II. ÜNİTE: DÜNYA GÜCÜ: OSMANLI DEVLETİ

Ana Sayfa » 10.SINIF TARİH » II. ÜNİTE: DÜNYA GÜCÜ: OSMANLI DEVLETİ
Sitemize 10 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 15.383 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

II. ÜNİTE: DÜNYA GÜCÜ: OSMANLI DEVLETİ

1452-yılında-osmanlının-sınırları

1. KONU: İSTANBUL’UN FETHİ

Roma İmparatorluğu’nun doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasından sonra İstanbul, Ortodoks Hristiyan dünyasının merkezi hâline geldi. Siyasi, dinî, kültürel ve ekonomik yönden önemli bir şehir olan İstanbul, toplumsal yönden de farklı kültürleri içerisinde barındırıyordu. İstanbul halkının çoğunluğunu Ortodoks Rumlar oluşturuyordu.Ayrıca Yahudiler,Türkler, Araplar, Galata bölgesinde de çoğunluğunu Venedik ve Cenevizlilerin oluşturduğu Katolik halk da burada yaşıyordu. 

Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesişme noktası konumunda olan İstanbul, deniz ticaretinde de önemli bir şehirdi. Tarihinin ilk dönemlerinden itibaren aralarında Arap ve Türklerin de bulunduğu çeşitli kavimler tarafından kuşatılmış fakat alınamamıştı. 

İstanbul, Hristiyan dünyasının Osmanlı Devleti’ne karşı son ve en güçlü kalesi olan bu nedenle de Hristiyanlar için sembolik önemi bulunan bir şehirdi. Bizans İmparatorluğu XV. yüzyıla gelindiğinde imparatorluk özelliğini kaybetmiş, hâkimiyet sahası İstanbul surları ile sınırlanmıştı. Ayrıca Mora Yarımadası’nda despot denen yöneticiler de Bizans tarafından belirleniyordu. Osmanlı Devleti için stratejik ve ekonomik önemi olan İstanbul, nüfus potansiyeli ve askerî güç olarak bir tehlike oluşturmuyordu. Fakat Osmanlı Devleti’nin her sıkışık olduğu anda sorun oluşturmaktan geri kalmıyordu. 1451 yılında tahta çıkan II. Mehmet, Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda ilerlemesinin önündeki en büyük engel olarak Bizans’ı görüyordu. 

Fethin nedenleri: 

– Bizans’ın Osmanlı şehzadelerini kışkırtması,
– Bizans’ın Haçlı Seferlerine zemin hazırlaması,
– Anadolu ve Rumeli toprakları arasındaki bağlantının sağlanabilmesi,
– Bölge ticaret yollarının ve kazançlarının ele geçirilmek istenmesi,
– Hz. Muhammed’in İstanbul’un fethiyle ilgili hadisinin olması,
– Eski bir kültür ve yerleşim merkezi olması. 

 

YAPILAN HAZIRLIKLAR

YAPILAN-HAZIRLIKLAR

Osmanlı Devleti Şu Hazırlıkları Yapmıştır: 

– Rumelihisarı yaptırıldı.
– Büyük toplar döktürüldü.
– Balkanlardan gelebilecek tehlikeler için antlaşmalar yapıldı.
– 400 parça donanma hazırlandı.
– Karamanoğulları Beyliği ile antlaşma imzalandı.
– Tekerlekli kuleler yaptırıldı.
– Aşırtma gülleler atacak havan topları yapıldı.
-Silivri ve Vize Kaleleri alındı.

Bizans Şu Hazırlıkları Yapmıştır: 

– Surlar güçlendirildi.
– Avrupa’dan yardım istendi.
– Grejuva denen suda yanan ateş geliştirildi.
– Katolik ve Ortodoks mezhepleri birleştirilmeye çalışıldı.
– Haliç’in girişine zincir gerildi.

XI. Konstantin, papalıktan yardım almak için Katolik ve Ortodoks Kiliselerini birleştirme kararı almıştı. Bu amaçla Ayasofya Kilisesi’nde bir ayin düzenlendi ve kiliselerin birleşmesi kabul edildi. Bu ayine katılan Bizans Devleti’nin en yüksek dereceli memurlarından biri olan Notaras: “İstanbul’un içinde Türk sarığını görmek, Kardinal külahı görmekten daha iyidir.” demiştir. Ortodoksların bu düşüncede olmasının en önemli nedeni; Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemlerinden itibaren izlediği hoşgörü politikası ile aldığı topraklardaki halka tanıdığı din ve vicdan hürriyetidir. 

Osmanlı Devleti, yaptığı askerî ve siyasi hazırlıkların ardından 6 Nisan 1453 tarihinde İstanbul’u kuşattı.18 Nisana kadar yoğun top ateşi ile surlar yıkılmaya çalışıldı. 20 Nisanda denizde mücadeleler başladı. Haliç’in girişine gerilen zincir nedeniyle Osmanlı gemileri buraya giremediler. 22 Nisan gecesi gemiler kızaklarla Haliç’e indirildi. Haliç’te Osmanlı donanmasını gören Bizanslıların morali bozuldu. 

istanbulun-fethi-kuşatma

Karadan ve denizden saldırıya geçen Osmanlı kuvvetleri, 54 gün sonra, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’a girerek şehri teslim aldı. Şehre hiç dokunulmadığı gibi kuşatma sırasında şehirden kaçanların dönmesine de izin verildi. 


Fatih Sultan Mehmet, Ortodokslara din ve vicdan hürriyeti tanıyarak halkın desteğini almış, aynı zamanda Katolik Ortodoks birleşmesinin de önüne geçmiştir. Ayrıca Fener Rum Patrikhanesi’nin de devamına izin vermiştir. Fatih’in İstanbul halkına verdiği özgürlükleri duyan papa, Osmanlı Devleti’nin esas zaferi şimdi kazandığını itiraf etmiştir

 

 

2. İSTANBUL’UN FETHİNİN SONUÇLARI

Türk Tarihi Açısından Sonuçları 

– Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Rumeli toprak bütünlüğü sağlandı.
– İpek Yolu ve Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan deniz ticaret yollarının kontrolü Osmanlı Devleti’ne geçti.
– İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti yapıldı.
– II. Mehmet, unvanını aldı. Osmanlı Devleti yükselme dönemine girdi. 

Dünya Tarihi Açısından Sonuçları 

– Ateşli silahların surlar üzerindeki etkisi anlaşıldı, böylece Avrupa’da derebeylikler yıkılış sürecine girdi.
– Bizanslı bilim insanları İstanbul’dan ayrılarak İtalya’da Rönesans hareketlerinin başlamasında etkili oldular.
– Ticaret yollarının Osmanlı Devleti’nin denetimine girmesiyle yeni yollar bulmak amacıyla Avrupa’da coğrafi keşifler başladı.
– Orta Çağ sona erdi, Yeni Çağ başladı.

 

3. ASKERÎ VE SİYASİ GELİŞMELER(1454 – 1480)

fatih-dönemindeki-fetihler

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethedilmesinden sonra Osmanlı Devleti’nin siyasi, ekonomik ve askerî alandaki güvenlik ve istikrarını sağlamaya yönelik yeni fetih hareketlerine girişti.

fatih-dönemi-fetihler

fetihler-kronolojik

Sırbistan Seferi :1454:  İlk olarak Osmanlı Devleti aleyhine ittifaklar kuran Sırbistan üzerine dört sefer düzenlendi. Belgrad hariç tüm Sırbistan fethedildi.

 

Amasra’nın Alınması 1459: Cenevizlilerin elinde bulunan Amasra alınarak Ceneviz hâkimiyetine son verildi.

 

Mora’nın Alınması 1460: Mora halkının yardım istemesi üzerine düzenlenen sefer sonucunda Mora alınarak Akdeniz hâkimiyetini sağlama yolunda önemli bir adım atılmış oldu.

 

Sinop ve Trabzon’un Alınması 1461: 1461’de Sinop ve Kastamonu civarında varlığına devam eden İsfendiyaroğulları Beyliği’ne son verildi. Sinop’un alınmasından sonra donanma, Osmanlı Devleti’ne ödemesi gereken vergiyi ödemeyen ve Akkoyunlu Devleti ile ittifak kuran Trabzon İmparatorluğu üzerine yöneldi. 1461’de

Trabzon’un alınmasıyla Karadeniz’in Anadolu sahillerinde güvenlik tam olarak sağlandı ve Bizans’ın yeniden dirilme umutları da engellenmiş oldu.

 

Eflâk Seferi 1462: Yıldırım Bayezit döneminde Osmanlı Devleti’ne bağlanan Eflâk, Vlad Tepeş (Kazıklı Voyvoda) tarafından yönetiliyordu. Osmanlı Devleti’ne karşı Macarlarla ittifak içine girmişti. Üzerine düzenlenen sefer sonucunda Eflâk, Osmanlı Devleti’ne bağlı bir eyalet hâline geldi.

 

Bosna – Hersek Seferi 1463: 1463 yılına kadar düzenlenen Haçlı Seferlerinin hepsine katılan ve Osmanlı Devleti’ne karşı savaşan Bosna üzerine sefer düzenlendi. Bosna’nın alınmasıyla Venedik karadan da kuşatılabilecek duruma geldi. Hersek ise Bosna’nın alınmasından sonra Osmanlı yönetimini kabul etti. 

Karamanoğulları ile Mücadele 1466: Balkanlara düzenlenen seferlerden sonra Anadolu’da siyasi birliği sağlamak amacıyla Karamanoğulları üzerine sefer düzenlendi. Karamanoğulları Beyliği Osmanlı Devleti’ne karşı Venedik, Memluk ve Akkoyunlu devletleriyle ittifaklar kuruyordu. 1466’da düzenlenen seferle Karamanoğulları Beyliği’nin bir kısmı Osmanlı Devleti’ne bağlandı 

Akkoyunlu Devleti ile İlişkiler ve Otlukbeli Savaşı 1473: Doğu Anadolu’da Akkoyunlu Devleti Uzun Hasan döneminde çok güçlendi. Türk birliğini bozmaya yönelik faaliyetlerinden ve Avrupalı devletlerle kurduğu ittifaklardan dolayı Akkoyunlular üzerine sefer düzenlendi. Erzincan yakınlarında yapılan Otlukbeli Savaşı’yla Doğu Anadolu’nun güvenliği sağlanmış oldu. 

Kırım’ın Fethi 1475: Kırım’da bulunan Kefe, Menkup veAzak şehirleri doğudan gelen malların batıya açıldığı önemli limanlara sahip şehirlerdi. Bu şehirlerde Cenevizliler ticari faaliyetleri ellerinde bulunduruyordu. Kırım hanları ise taht mücadeleleri ile meşguldüler. 1454 yılında Kırım Hanı Hacı Giray, Cenevizlilere karşı Fatih’ten yardım istedi. Bölgeye giden Osmanlı gemileri Cenevizlilere üstünlük sağlayarak Cenevizlerin Kırım hanlığına ve Osmanlı Devleti’ne vergi vermelerini sağladı. Hacı Giray’ın ölümünden sonra yerine geçen oğulları Osmanlı Devleti aleyhine ittifak içerisine girdiler. Kırım’ın stratejik ve ticari öneminin farkında olan Fatih, 1475’te Gedik Ahmet Paşa komutasında bir donanma göndererek Kırım’ın fethini gerçekleştirdi. Böylece: 

– Karadeniz bir Türk gölü hâline geldi.
– İpek Yolu’nun Karadeniz’in kuzeyine giden kolu denetim altına alındı.
– Kırım’ın alınmasıyla Lehistan üzerine doğudan yapılacak seferlerde üs kazanıldı. 

Boğdan’ın Alınması 1476: Osmanlı Devleti’ne ödediği vergiyi kesen Boğdan Beyliği üzerine sefer düzenlendi. Bu sefer sonucunda Boğdan, Osmanlı Devleti’ne bağlı bir beylik hâline geldi. 

Venedik ile Savaş 1479 : Osmanlı Devleti’nin denizlerde güçlenerek Karadeniz, Ege ve Akdeniz kıyıları ile Mora dâhil tüm Yunanistan’ı topraklarına katmasıyla Venedik’le ilişkiler bozuldu. Bölgedeki ticari üstünlüğünü kaybetmeye başlayan Venedik, Osmanlı Devleti’ne karşı ittifaklar kurmaya başladı. Gelişmeler üzerine Venedik’le başlayan savaşlar on altı yıl sürdü. Venedik’ten Gökçeada (1470), Taşoz, Semadirek, Limni ve Midilli (1462) alınarak Ege’nin kuzeyinde Türk egemenliği kesinleşti. 1470 yılında da Eğriboz ele geçirildi.1479 yılında ise İşkodra alındı. Zor durumda kalan Venedik barış istedi. Yapılan antlaşmaya göre: 

– Venedik, Osmanlı Devleti’ne vergi ödeyecekti.
– Arnavutluk’taki Kroya, İşkodra Osmanlılarda kalacak; Osmanlı Devleti de Dalmaçya, Arnavutluk ve Mora’da Venediklilerden aldığı yerleri geri verecekti.
– Venedik, İstanbul’da balyos (elçi) bulunduracaktı.
– Osmanlı egemenliğindeki yerlerde Venedikli tüccarlara ticaret yapma hakkı verildi. Böylece Venediklilere ilk kez ticarî ayrıcalıklar verilmiş oldu. Verilen bu ayrıcalıklar Osmanlı Devleti’nde ticari hareketliliği sağlaması açısından önemlidir.
– Ayrıca Venedik’in Haçlı birliğinden koparılması da amaçlanmıştır. 

Arnavutluk Seferi 1479 : Venedik ile yapılan savaşlar sırasında isyan eden Arnavutluk’a iki sefer düzenlenmişti fakat bu seferlerde istenen başarı elde edilememişti. Düzenlenen üçüncü seferde Venedik egemenliğindeki Arnavutluk Osmanlı topraklarına katıldı. 

Yunan Adalarının Alınması: Osmanlı Devleti, Akdeniz’de üstünlük sağlamak için yaptığı seferlerde Venedik’i vergiye bağlayarak antlaşma yapmıştı. Osmanlılar bundan sonra Güney İtalya’ya yöneldi. Napoli krallığının elinden Yunanistan’ın batısındaki Zenta, Kefalonya veAyamavra alındı. 

İtalya Seferi 1480: Venedik ve Napoli krallığı arasındaki savaştan faydalanmak isteyen Fatih, Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı donanması 1480 yılında İtalya’daki Otranto şehrini alarak Napoli krallığına ait kaleleri fethetti. Bu fetihlerden endişe duyan papa, yeni bir Haçlı birliği kurma çalışmalarına başladığı sırada Fatih öldü (1481). II. Bayezit, GedikAhmet Paşa’yı geri çağırdı. Osmanlı donanmasının İstanbul’a dönüşü ile Otranto, Napoli krallığı tarafından geri alındı. 

fatih-dönemi-askeri-faaliyetler


Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden sonra yerine oğlu II. Bayezit geçti (1481). II. Bayezit’in kardeşi Cem, tahtın kendi hakkı olduğunu iddia ederek II. Bayezit’e karşı isyan etti. 

Cem Sultan 4000 kadar askeriyle birlikte 27 Mayıs 1481’de İnegöl önlerine geldi. II. Bayezit’in gönderdiği orduyu yenen Cem Sultan Bursa’da padişahlığını ilan etti. Yenişehir Ovası’nda yapılan ikinci savaşı kaybeden Cem Sultan, Memluklere sığındı. Daha sonra Saint Jean (Sen Jan) Şövalyelerinin davetiyle Rodos’a giden Cem Sultan şövalyeler tarafından Avrupa’ya götürüldü. 1495 yılına kadar papanın yanında ve Fransa’da tutulan Cem Sultan, 1495’te bir suikast sonucu öldürüldü. Osmanlı Devleti’ni ilgilendiren bu iç olay, Cem Sultan’ın Avrupa’ya götürülmesiyle dış sorun hâline geldi. Cem Sultan, Osmanlı’nın Avrupa’ya yapacağı seferlerde Avrupalılarca bir tehdit unsuru olarak kullanıldı. Bu nedenle seferlerde durgunluk yaşandı. 

