve toplum refahını sağlayamama iktidarı kaybetmek için önemli sebeplerdi. 

İlk Müslüman Türk devletlerinde idareciler genelde Türk’tü. Halk ise farklı ırk ve boylardan meydana gelmekteydi. Karahanlı Devleti’nde toplum tamamen Türk’tü. Gaznelilerde Gurlular, Hindular gibi farklı unsurlar da yer almaktaydı. Büyük Selçuklu Devleti’nde devleti kuran Türklerin yanı sıra İranlı ve Arap unsurlar yer alırken Tolunoğulları, İhşidiler ve Memluklularda ise halkın büyük çoğunluğunu Arap, Rum, Berberi, Mısırlı vb. Türk olmayan unsurlar oluşturmaktaydı.

 

2. Yönetilenler (Halk)

Türk-İslam devletlerinde yönetilen halk; ilk Türk devletlerinde olduğu gibi aile, ailelerin birleşmesiyle boy ve boyların birleşmesiyle bodun şeklinde teşkilatlanmaktaydı. Bu dönemde devlet, toplumu Müslüman ve gayrimüslim şeklinde kabul ederek hukuki düzenlemeleri bu çerçevede yapmaktaydı. 

a.Aile 

TÜRK-ISLAM DEVLETLERI DÖNEMINDE EVLENME

XI. yüzyılda Türkler arasındaki evlenmelerde genellikle “arkuçı” veya “savcı” adı verilen aracılar vardı. Görücü usulü ile ya da gençlerin birbirlerini görüp beğenmeleri sonucunda, erkek tarafı kızı isteme işini gerçekleştiriyordu. Dünürler arasında iki gencin evlenmesi kararı Türkçe “Aldum.” ve “Virdüm.” kelimeleri ile ifade ediliyordu. “Aldum.” kelimesini dünür söylüyor, bununla nikâhın yapılmasını vaat etmiş oluyordu. “Virdüm.” kelimesini ise kızın büyükleri söylüyor, bununla bu vaade bağlı kalacaklarını bildiriyorlardı.

Daha sonra damat adayının ailesi (babası ve annesi), kız tarafına bir at veriyordu. Buna “başlık” deniliyordu ki kızı yetiştiren babanın hakkı demekti. Yine kızın annesine süt hakkı olarak “südlük” denilen bir elbise verilirdi. Erkek tarafı ayrıca kızın kardeşine “ağırlık”, kız kardeşlerine ve kendisine ise “yandış” adı verilen elbiseler verirdi. Evlenme sırasında düğün yapmak zorunluluğu vardı. Düğünde “küden” adı verilen düğün yemeği ikram ediliyordu. Hükümdarlar ise düğünlerde ve bayramlarda otuz arşın uzunluğunda “kençliyü” adı verilen bir sofra hazırlatıyorlardı. Bu sofra, Türk âdeti gereğince yemekten sonra davetliler tarafından yağma ediliyordu. 

Prof. Dr. M. Altay KÖYMEN, Alp Arslan ve Zamanı, C 2, s. 308 (Özetlenmiştir.).


Türk-İslam toplumunda genellikle tek eşlilik hâkimdi. Evlenmenin Türk aile ve toplum hayatında büyük bir yeri vardı. Samimilik ve açıklık Türk evlenme sisteminin başlıca özelliğini teşkil etmekteydi. Bu özellik hem oğula hem kıza eş seçerken de geçerliydi.

Selçuklular devrinde aile bugün olduğu gibi ana, baba ve çocuklardan oluşurdu. Baba sağ bulunduğu müddetçe ailede ayrılma söz konusu değildi. Hatta baba, torun sahibi olduğunda da aile bütünlüğü muhafaza edilmekteydi. 

 

DEDE KORKUT HIKAYELERI’NDEN

Beri gelsene, başım bahtı, evim tahtı!
Evden çıkıp yürüyende selvi boylum,
Topuğuna sarmaşanda kara saçlım,
Kurulu yaya benzer çatma kaşlım,
Güz elmasına benzer al yanaklım,
Kadınım, direğim, marifetlim.
 

RADLOFF ANLATIYOR

“Altaylılarda kadın ve erkek arasındaki konuşma ve görüşme tamamıyla serbesttir. Kadınlar erkeklerle konuşurken hiçbir zaman yüzlerini örtmeyi düşünmezler. Bu sırada terbiyesizlik sayılabilecek hiçbir şaka veya takıntıya rastlamadım.”

Toplumda aile pederşahi (babaerkil) olmasına rağmen Türk aile yapısında annenin de nüfuz ve ağırlığı bulunmaktaydı. Sosyal hayatta etkin rol alan kadın ailede alınan kararlara da katılırdı. Aile içi iletişimde saygı ve sevgi esastı. Bu sayede toplumun temel yapı taşı olan aile, sağlam olarak ayakta kalmaktaydı. 

 

IBNI BATUTA SEYAHATNAMESI’NDEN

Kırım’dan ayrılırken Bey’in zevcesini görme fırsatını elde ettim. Baştan aşağı mavi ağır kumaşlarla kaplı, pencere ve kapıları açık bulunan arabasına binmişti. Hatun konağın koridorlarında azametle ilerledi ve en sonunda Bey’in huzuruna geldi. Bey de ayağa kalkıp onu karşıladı ve yanına oturttu. Ardından yemek hazırlandı ve beraberce yediler. Bey, zevcesine bir kat elbise takdim ettikten sonra, hatunu yanından ayrıldı.

Esnaf ve satıcıların zevcelerine gelince bir tanesi atların çektiği bir arabaya binmişti. Başında, ön tarafında tavus tüyünden bir sorgucu bulunan, mücevherlerle donatılmış bir hotoz (bağtak) vardı. Hatunun arabasının pencereleri açıktı, ayrıca yüzü de örtülmemişti. Aynı şekilde hareket eden bir başka kadın daha gördüm. Hizmetkârlarıyla birlikte pazara süt ve yoğurt getirip satar, karşılığında da güzel kokular satın alırdı. Burada kadınlar genellikle kocalarıyla birlikte gezerler. Erkeğin hürmetini gören, onu âdeta kadının hizmetkârlarından biri zanneder. Ibni Batuta, Büyük Dünya Seyahatnamesi, s. 246.

 

Avam Ile Ilişkiler

Avam halkın tabiatı tamamen ayrıdır; onun bilgisi, aklı ve tavrı da tabiatı gibidir. Onlara karşı iyi muamelede bulun.

Âlimler Ile Ilişkiler

Diğer bir zümre de âlimlerdir, onların ilmi halkın yolunu aydınlatır. Onları pek çok sev ve onlardan hürmetle bahset; çok veya az onların bilgilerini öğren.

Çiftçiler Ile Ilişkiler

Başka bir zümre de çiftçilerdir; bunlar da lüzumlu insanlardır. Sen bunlar ile de temas et, ilişki kur ve böylece boğazın hususunda endişesiz yaşa.

Satıcılar Ile Ilişkiler

Bundan sonra gelenler satıcılardır; bunlar ticaret yaparak hayatlarını devam ettirirler. Hayatlarını kazanmak için dünyayı dolaşırlar.

Hayvan Yetiştirenler Ile Ilişkiler

Bundan sonra hayvan yetiştirenler gelir; hayvan sürülerinin başında bunlar bulunurlar. Bunlar doğru ve dürüst insanlardır, hiç bir gizli-kapaklı tarafları yoktur ve kimseye de yük olmazlar.

Zanaatkârlar Ile Ilişkiler

Başka bir zümre de bu zanaat erbabıdır; kendi hayatlarını kazanmak için, zanaat ile meşgul olurlar. Bunlar da sana lüzumlu insanlardır; ey yiğit, onları kendine yakın tut, faydaları dokunur.

Yusuf Has Hacib, çev.: Reşit Rahmeti ARAT, Kutadgu Bilig, s. 312-324 (Derlenmiştir.).

b.Hoşgörü Toplumu 

Türk şehirlerinde askerler ve din adamları çoğunluktaydı. Devlet adamları din ve bilim adamlarına hürmet göstermekte ve destek olmaktaydı. Şehirlerde Türkler tarafından çok sayıda medresenin kurulması birçok din âlimi ve sufinin yetişmesini sağlamıştı. Türkler arasında yayılma eğilimi gösteren sufilik aynı zamanda, bir meslek kuruluşu gibiydi. Sufilerin çok az bir kısmı tecrit hayatı yaşarken önemli bir kısmı esnaflık yapıyor ve teşkilatlı bir şekilde ticaret ile meşgul oluyordu. Bunların içinde ilk Türk mutasavvıfı olan Ahmet Yesevi’ye göre “Kemale erebilmek için inanmayanlar dâhil hiçbir insanı incitmemek gerekir.” Yesevi’de kendini aşmak ve hoşgörü temel esastı. Mevlana ise insanlara hoşgörü, neşe ve umut telkin ediyordu. Onun fikir ve düşünceleri etrafında bilginler devlet adamları, halk ve gayrimüslimler toplanıyorlardı. Yunus Emre; bütün insanlar, hatta bütün canlı ve cansızlar, Tanrı’nın yaratığı ve mazharı oldukları için “Yaratılanı yaratandan ötürü hoş görme.” felsefesi ile soy, din, millet, renk, mevki ve refah farkı gözetmeksizin insanları sevmek gerektiğini söylemekteydi. Her üç mutasavvıfın ortak felsefesi; insanlar arasında hiçbir farkın gözetilmemesi, hoşgörü ve sevgidir. Bu mutasavvıflar, toplumun daha hızlı bir şekilde İslamlaşmasını sağlamışlardı.