 

Fatih Sultan Mehmet

fatih-sultan-mehmet

Babası : Sultan II. Murat Han
Annesi : Hüma Hatun
Doğumu : 1432
Vefatı : 1481
Saltanatı : 1451 – 1481 

Âlim, şair ve sanatkârları sık sık toplar ve onlarla sohbet ederdi. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmet’in en çok değer verdiği âlimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmet, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. 

Fatih Sultan Mehmet, okumayı çok severdi. Farsça ve Arapçaya çevrilmiş olan felsefi eserler okurdu. Arapça, Farsça, Rumca, Latince, Slavca, İbranice, Çağatayca olmak üzere 7 dil bilen Fatih, 1466 yılında Batlamyos haritasını yeniden tercüme ettirip haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur, onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmet, yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul’a getirtti. Nitekim astronomi bilgini Ali Kuşçu, kendi döneminde İstanbul’a geldi. Ünlü ressam Bellini’yi de İstanbul’a davet ederek kendi resmini yaptırdı.

Fatih Sultan Mehmet, azim ve irade sahibiydi. Temkinli idi ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı.

 

1. OSMANLILARDA YÖNETİM

a. Merkezî Yönetim

sarayın-bölümleri

Osmanlı Devleti merkeziyetçi bir yapıya sahipti. Osmanlı devlet yönetiminin merkezinde padişah ve ülkenin yönetildiği saray teşkilatı bulunuyordu. Devletin yönetim merkezi olan İstanbul’da bulunan saray, merkez ve taşra birimlerinin bağlı olduğu yerdi.

Padişahlar Fatih döneminden itibaren cülus töreni ile tahta çıkarak kılıç kuşanmaya başladılar. Fatih’in İstanbul’u fethetmesinden sonra Eyüp Sultan Türbesi’nde gerçekleşen kılıç kuşanma, sonraki hükümdarlar döneminde de uygulanmıştır.

Tahta geçen padişah mutlak yönetme gücüne sahipti. Son söz hakkı kendilerinde olmakla beraber yönetime dair bazı yetkilerini devlet adamlarına vermişlerdir. Padişahların çıkardığı kanunlar şeri kurallara ve örfi kanunlara uymak zorundaydı. Şeri hükümler padişahın müdahalesine açık kanunlar değildi. Padişahlar örfi kanunların oluşturulmasında etkiliydiler. İslam hukuk sistemine bağlı olan Osmanlı Devleti’nde padişahlar devlet kurumlarının işleyişiyle ilgili örfi kanun adı verilen iç yönetmelikler çıkartabiliyorlardı. Padişahların kanunname, ferman, berat gibi adlar altında çıkartmış olduğu örfi kanunlar İslam hukuk sistemiyle çelişmemek zorundaydı. Padişahların yasama ve yönetimle ilgili uygulamaları ilmiye sınıfı tarafından denetlenmekteydi. Osmanlı Padişahı hem devlet başkanı hem de Divanıhümayun denen hükûmetin başkanı hem de ordunun başkomutanıydı. 

Genel olarak padişahların görevleri: 

– Üst kademe devlet memurlarını atamak.
– Savaşa ve barışa onay vermek.
– Orduyu komuta etmek.
– Ülkesini adaletle yönetmek.
– Halkın refah ve güvenliğini sağlamak.

 

 Divanıhümayun:

Orhan Bey döneminde kurulan Divanıhümayun’da Fatih döneminde önemli değişiklikler yapıldı. İlk olarak padişahın divana başkanlık etme uygulamasına son verilerek divanın bir danışma kurulu olması sağlandı. Fatih dönemiyle birlikte divana başkanlık etme işi veziriazamlara verildi. Divanıhümayun önemli meselelerde danışma organı olma niteliği devam etmiştir.

Bugünkü anlamda Bakanlar Kurulu’na benzeyen Divanıhümayun’da idari, mali, askerî, örfi ve şeri, ülke ve toplumu ilgilendiren her türlü mesele görüşülüp karara bağlanırdı. Aynı zamanda divan, Osmanlı Devleti’nde halkın şikâyetlerini iletebildiği ve padişah tarafından durumun incelendiği bir karar organıdır. Veziriazamlar ilk zamanlarda bir netice elde edilemeyen meseleleri kendi konaklarında ikindi ezanından sonra topladıkları ikindi divanında görüşürlerdi. 

Devlet yönetiminde padişaha ait olan yasama, yürütme, yargı güçlerini padişah adına kullanan divan üç kolun temsilcilerinden oluşuyordu. Seyfiye(askerî bürokrasi), ilmiye (din, eğitim ve hukuk bürokrasisi), kalemiye (sivil bürokrasi) şeklinde isimlendirilen bu kollar Osmanlı bürokrasisinin temelini oluşturuyordu.

osmanlıda-devlet-yönetimi-teşkilatlanma

ÖRNEK BİR DİVANIHÜMAYUN TOPLANTISI 

Veziriazam: Bugün divan toplantısına Akdeniz’de ticaret yapan Müslüman tüccarların bir şikâyeti ile başlıyoruz. Devletimizin verdiği güvenlik garantisi ile ticaret yapanlar Kıbrıs Adası’nda bulunan korsanların saldırısına maruz kalmışlar. Temel görevi halkın rahatını ve tebaanın güvenliğini sağlamak olan padişahımız bu mesele hakkında divanın görüşlerini ve çözüm önerilerini istemektedir. 

Kazasker: Ticaret erbabı çok mağdur olmuştur. Emrimdeki kadılara siparişleri zayi olan halk ve esnaftan birçok şikâyet gelmiş. Hicaz bölgesine atadığım müderrisler saldırıya uğrayan gemidelermiş. Yaşananları anlattılar. Bütün gemi yağmalanmış. Bu duruma bir çare bulmak gerekir. 

Veziriazam: Kaptanıderya, sen padişah adına denizlerden sorumlusun. Bu konuda ne dersin? 

Kaptanıderya: Kıbrıs Adası’nda bulunan korsanlarla zaman zaman karşılaşıyoruz. Fakat birçoğu bizimle savaşmaktan korkuyor. Komutanlarım ve leventlerim gerekli tedbirleri almak için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar. Bence en kısa zamanda korsanlar üzerine bir donanma gönderilmeli ve mesele kökünden halledilmelidir. 

Defterdar: Venedikli korsanların saldırıları hazineye de zarar vermekte. Bölgeye giden tüccarlardan aldığımız vergide düşüş oldu. Devletin maddi kaybı oluştu. Emrimdeki kalemlerde bu durum belgeleriyle sabittir. Ayrıca savaş kararı çıkarsa ordunun her türlü ihtiyacını karşılamak için hazinede gerekli tedbirleri almak gerekir. 

Veziriazam: Kıbrıs Adası, Akdeniz’in güvenliği için de önemli bir yer. Bu adayı almak devletimizin bölgedeki ticeret güvenliğini sağlamak için çok önemli. Devletimiz hiçbir beldeyi sebepsiz almaz. Buradaki korsanlar hem ticarete hem de halka çok büyük zararlar vermekte. Derh l Venedik’e elinde bulundurduğu Kıbrıs’ı Osmanlı’ya vermesi için bir mektup göndermek icap eder. 

Nişancı: Divanda alınan karar kesinleşirse emrimdeki reisülküttaba derhâl Kıbrıs’ın Osmanlı Devleti’ne verilmesi için bir yazı yazdıralım. Padişahımızın onayıyla imzası olan tuğrayı atalım. 

Veziriazam: Kıbrıs’ın alınmasının bizim için birçok faydası olacaktır. 

Yeniçeri Ağası: Kıbrıs’a gidecek yeniçerilerin hazırlık yapması için emir vereyim. 

Veziriazam: Venedikten gelecek cevaba göre hareket etmek gerekir. Fakat savaş olacakmış gibi her divan üyesi üstüne düşen vazifeyi yapsın. Divanda alınan savaş kararının İslam hukukuna uygunluğu konusunda şeyhülislam görüşü de alınsın. Bu konuştuklarımızı divan toplantısının ardından padişaha arz edelim ki son karar verilsin.

 

İstanbul’un Yönetimi:

Devlet merkezi olan İstanbul’un yönetiminde diğer illerden farklı özellikler bulunmaktaydı. İstanbul’un disiplin ve güvenliği veziriazamın (sadrazam) sorumluluğundaydı. Veziriazam sefere çıktığında yerine vekil olarak sadaret kaymakamını bırakırdı. İstanbul’da görev almak bir ayrıcalıktı. Bütün memurların en üst yetkilisi İstanbul’da otururdu. Bunlar protokolde taşra görevlilerinden daha üst durumdaydılar.

İstanbul’un en yüksek mülki amiri (valisi) İstanbul kadısıydı (taht kadısı). Şehrin güvenliğinden yeniçeri ağası sorumluydu. Belediye işlerini İstanbul şehremini (belediye başkanı) yürütürdü. İmar işlerini mimarbaşı düzenlerken çarşı, pazar ve ticaret işlerinden muhtesip sorumluydu.

 

b. Taşra ve Eyalet Yönetimi:

İstanbul’un merkez kabul edildiği Osmanlı Devleti’nde, başkentin dışındaki tüm topraklar için taşra ifadesi kullanılmıştır. Taşra teşkilatının temelini oluşturan ana yapı tımar sistemidir. Devletin tarım faaliyetleri, ekonomik yapısı, askerî teşkilatı ve vergi düzeni tımar sistemiyle iç içedir. Tımar sisteminin uygulanması yeni kazanılan topraklarda vergi gelirlerinin tespitiyle başlar. Vergi gelirleri dirlik denen küçük birimlere bölünerek askerî hizmetler karşılığında devlet görevlilerine verilirdi. Osmanlı Devleti’nde XV. ve XVI. yüzyıllarda güçlü bir toprak yönetimi, buna bağlı olarak da ekonomik ve askerî gelişim sağlanmıştır.

Küçük bir beylikten XVI. yüzyılda büyük bir devlet hâline gelen Osmanlı Devleti, geniş toprakların yönetimini çeşitli bölümlere ayırdı. Osmanlı Devleti’nde taşra idaresi; köy, kaza, sancak, eyalet şeklinde teşkilatlanmıştır. 

Osmanlı Devleti Yönetim Birimleri 

KÖY >> KAZA >> SANCAK >> EYALET 
osmanlı-devleti-yönetim-birimleri
En küçük yönetim birimi olan köylerde yönetici köy kethüdası idi. Köylerde güvenlik işlerin yiğit başı sorumluydu. Kadıların kendi adlarına atadıklarınaipler ise adaletin sağlanmasından sorumluydular.

Günümüz kasaba yapılanmasına benzeyen idari yapıyı oluşturan kazalarda ise en yüksek dereceli yönetici kadılardı. Kadı, askerlik dışındaki tüm işlerden sorumluydu. Belediye ve adliye işleri, kazanın ihtiyaç duyduğu para, devlet merkezinden istenen şeylerin temini ile görevli olan memurdu. Subaşılar ise kazaların güvenliğinden sorumluydu. Kazaların üst idari birimi olan sancaklar sancak beyi tarafından idare edilirdi. 

SANCAK BEYİ 

Sancak beyi, sancağındaki tımarlı sipahilerin ve zeamet sahiplerinin komutanıdır. Kendine bağlı askerler, sancak sınırları içinde bulunan diğer tımarlı sipahilerle birlikte emredilen seferlere katılmak zorundadır. Bu, onun asli görevidir. İdari görevi ise halkın rahat ve huzur içinde yaşaması için sancağın düzenini, emniyetini sağlamak ve bununla ilgili gerekli tedbirleri almaktır. Ayrıca sancak merkezi olan şehrin asayişini temin etmek ve adaletin uygulanmasını gözetmek onun görevleri arasındadır. Sancak beyi düzenin teminatı olan şeri ve örfi hukuka aykırı durumları önlemek hususunda kadı ile birlikte hareket etmektedir. 

Taşra teşkilatının en büyük birimi, sancakların birleşmesiyle oluşan eyaletlerdir. Eyaletler, beylerbeyi tarafından yönetilirdi. Beylerbeyi kendi bölgesinde hükümdarın temsilcisidir. 

Taşrada yüksek dereceli yöneticilerden başka alt kademede görev yapan memurlar vardır. Esnafın denetimini yapan üretimin kaliteli yapılıp yapılmadığını, belirlenen fiyatlara uyulup uyulmadığını denetleyen görevliye muhtesip denirdi. Büyük şehirlerde bulunan ve bugünkü meyve hallerine benzeyen pazarlara gelen ürünlerin tartılması, adaletli dağıtımının yapılması işlerini Kapan Emini yürütürdü. Gümrük ve Bac Eminleri ise zanaat ve ticaret faaliyetlerinde bulunan kişilerden vergi toplamakla görevliydiler. 

XVI. yüzyılda gayet iyi işleyen merkeze bağlı eyaletler, kendi içinde vergi düzeni esas alınarak üç gruba ayrılmıştır. 


osmanlıda-eyaletlerin-birimleri
Salyaneli (Yıllıklı) Eyaletler: Tımar sisteminin uygulanmadığı eyaletlerdir. Bu eyaletlerden elde edilen gelirler doğrudan merkeze aktarılırdı. Toplanan gelirin bir bölümüyle eyaletteki görevlilerin maaşları ödenir, kalan bölüm hazineye gönderilirdi. 

Salyanesiz (Yıllıksız) Eyaletler: Tımar sisteminin uygulandığı eyaletlerdir. Toprakları has, zeamet ve tımarlara ayrılmıştı. 

Özel Yönetimi olan Eyaletler: İç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı Devleti’ne bağlı, yöneticilerinin padişah tarafından belirlendiği yerlerdi. Erdel, Eflâk ve Boğdan yıllık vergilerini ödemelerinin yanında ihtiyaç duyulduğunda Osmanlı Devleti’ne savaşlarda asker de yollarlardı. Hicaz bölgesi kutsal yerlerin olduğu özel yönetime sahip bir bölgeydi. Buradan vergi alınmaz, asker toplanmazdı.

 

2. OSMANLILARDA ASKERÎ TEŞKİLAT

Osmanlı ordusu, kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Kara Kuvvetleri; Kapıkulu Askerleri, Eyalet Askerleri ve Yardımcı Kuvvetler olmak üzere üçe ayrılırdı.

osmanlı-ordusu-teşkilatlanma

Lağımcılar tünel kazarak ve fitil döşeyerek kale duvarlarının yıkılmasında görevliydiler. Humbaracılar ise el bombası ve top mermisi yapımı ve kullanımını gerçekleştiren askerî sınıftı. Bostancılar saray ve köşklerin korunmasında görevli askerlerdi. Eyalet askerleri içinde Yörüklerkonargöçerlerin oluşturduğu yardımcı birliklerdi. Deliler denen grup sınır boylarını koruma görevini üstlenmişlerdi. Sakalar ordunun su ihtiyacını karşılayan gruptu. Yardımcı kuvvetler ise Osmanlı Devleti’ne bağlı beylik ve devletlerden ihtiyaç duyulduğunda alınan askerlerdi. Beşliler bulundukları kasaba, şehir ve kalelerin muhafazalarıyla görevliydiler. Ulufeciler savaş ve konak yerlerinde saltanat sancaklarını, Garipler ise ordu ağırlıklarını ve hazineyi korurlardı. 

XV. yüzyılda Osmanlı kara ordusunda kılıç, topuz, kalkan, gürz gibi hafif silahlar kullanılmaktaydı. İstanbul’un fethedilmesinde kullanılan şahi topları ateşli silahların surlar üzerindeki etkisini göstermesi bakımından önemli bir gelişmedir. XVI. yüzyıl sonlarına doğru silah teknolojisindeki değişmelere bağlı olarak Osmanlı Devleti’nde ateşli hafif silahlar kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle Fatih Sultan Mehmet döneminde Topçu Ocağı çok gelişti veTop Arabacıları Ocağı kuruldu. İstanbul’un Fethi esnasında kullanılan büyük toplar devrin teknolojisine göre olağanüstü nitelikler taşır. Tophane, baruthane, demirhane gibi atölyeler dönemin en gelişmiş tezgâhlarının kullanıldığı yerlerdi. Fatih’in yeni topçuluğun temel taşları sayılabilecek olan balistik sahasındaki keşifleri, surları yıkan büyük toplarla, havan topu ve tahrip bombaları Osmanlı Devleti’nin teknolojideki seviyesini gösterir. Denizlerde ise Osmanlı Devleti dönemin teknolojisini kullanan, geliştiren devlet olmuştur.

XVI. yüzyıl Türk deniz gücünü sağlayan en önemli etken, Türk gemilerinin hafif ve manevra kabiliyetlerinin fazla olmasıdır. II. Bayezit döneminde gemilere uzun menzilli toplar yerleştirilmiştir. Bu dönemde Osmanlı top tekniği çağının çok üstüne çıkarılmış ve her yöne dönen yivli toplar yaptırılmıştır. Bu taşınabilir toplar, Yavuz’un Mısır’ı almasını da kolaylaştırmıştır. 

 

osmanlı-örnek-kale-kuşatması

 

1555’te Osmanlı Devleti’ne Avusturya elçisi olarak gelen Busbecg (Busbek)’in Osmanlı ordusu hakkındaki görüşleri:

Türk ordusunda bir sefer sırasında kırk bin kadar deve ile bir o kadar katır bulunur. Bu hayvanlar çadır, silah, savaş aletleri ve her türlü malzemenin taşınması için kullanılır. Türkler askerlerinin sıhhatlerine çok dikkat ederler. Düşmana karşı kendilerini korumak askerin işi, sıhhatleri korumak da devletin işidir.

Türklerin askerî manevralarına dair bir noktayı da yazmadan geçmek istemem. Düşmanı peşine düşürüp at sırtında kaçarken ona hücum etmeye devam eder. Türkler bu manevrayı şöyle yaparlar. Uzun bir sırığın tepesine yanan bir top koyarak sırığı yere dikerler. Atlarını sırığa doğru son sürat sürerler. Tam sırığı geçtikleri sırada aniden geriye dönüp topa ok atarlar. Bu esnada at koşmaya devam eder. Bu manevraları çok sık ve uzun müddet yaptıklarında, at sırtında kaçarken geriye dönüp düşmanı okla vurma becerisi kazanırlar.

 

3. OSMANLI’DA EĞİTİM

Osmanlı Devleti, kişinin topluma yararlı ve meslek sahibi bir insan olmasını, kanunlara uymasını hedefleyen bir eğitim anlayışını uygulamıştır. Bu sistemde eğitim, devletin okullarında verildiği gibi esnaf örgütleri, camiler, tekke ve zaviyelerde de verilirdi. Hatta köy köy dolaşan halk şairleri, tüccarlar, haber taşıma özellikleri nedeniyle eğitim sisteminin birer parçası durumundaydılar. 

XVII. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti’nde mevcut örgün eğitim kurumları şunlardı: Sivil eğitimin yapıldığı Sıbyan Mektepleri, medreseler, askerî eğitim yapılan Acemi Oğlanları Ocağı, Yeniçeri Ocağı ve Enderun Mektebi’dir. Camiler, tekkeler, zaviyeler, loncalar ile öğretim yapılan saray ve konaklar da yaygın eğitim kurumlarıydı.Ayrıca Osmanlı Devleti Müslüman olmayan halka eğitim ve öğretim alanında tam bir özgürlük vererek onların kendi eğitim öğretim kurumlarını oluşturabilecekleri bir ortam sağlamıştır.

a. Meslekî Eğitim

Osmanlı Devleti’nde esnaf teşkilatı birer eğitim kurumu olarak kabul edilmelidir. Osmanlı Devleti’nin sosyal kurumlarından olan esnaf teşkilatları eğitimde önemli rol oynuyorlardı. Türkiye Selçuklu Devleti’nde esnaf teşkilatı olan Ahilik, Osmanlı Devleti’nde lonca teşkilatı adıyla devam ettirildi. Bu teşkilat esnaf, zanaatkâr ve çalışanları bir çatı altında toplamıştı. Ahilik kurumu bu özellikleri nedeniyle sanat okulu düzeyindeydi.

Lonca teşkilatına alınanlar teşkilatın eğitim öğretim kurallarına uyarak çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan ustalığa kadar yükselebilirdi. Ustalık belgesi almaya icazet denirdi. İcazet alanlara iş yeri açma izni verilirdi.

b. Saray Eğitimi

Topkapı Sarayı sadece devletin yönetildiği bir yer değildi. Tecrübeli devlet adamlarının yetiştirilmesinden hanedan mensuplarının eğitilmesine kadar birçok yönü olan büyük bir okuldu. Sarayda eğitim verilen kurumlar enderunharem ve şehzadegan mektebidir. 

Enderun 

Fatih döneminde tam olarak kuruluşu gerçekleştirilen enderun mektebine başlangıçta devşirme sistemiyle Hristiyan tebaanın zeki ve yetenekli çocukları alınırdı. Enderundaki temel amaç iyi bir Müslüman, güvenilir, kabiliyetli devlet adamları yetiştirmekti. Enderunda devşirmelerin eğitimi koğuş denilen odalarda yapılırdı. Aşağıdan yukarıya doğru yedi oda bulunmaktaydı. Bu odalar: Büyük Oda, Küçük Oda, Doğancılar Odası, Seferli Odası, Kiler Odası, Hazine Odası ve Has Odadır.

Her odanın eğitimi öğrencilerin kabiliyetlerine göre bir ya da iki yıl olabilirdi. Enderunun özelliği sarayın içinde olmasıdır. Askerî eğitimden güzel sanatlara hatta musiki derslerinin de verildiği çok yönlü bir eğitim kurumuydu. Türk ailelerin yanında Türkİslam gelenek ve göreneklerini öğrenen çocuklar iç oğlan olarak saraya alınırlardı. İç oğlanlar sarayda matematik, tarih gibi konularda üst seviyede eğitim görürdü. Öğrenciler alt odalardan eğitime başlar, başarılı oldukları takdirde üste doğru yükselme gerçekleşirdi. Yine yeteneklerine göre sportif faaliyetlerde bulunurlardı. Bir sanat dalında mutlaka uzmanlaşırlardı. Padişahın özel hizmetini yaparak yetişen bu öğrenciler eğitimlerinin sonunda çıkma usulü denen yöntemle birunda ya da taşrada yönetici olarak görevlendirilirdi. Yükselme Döneminde enderundan birçok vezir, sadrazam ve yüksek dereceli devlet adamı yetişmiştir. 

Harem 

Haremde; padişahın eşleri, çocukları ve cariyeleri yaşardı. Padişahın yaşadığı bölüme denirdi. Harem aynı zamanda okul niteliğindeydi. Hareme alınan cariyeler, kalfaların sıkı disiplini altında eğitimden geçirilirdi. Bu cariyeler özel yeteneklerine göre müzik, resim, edebiyat, örgü gibi dersler alır, bu arada dinî bilgileri öğrenmelerine de önem verilirdi. Belirli günlerde özel öğretmenler sarayda saz dersleri verirlerdi. Harem halkı, günlerini kitap okumakla özellikle tarih öğrenerek geçirir ve musiki ile uğraşırlardı.

Ayrıca padişahların erkek çocukları olan şehzadeler saray içerisinde açılmış şehzadegan mektebinde ilköğrenim eğitimlerini görürlerdi.

c. Askerî Eğitim

Kapıkulu ordusunun içerisinde birçok ocak bulunmaktaydı.

Her ocak uzmanlaştığı alanda kendi eğitimini verirdi.Acemi ocağına alınan devşirmeler Türk-İslam geleneklerine göre eğitilir Yeniçeri Ocağı’na geçerlerdi.Yeniçeriler kışlalarda düzenli askerî talim yapar savaşa her an hazır durumda olurlardı. 

Tophane: Top döküm ve yapımı ile ilgili askerî sanat mektebidir.
Humbarahane: Havan toplarını ve el bombalarını yapan askerî sanat mektebidir.
Tüfekhane: Tüfek yapımı, bakımı ve onarımı ile ilgili askerî sanat mektebidir.
Kılıçhane: Kılıç ve kesici silahların yapımı ile ilgili askerî sanat mektebidir.
Mehterhane: Askerî mızıka mektebidir. 

Padişahların zaman zaman düzenledikleri sürek avları da tatbikat niteliğinde eğitim çalışmalarıdır. Osmanlılarda Fatih döneminden itibaren denizciliğin gelişmesine paralel olarak denizcilik eğitiminde de önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu dönemde büyük denizciler yetişmişti. Kanuni döneminde Cezayir Beylerbeyi Barbaros Hayrettin Paşa’nın Osmanlı Deniz Kuvvetleri’nin komutanlığına getirilmesinden sonra Osmanlı donanması, çağın teknolojisine uygun gemi yapımına önem vermiş ve uygulamalı eğitimle denizciler yetiştirmiştir. Tersane, gemicilerin yetişmesini sağlayan önemli bir kurumdu. Deniz seferlerine çıkan azap ve leventler çeşitli usullere göre toplanır ve eğitilirlerdi. 

Türk sistemini, kendi sistemimizle mukayese ettiğim zaman başımıza gelecekleri düşünüp titriyorum. Bir ordu galip gelecek ve payidar olacak, diğeri mahvolacaktır. Çünkü şüphesiz ikisi de sağlam surette devam edemez. Türklerin tarafında kuvvetli bir devletin bütün kaynakları mevcut, hiç sarsılmamış bir kuvvet var. Eğitim ve savaş tecrübesi var. Sefer görmüş askerler, zafer alışkanlıkları, güçlüklere tahammül kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise ciddiyetsizlik, sarsılmış kuvvet, bozulmuş maneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Askerlerimiz başıboş, subaylarımız mala düşkün ve disiplini küçümsüyorlar. Bütün bunların en kötüsü düşmanın zafere bizim de hezimete alışkın olmamızdır.

d. Medrese Eğitimi :

Ders okunan, ders verilen yer anlamına gelen medreseler, Osmanlı Devleti’nde eğitim öğretim sisteminin temel kurumuydu. Özellikle Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında medrese eğitimi ve öğretimi zirve dönemini yaşadı. Medreselerde müftü, kadı, müderris,hekim, astronomlar ve matematikçiler yetişiyordu. Medreseler kendi aralarında öğretim verdikleri alanlara göre uzmanlaşmışlardır. Darüttıp Medreselerinde tıp eğitimi verilir ve devletin hekim ihtiyacı buralardan karşılanırdı. Darülhadis Medreselerinde hadis alanında ileri düzeyde eğitim verilirdi. Darülkurra Medreselerinde ise Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen, usule göre okuyan hafızlar yetiştirirdi. Darülhendese medreselerinde ise matematik ve astronomi alanlarında eğitim verilmekteydi. 

Eğitimin ilk basamağı sıbyan mektebi (Mahalle Mektebi) idi. Sıbyan mektebinden sonra başlanabilen medresenin her bölümünde belirli bir süre öğrenim görülürdü. Bir medrese öğrencisi haşiyeyi tecrit denilen medreslerden ilk derslere başlar farklı hocalardan ders alırdı. Daha sonra Hariç ve Dahil Medreselerinin derslerini de gördükten sonra Sahnıseman ve Süleymaniye Medreselerine devam ederdi. Bu medreselerdeki eğitimini tamamlayan öğrencilere müderrislik veya kadılık yapabileceğine dair diploma verilirdi. Çeşitli usullere göre atamaları gerçekleştiren bu öğrenciler uygun olan yerlere gönderilirlerdi. Medrese eğitimi alarak ilmiye sınıfına dâhil olanlar şeyhülislamlık makamına kadar yükselebilirlerdi. 

2.bayezid-külliyesi

Sahnıseman Medreseleri 

İlk öğrenim hayatına başlayan öğrenci muhtasarat denilen dersleri gördükten sonra Haşiyeitecrid medresesine devam ederek derslerde başarılı olmak şartıyla o medresenin müderrisinden bir belge alarak Miftah denilen medreseye devam eder. Oradan da Kırklı, Hariç ve Dâhil denilen medreselerde dersler görüp Sahnıseman Medreselerine kabul edilerek öğrenci olurdu. Sahnıseman Medreselerinin yapılması Osmanlı topraklarındaki medrese teşkilatında bir yeniliğe esas oldu. Çünkü bu yapılan medreseler İlahiyat ve İslam hukuku fakülteleri demekti. İşte bu Sahn Medreselerinin yapılmasından sonra Osmanlı medreseleri buna göre şekillendi. 

Osmanlı Devleti’nde halkın dinî eğitim aldığı yerler öncelikle cami, tekke ve zaviyelerdir. Müslümanların ibadet yerleri olarak yapılan bu yerler aynı zamanda sosyal etkinliklerin gerçekleştiği kültür merkezleri idi. Camilerde ibadet için toplanan halka dinî öğütler ve toplumsal ahlak kuralları anlatılırdı. Tefsir, fıkıh, hadis, hat ve tezhip dersleri verilirdi. Mahalle Mektepleri çoğu zaman camilerin içerisinde veya yanındaydı. Herkesin katılabildiği dersler yapılırdı. Tekke ve zaviyelerde görülen eğitim ise daha çok dinî konulardaydı. Tefsir, fıkıh, hadis gibi derslerin yanında Arapça ve Farsça dersleri verilirdi. Dinî eğitim Osmanlı Devleti’nde her eğitim kurumunda verilirdi. Lonca teşkilatı da üyelerine dinî eğitim veren önemli bir kurumdu.

 

1.COĞRAFİ KEŞİFLER

feodalizmin-zayıflamasının-nedenleri

Feodalite, toprak egemenliğine dayalı federal bir yönetim sistemiydi. XV. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın feodal yapısı değişmeye başladı. Yeni kıtalara yapılan göçler ve savaşlar sonrasında nüfusun azalması, senyörlerin askerî güçlerini olumsuz etkiledi. Ayrıca Haçlı Seferlerine güçlerini artırmak için katılan birçok senyör ya hayatını ya da servetini kaybetti. İstanbul’un fethi sırasında gücü ve önemi anlaşılan toplar, feodalitenin çözülmesinde en büyük rolü oynadı. Fransa kralı XI. Louis (Lui), soyluların Yüzyıl Savaşları’nda zayıflamalarından yararlanarak feodal sisteme son verdi. İngiltere’de ise Çifte Gül Savaşı sonrası feodal sistem zayıfladı, mutlakiyet rejimi ortaya çıktı. 

Bu siyasi değişim süreci Katolik Kilisesi’nin çıkarlarına uymuyordu. Çünkü feodal sistemin bölünmüşlüğünden en iyi yararlanan kurum kiliseydi. Kralların güçlenmesi, feodal yapıyı siyasi güç olarak kullanan kilisenin de siyasi otoritesini kaybetmesi anlamına geliyordu. Orta Çağ Avrupası’nda papalık, dinin merkezi olmasının dışında siyasi güce de sahipti. Krallar papanın elinden taç giyerdi. Böylece otoriteleri papa tarafından verilmiş olurdu. Fakat XV. yüzyılda feodal sistemin zayıflaması, kralların papalara karşı üstünlük sağlanması Avrupa’nın siyasi ve sosyal yaşamında büyük değişikliklere yol açtı. Avrupa’da yeni kavramlar, yeni değerler önem kazandı. Krallar, güçlerini artırmak için keşifleri ve bilimsel faaliyetleri desteklediler. 