Çeşitli ırk ve dinlerin bulunduğu Türk-İslam devletlerinde toplumsal ilişkilerin şekillenmesinde İslam hukuku belirleyiciydi. Dolayısıyla fertlerin toplum içerisindeki tutum ve davranışları ile giyim ve kuşamları da bu çerçevede ele alınmaktaydı. Müslümanların giyimleri ve dış görünüşleri Hristiyan ve Musevilerden farklıydı. Türklerin, Arapların, Hinduların ve diğer etnik grupların giyim kuşamları da birbirlerinden kolaylıkla ayrılabilmekteydi. Ancak temelde Müslüman ve gayrimüslim kıyafetlerindeki farklılık en belirgin olandı. 
amasya-darüşşifa
Türk toplumu eski inancının etkisiyle farklı din ve mezheplere karşı olan hoşgörüsünü devam ettirmişti. Türk-İslam şehirlerinde gayrimüslimler kültürel ve dinî yönden her türlü özgürlüğe sahipti. Türkler hâkimiyetleri altında yaşayan çeşitli mezhep ve fırkalara ayrılan Müslümanlara da herhangi bir müdahalede bulunmamışlardı. 

 

 

MESUDI’NIN YAZDIKLARINDAN

Hazarların eskiden başkentleri Semender şehri idi. Daha sonra merkez olan Itil şehri halkını Müslümanlar, Hristiyanlar, Museviler ve putperestler oluşturmaktaydı. Hakan, saray halkı ve Hazar asıllı olanlar Musevi idiler. Hazar ülkesinde yedi büyük hâkim bulunuyor. Bunlardan ikisi Müslüman, ikisi Musevi, ikisi Hristiyan ve biri de

Türklerdendi. Önemli bir hadise meydana geldiğinde ve kendi hâkimleri karar veremedikleri takdirde Müslüman kadılarına başvuruyorlar ve onun verdiği hükmü kabul ediyorlardı.

Prof. Dr. Hakkı Dursun YILDIZ, “Hazarlarda Insani Değerler ve Hukuk”, Türklerde Insani Değerler ve Insan Hakları, s. 156-157 (Derlenmiştir.).

 

 

YUNUS EMRE’DEN

Ben gelmedim dava için,
Benim işim sevi için.
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim.
Yılmaz ELMAS, Yunus Emre, s. 30.
 

MEVLANA’DAN

Yine de gel… Yine de gel! Ne olursan ol, yine de gel!
Hristiyan, Mecûsî, putperest olsan yine de gel…
Bu bizim dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş bile olsan yine gel…
Ahmet KABAKLI, Türk Edebiyatı, C II, s. 284.
 

AHMET YESEVI’DEN

Garip, fakir, yetimleri kıl sen
Parçalayıp aziz canın eyle kurban
Yiyecek bulsan canın ile kıl sen ihsan
Sünnet imiş, kâfir de olsa, incitme sen;
Hüda, bizardır katı yürekli gönül incitenden
Allah şahit, öyle kula hazırdır siccin.
Ibrahim HAKKULOV, Ahmet Yesevi (Hikmetler), s. 56-57.

Türklerin İslamlaşma sürecinin başlangıç dönemlerinde âdet, anane ve dinî inançlarda eski Türk toplumunun izleri tamamen silinmemişti. Sonraki dönemlerde tarikatların kurulmasıyla hızla İslamlaşma görüldü. Türklerin hâkim olduğu coğrafyada doğup gelişen Kadirilik, Kübrevilik, Ekberilik ve Yesevilik en çok müridi olan tarikatlardı. Bu tarikatlar sayesinde Türkler adeta kendi sosyal yapılarına ve anlayışlarına uygun bir din düşüncesi geliştirmişlerdi. 

c.Sosyal Yardımlaşma 

SOSYAL VE IKTISADI REFAH

Türk-İslam toplumlarında “servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılma” politikası izleniyordu. Halkın temel ihtiyaçlarının karşılanması bir görev sayıldığı için özellikle vakıflar vasıtasıyla sosyal refahı arttırmaya yönelik birçok yatırım yapılmaktaydı. Sağlık ve sosyal yardım kurumları, hastaneler (bimaristan, darüşşifa) ve hamamlar çok ileri ve yaygındı. Koruyucu hekimliğe çok önem veriliyordu. Anadolu’da bugün hâlâ kullanılabilen bu hastanelerin en eskisi Gevher Nesibe Darüşşifa’sıdır. Anadolu’da özellikle tedavi amacıyla kullanılan 300 kadar kaplıca da vardı. Bunlardan başka yetim mektepleri, aciz yurtları, kütüphaneler, zaviyeler, misafirhaneler, imaretler, medreseler ve kervansaraylar da bulunmaktaydı. 

Prof. Dr. Ahmet TABAKOĞLU, Türk Iktisat Tarihi, s. 96-97 (Özetlenmiştir.).

Türk-İslam devletlerinde vakıflar aracılığı ile birçok sosyal yardımlaşma kurumu yapılmıştı. Yolcuların özellikle tüccar kafilelerinin yolculukları emniyet içinde gerçekleştirebilmeleri için kervansaraylar kurulmuştu. Selçuklular sağlık hizmetlerine büyük önem vermişler hemen her şehirde darüşşifa, darülâfiye ve bimaristan gibi adlarla hastaneler inşa etmişlerdi. Vakıflarla idare edilen bu kuruluşlar Selçuklu yardım kuruluşları arasında önemli bir yere sahipti. Bu kurumlarda hastalar ücretsiz olarak uzman hekimler tarafından tedavi edilip eczanelerde hazırlanan ilaçlar da ücretsiz olarak dağıtılmaktaydı. Kervansaraylarda konakladıkları sırada hastalananlar da tedavi edilmekteydi. Selçuklular zamanında oluşturulan “Ahi” teşkilatları sosyal yardımlaşmada önemli bir yer tutmaktaydı.

Selçuklu hâkimiyetinde Türkler arasında yardımlaşma sosyal hayatın ayrılmaz bir unsuruydu. Köylerde gündelik hayat, genelde tarım faaliyetleri ile şekillenmişti. İmece sosyal hayatta hemen her alanda uygulanmaktaydı. Nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan konargöçerlerin keçe dikme, çadır kurma ve sökme gibi pek çok faaliyette yardımlaştıkları görülmekteydi.

 

3. Toplumsal Yaşantı

SEYYAH GÖZÜYLE ANADOLU

Lazkiye’de bir Cenevizlinin gemisi ile Anadolu’ya doğru yola çıktık ve on günlük bir yolculuktan sonra Alanya’ya ulaştık. Burada Müslümanların yanı sıra Hristiyanlar da yaşamaktaydı. Şunu özellikle belirtmeliyim ki Anadolu, dünyanın en güzel memleketidir. Ahalisi güzel yüzlü ve temiz giyinişlidir. Yemekleri ise çok nefistir. Anadolu’da bir zaviye ya da bir eve indiğimizde komşularımız kadın olsun erkek olsun yardımcı olurlardı. Burada kadınlar erkeklerden kaçmazlar. Ayrılacağımız sırada sanki akrabaymışız gibi bizimle vedalaşırlar ve bu ayrılıktan duydukları üzüntüyü gözyaşları ile ifade ederlerdi. Bu memleketin âdetine göre ekmek haftada bir defa pişirilir ve bu pişirilen ekmek de bir hafta yeterdi. Ekmek pişirildiği gün, bulunduğumuz beldenin erkekleri bize sıcak ekmeklerle birlikte nefis yiyecekler getirirlerdi. Alanya deniz kıyısında büyük bir şehirdir ve ahalisi Türkmen’dir. Mısır, Iskenderiye ve Şam tüccarları alışveriş yapmak üzere buraya gelirler. Burada bol miktarda kereste imâl edilmekte olup İskenderiye, Dimyat ve diğer Mısır şehirlerine ihraç olunurdu. Ibn-i Batuta, Büyük Dünya Seyahatnamesi, s. 202-203 (Özetlenmiştir.).

Türkler Müslüman olduktan sonra da kendilerine has “Türkmen” kıyafetlerini kullanmaya devam etmişlerdi. Giysilerde kırmızı ve yeşil renkler tercih edilirken kumaş olarak da pamuk, yün, ipek ve kürk kullanılmaktaydı. Kadınlar geniş elbiseler giyerken takı olarak inci, gümüş ve altın küpeler ile gerdanlık, bilezik ve yüzük kullanıyordu. Erkekler ise vücuda yapışık dar kıyafetler giyiyorlar başlarına da çene altından bağlanan kırmızı bir börk takıyorlardı. Bir diğer Türk kıyafeti olan kaftan muhtelif uzunlukta ve dört parçalıydı. Yağmurluk da hırka, gömlek, ceket gibi diğer kıyafetler arasındaydı. Bu dönemde Türkler kemer, tokalı kemer, deri veya keçeden imal edilen çizme kullanıyorlardı. Oğuz erkekleri uzun saç, kâkül ve bıyık bırakmaktaydı. Türkler nişan ve düğün yemekleri vererek toplum hayatını canlı tutarlardı. Dinî bayramlar ve festivaller bir diğer eğlence sebebiydi. Mısır’da Türk-İslam devletleri zamanında çeşitli din mensupları tarafından farklı zamanlarda kutlanan bayramlar sosyal bir faaliyete dönüştürülürdü. Mısır’da askerî geçit töreni ile başlayan bayram, sultan tarafından verilen bir ziyafetle sona ererdi. 

Türk toplumunun eğlence hayatında müziğin de ayrı bir yeri vardı. Türkler önceki dönemlerdeki müzik aleti çalma ve türkü söyleme geleneğini devam ettirmişlerdi. “Kopuz” en sevilen çalgılardan birisi olarak artık daha geniş bir coğrafyada tanınıyordu. Halay, grup olarak oynanan, sevilen bir oyundu. Askerî orkestra (mızıka) da Türklerin önce Horasan ve daha sonra Orta Doğu’ya getirdikleri bir âdetti. Hun Türkleri, Kök Türkler ve Uygurlarda birçok çeşidi bulunan askerî mızıka, yeni kurulan Türk devletlerinde de varlığını devam ettirdi. Türk-İslam devletlerinde günde beş defa saray kapısının önünde nevbet vurulurdu. 