Teknolojik gelişmeleri etkileyen en önemli unsur, Haçlı Seferleri idi. Haçlı Avrupası, İslam dünyasına karşı giriştiği iki yüz yıllık bu seferler sonrasında, kendilerinde olmayan barut, matbaa, kâğıt, pusula gibi buluşları Avrupa’ya taşıdı. Avrupalılar Doğu – İslam dünyasından taşıdıkları bu buluşları daha da geliştirdiler.

a.Coğrafi Keşiflerin Nedenleri

Türkler tarafından İstanbul’a getirilen mallar, burada Venedik ve Ceneviz tüccarları tarafından satın alınıp Avrupa’da yüksek fiyatlarla satılıyordu. Avrupalı tüccarlar kendilerine fazla maliyet getiren bu ticarette Müslümanların egemenliğini kırmak ve Doğu’nun (Asya’nın) zenginliklerine ilk elden ulaşmak için yeni yollar aramaya başladılar. Teknolojik gelişmelerle pusula pratik hâle getirilip kullanılmaya başlandı. Coğrafya bilgisi gelişti, pusulayı geliştiren Avrupalılar açık denizlere dayanıklı, yelkenli ve hızlı gemiler yaptılar.Ayrıca Avrupalıların dünyayı öğrenmek ve Hristiyanlığı yaymak istemeleri coğrafi keşiflerin diğer nedenlerini oluşturdu.

Avrupa’da bu gelişmeleri takip eden dönemde doğuya ulaşmak isteyen gemiciler, İspanya ve Portekiz krallıklarından aldıkları yardımlarla açık denizlere açıldılar. Böylece dünya tarihinin seyrini değiştiren coğrafi keşifler başlamış oldu.

coğrafi--keşifler-haritası

coğrafi-keşifleri-yapan-kaşifler

b.Coğrafi Keşiflerin Sonuçları

Yapılan bu keşifler sonucunda yeni ülkeler, medeniyetler, bitki ve hayvan çeşitlerinin varlığı öğrenildi. Avrupa ülkeleri yeni pazarlar buldu. Sömürge imparatorlukları ortaya çıktı. Ticaret yollarının güzergâhı değişti. Akdeniz limanları önem kaybederken Atlas Okyanusu kıyısındaki limanlar önem kazanmaya başladı. Keşfedilen yerlere Avrupa’dan göçler oldu. Böylece Hristiyanlık yayılma alanı buldu.

Coğrafi keşifler, Avrupa’nın ekonomik yapısında büyük değişikliklere neden oldu. Değerli madenlerin yeni kıtalardan Avrupa’ya gelişiyle bu zamana kadar zenginlik ölçüsü olan toprak, yerini altın ve gümüşe bıraktı. Soylular eski imtiyazlarını kaybettiler. Ticaretle uğraşan burjuva sınıfı zenginleşti. Keşifleri destekleyen krallar güçlendi ve kilisenin etkisi azaldı. Coğrafi keşiflerin sonunda, Avrupa’nın zenginleşmesi ile sanata ve bilime değer verenMesen sınıfı oluştu. Kiliseye duyulan güven azaldı. Hristiyan din adamları dünyanın düz olduğunu söylüyorlardı. Oysa Macellan’ın başladığı ve Del Kano’nun bitirdiği sefer sonrası dünyanın yuvarlak olduğu ispatlanmış oldu. Keşifler insanlar üzerinde merak, araştırma ve yeni şeyler keşfetme arzusu uyandırdı. Bu durum Avrupa’nın bilim, düşünce ve dinî hayatında önemli değişikliklere yol açtı. Keşiflerden sonra, başta İtalya olmak üzere Avrupa’da düşünce ve kültür hareketleri başladı. 

 

2.RÖNESANS

Kelime anlamı yeniden doğuş olan Rönesans XV ve XVI. yüzyıllarda Avrupa ülkelerinde görülen bilim, güzel sanatlar ve edebiyat alanındaki gelişmelerin tümünü ifade eder. Hümanizm; Orta Çağ Avrupası’nın baskıcı Skolastik düşüncesine karşı çıkarak insan ve doğa sevgisini temel alan düşünce sistemidir. Hümanistler Eski Yunan ve Latin eserlerini inceleyerek özgür insan tipini ortaya koymuşlar ve oluşturdukları eserlerde bu modeli örnek almışlardır. Hümanizm İtalya’da edebiyatta ortaya çıkmıştır. Hümanizm edebiyatla sınırlı kalmamış mimari ve güzel sanatları da etkilemiştir. 

Rönesans’ın İtalya da Başlamasının Nedenleri

İtalya’nın İslam uygarlıklarıyla yakın ilişki içinde olması, İstanbul’un fethinden sonra İtalya ya giden bilginlerin Latince eserleri çevirmeleri, Zengin şehir devletlerine sahip olan İtalya’da bilimsel ve kültürel çalışmaların desteklenmesi, İtalya’nın ticaret merkezi olması, değişik medeniyetlerle sürekli bir etkileşim içinde olması 

Rönesans’ın Nedenleri

Haçlı Seferleri ile Müslüman dünyasından öğrendikleri matbaayı geliştirmeleri, Coğrafi keşiflerle zenginleşen Avrupa’da sanatı ve sanatçıyı koruyan Mesen sınıfının oluşması, Kiliseye duyulan güvenin azalması ve Skolastik düşüncenin önemini kaybetmesi, Yetenekli sanatçı ve bilim insanlarının yetişmesi, Eski Yunan, Roma (antikite) ve İslam medeniyetine ait eserlerin incelenmesiyle akılcı düşüncenin ortaya çıkması. 

İslam bilginleri eski Yunan ve Roma eserlerini tercüme ederek pozitif bilimlerde çağdaşı Avrupa’dan çok ileri bir seviyeye ulaşmıştı. İspanya’nın Müslümanlarca fethinden sonra Avrupalılar bu eserlerle tanıştılar. Artık Avrupalılar eski Yunan eserlerini okumak için Arapça öğreniyorlardı. Böylece Avrupa, İslam medeniyeti sayesinde bilimsel gelişmenin ilk adımını atmış oldu. XII. yüzyıl boyunca Arapçadan Latinceye yoğun şekilde çeviriler yapılmıştır. Avrupa’da kurulan üniversitelerde İbni Sina’nın tıp alanında yazdığı eserler, İbni Heysem’in fizik ve astronomi hakkında birçok eseri ders kitabı olarak okutulmuştur. Kültür ve medeniyetin yayılmasında önemli bir rolü olan kâğıdın seri üretimini gerçekleştiren Müslüman Araplardır. XIII. yüzyılda İtalyan tüccarlar ticaret vasıtasıyla kâğıt yapımını Doğu medeniyetinden öğrendiler.

rönesansın-ülkelere-göre-gelişimi

Rönesans’ın Sonuçları

– Avrupa’da resim, heykel, edebiyat ve mimari en üst düzeyde gelişme gösterdi. 
– Eski eserler ve daha önce papaların çevirisine izin vermedikleri İncil, Latinceden Avrupa dillerine çevrilerek okunduğu için kiliseye ve din adamlarına duyulan güven sarsıldı. Böylece Reform hareketlerine zemin hazırlandı. 
– Skolastik düşünce yıkılarak yerini deney ve gözleme dayalı pozitif düşünceye bıraktı. 
– Pozitif ve özgür düşünce, bilim alanında yeni buluşların ortaya çıkmasına yol açtı.  

 

4. KONU: I. SELİM (YAVUZ) DÖNEMİ (1512 – 1520)

yavuz-sultan-selim-dönemi

1. OSMANLI – SAFEVİ İLİŞKİLERİ

Osmanlı Devleti’nin doğu sınırında Safevi devleti, Şiilik propagandası yolu ile Osmanlı Devleti’nin topraklarını ele geçirmek istiyordu. Bu amaçla 1511’de Tokat, Amasya ve Çorum civarında Şah İsmail’in desteklediği Şahkulu İsyanı başlatıldı. İlk başlarda başarılı olan ayaklanma daha sonra etkisiz hâle getirildi. Yavuz, şehzadeliği döneminde Trabzon’da vali iken Doğu Anadolu’daki gelişmeleri yakından takip etmişti. Osmanlı Devleti aleyhine olan bu gelişmeleri babası II. Bayezit’e bildirmesine rağmen gerekli tedbirler alınmadı. Babasının Safevi tehlikesini önemsememesi üzerine devlet adamlarının ve yeniçerilerin desteğini alan Yavuz, babasını tahtan indirerek 1512 de Osmanlı tahtına çıktı.

İlk olarak doğuya bir sefer düzenleme kararı alan Yavuz, bu seferle İpek Yolu’nun Van-Tebriz hattını ele geçirmiş olacaktı. Ayrıca Safevi Devleti Orta Asya’dan gelen Türklerin Osmanlı sınırlarına girmesini de engelliyordu. Bu da Balkanlardaki iskân politikasını olumsuz etkiliyordu. Tüm bu nedenler seferi zorunlu hâle getirmişti. İki ordu Van yakınlarında bulunan Çaldıran Ovası’nda karşılaştı. Osmanlı ordusunun gücü karşısında Şah İsmail, İran’ın içlerine kaçmak zorunda kaldı. Tebriz, Musul, Kerkük ve Erbil Osmanlı topraklarına katıldı. Böylece Çaldıran Savaşı (1514) büyük bir zaferle sonuçlanmış oldu. Doğu Anadolu da Safevilerin etkisi kırıldı. Dönüşte Dulkadiroğulları Beyliği üzerine gidilerek Turnadağ Savaşı (1515) ile bu beyliğe son verildi. Böylece Anadolu’da Türk siyasi birliği tam anlamıyla sağlanmış oldu.

 

2. OSMANLI – MEMLUK İLİŞKİLERİ

Osmanlı – Memluk ilişkileri ilk defa Yıldırım Bayezit döneminde Malatya ve civarının alınmasıyla bozulmuştu. Fatih dönemine gelindiğinde Dulkadiroğulları ve Hicaz su yolları meselesinden dolayı gerginleşen ilişkiler, II. Bayezit döneminde savaşa dönüştü. Yapılan mücadelelerde iki taraf da birbirine üstünlük sağlayamadı.Yavuz un İran Seferi’nden dönerken Dulkadiroğulları Beyliği’ni ele geçirmesi Osmanlı-Memluk ilişkilerini tekrar bozdu. Yavuz, Safevi Devleti’ne de destek veren Memluk tehlikesini tamamen ortadan kaldırmak için Mısır Seferi ne çıktı. Mısır’ın Akdeniz ticaretinde önemli limanlara ve Nil havzasının verimli topraklarına sahip olması, Abbasi halifesinin Memluklerce korunması bu nedenle İslam dünyasının lideri gibi davranmaları Mısır seferinin diğer nedenleridir. Yapılan Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) savaşlarıyla Memluk Devleti’ne son verildi. 

Mısır Seferi sonucunda: 

– Memluk Devleti yıkılarak Suriye, Filistin, Lübnan, Mısır ve Hicaz bölgeleri Osmanlılara katıldı.
– Venedik Cumhuriyeti’nin Kıbrıs için Memluklere ödediği vergi, bu seferden sonra Osmanlı Devleti’ne ödenmeye başlandı. Doğu Akdeniz de Kıbrıs dışında Osmanlı egemenliğine girdi.
– Halifelik, Osmanlılara geçti.
– Osmanlı Devleti, İslam dünyasında en etkin güç hâline geldi.
– Kahire ve Mekke’de bulu-nan Mukaddes Emanetler, İstanbulTopkapı Sarayı’nın Hırkayışerif Dairesi’ne nakledildi. Doğu Akdeniz’den geçen Baharat Yolu Osmanlı Devleti’nin eline geçti.

 

Yavuz Sultan Selim Han

yavuz-sultan-selim

II. Bayezit, padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini öğrenmesi için, Şehzade Selim’i Trabzon Sancağı’na vali olarak tayin etti..

Şehzade Selim, Trabzon’da devlet işlerinin yanında, ilimle uğraşır ve büyük âlim Mevlâna Abdülhalim Efendi’nin derslerini takip ederdi..

Çok güzel ata biner, devrin en meşhur silahşorlarını alt edecek kadar iyi kılıç kullanırdı. Güreşmekte, ok atmada ve yay çekmede ustaydı. Savaştan hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Babasından devraldığı tatminkâr hazineyi ağzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, şöyle vasiyet etti:.

“Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi hâlde Hazineihümayun benim mührümle mühürlensin.”.

Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz’un mührüyle mühürlendi.

22 Eylül 1520’de, şirpençe denen bir çıban yüzünden henüz elli yaşında iken vefat etti. Sultan Selim Camisi’nin avlusundaki türbeye defnedildi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim’i, sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir padişah olarak değerlendirirler.

 

 

5. KONU: OSMANLI DEVLETİ’NDE EKONOMİK GELİŞMELER VE TOPLUM YAPISI

OSMANLI DEVLETİ’NDE EKONOMİK GELİŞMELER

yavuz-sultan-selim-para

Osmanlı ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayalı idi. Tarım üretiminde tımar sistemi uygulanmaktaydı. Tımar sistemi sayesinde topraklar boş kalmıyor ve üretimin devamlılığı sağlanıyordu. Her bölge öncelikle kendi ihtiyacını karşılıyordu. Fakat İstanbul gibi büyük şehirlere diğer bölgelerden ürünler getiriliyordu. Devlet, üretimin sürekliliğini sağlamak için gerekli önlemleri alıyor ve üretilen mal, ihtiyacı karşılamazsa satın alma yoluna gidiyordu. XV ve XVI. yüzyıllarda sınırların genişlemesiyle tarımsal üretimin yanında ticari faaliyetler önem kazanmaya başladı. Yeni yapılacak fetihlerde ticaret yolları belirleyici bir unsur oldu. Özellikle İpek ve Baharat Yolu’nun denetimini ele geçirmek için birçok fetih yapıldı. Osmanlı Devleti, ticareti geliştirmek ve korumak için çeşitli önlemler almış ve birtakım teşkilatlar oluşturmuştur. Bunlar: 

Menzil Teşkilatı: Osmanlı topraklarından geçen yol ağının her biriminde, taşımacılığın en hızlı şekilde yapılmasını sağlıyorlardı. 

Derbentçiler: Bu görevliler, ana yollar üzerindeki geçitlerin denetimini yapıyor ve güvenliğini sağlıyorlardı. 

Mekkârî Taifesi: Ticaret yolları üzerinde taşımacılığı meslek edinmişlerdi. 

Bunların yanında ticaret yollarının güvenliği tam olarak sağlanmıştır. Eğer güvenlik eksikliği nedeniyle zarara uğrayan tüccarlar olursa kayıpları devlet tarafından karşılanırdı. Yeni ticaret yolları yapılarak bu yollar üzerine belirli aralıklarla han ve kervansaraylar inşa edilmiş böylece ticaret ile uğraşanların ihtiyaçlarını gidermeleri sağlanmıştır. 

XV ve XVI. yüzyıllarda Osmanlı tüccarları, Osmanlı Devleti sınırları dışında da ticaret yapmaya başlamışlardı. İpek ve Baharat Yollarıyla Osmanlı Devleti’ne gelen mallar Osmanlı tüccarları tarafından Avrupa’ya götürülüyordu. Yine bu yüzyıllarda Osmanlı Devleti ticaretten sağladığı vergi gelirlerini artırmak için bazı Avrupa ülkelerine Osmanlı topraklarında ticaret yapabilme ve serbest dolaşım hakkı vermiştir. 

Osmanlı Devleti’nin ticaretten elde ettiği gelirlerden başka şeri ve örfi vergiler, gümrük, maden, tuzla ve ormanlardan alınan vergiler, bağlı devletlerin ödediği yıllık vergiler olmak üzere çeşitli gelirleri vardı. XV ve XVI. yüzyıllarda savaşlardan elde edilen gelirle Osmanlı hazinesi dolu durumdaydı. Özellikle Mısır’ın alınmasıyla hazine en parlak günlerini yaşamıştı. Kanuni zamanında ise hazinenin geliri ile gideri arasında fazla fark bulunmamakla birlikte sık sık yapılan seferler dolayısıyla bütçe giderleri bir miktar fazlalık göstermiştir.

 

 

OSMANLI DEVLETİ’NDE TOPLUM YAPISI

Osmanlı Devleti’nde toplum iki ana grup altında ele alınabilir. Bunlardan birincisi askerî adı altında toplanan ve görevleri icabı vergiden muaf olan kısımdır. İkincisi ise reaya denen şehirliler, köylüler ve göçebe aşiretlerin meydana getirdiği vergi mükellefi olan gruptu. Osmanlı Devleti’ndeki bu ayrım, tabi oldukları görevleri dolayısıyla olup bütün kanun ve nizamlar, askerî ve reayanın hukuki yapısına paralel bir biçimde ele alınmıştır. Osmanlı toplumu Avrupa’dan farklı olarak sınıflar arasında aşılmaz duvarlarla birbirinden ayrılmamıştır. Padişah beratıyla askerî zümreden bir kişi reayaya geçebilirken reayadan bir kimse de askerî sınıfa geçebilirdi. Öyle ki toplumun her kesimi tabi bulundukları kanun ve nizama göre hareket etmek durumunda olup Müslüman olsun, gayrimüslim olsun her bir fert eşit hak ve hukuka sahip olmuştur.

Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU, XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı, s. 101 (Özetlenmiştir.)

Osmanlı Devleti’nde Yönetenler (Askerîler) Sınıfı

Osmanlı devlet sisteminde, padişahın askerî, siyasi, idari ve dinî yetki tanıdığı devlet görevlileri yönetenler sınıfını oluştururdu. Yönetenler seyfiye, ilmiye ve kalemiye olmak üzere üçe ayrılırdı. 

Seyfiye: Yönetim ve askerlik görevi bulunan sınıfı ifade eder. Beylerbeyi, sancak beyleri, kapıkulu zabitleri, neferler, tımarlı sipahiler ile deniz askerleri seyfiye sınıfına mensuptu. 

İlmiye: İlimle meşgul olan topluluğu ifade eden ilmiye sınıfı eğitim, öğretim işini yapan müderrisler, noterlik ve hâkimlik görevi bulunan kadılar ve cami görevlilerinden oluşurdu. 

Kalemiye: Devlet dairelerinde görevli bürokrat ve memur olarak çalışan bu sınıfın en yüksek makamları Anadolu ve Rumeli defterdarlığı, nişancılık, reisülküttaplık, defter eminliğidir.

 

reaya

Osmanlı Devleti’nde Yönetilenler (Reaya) Sınıfı

Osmanlı Devleti’nde askerî sınıfın dışında kalan, yönetim görevi olmayan bu sınıf; geçimini tarım, ticaret ve sanayi alanlarında üretim yaparak sağlardı. Vergi vermekle yükümlü olan reaya din, dil, mezhep farklılıkları olan Osmanlı halkından oluşuyordu. 

Osmanlı Devleti’nde Yaşayan Topluluklar 

Osmanlı Devleti’nin toplumsal, hukuki, siyasi ve idari yapısı ırk esasına göre değil, Millet Sistemi denen inanç temeline göre şekillenmiştir. Osmanlı Devleti, gayrimüs-limlere hoşgörüyle davranmış, dillerinde, inançlarında, kendi aralarındaki ilişkilerinde onları serbest bırakmıştı. Böylece Musevi ve Hristiyan toplumlar tam bir serbestlik içinde dinî ve millî kültürlerini koruyabilmişlerdi. 

Osmanlı Devleti’nde Ermenilerin Durumu 

Anadolu’da yaşayan en eski topluluklardan olan Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Osman Bey tarafından Bizans baskısından kurtarılmıştı.Osman Bey Ermenilerin Osmanlı topraklarında özgürce yaşamalarına müsade etmiştir. Kütahya ve Bursa’nın fethinden sonra bölgedeki Ermeni ruhani liderler Osmanlı Devleti tarafından resmen tanınmış dinî örgütlenmelerine izin verilmiştir. Selçuklular ve Osmanlılar döneminde çeşitli özgürlükler tanınan Ermeniler Türkleri bir kurtarıcı olarak gördüler.

Fatih, Osmanlı topraklarında dağınık bir yerleşim gösteren Ermenilerin yönetim ve dinî işlerini düzenlemeleri için 1461’de İstanbul’da Gregoryen Ermeni Patrikhanesi’nin kurulmasına izin verdi. Patrik olarak Bursa Metropoliti Ovakim atandı. Kurulan bu patrikhane Ortodoks mezhebine ait tüm Osmanlı halkının devletle olan ilişkilerini düzenlemesi için tek yetkili kurum olarak görevlendirildi. Böylece Ermeniler eğitim – öğretim, dinî, vakıf ve aile işlerini kendi geleneklerine göre düzenleme fırsatı elde ettiler. Ermenilere verilen bu geniş haklar Ermeni toplumunun gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Fatih dönemindeki bu gelişmeler sonucunda İstanbul’a yoğun bir Ermeni göçü yaşandı. 

Osmanlı Devleti zaman içerisinde Ermenilere verilen hakları daha da genişletti. Yavuz Sultan Selim döneminde 1516’da Suriye ve Mısır’ın fethiyle Kudüs Ermeni Patrikhanesi de Osmanlı yönetimine girmiş oldu. Yavuz, Ermeni patriği III. Serkis’e bir ferman ile Kudüs’ün içinde ve dışındaki tüm kilise ve manastırların tasarruf hakkını Kudüs Ermeni Patrikhanesi’ne verdi. Ayrıca Habeş, Süryani ve Kıpti Kiliseleri’nin yönetimi de bu patrikhaneye verildi. Böylece üç Ermeni Patrikhanesi’nden ikisi Osmanlı yönetimine girmiş oldu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yeni fermanlarla Ermeni toplumuna yeni ayrıcalıklar verildi. XVI. yüzyılda Osmanlı topraklarında 600.000 civarında Ermeni yaşamaktaydı XVIII. yüzyılda Katolik ve Ortodoks Ermeni cemaati arasında mezhep kavgaları yaşanmaya başladı. Osmanlı Devleti bu anlaşmazlıkları engellemek için 1831’de Katolik Ermeni Patrikhanesi’nin kurulmasına izin verdi. Hoşgörü ve özgürlüğün bir sonucu olarak Türklerle en fazla kaynaşan topluluk Ermeniler oldu. Türkçe konuştular hatta ibadetlerini bile Türkçe yaptılar. Islahat Fermanı’ndan sonra her çeşit devlet memurluklarında bulundular. Ermenilerden Osmanlı idaresinde 33 mebus, 22 bakan, 29 general, 7 büyükelçi, 1 konsolos, 17 öğretim üyesi, 41 yüksek dereceli memur görev almıştır. II. Mahmut Ermenilerin kalpaklarına tuğra takmalarına izin verdi. Abdülmecit döneminde Hazineyihassa Amirliği Ermenilere verildi.

Ermenilere verilen memurluklar göz önünde tutulursa Osmanlı idaresinin Ermeni toplumuna gösterdiği değer ve hoşgörü daha iyi anlaşılır. Kırsal kesimde yaşayan Ermeniler toprak sahibi idiler. Kendilerine ait olan toprakları belli kurallar çerçevesinde istedikleri gibi kullanabiliyorlardı. Şehirde yaşayan Ermeniler ise bankerlik, sarraflık, mimarlık ve ticaret sayesinde zenginleşmişlerdi. Ayrıca tıp ve tiyatro etkin oldukları alanlardı. Askerlik yapmadıkları için uzun süren savaşlar ekonomik faaliyetlerini engellememiştir. 1567’de Apkar Tıbir İstanbul’da ilk Ermeni matbaasını kurdu. Bu matbaada iki yıl içinde 6 kitap basıldı. Böylece kültürel gelişimlerini hiçbir engel ile karşılaşmadan sağlamış oldular. 

Osmanlı Devleti’nde Yahudilerin Durumu 

Osmanlı topraklarında bulunan bir başka cemaat ise Yahudilerdi. Kuruluş döneminde Osmanlı topraklarında Yahudilerin sayısı çok azdı. II. Bayezit 1492’de İspanya’da baskı ve katliama uğrayan Yahudileri Osmanlı topraklarına getirmiş ve İstanbul’a yerleştirmiştir. Yahudi cemaati de Ermenilere tanınan hak ve özgürlüklerden yararlandı. Hahamlık kurmalarına izin verildi. Kısa sürede ticaretle zenginleştiler. Osmanlı sosyal hayatında etkin rol oynadılar. Vergiden muaf tutulan saray doktorlarının önemli bir kısmı Musevilerden çıkmıştır. Osmanlı Devleti’nde ticaret hayatı canlı olan yerleşim yerlerinde Musevi toplulukları oluştu ve ülke içindeki etkinlikleri giderek arttı. 

Osmanlı Devleti’nde Süryanilerin Durumu 

En eski Süryani kaynaklarına göre, Aramilerin bir kısmı Hıristiyanlığı kabul edince, bunlar kendilerini putperest ırkdaşlarından ayırt etmek için Süryoyo (Süryani) tabirini kullanmaya başlamışlardır. Kadîm Antakya Patrikliği’ne bağlı olan Süryaniler, Hıristiyanlığı daha başlangıçta kabul eden Ortadoğu halklarından biridir. Urfa, Mardin ve Yukarı Mezopotamya’da, diğer adıyla “Beyt Aramoyo” (Aramilerin Ülkesi) tabir edilen bölgede, Süryaniler arasında Hıristiyanlığı yayanlar Aday Şliho ve öğrencileridir. Patrikhaneleri, 325 İznik Konsili’nde Ekümenik Patrikhane statüsü kazanmıştır. 431 ve 449 Efes Konsillerinde Bizans ve Roma kiliseleriyle İsa – Mesih’in tabiatları ve Meryem Ana’nın konumu hususundaki ihtilaflar sonucunda ayrılıklar başlamış, 451 Kadıköy Konsili sonrasında ise Süryaniler Doğu Roma Devleti’nin baskılarına maruz kalmışlardır. Doğu Roma’nın mezhep birliğini sağlama politikası sebebiyle, tüm Doğu Hıristiyanlığıyla beraber iki yüz yılı aşkın bir süre baskı, tehcir ve katliama uğramışlardır.

Müslüman Arapların Hz. Ömer döneminde bölgeye hâkim olmasıyla bu katliamlardan kurtulmuşlardır. Süryaniler, bu tarihten sonra bölgede huzur ve sükûn içinde yaşamaya başlamışlardır. Selçuklu Türklerinin Ortadoğu ve Anadolu’da hâkimiyet tesis etmeleriyle birlikte Süryani halkın bu huzur ve güven ortamı iyice pekişmiştir. Bu huzurlu süreç, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de devam etmiştir. 

XIX. yüzyıldan itibaren Osmanlı ülkesindeki genel buhrandan etkilenen Süryaniler, diğer Hıristiyan unsurlar gibi bir müddet iç barışta sıkıntılar yaşamışlardır.Bunun neticesinde kiliselerindeki bölünmeler başlamış, Süryani Katolik ve Protestan mezhepleri kurulmuştur.

Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecinde İtilaf Devletlerinin Hıristiyan unsurlar üzerindeki politikaları özellikle Ermeniler, Rumlar, Nasturiler, Marunîler, Keldaniler ve Melkitler üzerinde etkili olmuşsa da, Süryani Kadimler ( Eski Süryaniler) üzerinde pek etkili olmamıştır. Gerek I. Dünya Savaşı sırasında ve gerekse Millî Mücadele döneminde Osmanlı Devleti’ne sadık kalan Süryaniler, Lozan’da da teklif edilen “azınlık statüsü”nü kabul etmemişlerdir. I. Dünya Savaşı sırasında bir ateş topuna dönen bölgede savaşın getirdiği sıkıntılara tüm bölge halkı gibi Süryaniler de maruz kalmışlardır. Millî Mücadele yıllarında Süryanilerin Anadolu’daki direnişe destek verdikleri de görülmüştür. 

1932 yılına kadar Süryani Patrikhanesi Mardin’de bulunmaktaydı. Patrik İlyas Şakir’in vefatı üzerine yapılan seçim sonucunda Homs’lu (Suriye) Afram Barsavm Patrik seçildi. Afram Barsavm Patrikhaneyi önce Homs’a, sonra Şam’a taşımıştır.

1970’li yıllardan itibaren Süryanilerin büyük bir kısmı Türkiye içinde İstanbul’a, yurt dışında özellikle İsveç ve Almanya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya göç etmişlerdir. Günümüzde 18. 000 civarında Süryani vatandaşımız vardır. 15.000 kadarı İstanbul’da, 3.000 kadarı ise Mardin civarında yaşamaktadır. Ülkemizde kilise ve manastırları faal hâlde olan Süryanilerin İstanbul, Adıyaman, Mardin ve Midyat’ta birer metropolitlikleri bulunmaktadır. Mardin’deki Deyrü’z–Zaferan, Midyat’taki Deyrü’l–Umur Manastırlarında dinî eğitim yapılmakta olup kilisede ayin dili olarak Süryanca kullanılmaktadır.

 

Osmanlı Devleti’nde Günlük Yaşam

Osmanlı şehirlerinde günlük yaşam İslam gelenekleri gereği sabah namazıyla başlardı. Mesai saatlerini belirleyen unsur sabah ve akşam namazı arasında geçen vakitti.

Osmanlı günlük yaşamında, mahallelerin de ayrı bir önemi vardı. Mahalleler aynı dinden ve sosyal gruptan, genelde hemşerilik anlayışı ile bir araya gelmiş gruplardan oluşuyordu. Fakat en önemli özellikleri mahalle yapılanmasında sınıf farklılıkları yoktu. Yardımlaşma her mahalle sakininin bir görevi gibi algılanır; düğün, cenaze ve hastalık gibi durumlarda birlik içerisinde sıkıntılar giderilmeye çalışılırdı. 

Küçük yerleşim birimleri olan köylerde ise yerleşim şekli akrabalık bağı ile şekillenmişti. Her köyün misafirleri ve özel toplantıları için köy odaları bulunurdu. Köylerde yaşayanlar yardımlaşarak köyün ortak işlerini de beraber yaparlardı.

 

Osmanlı Devleti’nde Vakıf Sistemi

Vakıf; kişilerin kendilerine ait menkul, gayrimenkul mallarını veya paralarını toplum yararına oluşturulacak eğitim, din, sağlık, bayındırlık gibi sosyal ve kültürel alanlarda daimî kamu hizmeti verecek kuruluşlara bağışlaması veya oluşturmasıdır . 

Hizmet verilen alanların önemi nedeniyle padişahlar, hanedan üyeleri, üst düzey yöneticileri ve varlıklı kişiler vakıflar kurmuşlardır. Kurulan vakıflar çok çeşitli alanlarda hizmet vermektedir. Osmanlı Devleti’nde vakıflardan şu önemli alanlarda yararlanılmıştır : 

– Osmanlı Devleti sınırları içinde uygulanan iskân faaliyetlerinde,
– Yerleşim yerlerinin sosyo – kültürel ihtiyaçlarının karşılanmasında,
– Yolların, han, kervansaray gibi binaların yapım ve işletiminde,
– Halkın sağlık, eğitim ve öğretim alanlarındaki ihtiyaçlarının karşılanmasında,
– İhtiyacı olan tüccarlara vakıflarda biriken paradan kredi kullandırılarak ticaretin desteklenmesinde etkili olmuşlardı. 