Avcılık, çöğen eğme, kuş uçurma, top kapma en çok tercih edilen sportif etkinlikler arasındaydı. Yürüme, dağa çıkma ve koşma da Türk toplumunda yaygın olarak yapılan sporlardı. Bunların dışında Türkler arasında ok atma, yay çekme gibi talim yerine geçen yarışmalar da yapılıyordu. Cirit ve güreş ise bütün Türk dünyasının ortak oyunu olarak o zaman da biliniyordu. Değişik bir çevreye göç etmelerine rağmen Türkler Orta Asya yemek kültürünü yaşatmışlardır. Selçuklular Dönemi Türk toplumunda et, bal, yumurta, süt, yoğurt, peynir, kaymak ve tereyağı gibi yiyecek maddeleri Türklerin beslenme anlayışında önemli bir yer tutuyordu. Bunların yanında buğday, arpa, darı, pirinç ve muhtelif sebzeler de tüketilmekteydi. İtil Bulgarları gibi bazı Türk boylarında balık da önemli gıdalar arasında yer alıyordu. XI. yüzyıl Türk toplumunun millî yemeği olarak tabir edebileceğimiz “tutmaç” bugün Anadolu’da Ramazan aylarında özel olarak yapılan yemekler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Meyve suyu ve İtil Bulgarlarının baldan imal ettikleri bir içecek olan “sücüv” gibi içecekler de Türkler tarafından tüketilmekteydi. 

Anadolu XI ve XIV. yüzyıllar arasında yapılan yoğun göçler sonucunda Türk yurdu niteliğini kazanmıştı. XIV. yüzyıl başında kurulan Osmanlı Devleti’nin nüfusunu Büyük Selçuklu ve Türkiye Selçuklu Devleti ile beyliklerden devraldığı unsurlar ve gayrimüslimler oluşturmaktaydı. Balkan fetihleriyle buradaki gayrimüslimler de Osmanlı toplumunun bir parçası olmaya başladı. Fethedilen bu topraklarda “istimalet” adı verilen iskân siyaseti uygulanarak Türkmenler bu bölgeye yönlendirildi. Bu politika ile boş bulunan yerler yerleşime açılırken yerli Hristiyan halk, her türlü dinî ve kültürel etkinliklerinde serbest bırakılmıştı. Böylece Balkanlarda değişik inançlara sahip farklı milletler barış içinde bir arada yaşamaya başladı.

Osmanlı Devleti’nin sınırları XVI. yüzyılın ikinci yarısında; Basra’dan Viyana’ya, Kafkasya’dan Fas’a ve Kırım’dan Yemen’e kadar genişledi. Bu bölge halklarının da katılımıyla Osmanlı toplumu değişik dinlere mensup çok milletli bir hâle geldi. Farklı kültürlere mensup bu toplumlar Osmanlı Devleti’nin yönetiminde yüzyıllar boyunca barış içinde yaşamışlardı.

 

 

C. KLASİK DÖNEM OSMANLI TOPLUM YAPISI

osmanlı-toplum-yapısı

1. Osmanlı Toplum Yapısı

OSMANLI TOPLUM YAPISININ TEMEL DAYANAKLARI

Toplum hayatının oluşması ve sağlıklı işleyebilmesi için Allah insanları farklı kabiliyetlerde yaratmıştır. Her toplum üyesinin, kendi kabiliyeti ve bilgi birikimine göre iş yapması ve emeğine uygun bir gelire sahip olması gerekir. Toplum hayatının uyumlu bir biçimde işleyebilmesi ancak bu yolla sağlanabilir. Diğer bir ifadeyle toplumda yapılan işe göre sınıflandırma gereklidir.

İnsanlar, farklı mizaç ve tutumlara sahiptirler. Toplum hayatı için bunlar arasında meydana gelebilecek haksızlıkların önüne geçmek, emniyeti sağlamak ve adalete dayalı bir toplum düzeni kurmak ve bunu sürdürebilmek için bir yönetici güce -devlet gücüne- dolayısıyla bir hükümdara her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Osmanlı toplum düzeninin temelini oluşturan ve “hakkaniyet çemberi” olarak adlandırılan anlayışa göre: “Dünya barışı adaletle sağlanabilir; dünya duvarı devlet olan bir bahçedir; devletin düzenleyicisi kanundur. Kanunun koruyucusu mülk (hükümranlık)tür; mülke, yani ülke ve halkı bütünleştirecek devlet kuracak iktidara sahip olmak için sağlam bir ordu gerekir; ordunun bakımı için servete ihtiyaç vardır; bu serveti sağlayabilmek için bolluk ve huzur içinde yaşayan bir halka (raiyyet) sahip olunmalıdır; halkın bolluk ve huzur içinde yaşaması adaletle yönetilmesine bağlıdır.”

Prof. Dr. Bahaeddin YEDIYILDIZ, “Klasik Dönem Osmanlı Toplum Yapısına Genel Bir Bakış”, Türkler Ansiklopedisi, C 10, s. 184-185 (Özetlenmiştir.). 

Toplum düzeni ve barışının temeli olarak kabul edilen bu sistemin (hakkaniyet çemberi) sorunsuz işletilmesi düşüncesiyle Osmanlı toplumu askerî (yönetici) ve reaya (yönetilenler) olmak üzere iki büyük sınıfa ayrılmıştı. 

a.Yönetenler

yönetenler
Askerî sınıf, padişahın dinî ve idari yetki tanıdığı her türlü vergi yükümlülüğünden muaf olan devlet görevlilerinden oluşuyordu. Bu sınıfın başında padişah ve saray görevlileri bulunmaktaydı. Müslüman olması şartı aranan yönetici sınıfın üyeleri saray halkı, seyfiye, ilmiye ve kalemiye mensuplarındandı. 

Saray Halkı 
Osmanlı padişahları üç buçuk asır süresince Fatih’in yaptırdığı Topkapı Sarayı’nda oturdular. Padişahın meskeni olan bu sarayda halkla ilişkiler, yabancı devlet temsilcileriyle görüşmeler ve devlet törenleri yapılırdı. 

Seyfiye 
Arapça “seyf” kelimesinin anlamı kılıçtır. Bu kelime isim olarak kullanıldığında yönetim görevinde bulunan askerî zümreyi ifade eder. Bu sınıfın tabanını eyaletlerde tımarlı sipahiler, merkezde kapı kulu askerleri teşkil ediyordu. Sadrazam, vezirler, beylerbeyi ve sancak beyleri, kapı kulu zabitleri ve neferleri ile tımarlı sipahiler ve deniz askerleri bu gurubun üyeleriydi. Ayrıca vergi muafiyeti ile kendilerine çeşitli hizmetler yaptırılan muaf ve müsellemler de seyfiyenin diğer üyeleriydi. Kapı kulu askerleri, enderun hizmetlileri, kale muhafızları, subaşıların maaşları (ulûfe) hazineden nakit olarak verilirdi. Tımarlı sipahiler, sancak beyleri, beylerbeyi ve vezirler ise hizmet karşılığı olarak dirlik alırlardı. 

İlmiye
Din, adalet ve eğitim-öğretim faaliyetlerinde bulunanlar ve bilginler ilmiye sınıfını oluşturmaktaydı. Şeyhülislam, kadıasker, kadılar, müftüler, müderrisler, imamlar, müezzinler ve medrese öğrencileri bu sınıfının üyeleriydi. İlmiye sınıfı mensupları eğitimin ücretsiz olduğu medreselerde yetişiyordu 

Kalemiye
Devlet dairelerinde çalışan her seviyedeki idari memurların oluşturduğu üst seviye bürokrat zümre, kalemiye sınıfını oluşturmaktaydı. Defterdar, nişancı, reisülküttap ve divan kâtipleri bu sınıfın üyeleriydi.

Müslüman ailelerden seçilen kalemiye üyeleri, çalıştıkları bürolarda, usta-çırak ilişkisi içinde yetiştirilirlerdi. Çıraklar sabahları görevli bulundukları kalemlerde mesleki eğitimlerini görür, öğleden sonra İslami bilgilerini ve genel kültürlerini arttırmak için medreselerde veya büyük camilerde derslere devam ederlerdi. Bunlar yetenek ve başarı durumlarına göre kalfalığa ve ustalığa yükselirlerdi. 

b.Yönetilenler 
yönetilenler
Tüccar ve Esnaf
Tüccarlar reayanın en önemli gruplarından biri olup zorunlu tüketim maddelerini alma, taşıma, depolama ve üretim için gerekli malzemeyi teminle ilgileniyorlardı. Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerin çeşitli ihtiyaçlarını karşılama işini tacirler ve toptancılar üstlenmişti. Rumlar, Yahudiler ve Ermenilerin yanı sıra Türkler de ticaretle uğraşıyorlardı. Osmanlı şehir halkının bir diğer grubu da esnaftı. Mahalli üretim ve ticaret esnaf tarafından yapılmaktaydı. Osmanlı Devleti’nde XVII. yüzyılda iki yüz yirmi beş değişik meslek sahibi yani esnaf vardı. Kâğıtçı, ciltçi, terzi, kürkçü, kalaycı, telci, kılıççı, kalkancı, çadırcı, bıçakçı, iğneci ve berberler bunlardan bazılarıydı. Küçük ticaret erbabından ve zanaatkârlardan oluşan esnaf, hem iş kollarıyla ilgili ham maddeyi işleyerek üretim yapıyor hem de bunların satışıyla meşgul oluyorlardı. 