OSMANLI HASTANELERİ 

Osmanlı hastanelerinde din ve ırk gözetilmeksizin her kesimden insana hizmet verilmekteydi. II. Bayezit tarafından 1485’te Tunca Nehri kenarında yaptırılan caminin yanına, akıl hastalarının su, müzik ve kuş sesiyle tedavi edildiği bir hastane inşa ettirilmiştir. Fatih Sultan Mehmet de kurduğu medreselerin yanına 1470’te bir hastane yaptırmıştı. Burada haftada bir gün fakirlere ücretsiz bakılmakta ve ilaçları ücretsiz verilmekteydi. Kaynaklara göre XV. yüzyılda İstanbul’da 110 hastane bulunduğu tespit edilmiştir. İstanbul Kasımpaşa Tersanesi’nde Osmanlı donanması için bir hastane tesis edilmiştir. Ayrıca Osmanlı donanması için Girit, Basra ve Preveze’de bahriye hastaneleri kurulmuştu.

 

6. KONU: KANUNİ DÖNEMİNDEKİ SİYASİ OLAYLAR

kanuni-sultan-süleyman

Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa Kralı Fransuva’ya Gönderdiği Mektup

Ben ki,

Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân’ın torunu, Sultan Selim Hân’ın oğlu, Sultan Süleyman Hân’ım.

 

Sen ki,

Françe vilayetinin kralı Françesko (François, Fransuva)’sun.

Sultanların sığınma yeri olan kapıma, adamın Frankipan ile mektup gönderip, memleketinizin düşman istilâsına uğradığını, hâlen hapiste olduğunuzu bildirip, kurtulmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istida etmişsiniz (istemişsiniz). Her ne ki demiş iseniz benim yüksek katıma arz olunup, teferruatıyla öğrendim.

 

Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutup, hatırınızı incitmeyiniz. Bizim ulu ecdadımız, daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve kuvvetli kaleler fetheyleyip gece, gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Allah hayırlar müyesser eyleyip meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele. (Allah hayırlar versin ve iradesi neyse o olsun.) Bunun dışındaki vaziyet ve haberleri adamınızdan sorup öğrenesiniz. Böyle bilesiniz.

 

1. XVI. YÜZYILDA AVRUPA

Kanuni Sultan Süleyman, 1520 tarihinde Osmanlı tahtına geçti. Babası Yavuz Sultan Selim’den ekonomik, siyasi, askerî ve idari açıdan güçlü bir devlet devralmıştı. Avrupa devletleri bir taraftan coğrafi keşifler ve Rönesans’ın etkisiyle kalkınma mücadelesi verirken diğer taraftan ise Reform hareketinin etkisiyle dinî ve siyasi karışıklık içerisine girmişti. Roma-Germen imparatoru Şarlken; Almanya, Hollanda, Avusturya, Macaristan ve İspanya devletleriyle akrabalık bağlarına dayalı ittifak oluşturarak Avrupa’nın en güçlü devleti hâline gelmişti. İngiltere ve Fransa yüzyıl savaşları nedeniyle güç kaybetmişlerdi. Roma – Germen imparatoru Şarlken, Avrupa hâkimiyeti politikasına yönelik olarak bir taraftan Fransa üzerinde hâkimiyet mücadelesi verirken diğer taraftan Macaristan aracılığıyla Balkan toprakları üzerinde Osmanlı Devleti’nin aleyhine genişleme politikası yürütmekteydi. Şarlken, Venedik’le birlikte güçlü bir deniz gücü oluşturarak Akdeniz ve Afrika kıyılarında hâkimiyet mücadelesine girişmiştir. Ayrıca Şarlken, Osmanlı Devleti’ne karşı doğuda İran ile ittifak yapma yoluna gitmiştir 

Kanuni döneminin güçlü bir devleti olan Portekiz ise coğrafi keşifleri gerçekleştirerek Hindistan’a ulaşmış; Osmanlı denetiminde olan baharat ticaretini engellemeye çalışarak Osmanlı – Portekiz mücadelesine neden olmuştur.  

 

2. BATI DAKİ GELİŞMELER

a. Osmanlı – Macar İlişkileri

Osmanlı – Macar İlişkileri 
 

Roma – Germen İmparatorluğu’na ve Avusturya’ya akrabalık bağlarıyla bağlı olan Macaristan, Balkan topraklarını tehdit ediyordu. Macaristan kralı II.Layoş, Şarlken’e güvenerek Osmanlı Devleti’ne karşı geliyor ve Balkan devletlerini Osmanlı’ya karşı kışkırtıyordu. 
 
 Belgrad’ın Fethi (1521) 
 

Kanuni’nin iki devlet arasındaki sorunları görüşmek için Macaristan’a gönderdiği elçinin öldürülmesi üzerine, Belgrad şehri nehirden ve karadan kuşatılarak fethedildi (1521). Avrupa’yı Balkanlara bağlayan Belgrad şehri Orta Avrupa’da yapılacak fetihler için üs hâline getirildi. 
 
Mohaç Meydan Savaşı (1526) 
 

Macaristan’ın Belgrad’ı geri almak istemesi ve Osmanlı topraklarına saldırması Osmanlı-Macar ilişkilerinin yeniden bozulmasına neden oldu. Fransa kralı Fransuva’nın Roma- Germen imparatoruna yenilerek esir düşmesi ve Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istemesi üzerine Macaristan üzerine sefer düzenleme kararı alındı. Kanuni Sultan Süleyman,Tuna Nehri’nin kuzeyinde kalan ülkeleri de fethetmek amacıyla harekete geçti. 
 
Savaş iki saat kadar sürdü. Yüz bini aşkın Macar ordusu tamamen imha edildi. Macaristan’ın başkenti Budin fethedildi. Jan Zapolya (Yanoş) Macar tahtına getirildi ve Macaristan Osmanlılara bağlandı. Osmanlıların Orta Avrupa egemenliği güçlenirken Osmanlı -Avusturya mücadelesi başlamış oldu.

 

c.Osmanlı – Avusturya İlişkileri

I. Viyana Kuşatması (1529): Avusturya kralı Ferdinand, Yanoş’un krallığını tanımayarak Macaristan üzerinde hak iddia ediyordu. Avusturya’nın Osmanlı’nın Avrupa’daki üstünlüğüne son vermek istemesi ve Budin’i ele geçirmesi üzerine sefere çıkıldı. Kanuni Sultan Süleyman Budin’i yeniden fethetti. Avusturya’nın başkenti Viyana kuşatıldı.Avusturyalılar Osmanlı ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemediler. Kanuni Sultan Süleyman kış mevsiminin yaklaşması üzerine kuşatmayı kaldırdı. 

Almanya Seferi (1532) ve Avusturya ile İstanbul Antlaşması (1533): Ferdinand’ın yeniden Budin’i kuşatması üzerine Almanya seferine çıkıldı. Avusturya imparatoru Ferdinand ve kendisini destekleyen ağabeyi Roma – Germen imparatoru Şarlken, aşağıdaki mektuptan da anlaşılacağı üzere Osmanlı ordusunun karşısına çıkmadı. 

1533 yılında yapılan İstanbul Antlaşması (İbrahim Paşa) ile Ferdinand, Macaristan işlerine karışmayacak, Yanoş’un krallığını tanıyacak, Avusturya kralı Osmanlı sadrazamına eşit sayılacaktı. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti,Avrupa’da üstünlüğü ele geçirmiştir. 

İstanbul Antlaşması Osmanlı Devleti ve Avusturya arasındaki sorunları çözmedi. Macar kralının ölümünden sonra Ferdinand, Macaristan’ı işgal etti. 1541 yılında Kanuni Sultan Süleyman Macaristan seferine çıktı. Bu sefer sonucunda Macaristan üç bölüme ayrıldı. Avusturya’nın Osmanlı Devleti ile yaptığı antlaşmayı bozarak Erdel’e saldırması üzerine Zigetvar Seferi düzenlendi fakat Kanuni bu sefer esnasında vefat etti. Kanuni’nin ölümü kale alındıktan sonra duyuruldu. Osmanlı ve Avusturya’nın Balkanlar ve OrtaAvrupa üzerindeki hâkimiyet mücadeleleri XVIII. yüzyıl sonuna kadar devam etmiştir.

3.DOĞU DAKİ GELİŞMELER

Osmanlı – İran İlişkileri 

Şah İsmail’in yerine Tahmasb’ın Safevi tahtına çıkarak Osmanlı topraklarına saldırması Osmanlı Devleti’ne bağlılığını bildiren Bağdat valisini öldürmesi ve Avusturya ile ittifak kurması Osmanlı-İran ilişkilerinin bozulmasına neden oldu. Kanuni Sultan Süleyman İran üzerine dört büyük sefer düzenleyerek Bağdat, Karabağ, Revan ve Nahçıvan’ı ele geçirdi. İran barış istemek zorunda kaldı. 

Amasya Antlaşması (1555): Osmanlı Devleti ile İran arasında yapılan antlaşma sonunda; Karabağ, Nahçıvan, Revan ve Bağdat Osmanlı Devleti’nde kalacak, antlaşma 25 yıl sürecekti. Amasya Antlaşması Osmanlı Devleti’nin İran ile yaptığı ilk resmî antlaşma olması bakımından önemlidir.

4. KANUNİ DÖNEMİNDE DENİZLERDEKİ GELİŞMELER

a. Osmanlı Deniz Gücü

Osmanlı Devleti kuruluşu itibarıyla kara devleti görünümünde olmasına rağmen, özellikle batı yönünde genişleyebilmesi için deniz gücüne ihtiyaç duymuştur. Balkanlar ve Akdeniz bölgesinde hâkimiyet oluşturmaya çalışan Osmanlı Devleti’nin bu hedefine güçlü deniz kuvvetleri olmadan yalnızca kara kuvvetleriyle ulaşması imkânsızdı. Akdeniz ve Avrupa üzerinde hâkimiyet kurmayı hedefleyen Osmanlı Devleti’nin karşısında Avrupa’da Venedik, Ceneviz, İspanya ve Portekiz gibi güçlü donanmaya sahip ülkeler bulunmaktaydı.

II. Bayezit döneminde deniz gücüne önem verilerek Karadeniz’in en önemli ticaret limanlarından olan Kili ve Akkerman’ın alınması ile güney-kuzey ticaretinin bütün çıkış noktaları Osmanlı egemenliği altına girdi (1484). Kısa sürede yeniden Akdeniz’e dönen Osmanlılar; Mora’daki İnebahtı, Modon, Koron ve Navarin’i fethedip (1499-1500) Orta Akdeniz’e çıktı. Bu sayede II. Bayezit devrinde Osmanlı donanması İspanya’da katliama uğrayan Endülüs Müslümanlarına ve Yahudilere yardım edebilmiştir. Osmanlı donanması, Kanuni Sultan Süleyman devrinde daha da geliştirilerek gücü ve faaliyetleriyle dünyanın en büyük deniz kuvvetlerinden biri hâline gelmiştir. Osmanlı Devleti kısa sürede Karadeniz, Marmara ve Ege Denizlerini bir Türk gölü hâline getirdi. Osmanlı donanması; Akdeniz, Kızıldeniz ve Basra Körfezi’ni kontrolüne alarak yüzlerce yıl deniz yollarının güvenliğini sağlamayı başardı.

XV. yüzyılın son çeyreğinde Akdeniz’de Osmanlı Devleti ve İspanya gibi iki yeni güç ortaya çıkmıştı. Osmanlılar, bir taraftan İspanya’nın Akdeniz’deki etkinliğini kırarken diğer taraftan Hint denizine ulaşarak Kızıldeniz sahillerindeki Müslüman beldeleri, özellikle Mekke ve Medine gibi kutsal toprakları tehdit eden Portekizlilerle mücadele ettiler. Akdeniz’de ticaretin merkezi hâline gelmiş olan Suriye ve Mısır Limanlarını ele geçiren Osmanlılar (1516 – 1517) Doğu Akdeniz kıyılarını hâkimiyetleri altına aldılar. Osmanlılar deniz ve karalardaki hâkimiyetlerinin devamı için projeler geliştirmişlerdir. Bu projeler Hazar Denizi’ne ulaşarak Rusların Türkistan hanlıklarını tehdidini önlemek için Don – Volga projesi, coğrafi keşiflerle bozulan Baharat ticaret yolunun kontrolü ve canlanması için Süveyş kanal projesi ve Marmara – Karadeniz projeleridir.

b. Rodos’un Fethi (1521)

Rodos’un Fethi bilindiği gibi, Kanunî Sultan Süleyman’ın Akdeniz’de Osmanlı hakimiyetini kurmak için giriştiği ilk önemli mücadelelerden biridir.

16.-yüzyılda-osmanlı

Kanuni, saltanatının ikinci yılında Rodos’u ve ona bağlı bulunan adaları ele geçirmiş, Doğu Akdeniz’de Osmanlı hâkimiyetinin yerleşmesini sağlamıştır. 1309′dan beri Saint Jean d’Hospitaliers veya Saint Jean de Jerusalem denilen şövalye tarikatının elinde bulunan Rodos adası ile civarındaki adalar, eskiden beri Osmanlıların ele geçirmek istedikleri önemli yerlerdi.

Sultan Süleyman, Belgrad’ı almayı başardıktan sonra Osmanlı siyasetinin bu ikinci meselesini de halletmek istiyordu. Zira fethi zarurî kılan bazı sebepler vardı. Buranın fethi, Osmanlı ülkesine yeni ilhak edilmiş bulunan Mısır, Suriye ve Doğu Akdeniz sahillerinin emniyeti bakımından önemliydi. Bunun için de Rodos ve ona bağlı olan diğer adaların Osmanlıların elinde bulunması gerekiyordu.

Nitekim bu zorunlucu takdir eden Yavuz Sultan Selim, saltanatının son yıllarında, Şövalyeler üzerine yürümek için büyük çapta bir donanma hazırlamaya koyulmuş, ancak bu tasavvurunu gerçekleştiremeden hayata gözlerini kapamıştır.
Hıristiyanlığın, Osmanlı hac, ticaret ve ulaşım yolu üzerinde, bu emniyeti tehlikeye sokabilecek tehlikeli kalesi durumundaki Rodos’ta bulunan şövalyeler, Osmanlı ticaret ve hac gemilerine saldırmakla kalmamışlar, ayni zamanda Canberdi Gazali’ne de yardımda bulunmuşlardı. Bundan başka onlar, Rodos’ta bulunan Cem Sultan’ın oğlu Murad’ı da taht vârisi olarak ortaya sürmüşlerdi.

Ayrıca kalelerinin sağlamlığına güvenmekte olan Rodos şövalyeleri, korsanlıklarına devam ediyorlar, bir taraftan Müslümanların yollarını kesip gemilerini alıyor, öbür taraftan da Osmanlı sahillerine ardı arası kesilmeksizin saldırılarda bulunuyorlardı. Bundan başka beş altı bin civarında Müslüman’ı esir alıp adalarında onlara türlü işkenceler yaptıkları da biliniyordu.

İste Kanunî, bu siyasî ve stratejik sebeplerden dolayı Rodos problemini halletmek istiyordu. Böylece, bir bakıma babasından miras olarak devraldığı bir siyaseti devam ettirmek ve babasının yarıda bırakmak zorunda kaldığı önemli bir meseleyi halletmek niyetinde idi. Ayni zamanda o, Rodos’u feth etmek suretiyle dedesi Fâtih Sultan Mehmed’in gerçekleştiremediği bir şeyi de yapmış olacaktı.

Rodos’un fethi hususunda Divan-i Hümayûn’da yapılan müzakerelerde ekseriyet, Rodos seferine taraftar görünmüyordu. Zira bunlar, Şövalyelerin şöhreti, adanın müstahkem olup uzun süre muhasaraya dayanabilmesi ve bir sefer vukuunda Avrupa’nın derhal buraya yardımda bulunabileceğini düşünüyorlardı. Bunlara göre sonu tehlikeli bir macera ile bitecek sefere girişmek doğru değildi. Bu düşünceye karşılık Vezir-i Azam Pirî Mehmed Pasa ile ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa ve denizci Kurdoğlu Müslihiddin Reis, Rodos seferine taraftar olup Avrupa tarafindan endişe edilmemesi gerektiğini ileri sürüyorlardı.