Köylüler
Osmanlı nüfusunun büyük kısmı köylerde yaşamaktaydı. Tımar beyleri, çiftçi aileleri, mukataa usulüyle toprağı işleyenler, mülk sahipleri, müsellemler ve muaflar köy nüfusunu oluşturmaktaydı. Köylülerin büyük bir bölümü ise “çifthane sistemi” ile devletin kendilerine tahsis ettiği raiyyet çiftliklerini işleten ailelerden oluşmaktaydı. 100–150 dönüm arasında tahsisi yapılan bu çiftlikler satılamaz, hibe olarak verilemez ve vakfedilemezdi. Fakat babadan oğula bir işletme olarak geçerdi. Köylü işlediği bu toprağa karşılık “çift vergisi” öderken ürettiği ürün için de ayrıca vergi öderdi. Hukuken bir dirlik sahibinin reayası olan köylünün temel görevi toprakları işlemekti. Kürekçilik, marangozluk, kuşçuluk, madencilik ve çeltik işleri de köylüler tarafından yapılırdı. Köylerde çiftlik sisteminin korunması ve sürekli denetimin yapılması maksadıyla tımar sahipleri de oturmaktaydı. Ayrıca dizdar, mülazım, hizmetkâr gibi kale görevlileri; şeyh ve fakih gibi din adamları; subaşı, kethüda, çeribaşı ve korucu gibi yerel yöneticiler de köylerde oturmaktaydı. 

Göçebeler (Konargöçerler)
Osmanlı toplumunda hayvancılıkla uğraşan göçebeler şehirlerin et, yağ, yoğurt, tereyağı ve peynir ihtiyaçlarının çoğunu karşılarlardı. Hayvan sayısına göre devlete “ağıl resmî” ve otlakların kullanılmasına karşılık “kışlak ve yaylak resmî” öderlerdi. Çok az da olsa tarımla uğraşanlar vardı. Sefer yolları üzerinde bulunanlardan geçici askerî hizmete alınanlar nakliye işlerinde görevlendirilirlerdi. Ayrıca vergi muafiyeti karşılığında yol kavşak ve dağ geçitlerinin korunmasında görev alırlardı. Sahillerde yaşayanlar donanma için malzeme sağlamak ve gemi yapımında çalışmak zorundaydılar.

Yeni fethedilen yerlere göçebelerin yerleştirilmesi sonucu Anadolu’da Van Gölü çevresi, Diyarbakır, Maraş ve Sivas arasında Bozok ve Toroslar’da yoğun olarak göçebe nüfusu oluşmuştu.  

 

 

2. Sosyal Hareketlilik

BUSBECQ’E GÖRE OSMANLI TOPLUMU

Biz huzurda iken büyük bir kalabalık vardı. Bütün hassa alayı, süvariler, sipahiler, gurebalar, ulufeciler, yeniçeriler burada idiler. Bu koca mecliste bulunan herkes haiz olduğu mevkii ve rütbeyi kendi liyakati ile almıştı. Hiç kimse filanın neslinden, falanın soyundan gelmiş olmak dolayısıyla diğerlerinden yüksek bir mevkie çıkamaz.

Herkesin vazife ve memuriyeti ne ise ona göre itibar edilir. Bundan dolayı Türkler arasında merasimlerde üstünlük

kavgası yoktur. Herkesin ifa ettiği vazifeye göre tayin edilmiş bir mevkii vardır. Herkese sultan bizzat memuriyet

ve vazifesini tevcih eder. Bunu yaparken ne zenginliğe ne anadan doğma, babadan gelme asalete bakar ne istirhamlara ne tavsiyelere… Bir namzedin sahip olabileceği nüfuz ve şöhreti hiç nazarı itibara almaz. Yalnız liyakatla dirayete bakar, seciye arar, fikrî kabiliyet ve istidadı düşünür. Türkiye’de herkes kendi mevki ve istikbalinin banisidir. En yüksek mevkilere çıkmış olanlar çoğu zaman çobanlıktan yetişmişlerdir.

G. D. BUSBECQ, Kanuni Devrinde Bir Sefirin Hatıratı (Türk Mektupları), s. 40-41 (Özetlenmiştir.)

 

Osmanlı toplumunda ayrı fonksiyonlara sahip zümrelerin bulundukları görevlerden ayrılmamaları arzu edilmekle birlikte, sınıflar arasında geçişler için bir engel yoktu. Yönetenler sınıfına geçebilmek için devlete ve İslam dinine hizmet ile görevinde başarılı olmak gerekiyordu.

Enderun’da alınan eğitimden sonra askerî sınıfa girilebilir ve genellikle seyfiye içinde en yüksek mevkilere ulaşılabilirdi. Ayrıca medrese öğrenimi görmüş, kabiliyetli ve liyakat sahibi kişiler de adalet, eğitim, din ve sivil bürokraside en üst makamlara gelebilirlerdi. Yönetici sınıfa geçebilmenin en önemli şartı Islahat Fermanı’na kadar “Müslüman olmak”tı. Osmanlı Devleti’nde sınıflar arası geçişe imkân sağlayan bu sisteme dikey hareketlilik denilmekteydi.

Köyden şehre veya bir bölgeden başka bir bölgeye göçerek yerleşme; bulunduğu bölgenin sosyoekonomik yapısını bozmamak şartıyla serbestti. Toplumda yatay hareketlilik olarak adlandırılan bu hareketlerden bir kısmı kendiliğinden gerçekleştiği gibi bir kısmı da devletin imar ve iskân politikasının uygulanması sonucu gerçekleşmekteydi. Yatay hareketliliği teşvik eden uygulamalardan biri de bataklık ve ıssız yerlere vakıf tesisler kurarak o yerlerin şenlendirilmesi ve dolayısıyla bölgenin sosyal ve ekonomik hayatının canlandırılması metoduydu. Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve genişleme döneminde bazı zümreler, kendiliklerinden sürekli batıya doğru göç etmişler, zaviyeler kurarak yerleştikleri bölgeyi imar etmişlerdi. Askerî hareketlerle birlikte buralara gelen oymaklar ve topraksız köylülerin de bu zaviyeler çevresine binalar yapması ve yerleşmesi sonucunda köyler ortaya çıkmıştı. 

OSMANLI SADRAZAMLARI

1453–1566 yılları arasında görev yapan yirmi dört veziriazamdan, ulema kökenli olan dördü hariç diğer yirmisi devşirmeden yetişmişlerdi, yani bunlar Hristiyan reaya çocukları iken devşirilerek belli bir eğitim ve öğretimden geçirilmiş ve devletin en yüksek mevkine getirilmişlerdi. XVI. yüzyılda, Osmanlıların en yüksek eğitim kurumlarından biri olan Fatih Medresesi Müderrisliğine yükselenlerin sosyal tabanına baktığımızda, % 47’sinin reaya kökenli olduğunu görüyoruz. Geriye kalanların % 39’u ulema ailelerinden, % 14’ü de diğer askerî zümrelerden geliyordu.

Prof. Dr. Bahaeddin YEDIYILDIZ, “Klasik Dönem Osmanlı Toplumuna Genel Bir Bakış”, Türkler Ansiklopedisi, C 10, s. 205. 

ISKÂN SIYASETI

II. Murat, 1443’te Edirne yakınlarında Ergene Irmağı üzerine 392 m uzunluğunda bir köprü, köprünün girişine yolcuların misafir edilebileceği han, imaret, cami ve medreseden oluşan bir külliye inşa ettirmiş; topluma karşılıksız hizmet sunan bu sosyal kuruluşlara bir gelir kaynağı olarak da hamam ve dükkânlar yaptırmıştı. Vergiden muaf tuttuğu bir göçebe grubunu köprünün bakımı ve korunması için buraya yerleştirmişti. Daha sonra ülkenin diğer yerlerinden her zümreye mensup insanlar gelerek Ergene’ye yerleşmişler ve burası köprünün yapılışından sadece 13 sene sonra, 1456’da 431 ailenin yaşadığı Uzunköprü kasabası hâline gelmişti.

Prof. Dr. Halil INALCIK, Osmanlı Imparatorluğu Klâsik Çağ, s. 153 (Derlenmiştir.). 

 

3. Millet Sistemi

osmanlı-fermanlar

Osmanlı toplumunun büyük bölümünü Türkler oluşturmasına rağmen toplumun diğer unsurları Rum, Ermeni, Yahudi, Rumen, Slav ve Araplardı. Devlet, toplum yapısını şekillendirirken din temeline dayalı bir model uyguladı. Osmanlı Devleti’nin ülkede yaşayan toplulukları din ya da mezhep esasına göre örgütleyerek yönetme biçimine “millet sistemi” deniliyordu. Devlet, her inanç topluluğunu kendi içinde serbest bırakarak onlara belirli bir özerklik tanımıştı. Osmanlı toplumunda Türk, Arap, Acem, Boşnak ve Arnavutlar, Müslüman çoğunluğu oluştururken Ortodoks, Ermeni ve Yahudiler diğer üç temel millet olarak kabul ediliyordu.

Sayı bakımından en kalabalık olan Ortodoksların dinî ve idari merkezleri Fener Patrikhanesi’ydi. Ortodoksların büyük kesimi Rum olduğu için bu patrikhaneye Rum Patrikhanesi de denirdi. Eflak-Boğdan halkı, Karadağ, Sırp ve Bulgarlar da bu kiliseye bağlıydı.

Osmanlı toplumu içinde ayrı bir statüsü olan diğer Hristiyan millet de Ermenilerdi. Bunlar Hz. İsa’nın tek bir doğası olduğunu savunan “monofizit” denilen bir öğretiye sahiptiler. Fatih, İstanbul’un fethinden sonra Bursa’daki başpiskoposu İstanbul’a getirdi. Onu Ermeni Kilisesi Patriği tayin ederek Rum Patriği ve Hahambaşı ile eşit yetkiler verdi. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Ermeniler arasında Katolik ve Protestanlığı benimseyenler de oldu.

Osmanlı toplumunda yer alan dinî gruplardan bir diğeri de Museviler olup daha çok İstanbul, İzmir, Selanik gibi liman şehirlerinde; Bağdat, Halep gibi nüfusu kalabalık olan yerlerde oturuyorlardı. Ayrıca İspanya, Polonya, Avusturya ve Bohemya’da karşılaştıkları kötü muamele nedeniyle Yahudiler Osmanlı ülkesine yerleşti. Bunun dışında sayıları az olmakla birlikte Süryani, Nasturi, Yakubi ve Maruni gibi Hristiyan kiliseleri de vardı.

 

4. Osmanlı Ailesi

Aile, anne, baba, çocuklardan oluşur. Aile reisi olan baba, idare sanatını bilen iyi bir yönetici ve doktor gibi olmak zorundadır. İnsan, ticaret, ziraat ve zanaat yollarından birinde çalışarak mal kazanmalı, bunun gerektiği kadarını da harcamasını bilmelidir. Hayatını devam ettirecek kadar yiyecek ve giyecek temin etmelidir. Mal hayatın rahatlığı içindir, yoksa hayat mal toplamak için değil.

Kadın sağlıklı, iffetli ve evi korumada kudretli ve yeterli olmalıdır. Erkek, eşinin üzerine başka kadın ve cariye almamalıdır; “Erkek evde tendeki can gibidir. İki bedende bir can olamayacağı gibi, iki evin düzenini de bir erkek sağlayamaz.” 

 

KINALIZADE’YE GÖRE OSMANLI AILESI

Aile, anne, baba, ve çocuklardan oluşur. Aile reisi olan baba, idare sanatını bilen iyi bir yönetici ve doktor gibi olmak zorundadır. Insan, ticaret, ziraat ve zanaat yollarından birinde çalışarak mal kazanmalı, bunun gerektiği

kadarını da harcamasını bilmelidir. Hayatını devam ettirecek kadar yiyecek ve giyecek temin etmelidir. Mal hayatın rahatlığı içindir, yoksa hayat mal toplamak için değil.

Kadın sağlıklı, iffetli ve evi korumada kudretli ve yeterli olmalıdır. Erkek, eşinin üzerine başka kadın ve cariye almamalıdır; “Erkek evde tendeki can gibidir. Iki bedende bir can olamayacağı gibi, iki evin düzenini de bir erkek sağlayamaz.” Dr. Ayşe Sıdıka OKTAY, Kınalızade Ali Efendi ve Ahlak-ı Alai, s. 322-353 (Özetlenmiştir.).

Osmanlı ailesinin temel yapısını İslam hukuku ve Türk töresi şekillendiriyordu. Aile, devlet müdahalesinden uzak özel bir kurumdu. Kendi iradesiyle veya ailelerine danışarak evlenmeye karar veren kişilerin bizzat ya da taraflardan birinin veya her ikisinin kadıya başvurusu ile evlenme işlemleri başlardı. Şahitlerin huzurunda evlenmek istediklerini beyan eden tarafların nikâhları kıyılır ve akdin kadı defterine kaydedilmesi ile evlilik gerçekleşirdi. Köylerde ise nikâh imam tarafından kıyılırdı. Bazı gayrimüslimler de evlenmede bu yöntemi izlemişlerdi. 

Osmanlı toplumunda düğün töreni geleneğe uygun olarak önce kız evinde kadın davetlilerin toplanması ile başlardı. Kadınlar kendi aralarında sohbet eder, eğlenirlerdi. Daha sonra damadın davetlileri ile kız evinden gelin almak için “düğün alayı” yapılırdı. Bu sırada damat evinde yemekler hazırlanırdı. Bütün davetlilerin damat evine gelmesiyle düğün eğlenceleri başlardı. Erkek evlenirken kıza “mehir” denilen bir nikâh bedeli veriyordu. İslam dini, mehri kız lehine düzenlemiş, bunun tamamen ona ait olduğu, başkasının hiçbir hakkı olmadığı prensibini getirmişti. Evlilikte İslam hukukuna göre mal ayrılığı rejimi esastı. Tek eşliliğin hâkim olduğu Osmanlı ailesi genellikle karı-koca ve çocuklardan ibaretti. Kasaba ve şehirlerde büyük aile tiplerine de rastlanılmaktaydı. Osmanlı toplumunda doğum ve ölüm sadece aileyi ilgilendiren olay olarak görülmezdi. Doğum, mahallelinin de katıldığı geleneksel tören hâlinde kutlanırdı. Vefat eden kişi, aile, akraba ve mahalle sakinlerinin katılımıyla defnedilir, cenazenin ardından dua edilip cenaze yemeği verilirdi.

 

 

TEREKE DEFTERLERI

Osmanlı mahkemelerinde kadıların tuttuğu “kadı sicilleri” içinde bulunan “tereke defterleri” önemli bir yer tutar. Bu defterlerde ailenin çocuk sayısı (kız-erkek), mirasçıların durumu ve birden fazla evliliğin hangi amaçlarla yapıldığı yazılıdır. Tereke defterlerinin tek eksikliği vefat eden çocukları kayıt altına almamasıdır. Defterler sayesinde elde edilen verilerle Osmanlı aile yapısının özellikleri tespit edilebilmektedir. Doç. Dr. Said ÖZTÜRK, “Osmanlıda Çok Evlilik”, Türkler Ansiklopedisi, C 10, s. 381.

 

5. Sosyal Yardımlaşma

AHİ TEŞKİLATI
Antalya’ya geleli henüz iki gün olmuştu ki ahilerin biri gelerek yanımızdaki şeyh ile konuştu. Ne konuşulduğunu şeyhe sorduğumda: “Seni ve arkadaşlarını yemeğe davet ediyor.” dedi. Hayrete düştüm ama o an için teklifi de kabul etmek zorunda kaldım. Ahi çıkıp gittikten sonra şeyhe, “Görünen o ki bu adam fakirdir. Bizi ağırlamaya gücü yetmez. Kendisini rahatsız etmek istemeyiz.” dedim. Bunun üzerine şeyh tebessüm etti ve “Bu konuda tereddüt etmene hiç gerek yok. Seni davet eden kişi ahilerin reislerinden biridir. Kendisi kunduracıdır ve cömertliğiyle tanınmıştır. Yöredeki sanat sahiplerinden aşağı yukarı iki yüz arkadaşı vardır. Bunlar onu reis seçtiler ve bir zaviye inşa ettiler. Şimdi gündüz kazandıklarını geceleri sarf etmektedirler.”
İbn-i Batuta, Büyük Dünya Seyahatnamesi, s. 204-205 (Özetlenmiştir.). 

Osmanlı Devleti’nin kurulduğu yıllarda Anadolu’da Ahi birlikleri toplumsal yardımlaşma ve dayanışmada önemli rol oynamışlardır. Ahiler; şehir ve kasabalarda faaliyet gösteren teşkilat olup sosyal yardımlaşmanın dışında, topluma zarar veren kişi ve kuruluşları da ıslah etmiştir. 

VAKFİYE
Doğanşah oğlu Şemsüddin Ahi Ahmet Hakkın rızasına uyup sevabını isteyerek Kur’an-ı Kerim’in emirlerine gönül bağlayarak Niksar şehrine bağlı Fidi Köyü’nün tamamını vakıf ve sadaka etti.

Fidi Köyü’nün hasılatının üçte biri Fidi Köyü’ne, üçte biri Niksar’daki zaviyeye, geri kalan üçte biri de mütevelliye verilecektir. Hayatta kaldığı müddetçe kendisi, kendisi öldükten sonra nesilleri devam ettikçe evlatları bu vakfın mütevellileri olacaklardır. Vakfedilen topraklar hiç bir sebep ve bahane ile satılamaz, bağışlanamaz, rehin edilemez, üç seneden fazla icara verilemez ve mülk olamaz. Dünya, varislerin hayırlısı olan Allah’a kalıncaya kadar kimseye miras kalamaz. Mütevelli, fakih, vali, hâkim, kadı ve sultandan Allah’a ve Ahiret gününe iman eden bir kimse bu hükmü bozamaz.

Bu vakfiye 690 yılı şevval ayının ortasında yazıldı. Vakfiyenin sonunda onun doğruluğuna şahitlik edenler:

Alioğlu Ahmed, Imamoğlu Hüseyin, Muhtesip Ahmet oğlu Mehmet, Hafız Mahmut oğlu Murat, Yusuf oğlu Ahmet, Ahmet oğlu Isa oğlu Mehmet, Kazvinli Ömer oğlu Ebulfazıl, Ismailoğlu Ali, Hüseyin oğlu Yusuf. 

Osmanlılar Döneminde en önemli sosyal yardım kuruluşu vakıflardır. Uygurlar zamanında başlayan vakıf geleneği Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra dinî bir özellik kazanarak devam etti. Vakıf; bir malı, menfaati kamuya bırakılmak üzere özel mülkiyetten çıkartmaktır. Vakıflar; hayır yapmak, topluma faydalı olmak, dinî ihtiyaçları gidermek; sağlık, kültür ve bayındırlık alanlarında toplumun ihtiyaçlarını karşılamak, toplumun kültür ve sanat düzeyini yükseltmek amacıyla kurulmuştu. Bunlardan başka Türk kültürünün yeni fethedilen topraklarda yerleşmesi ve yayılması, sınırlar dışında yaşayan Türklerin Anadolu’ya gelişlerinde kolaylık sağlanması amaçlarına yönelik vakıflar da kurulmuştur.

anadoluda-osmanlı-vakıfları
Vakfın kurucusu, kuruluşun şartlarını belirleyen vakfiyeyi belde kadısı ve şahitlerin huzurunda düzenlerdi. Mütevelli adı verilen yönetici tarafından idare edilen vakfın kuruluş sebepleri ortadan kalkmadıkça varlığı devam ederdi. Vakıflar yoluyla cami, mescit, mektep, kütüphane, çeşme, yol, köprü, imaret, hastaneler inşa edilerek işletilmişti. Böylece vakıflar aracılığı ile eğitim, din, sosyal ve bayındırlık hizmetleri görülmüştü. Osmanlı Devleti’nde vakıfların bir diğer türü de “avarız” vakıflarıydı. Bu vakıflar avarız vergilerini ödeyen, mahalle, köy ve esnaf teşekküllerinin ihtiyaçlarını karşılayan, yerleşim birimlerinde bulunan cami, mescit , su yolları gibi yapıların bakım ve onarımını gerçekleştiren vakıf binalarında çalışan görevlilerin ücret ve maaşlarını ödeyen yardımlaşma kurumlarıydı.