Bu arada casusları vâsıtasıyla Rodos hakkında bilgi toplayan Kanunî, sefere karar verir. Bununla beraber sefere çıkmadan önce, Hammer’in ifadesiyle ” Kur’an-i Kerim’in emrini yerine getirmek için Üstada-i A’zam’a bir mektup gönderir. Bu mektupta Üstada-i Azam teslim olması isteniyor ve arzusu ile itaati kabul ettiği takdirde şövalyelerin hürriyetleri ile mallarına dokunulmayacağına dair, yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan Allah, O’nun elçisi olan Hz. Muhammed ve diğer Peygamberler adına yemin ediyordu.” Fakat bu teklif, Üstada-i Azam tarafindan red edilir. (Üstadı Azam Rodos’u yöneten Şovalyenin ünvanı)

Bu sırada Avrupa devletleri de birbirleri ile mücadele halinde bulunduklarından, Rodos ile ilgilenebilecek durumda değillerdi. Rodos ile ilgilenebilecek tek devlet olan Venedikliler de yapılan ticaret antlaşması ile pasif hale getirilmişlerdi. Divan’da alınan sefer kararından sonra hazırlıklarına başlayan Osmanlı ordusunun basına Serdar olarak ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa getirildi.

Öte yandan bu seferi haber alan Rodos Üstada-i Azamı Philippe Villiers de l’Isle Adam, bazı tedbirler alarak kaleyi tahkim ettirmiş, yiyecek depolatmış, şehrin önündeki limana zincir çektirmiş, ayrıca Papa ve Fransa’dan da yardim istemişti. Osmanlı donanması, 5 Haziran l522′de 300 savaş gemisi ve 400 nakliye gemisi ile Çoban Mustafa Pasa komutasında harekete geçer.

Donanmada pek çok mühimmattan başka onbin deniz ve itfaiye neferi bulunuyordu. Sultan Süleyman da 2l Receb 928 (l6 Haziran l522) tarihinde İstanbul’dan hareketle Üsküdar’a geçmiş, buradan Kapıkulu askerleri ve sefere memur olan diğer eyâletlerin tımarlı sipahileriyle birlikte karadan yola çıkmıştır.

Bu sefere nadir bir istisna olmak üzere, Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa’nın amcası olan Şeyhülislâm Zembilli Ali Cemalî Efendi (l503 – l525) de katılmıştır. Osmanlı donanması, Rodos yakınlarındaki Gnido adasına varmıştı. 24 Haziran’da Rodos önlerine gelen Osmanlı donanması, Rodos kalesinin dört mil kadar doğusundaki bir limana demir atar. Kaleyi abluka altına alan ordu, Pâdişahin karadan gelmesini bekler.

Nihayet Kütahya – Aydın yolu ile Marmaris’e, oradan da 28 Temmuz’da Rodos adasına geçen yüz bin kişilik ordu, surlar boyunca mevzilenir. Bu esnada İngiliz, Fransız, İtalyan, İspanyol, Alman ve Portekiz milletlerine mensuba şövalyelerden müteşekkil Rodos müdafileri ise kalenin beş ana burcunu müdafaaya başlamışlardı.

Çarpışmalar, l Ağustos’ta Alman burcuna top atısı ile baslar. Kanunî, Kızıltepe denen yerde otağını kurdurarak kuşatmayı buradan idare eder. Şiddetle ve birbiri ardınca süre gelen Osmanlı hücumları, beş ay kadar devam eder. Bu arada zaman zaman kısmî basarılar da kazanılmıştı. Sonunda dayanamayacaklarını anlayan şövalyeler, kaleyi teslim edeceklerini Kanunî’ye bildirmek zorunda kalırlar.

Yapılan müzakereler neticesi 21 Aralık 1522′de bir teslim antlaşması imzalanır. Buna göre 2l3 yıllık sonuncu Haçlı Devleti de tarihe karışır. Buna göre Katolik Hıristiyanların Yakin Doğu’dan tamamen uzaklaştırılmaları da sağlanmış olur. Antlaşma gereği şövalyelerin adadan çekilmelerine müsaade edildiği gibi, şehirdeki Hıristiyanların dinî âyin ve inançlarında serbest olmaları, ada sakinlerine beş yıl kadar vergi vermemeleri ve kendilerinden devşirme alınmaması gibi imtiyazlar da bahsedilmiştir.Bu arada Hıristiyanlığı kabul eden Sultan Cem’in oğlu Murad da yakalanarak iki oğlu ile birlikte ortadan kaldırılır. Şövalyelerin Rodos’u terkinden sonra Pâdişah, 20 Ocak 1523′te Câmiye çevrilen Saint Jean Kilisesinde Cuma namazı kılmıştır. Bu namazda imamlığı, sefere iştirak etmiş olan Şeyhülislâm Zembilli Ali Cemalî Efendi yapmıştı.

Rodos, Midilli sancağına bağlanarak Dindarzade Mehmed Bey’in idaresine verilmiştir. Osmanlılar, ayrıca bu sefer sonrası Anadolu sahillerinde Bodrum, Aydos, Tahtalı kalelerini, Leros, Sömbeki, Kalimnos, Limonsa adalarını ele geçirmişlerdir. Böylece Rodos kalesi ve birlikte Oniki adanın tamamı ve Bodrum da teslim olmuştu.

Bodrum’un fethi, Anadolu tarihi bakımından da önemlidir. Zira burası, Anadolu’da Hıristiyanların elinde bulunan tek toprak parçası idi. 29 Aralıkta Kanunî, Rodos şehrine girip kaleyi gezer. Bu günlerde Hıristiyanlık âleminde Noel kutlanıyordu Papa İkinci Hadrianus, Roma’da Saint Pierre’de Noel âyinini icra ederken, kilisenin saçağından bir tas düşüp Papanın ayağına doğru yuvarlanır. Kardinaller bu hâdiseyi muhasarası aylardan beri devam eden Rodos’un düşmesine işaret saydılar.

Rodos’un fethi, Türk topçuluğunun Avrupa topçuluğu karsısındaki üstünlüğünü gösterdiği gibi, o çağda alınması adeta mümkün görülmeyen ve Hıristiyanlığın İslâm âlemine doğru bir kalesi sayılan adanın zaptı, Avrupa’da büyük bir hayret ve üzüntü uyandırmıştır. Bu arada Rodos’un fethinin ardından Rodos hapishanelerinde bulunan altı bin kadar Müslüman esir de kurtarılmıştır.

Rodos’a derhal Türk göçmenleri yerleşmeye başladılar. Birçok câmi, imâret, mektep, medrese, çeşme ve yol yapılıp ada imar edilir. Rodos, bir sancak merkezi olur. Buraya devamlı olarak Bahriye Sancakbeyleri (Tümamiral) vali tayin edildi. 2 Ocak günü aksam üzeri Kanunî Yeşil Melek kadırgasına binip Rodos’tan ayrılır. Anadolu’da Marmaris’e geçer.

Aydın, Midilli, Karasi, Menteşe ve Saruhan Sancakbeylerine, Anadolu Beylerbeyi Kasım Paşa’nın nezaretinde Rodos’taki inşaat, imar ve iskân isleri bitinceye kadar adada kalmalarını emrettikten sonra İstanbul’a doğru yola çıkan Kanunî 26 günde İstanbul’a varır. 29 Ocak l523′te yedi ay on iki gün süren bu ikinci sefer-i hümayûnunu bitirerek İstanbul’a gelmiş olur. Bu arada Osmanlı donanması da İstanbul’a döner. Rodos’un fethi edilmesi ile ilgili olarak gönderilen zafer namelere Venedik mukabelede bulunduğu gibi Sah İsmail de cülûstan beri ilk defa olarak taziyet ve tebrik vecibesini yerine getirmiş, Rodos fethinden dolayı da memnunluğunu bildiren bir mektup ile bir elçi göndermişti.
Rodos’un fethi ile Avrupa’da Kanunî’nin şöhreti biraz daha artmış oluyordu. Belgrad ve Rodos’un, Hıristiyan dünyasının bu iki kilit noktası sayılan müstahkem kalelerinin Kanunî tarafindan düşürülmesi, Osmanlıların ileride başaracakları daha büyük fetihleri için bir işaret sayıldı.

 

d.Cezayir’in Osmanlı Devleti’ne Katılması

Hızır Reis (Barbaros Hayrettin Paşa) kardeşleri İlyas ve Oruç Reisler, Avrupalı korsanların saldırılarına karşı mücadele etmekteydiler. Hızır Reis ve kardeşleri Cezayir yakınlarındaki Cerbe Adası’nı ele geçirerek üs hâline getirdiler.Yavuz Sultan Selim’den sağladığı yardımla İspanya işgalindeki Cezayir’i 1516 da ele geçirerek burada bir yönetim kurdular. Kanuni Sultan Süleyman dünyaca ünlü bir denizci olan ve Barbaros Hayrettin Paşa adını alan Hızır Reis’i İstanbul’a davet etti. Donanmasıyla İstanbul’a gelen Barbaros Hayrettin Paşa, Kanuni Sultan Süleyman tarafından kaptanıderyalık (deniz kuvvetleri komutanlığı) ve Cezayir Beylerbeylik görevine getirildi (1534). 

Kanuni Sultan Süleyman, 1533 yılında Barbaros Hayrettin Paşa’yı İstanbul’a davet ederek kaptanıderya ilan etmiştir. Barbaros Hayrettin Paşa, İstanbul Tersanesi’nde yeni gemiler inşa ettirerek donanmayı daha da güçlendirmiş ve deniz kuvvetlerini Osmanlı Devleti’nin denizlerdeki uzantısı ve dış politikasının vazgeçilmez bir unsuru hâline getirmiştir.

e.Preveze Deniz Savaşı (1538)

Barbaros Hayrettin Paşa’nın kaptanıderya olmasından sonra İtalya kıyılarına baskınlar düzenleyerek Venediklilere ait kaleleri fethetmesi ve Akdeniz hâkimiyetine yönelmesi, Avrupa devletlerini harekete geçirdi. Roma – Germen imparatoru Şarlken’in öncülüğünde İspanya, papalık, Venedik ve Portekizliler arasında yapılan ittifak antlaşması sonunda Andrea Doria (Andre Dorya) komutasında büyük bir Haçlı donanması hazırlandı. Bu donanma ile yapılan savaşı Osmanlılar kazandı. 

Savaş sonunda Venedik ile antlaşma imzalandı. Buna göre Mora ve Dalmaçya kıyıları Osmanlı Devleti’ne bırakıldı. Böylece Akdeniz’de üstünlük Osmanlı Devleti’ne geçmiş oldu. Bu zaferin yıl dönümü günümüzde Donanma Günü olarak kutlanmaktadır. 

Preveze Deniz Muharebesi, 28 Eylül 1538 tarihinde Yunanistan’ın kuzeybatısındaki Preveze’de Osmanlı Donanması ve Papa III. Paulus’ün çabalarıyla bir araya gelen Haçlı donanması arasında gerçekleşen deniz muharebesi. Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması, Amiral Andrea Doria komutasındaki Haçlı Donanması’nı imha etti. Bu deniz muharebesi sonucunda Akdeniz’de Osmanlı Donanması’na karşı koyabilecek bir donanma kalmadı ve Türk hakimiyeti başlamış oldu.

1537’de, büyük bir Osmanlı donanmasını komuta eden Barbaros Hayreddin Paşa; Venediklilerden Ege ve Yunan denizlerinde bulunan Siros, Aegina, Ios, Paros, Tinos, Kerpe, Kasos ve Nakşa adalarını alarak Nakşa Dükalığı’nı Osmanlı topraklarına kattı. Daha sonra yine Venediklilerin elinde bulunan Korfu Adası’nı kuşattı ve o sıralar İspanyol toprağı olan İtalyan çizmesinin güney ucundaki Calabria sahillerini tahrip etti.

Bu tehdit üzerine Papa III. Paulus şubat 1538’de, Barbaros Hayreddin Paşa’yı durdurmak için İspanyol İmparatorluğu, Venedik Cumhuriyeti, Ceneviz Cumhuriyeti, Papalık Devleti ve Malta Şövalyeleri kuvvetlerinden Kutsal İttifak adını verdiği bir Haçlı donanması oluşturmayı başardı.

Barbaros Hayreddin Paşa’nın komutası altında 122 kadırga ve galyot ile 12.000 levent vardı. Kutsal Birlik donanması ise 112 kadırga, 50 kalyon ve 140 barka olmak üzere 300 küsür (bazı kaynaklara göre 600 küsür) parça idi ve 60.000 askeri taşıyordu. Haçlı donanmasının kumandanı, o sıralar Kutsal Roma Cermen İmparatoru Şarlken’in hizmetinde olan Cenevizli Amiral Andrea Doria idi.

Kutsal Birlik donanması Korfu Adası yakınlarında bir araya geldi. Amiral Marco Grimani komutasındaki Papalık filosu ve Vincenzo Capello komutasındaki Venedik filosu ilk gelenlerdi. 22 Eylül 1538’de de Andrea Doria beraberindeki İspanyol-Ceneviz filosu ile onlara katıldı.

Doria varmadan önce Grimani, birlikleri Preveze Kalesi yakınlarında karaya çıkarmayı denedi. Ancak Osmanlı kuvvetleriyle peş peşe birkaç defa karşılaşarak kayıp vermesi üzerine Korfu’ya çekildi. O esnada Barbaros hala Ege’deki İstanköy Adasındaydı. Ancak o da Osmanlı donanmasının geri kalanıyla birlikte demir aldı ve yolu üzerindeki Kefalonya Adasını ele geçirdikten sonra Preveze’ye vardı.

Sinan Reis, Barbaros Hayreddin Paşa’ya askerleri Arta Körfezi’nin girişinde bulunan ve Preveze’ye yakın bir konuma sahip olan Actium’a yerleştirme önerisinde bulundu. Barbaros ilkin bu fikre karşı çıksa da, daha sonra bu hamlenin Türk zaferini garanti altına alacağı anlaşıldı. Actium’daki kaleyi tutan Türk askerleri Barbaros’un filosunu topçu ateşiyle desteklerken Doria’yı da gemilerini sahilden uzakta tutmaya zorlayacaktı.

Haçlıların zafer elde edebilmeleri için Actium’a asker çıkarmaları gerekiyordu. Ancak Grimani’nin giriştiği ilk hücumda geri püskürtülmesinden sonra Doria, karada da bir bozgun yaşamaktan korkuyordu. 25 ve 26 Eylül’de iki kez daha, ancak bu sefer Actium’un tam karşısındaki Preveze Kalesi’ni hedefleyerek, askerlerini karaya çıkarma girişiminde bulunan Haçlılar, Murat Reis tarafından geri püskürtüldü.

Ters bir rüzgarın onları Türklerin bulunduğu kıyılara sürüklemesinden korkan Doria’nın gemilerini sahilden epey uzakta tutması Barbaros Hayreddin Paşa’ya avantaj sağlıyordu. Bu duruma düşmek istemeyen Doria, 27 Eylül’ü 28 Eylül’e bağlayan gece 30 mil güneye hareket etti ve rüzgar dindiğinde Lefkada Adası yakınlarındaki Sessola’ya demirledi. O gece Doria ve komutanları ellerindeki en iyi seçeneğin İnebahtı’ya doğru bir saldırı düzenlemek ve Barbaros’u savaşmaya zorlamak olduğuna karar verdiler.

Şafak sökerken Türklerin üzerilerine doğru geldiğini gören Doria çok şaşırmıştı. Barbaros Hayreddin Paşa da demir alıp güneye ilerlemişti. Turgut Reis 6 büyük galyotla beraberdi ve sol kanat kıyıya iyice sokulmuştu. Sayıca az Osmanlı kuvvetlerinden böylesine cesur bir saldırı beklemeyen Doria, Grimani ve Capello’nun baskılarına rağmen, ancak 3 saat sonra demir almak ve savaşa hazır olmak için emir verebildi.