Vakıf müessesi Osmanlı toplum hayatında; iskân, istikrar, şehircilik, eğitim, kültür, sosyal hizmet ve ekonomik açılardan önemli rol oynamıştır. Bu sistem sayesinde ülke zenginlikleri paylaşılmış ve adil devlet yönetimi tesis edilmiştir.

Toplumda kadın, çocuk ve yaşlıların korunması ve özürlülerin bakımı vakıflar aracılığı ile gerçekleşmekteydi. Özellikle “avarız vakıfları”, mahalle veya köylerde hastalananların tedavisi, hastalık nedeniyle çalışamayanların bakımları ile kimsesizlerin ve yetimlerin korunmasını amaç edinmişti.

 

6. Toplumsal Yaşantı

Saray yaşantısı:

Osmanlı Devleti’nde Fatih Sultan Mehmet zamanından Sultan Abdülmecit’e kadar 380 yıl devletin idare merkezi ve padişahların resmî ikametgâhı olan Topkapı Sarayı harem, birun ve enderun bölümlerinden oluşmaktaydı. Mütevazi bir yaşantının hüküm sürdüğü sarayda günlük hayatı İslam dininin kuralları ve sarayın kendi gelenekleri şekillendirmekteydi.

Padişahın ailesi ile birlikte özel hayatını yaşadığı bölüm haremdi. Padişahın annesi, eşleri, çocukları ve onların hizmetlerini yapacak dadı, sütanne, kalfa ve cariyeler bu bölümde yaşardı. Çocuklar okuma çağına gelince kendisine hoca atanır ve törenle derse başlanırdı. Bu çocuklara Kur’an, okuma yazma, Arapça, Farsça, Türkçe, matematik, tarih, coğrafya dersleri verilirdi. 

Haremde padişah ve ailesi dışında beş altı yaşlarında iken buraya alınan cariyeler de yer alır ve eğitilirdi. Disipline dayalı temel değerleri esas alan eğitim veren haremde, cariyelere 6- 20 kişilik gruplar hâlinde özel hocalar tarafından okuma yazma ve sarayın görgü kuralları öğretilirdi. Ayrıca kopuz, keman, kanun, ney, def, tambur, çalpare, çöğür, musikar gibi müzik aletlerini kullanma becerisine yönelik çalışmalar da yapılırdı. Dikiş dikmek, dantela ve örgü de günlük işler arasındaydı. 

Sarayın bölümlerinden biri olan enderunda, devşirme yöntemiyle alınan çocuklar eğitilirdi. Birun ise sarayın çeşitli hizmetlerini gören görevlilerden oluşmaktaydı. Her iki bölümde de devletin resmî kurallarına uygun bir yaşantı vardı.

 

Şehir yaşantısı:

Müslüman halkın gündelik hayatı sabah namazıyla başlar akşam namazı ile sona ererdi. Haftalık dinlenme günü ilk dönemlerde perşembe iken sonraları cuma olarak belirlendi. Bayramlar ile diğer bazı panayır ve şenlikler de yıllık “dinlenme günleri” olarak değerlendirilirdi. 

Osmanlı toplumunda gündelik işlerden sayılan yemek, az masraflı ve çabuk hazırlanan türdendi. Sofrada bir iki çeşit yemek olduğunda bununla yetinilirdi. Pirinç, koyun eti, sebze çok tüketilirdi. Süt mamulleri, özellikle yoğurt önemli gıdalardandı. İçecek olarak en çok boza, müselles, pekmez, bal suyu gibi şerbetler tüketilirdi. Yemekler bir sini üzerine konan kalaylı tas ve sahanlarda, porselen ya da pişmiş topraktan çanaklarda yenirdi. İstanbul’da Eyüp semtinde bulunan ünlü kaymakçı dükkânları önemli sohbet yerleriydi. İlk defa İstanbul’da 1554’te açılan kahvehane, kısa zamanda birçok şehirde moda olmuş, sohbet yerleri hâline gelmiştir. 

Şehrin belli yerlerinde bulunan iş yerlerine yaya gidilirdi. Dükkânlar hem imalathane hem de satış yeriydi. Ticaret kervanlarıyla gelen mallar önce büyük hanlarda depolanır, esnafa dağıtımı buradan yapılırdı. Osmanlı şehirlerinde akşam olunca iş yerlerinin bulunduğu mahalleler gece bekçilerine terk edilerek gün batmadan eve dönülüyordu. Akşam yemeği ve yatsı namazından sonra hayat duruyor ve dinlenme saati başlıyordu. 

Şehirlerde yaşayanlar çeşitli nedenlerle eğlenceler düzenlerlerdi. Padişahların tahta çıkmaları, dinî bayramlar, Ramazan ayı, şehzade sünnetleri, sünnet düğünleri ve hıdırellez bu eğlenceler için birer fırsat olarak değerlendirilirdi. Müslüman olmayan halk da kendi geleneklerine göre eğlenirdi. Büyük yerleşim yerlerinde halkın gezmesi ve eğlenmesi için ayrılmış; içinde çayırlar, akarsu ve ağaçlıklar bulunan mesire yerleri mevcuttu. 

Osmanlı toplumunda kadın aile içi düzenin sağlanması ve çocukların eğitiminden sorumluydu. Bu dönemde ekonomik faaliyetlere pek katılmayan kadın toplumda anne olarak saygı görürdü.

 

Köy yaşantısı:

Osmanlı ülkesinde dağınık olan köylerin birçoğu beş altı haneden oluşuyordu. Dört, beş yüz hanelik yerler kasaba sayılıyor ama buralarda da köy hayatı yaşanıyordu. Birbirinden ayrı Müslüman ve Hristiyan köyler olduğu gibi karışık olanlar da vardı. Bu köylerde halk, cami bazen zaviye ya da kilisenin etrafında karşılıklı hoşgörü içinde yaşıyorlardı.

Köylerde yaşayanların temel uğraşısı tarımdı. Yörenin coğrafi ve iklim özelliklerine göre; buğday, arpa, yulaf, mısır, pirinç, meyve ve sebze gibi çeşitli ürünler yetiştirilirdi. Tarımı destekleyen en önemli unsur hayvancılık olduğu için öküz ve manda gibi hayvanlar beslenirdi. Bunların yanı sıra at, eşek, inek, tavuk ve keçi de beslenirdi.

Köy halkı gıdasını beslediği hayvanlarından ve ziraattten temin ederdi. Beslenmede süt, yoğurt, çeşitli peynir, hububat, yaş veya kuru meyveler, koyun eti, bal, ceviz vb. besinler en önemli yer tutardı.

Bölgesine göre değişik malzemelerden inşa edilen evlerin döşemesi üzerine kilimler, halılar veya keçeler serilirdi. Ahır genellikle evlerin altında veya yanındaydı. Isınmak için mutfağın ocağında odun veya tezek yakılırdı. Mobilya bulunmayan evlerde elbiseler için deri çanta veya ağaç sandıklar kullanılırdı. Hububat, et ve kuru meyveler gibi gıda maddeleri ise ambarlarda veya küplerde korunurdu. Köylüler kendi gereksinimi dışında kalan bahçe ve tarla ürünlerini satarak veya takas ederek aile bütçelerine katkı sağlardı. Cuma günlerinde olduğu gibi Ramazan ve Kurban bayramlarında da camisi olan merkezî köylerde şenlikler yapılırdı. Bütün ülkede baharın gelişi de bayram havası içinde karşılanırdı. Her bölge kendi mahalli örf ve âdetlerine göre oyunlar oynar ve şarkılar söylerdi.

 

Konargöçerler (Göçebeler)

Göçebeler hayatlarını yaylak ve kışlak arasında sürdürüyorlardı. Bunlar at, koyun, keçi, katır ve deve besliyorlardı. Bir yere yerleşecekleri zaman çadırlarını yazın genellikle köy, harabe veya eski iskân mahalleri yakınına, kışın ise kasaba çevrelerine kurarlardı. İlk Türk toplumlarında kullanılan çadır (yurt) göçebeler tarafından da kullanılmaktaydı. Bu çadırlar çok çabuk kurulup kaldırılabilir nitelikteydi. 

Göçebelerin hareketli bir hayat sürmelerinden dolayı at ve deve gibi o günün ulaşım ve taşıma vasıtaları günlük yaşamlarında önemli bir rol oynuyordu. Kışlakla yaylak arasında gidip gelmekle bir yılını geçiren halk, bakımıyla meşgul olduğu hayvanlarının kılından çadırlar dokur, yününden de elbise yapar ve dikerlerdi. Bunun dışında halı, çuval, heybe, çul ve kilim de dokurlardı. Bazı yiyecekler besledikleri hayvanların etinden ve sütünden üretilirdi. Göçebeler mevsimlik uzun yolculukları sırasında konakladıkları yerlere yakın pazarlarda hayvancılığa dayalı yoğurt, yağ, peynir, yapağı gibi ürünlerini satıyor veya takas ediyorlardı.

 

Ç. TANZİMAT’TAN SONRA OSMANLI TOPLUM YAPISINDAKİ DEĞİŞİM

 

ISLAHAT FERMANI’NDAN

1. Müslim ve gayrimüslim Osmanlı tebaası kanun önünde eşit olacaklar,

2. Devlet hizmetine, askerlik görevine ve okullara bütün tebaa eşit olarak kabul edilecek,

3. Irk, din, dil farkı gözetmeden mezhepler eşit olacak. Bülent TANÖR, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 86.

 

II. Mahmut’un Osmanlı toplumunu oluşturan bütün unsurları tebaa olarak kabul etmesiyle toplum yapısında yeni bir dönem başladı. Tanzimat Fermanı’nda “Yüce devletimizin tebaası Müslümanlarla öbür milletler fermanın belirttiği bütün haklardan yararlanacaklardır.” hükmünün yer alması önemli bir yenilikti. Böylece devlet-toplum ilişkilerine yeni bir dönem başlamaktaydı. Halkın tabii hakları ve devlete karşı vazifelerinin tespit edildiği bu ferman ile halkın hak ve vazifeler yönünden eşitliği kabul ediliyordu. Padişah, devlet erkânı ve bütün memurlar, halk huzurunda Tanzimat esaslarına riayet edeceklerine dair söz vermişlerdi. Tanzimat prensipleri ile tezat teşkil edecek hususları ihtiva eden kanun ve uygulamalar da yasaklanmıştı. Yapılan bu yeniliklerle “reaya” yerine “tebaa” kelimesi kullanılarak -başlangıçta tüm yönetilen halk için kullanılan reaya kelimesi sonraları sadece gayrimüslimler için kullanılmıştır- kanun önünde eşit vatandaşlık oluşturulmuştur.

 

1856 Islahat Fermanı bu prensipleri genişleterek açıklığa kavuşturdu, özellikle uygulamaya yönelik somut reformları sıraladı. Islahat Fermanı’nda bütün yurttaşlara memuriyet hakkının tanınması ile toplumsal yapıda yeni bir dönem başlıyordu. Yapılan bu çalışmalar ile Osmanlı tebaasının din ve ırk

ayırımı gözetilmeksizin kaynaştırılması ve devletin geleceği ile ilgili bir Osmanlı toplumu hedeflenmişti.

Bu düzenlemelerden sonra açılan yeni okullarda yenilikçi anlayışa sahip insanlar yetişti. Bunun yanında Osmanlı geleneği ve eski eğitim kurumları da devam ediyordu. Bu durum Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar toplumda Osmanlıcı, Türkçü, Islamcı ve Batıcı fikir akımlarını ortaya çıkardı.

 

1. Toplumsal Değişim

osmanlı-devletine-yapılan-göçler

Osmanlı Devleti’nde XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren nüfus yapısında değişiklikler oldu. Savaşlara bağlı olarak Kırım ve Kafkasya’dan Anadolu’ya göçler yoğunlaştı. 1860’ta “Muhacirin Komisyonu” kurularak göçmenlerin nakli, iskânı ve yer-yurt sahibi olmaları sağlandı. Bu dönemde meydana gelen göç olayları 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda da devam etti. Bu durum Osmanlı nüfus yapısında değişikliklere neden oldu. Bir taraftan Osmanlı genel nüfusu toprak kayıpları ile azalırken diğer taraftan daralan Osmanlı sınırları içindeki nüfus gitgide arttı. Buna bağlı olarak Osmanlı sınırları içinde yaşayan Müslüman halkın nüfusu gayrimüslimlere oranla daha da arttı. 

Rus işgalleriyle Kafkasya ve Balkanlardan göç ederek Osmanlı topraklarına yerleşmek isteyenlerin sayısı milyonları bulmaktaydı. Iltica talebinde bulunan yabancıları da ülkesine kabul eden Osmanlı Devleti göçmenleri verimli ve yaşanabilir topraklara yerleştirdi. Böylece pek çok yeni köy, şehir ve kasaba kuruldu. 

XIX. yüzyılda Osmanlı şehirleri, İstanbul ve bazı büyük şehirler dışında genellikle 10 bin kişinin altında nüfusa sahip yerleşim yerleriydi. Tanzimat’la beraber şehirler hızlı değişim gösterdi. Batı ile ticari ilişkilerin gelişmesi ve yabancı sermayenin ülkeye girmesi kentlerin değişiminde önemli rol oynadı. İstanbul, Selanik ve İzmir gibi şehirlerde bankalar, iş hanları, istasyon binaları, hastaneler, kışlalar, fabrikalar ve yabancı ülke temsilcilikleri oluşturuldu. 

Osmanlı köylüsü sosyal yapıdaki değişikliklerden daha az etkilendi. Devletin son döneminde köylüler hâlâ nüfusun önemli bir bölümünü oluşturmaktaydı. Bu dönemde göçebeler de yerleşik düzene geçmeye başlamışlardı. XIX. yüzyılda bayram günleri dışında eğlence yerleri olan mesireler önceki dönemde olduğu gibi önemini korudu. Göksu, Kâğıthane, Beykoz, Çamlıca ve Kavacık gibi mesire yerlerinde beyler ve hanımlar ayrı ayrı kayıklar ya da arabalarla gezmeye çıkarlardı. Büyük pazarlarda sportif yarışmalar, çeşitli oyunlar ve farklı kültürel etkinliklerin gerçekleştirildiği panayırlar düzenlenirdi. Ayrıca büyük şehirlerde Ramazan aylarında akşamları karagöz, orta oyunu ve meddah eğlenceleri düzenlenirdi. 

Batı’da başlayan kadın-erkek eşitliği tartışmaları Osmanlı toplumunu kademeli olarak etkilemiştir. Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım yaptığı çalışmalarla Osmanlı toplumunda ilk kadın hakları savunucusu olmuştur. Kadının sosyal hayatta etkili rol alması gerektiğini vurgulayan çalışmalarda bulunan yazar, sonraki dönemlerde kadınlar ile ilgili birçok eserin ortaya çıkmasında öncü olmuştur. Yine bu dönemde sayıları sınırlı da olsa kadınlar bazı iş kollarında çalışma hayatında yer almaya başlamışlardır. Tanzimat Dönemi reformları Osmanlı aile yapısını da etkiledi. Şehirlerde modern aileler oluşmaya başlarken kasaba ve köylerde geleneksel aile yapısı devam etti. Ancak 1858’de çıkartılan Arazi Kanunnamesi geniş ailenin ortadan kalkmasına zemin hazırladı. 

Osmanlı Devleti’nde toplumsal değişim orduyla başlamıştı. Askerî kıyafetlerde görülen Batı tarzı giyim toplumun diğer kesimlerinde de kullanıldı. Devlet memurları ve İstanbul halkı, baştaki sarığı bırakıp fes, cübbe; şalvar yerine setre ve pantolon giymeye başladı. Kadın giyiminde ferace ve yaşmak tarihe karışırken şık çarşaflar, maşlah (süslü başörtüsü) ve yeldirme (hafif manto) kullanılmaya başlandı. Önceki dönemlerde siyah olan çarşaf artık renkli olarak kullanıldı.

Batılılaşma her alanda olduğu gibi yeme içme alanında da yeni alışkanlıklar ortaya çıkardı. En başta yeme biçimi değişti. Taşınabilir sini yerine yemek masası, sandalye kullanılırken çatal ve bıçakla yemek yeme alışkanlık hâline geldi.

Toplumda yeni kurumların oluşmasına bağlı olarak bir memur sınıfı oluştu. Geleneksel kesimlerden ayrılan bu sınıf, sosyal hayatta modern hayat tarzının öncüsü oldu.

Ulaşım teknolojisinin gelişmesi ve dış pazarlarla ilişkiler kurulması, bazı şehirlerin nüfusunun artmasına sebep oldu. İstanbul’un nüfusu XIX. yüzyılın sonunda bir milyonu aşmıştı. Nüfus bakımından gelişen diğer şehirler arasında Selanik ve Izmir de bulunmaktaydı.

XIX. yüzyılda köylerde önemli değişiklikler ve gelişmeler yaşandı. Sayıları çok az olan ova köyleri XVII ve XVIII. yüzyıllardaki karışıklıklar nedeniyle oldukça azalmış ve köy yerleşmeleri yamaç ve dağlara çekilmişti. 

XIX. yüzyılda dışarıdan gelen göçmenler, tarımı geliştirmek için Konya, Adana ve kıyı ovalarına yerleştirildi. Çünkü dışarıya satılan tarım ürünleri limanlardan ihraç ediliyordu. Diğer taraftan, merkezî idareyi güçlendirmek için denetim altına alınmak istenen göçebeler de bu ovalara yerleştirilmekteydi. Yapılan bu iskân, ovaların nüfusunu ve buralardaki köy sayısını artırdı. 

XIX. yüzyılda şehirlerin yapısında da değişmeler gözlendi. Ulaşımın buharlı gemiler ve demir yolları ile yapılmaya başlanması, istasyon, rıhtım, depo ve otellerin yapılmasına yol açtı. Şehirlerde bankaların çevrelerinde iş hanlarının inşa edilmesi bedestenlerin önemini kaybettirdi. 

Yönetim işleri için oluşturulan devlet daireleri şehrin merkezi hâline geldi. 