İki donanma nihayet 28 Eylül 1538’de, Arta Körfezi’nde, Preveze açıklarında birbirlerine nişan aldı.

Rüzgarın olmaması Doria’nın zararınaydı. Muazzam silahlara sahip Venedikli devasa sancak gemisi Galeone di Venezia rüzgarsızlık yüzünden kıyıdan 4, Sessola’dan 10 mil açıkta hareketsiz kalmıştı. Haçlı gemileri Galeone di Venezia’nın yardımına koşmak için çabalayadursun, Osmanlı kadırgalarınca etrafı sarılan gemi, saatlerce süren çetin bir çarpışmada Osmanlı gemilerine epey hasar verse de ele geçirilmekten kurtulamadı.

Nihayet rüzgar esmeye başladığında Haçlı donanması harekete geçti. Doria ilk olarak Türkleri denize çekmek üzere tasarlanmış birkaç manevra gerçekleştirdi. Sicilya valisi Ferrante Gonzaga karma filonun sol kanadını, Malta Şövalyeleri sağ kanadını tutuyordu. Doria en hızlı kadırgalarından dört tanesini Gonzaga ve Malta Şövalyeleri’nin arasına, ön merkez cepheye yerleşmiş olan yeğeni Giovanni Andrea Doria’nın komutasına verdi. Doria’nın kadırgalarıysa onların arkasında, Grimani ve Capello’nun yönetimindeki Papalık ve Venedik kadırgalarının ise önünde uzun bir hat oluşturacak biçimde yerleşmişti. En arkada ise Alessandro Condalmiero (Bondumier) komutasındaki Venedik kalyonları ile Francesco Doria komutasındaki İspanyol-Portekiz-Ceneviz kalyonları barkalar ve destek gemileriyle birlikte konuşlandırılmıştı.

Osmanlı donanması Y şeklinde bir dizilişe sahipti. Barbaros; Sinan Reis, Cafer Reis, Şaban Reis ve oğlu Hasan Reis (daha sonra Hasan Paşa) ile beraber merkezdeydi. Seydi Ali Reis sol kanada, Salih Reis sağ kanada komuta ediyordu.

f.Trablusgarp’ın Fethi (1551)

Turgut Reis komutasında Osmanlı donanması Sen Jan şövalyelerinin elinde bulunan Trablusgarp’ı aldı ve Kanuni tarafından buraya beylerbeyi olarak atandı.

g.Cerbe Deniz Savaşı (1560)

 

Haçlı donanmasının Kuzey Afrika’da Türk egemenliğine son vermek istemeleri üzerine İspanyolların elinde bulunan Cerbe Adası, Turgut Reis tarafından kuşatıldı. Piyale Paşa komutasındaki donanmanın yardımıyla Haçlılar bozguna uğratıldı. Böylece Kuzey

Afrika’daki Türk üstünlüğü kesinleşmiş oldu.

Cerbe Deniz Muharebesi 1560 yılının Mayıs ayında Tunus’un Cerbe Adası açıklarında Kaptan-ı Derya Piyale Paşa kumandası altındaki Osmanlı Donanmasıyla İspanyol kuvvetlerinin başını çektiği bir Haçlı Donanması arasında yapılmış bir deniz savaşıdır. Osmanlıların büyük bir zafer kazandığı bu savaşta Haçlı gemilerinin yarısı batırılmıştır.

1538’de Preveze’de alınan yenilgi ve 1541’de İmparator Şarlken’in felaketle sonuçlanan Cezayir seferinin ardından Akdeniz’in önde gelen deniz güçlerine sahip olan İspanya ve Venedik devletleri, Osmanlılar ve müttefikleri olan korsanları kendilerine büyük birer tehdit olarak görmeye başladılar. Özellikle 1558’de Piyale Paşa’nın Balear Adaları’na saldırılar düzenlemesi ve Turgut Reis ile beraber İspanya’nın Akdeniz sahillerine saldırılar düzenlemesi üzerine, İspanya kralı II. Felipe, Papa IV. Paul’den Trablusgarp’ın Turgut Reis’ten geri alınması için yeni bir Haçlı donanması kurulmasına önayak olmasını ıstedi.

Bunun üzerine İspanya, Papalık Devleti, Malta, Ceneviz, Venedik ve Savoya Dükalığı’nın birleşmesi ile kurulan ve 100-150 parça gemi ve yaklaşık 30.000 kara askerinden oluşan bir armada hazırlandı. Donanmaya Medina-Coeli dukası Jean de la Cerda, kara ordusuna ise İspanyol asilzadelerden Don Alvaro de Sande komuta edecekti. Birliklerin genel komutanı ise ünlü amiral Andrea Doria’nın  yeğeni Giovanni Andrea Doria olacaktı.

Haçlı donanması’nın öncelikli planı Tunus açıklarındaki yer alan ve gerek Trablusgarp, gerekse Tunus’a olan mesafesi açısından stratejik bir konuma sahip Cerbe Adası’nı ele geçirmek, ardından Trablusgarp’a saldırmaktı. Ada ele geçirildiğinde Malta ve Sicilya donanmaları burada bırakılıp Osmanlı Donanması’nın Batı Akdeniz’e geçmesi engellenecek, bu sayede askeri yardım alamayacak olan Cezayir daha kolay elde edilebilecekti.

Messina’dan yola çıkan Haçlı donanması ilk önce Malta’ya uğradı. Burada kötü hava koşulları nedeniyle 2 ay mahsur kalan donanma hastalık vb. nedenlerle yaklaşık 2.000 kayıp verdi. Şubat 1560’da Trablusgarp’a doğru harekete geçtiler ve 7 Mart 1560’da Cerbe Adası’na asker çıkarmaya başladılar.

Bu esnada Akdeniz’deki hareketlenmenin farkına varan Trablusgarp beylerbeyi Turgut Reis, padişah Kanuni Sultan Süleyman’a durumu bildirip gerekli tedbirin alınmasını arz etti. Bir yanda Basra Körfezi’nde Portekiz’liler ile mücadeleye girişen Osmanlı Devleri, diğer yanda henüz padişah yaşıyor olmasına rağmen Şehzade Selim ve Şehzade Beyazıt arasında başlayan taht mücadelesi ile çalkalanıyordu. Tüm bunlara rağmen Kanuni, kaptan-ı derya Piyale Paşa’ya emir vererek duruma müdahale etmesini istedi. Gerekli hazırlıklar kısa sürede tamamlanarak 86 savaş gemisiyle İstanbul’dan harekete geçildi. Bu donanmaya Mora’da Midilli sancakbeyi Kurdoğlu Muslihiddin Mustafa ve Rodos sancakbeyi Kurdoğlu Ahmed dahil oldular.

7 Mayıs 1560’da Malta’ya ulaşan Piyale Paşa adaya saldırılar düzenleyip esir ve ganimet elde etti. Akabinde, Turgut Reis’in edindiği istihbarat sonucunda Haçlı Donanması’nın halen Cerbe’de olduğu ve Trablusgarp’a saldırmak için beklediği öğrenildikten sonra acilen Cerbe Adası’na doğru yelken açıldı.

Piyale Paşa komutasındaki donanmanın 11 Mayıs 1560’da Cerbe’ye ulaşması Haçlı birlikleri arasında sürpriz ve panik yarattı, çünkü Haçlılar’ın beklentisi Osmanlı donanmasının ancak yaza doğru İstanbul’dan sefere çıkabileceği ve o zamana kadar Trablusgarp’ın ele geçirileceği şeklindeydi.

14 Mayıs 1560’ta Osmanlı donanması Preveze’de uygulanan yarım ay şeklindeki savaş düzenine girmişti. Merkeze Piyale Paşa, sağ kanada Kurdoğlu Ahmed Bey ve  sol kanada da Kurdoğlu Mustafa Bey komuta ediyordu. Haçlı donanması da benzer bir dizilişi uyguladı.

Savaş top atışları ile başladı. Türk topçusunun isabetli ve etkili atışları sonucunda Haçlı filosunda panik ve bozgun belirtileri gözlemleyen Piyale Paşa, düşmanın üzerine gidilmesini emretti. Bu manevrayı gören Juan de la Cerda, elindeki gemileri iki gruba ayırıp bir kısmı ile açık denize hareketlenirken diğer grubu kıyıya yönlendirdi. Bunun üzerine Piyale Paşa denize açılmak isteyen grubun üzerine giderken, Kurdoğlu Mustafa Bey karaya doğru yöneldi. Açık denizde haçlı donanmasına büyük bir darbe vuran Piyale Paşa, Giovanni Andrea Doria’nın filosunu yakalayıp rampa etti, fakat kaptan Doria küçük bir sandal ile ağır yaralı halde kaçmayı başardı. Bu esnada Kurdoğlu Mustafa Bey komutasındaki birlikler karaya yanaşamayan Haçlı gemilerine saldırıp Haçlı birliklerinin önemli bir kısmını etkisiz hale getirdi. Deniz savaşı Türk’lerin kesin zaferi ile sonuçlandı.

İlk günün sonunda savaşın hakimiyeti tamamen Piyale Paşa’nın eline geçmişti. Bazı kaynaklarda, Haçlı donanmasının ilk günkü kaybının 20 kadırga ve 26 gemisi olduğu, ertesi gün kara savaşları devam ederken ise verilen toplam kaybın hazırlanan armadanın neredeyse yarısı olduğu belirtilir. Asker kaybının ise 9.000-18.000 arasında değiştiği rivayet edilir. Savaşın üçüncü günü Cerbe’ye ulaşan Turgut Reis’in kaçmaya çalışırken yakaladığı gemilere verdirdiği zayiat ve aldığı esir ve ganimetlerle Haçlı donanmasının kaybı büsbütün artmıştır. Alınan esirler arasında Giovanni A. Doria’nın kaçması ile komutayı devralan Don Alvaro de Sande ve diğer üst düzey subay ve soylular da bulunmaktaydı.Kara savaşından kurtulabilenlerin Cerbe Kalesi’ne sığınması ile başlayan kuşatma üç ay sürmüş ve kaleyi savunan İspanyol askerler teslim olması ile savaş tamamen sona ermiştir.

Türk tarihinde Cerbe Zaferi’nden, Preveze’den sonra gelen ikinci büyük deniz zaferi olarak bahsedilir. Cerbe Kalesi’nin fethinden yaklaşık iki ay sonra 27 Eylül 1560’da Osmanlı Donanması, haçlılardan ele geçirilen ve tahrip edilmeyen 28 savaş gemisi ve 27 nakliye gemisinin yanı sıra aralarında düşman komutanlar Don Alvaro de Sande, general Sanieu de Levia ve Sicilya/Napoli filo komutanı Don Juan’ın bulunduğu yaklaşık 5.000 esir ile İstanbul’a dönmüştür.

Cerbe Muharebesi’nde alınan zafer ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz’de 22 yıl önce Preveze Zaferi ile başlayan hakimiyeti zirve noktasına ulaşmıştır. Birkaç yıl sonra 1565’te Osmanlı Donanması, Rodos’tan kaçan Hospitalier Şövalyeleri’nin yeni üssü olan Malta Adası’nı kuşatmış, fakat bu defa başarılı olamamıştır. Türklerin denizlerdeki yenilmezliği 1571 yılındaki İnebahtı faciasına kadar devam etmiştir.

 

h.Malta Kuşatması (1565)

Malta Kuşatması ya da Malta Seferi, 1565 yılında Malta adasının Osmanlı İmparatorluğu kuvvetleri tarafından kuşatılması ve Hospitalier Şövalyeleri tarafından adanın savunulması sürecidir.

Tarih boyunca yaşanan en kanlı ve şiddetli savaşlardan biri olarak gösterilen kuşatma, Hospitalier Şövalyeleri’nin galibiyeti ve Osmanlı kuvvetlerinin kuşatmayı kaldırması ile sonuçlanmış ve bu olay 16. yüzyıl Avrupa’sında büyük ses getirmiştir. Hatta ünlü düşünür Voltaire’in bile bu savaştan abartılı bir şekilde bahsederken "Hiçbirşey Malta Kuşatması kadar ünlü değildir." dediği belirtilir. Kuşatmanın sonunda Avrupalı’larca benimsenen Osmanlı ordularının yenilmezliği algısı değişerek yerini Akdeniz’deki İspanyol hakimiyetine bırakmıştır. Kuşatma, Akdeniz’i kontrol etme adına 16. yüzyılda Osmanlı Komutanı Turgut Reis’in 1551’de Malta’ya saldırılar düzenlemesi ile başlayan ve 1560 Cerbe Deniz Savaşı’nda Osmanlı Filosunun Haçlı Donanması’nı ağır bir yenilgiye uğratması ile devam eden, Osmanlı İmparatorluğu ve Hristiyan Birliği arasında hızla artan rekabetin doruk noktası olarak tanımlanır.Bu savaşın nedenleri arasında Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı olan Mihrimah Sultan’ın 107 yaşındaki sütannesininde aralarında bulunduğu hacca gitmekte olan Osmanlı bandıralı bir kalyon şövalyeler tarafından kaçırılıp Malta adasına götürülmüştür. Ayrıca Malta orta Akdeniz’in güvenliği açısından önemli bir yere sahiptir.

Cerbe Deniz Muharebesi’nde ağır bir yenilgi alan Kutsal İttifak ülkeleri, İspanya kralı II. Felipe’nin önderliğinde yeni bir donanma hazırlığına başlayıp ve ittifak bünyesindeki mevcut donanmaların birleştirilerek yeni bir Haçlı donanması meydana getirmeyi amaçlıyorlardı. Bu kapsamda Papalık, Ceneviz, Portekiz, Malta ve Toskana donanmalarının Akdeniz’in hakimi olabilme adına yeniden Osmanlı donanmasına karşı birleştirilmesi öngörüldü. İlk hedef olarak İspanya yakınlarındaki kayalık bir ada olan Peñón de Vélez’e saldırı düzenlendi. Bu ada Osmanlı donanması tarafından sadece uğrak yeri olarak kullanılıyor ve az sayıda Türk muhafız tarafından korunuyordu. Bu nedenle nicelik olarak kendisinden oldukça üstün olan Haçlı ordusuna karşı direnmesi mantıksızdı. Bu nedenle söz konusu ada Osmanlı kuvvetlerince kayıp verilmeden boşaltıldı. Peñón de Vélez’in savaşmadan alınması Kutsal İttifak birliklerinin motivasyonunu yükseltti ve müttefik ülkelerde büyük ses getirdi. Kuşatmadan birkaç ay önce Osmanlı mühendisleri balıkçı kılığında şehire girip şehrin tahkimat ve savunma bölgelerini ve ayrıca denizden çıkarma yapılabilecek önemli yerleri tespit etmiştir.

Öte yandan Malta Şövalyeleri, Akdeniz’de Türk gemilerine taciz saldırılarına devam ettiler. 1564 yılı ortalarında, şövalyelerin en kıdemli denizcilerinden Mathurin Romegas komutasındaki birliklerin yaptığı bir saldırıda, içlerinde Osmanlı sarayının haremağası, İskenderiye ve Kahire valileri ve pek çok önemli tacirin esir alınması, padişah Kanuni Sultan Süleyman’ın Malta adasına sefer düzenlenmesi ve şövalyelerin hakimiyetinin sonlandırılması konusunda ikna edilmesini kolaylaştırmıştır.

Söz konusu olaydan kısa bir süre sonra, Piyale Paşa ve Trablusgarp beylerbeyi Turgut Reis’in Akdeniz’de oldukça stratejik bir konumda olan ve Osmanlı topraklarına karşı tehdit oluşturan Malta adasının ele geçirilmesi konusundaki ısrarlı yaklaşımları, bu isteklerinin Divan’da kabul edilmesini sağladı ve Osmanlı donanması kaptan-ı derya Piyale Paşa komutasında Akdeniz’e açıldı.

Türk donanması 144 savaş gemisi (büyük ve küçük kadırga) ve 50 nakliye gemisinden oluşuyordu. Söz konusu