Bu dönemde zenginler Boğaziçi gibi farklı mekânlara yerleşirken diğerleri bitişik düzen evlerde oturmaya başladı. Göçmenler ve köyden gelenler ise şehrin kenar bölgelerine yerleşti. İstanbul’da ulaşım hizmetine giren otomobil, tramvay ve vapur ile hayat hızlandı. II. Meşrutiyet sonrasında telgraf ve telefon da gündelik hayatın önemli unsurları hâline geldi. Tanzimat Dönemi değişimleri toplumun eğlence kültürünü de etkiledi. Önceki dönemlerin dinlenme ve gezme mekânları olan mesire yerlerinin yanında parklar da açıldı. İstanbul ve bazı büyük şehirlerde birkaç aile bir araya gelerek akşamları müzikli eğlenceler tertip ediyordu. Dönemin bir diğer eğlencesi olan tiyatro o zamanki adıyla kumpanyalar, şehir şehir dolaşılarak tanıtılıyordu. Böylece toplumda tiyatro kültürü oluşmaya başladı. İstanbul’daki bu değişmelere karşılık taşrada hareketsizlik hâkimdi. Buralarda gündelik hayat, yine eski mahalle düzeni ve gelenekler çerçevesinde sürmekteydi. Halk eski meslekler ve geleneksel usullerle mal üretmeye devam ederek hayatını devam ettirmekteydi.

 

2. Sosyal Yardımlaşma

Osmanlı Devleti kadın, çocuk ve yaşlıların korunması ve özürlülerin bakımına yönelik kurumlar oluşturmuştu. 1895’te bu kurumların başında Darülaceze (yoksullar evi) gelirken Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde kurulan “gureba” hastaneleri de önemli yer tutmaktaydı. Bir başka kurum ise çocuk hastanesi olan Hamidiye Etfal Hastanesiydi.

Dönemin bir diğer sosyal etkinliği toplu sünnet törenleriydi. 1899’da şehzadelerden birinin sünnet töreninin ardından iki bin yoksul çocuk padişah tarafından sünnet ettirildi. Daha sonraki dönemlerde toplu sünnet hizmetleri bir gelenek hâlini aldı.

XX. yüzyıl başlarında sosyal yardımlaşmada fakir sever cemiyetler öne çıktı. Dönemin önemli sosyal yardım kurumlarından biri Hilal-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) diğeri de Donanma Cemiyetiydi.

I. Dünya Savaşı sırasında yetim kalan binlerce çocuk, İstanbul’a ve işgale uğramayan diğer vilayetlerimize getirildi. Bu çocuklar mevcut okullara, yurtlara yerleştirildiler. Bu okullara “yetimler yurdu” manasına gelen “darüleytam” adı verilerek yetim çocukların eğitimi sağlandı. 

daruleytam

D. ÇAĞDAŞ TÜRK TOPLUMU

 XX. yüzyılın başlarında Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı sonunda yaşanan göçler nedeniyle Osmanlı nüfus yapısında önemli değişiklikler oldu. İşgal yıllarında halkın maneviyatını yükseltmek ve moral gücünü arttırmak maksadıyla çeşitli isimler altında cemiyetler kuruldu. İstiklal Savaşı’nın başarı ile sonuçlanmasından sonra imparatorluktan ulus devlete geçildi. 

1876 tarihli kanunuesaside ülkede yaşayan herkes, hiçbir fark gözetilmeksizin Osmanlı olarak ifade edilerek bir “Osmanlı toplumu” oluşturulmaya çalışılmıştı. 1921 Anayasası’nda ise olağanüstü şartlar nedeniyle vatandaşlık ile ilgili hükümler bulunmamakla birlikte, milletten ve millet egemenliğinden bahsedilmekteydi. 1924 Anayasası’na göre Türkiye’de yaşayan herkes din ve ırk farkı gözetilmeksizin “vatandaş” olarak tanımlanmıştı. 

Aynı ülküler etrafında birleşen Türk insanının çabalarıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde tam bağımsızlık ilkesi esas alınmıştı. Türkiye Cumhuriyeti oluşturduğu bu millî devlet modeli ile birçok topluluğa da örnek olmuştu.

Atatürk Türk toplumu için muasır medeniyete ulaşmayı hedef olarak belirlemişti. Amaca ulaşmada eğitimin önemi üzerinde durulmuş ve Tevhidi Tedrisat Kanunu çıkartılarak çalışmalara başlanmıştı. Böylece bilimsel düşüncenin kazandırıldığı bireylerin ortak ülküler etrafında toplanarak devletine bağlanması ile tüm nüfusu kapsayacak şekilde “vatandaşlık bilinci” oluşturulacaktır. Bilinçli vatandaşın oluşturulmasında Atatürk’ün “tam bağımsızlık” ve “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” ilkeleri belirleyici olmuştu. Hür bakış açısı, çağa uygun toplumsal davranışlar, kalkınma yolunda birlikte çalışma vatandaş olgusunda temel değerler olarak kabul edilmişti. Sonuçta yeni Türk toplumunu oluşturan bireylerin üstün nitelikleriyle birlikte çağın ileri vasıflarını bağdaştıran yeni bir kimlikle dünyaya dâhil olması amaçlanmıştı.

Kadınların toplum hayatına katılması, onların toplumsal ve siyasal haklarda erkeklerle eşit tutulması, kıyafetin çağdaşlaşması, tekke ve türbelerin kapatılması, eskiden kullanılan lakap ve unvanların kaldırılması Türk inkılabının toplumsal alanda gerçekleştirdiği başlıca çağdaş atılımlardır. Ancak sosyal alanda en önemli çağdaşlaşma hareketi ülkemizde gerçekleştirilen ve yerleştirilen “yeni hukuk düzeni”dir. 1926’da Medeni Kanun’un kabul edilmesiyle laik hukuk sistemine tam olarak geçildi. Yeni Medeni Kanun’da aile içinde ve miras konusunda erkeğin bütün ayrıcalıkları kaldırılmış, kadın ve erkek arasında mutlak eşitlik sağlanmıştı. 

Toplumsal alanda çağdaşlaşmanın sağlanabilmesi için Cumhuriyet Döneminde önemli kurumlar açılarak faaliyete geçirilmiştir. 1927’de radyo kurularak yapılan inkılapların halka duyurulması sağlandı. Daha önceden açılan Darülbedayi İstanbul Belediyesine bağlanarak İstanbul Şehir Tiyatrosu adını almış ve bu kurumun bünyesinde çocuk tiyatrosu açılmıştır. 

1930’da Opera Cemiyeti kuruldu. Yükseköğretim alanında da Darülfünun, İstanbul Üniversitesi adını alarak eğitim öğretim faaliyetlerine başladı. Halkın eğitilmesi amacıyla “Halkevleri” açıldı.

 

 

FATIH MITINGI’NDEN (19 MAYIS 1919)

Halide Edip Hanım’ın Konuşması

… Türk ve Müslüman bugün en kara gününü yaşıyor. Gece, karanlık bir gece fakat insanın hayatında sabah olmayan bir gece yoktur. Yarın bu korkunç geceyi yırtıp parıldayan bir sabah meydana getireceğiz. Bugün elimizde top ve tüfek denilen alet yok. Fakat ondan büyük, ondan kudretli bir silahımız var, hak ve Allah.

… Arkadaşlar, bugün buraya toplanan şu halk kitlesinin bir tek isteği var; O da en tabi haklarının kendisinden alınmamasıdır. İsteğimiz sade, yüksek ve yüce bir haktır. Bizim sözümüzü onlar dinlemeyebilir. Biz erkeklerimizle beraber milletin kalbinden gelen en kuvvetli, en akıllı, en cesur ve milleti en çok temsil edecek bir kabine isteriz.

 

KADIKÖY MITINGI’NDEN (22 MAYIS 1919)

“Heyecanlarımız söndürülse bile göğsümüzde milliyetten yapılmış bir kalp vardır. Hürriyeti kaybedilmiş bir milletin kızı olarak istiklalime nasıl ulaşacağımı ilan etmem, kollarımızı bağlamak isteyenler için dikkate şayan olmalı. Oğluma masallarda Fatihleri, Yavuzları anlatacağım. Mendilinde, kitabında, cüzdanında, fesinde hep İzmir’i görecek. Ölürken ona, babamdan kalan altın Fatihalı kılıcı, rafta sarılı duran bayrağı bir miras olarak vereceğim. Kulağına bir vasiyet söyleyeceğim, işte o günden itibaren galiplerin taktığı zincirler çözülmeye mahkûmdur. Çünkü o gün oğlumun kalbine ektiğim hürriyet çiçekleri açacak, bir isyan olarak taşacak.”

 

ANAYASALARDA VATANDAŞLIK Kanunuesasi’den (1876)

Madde 8 – Osmanlı Devleti tabiiyetinde bulunan herkes din ve mezhebi ne olursa olsun “Osmanlı” sayılır.

Madde 9 – Osmanlılar kişi özgürlüğüne sahiptir.

Madde 10 – Kişi hürriyeti her türlü saldırıdan korunur. Hiç kimse kanunun tayin ettiği sebepler dışında cezalandırılamaz.

Madde 17 – Osmanlı Devleti tabiiyetinde bulunan herkes yasa önünde hak ve ödevler bakımından eşittir.

 

1921 Anayasası’ndan

Madde 1 – Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Idare usulü halkın geleceğini doğrudan ve etkin idare etmesi esasına dayanır.

Madde 2 – Icra kudreti ve yasama yetkisi, milletin tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisine aittir.

Madde 3 – Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükûmeti “Büyük Millet Meclisi Hükûmeti” unvanını taşır.

 

1924 Anayasası’ndan

Madde 69 – Türkler kanun karşısında eşittirler ve fark gözetilmeksizin kanuna uymak ödevindedirler. Her türlü grup, sınıf, aile ve kişi ayrıcalıkları kaldırılmıştır ve yasaktır.

Madde 70 – Kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünme, söz, yayım, yolculuk, bağıt, çalışma, mülk edinme, malını ve hakkını kullanma, toplanma, dernek kurma, ortaklık kurma hakları ve hürriyetleri Türklerin tabii haklarındandır.

Madde 71 – Cana, mala, ırza, konuta hiçbir türlü dokunulamaz.

Madde 88 – Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla “Türk” adı verilir.

Bülent TANÖR, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 145, 252, 253 (Düzenlenmiştir.).

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir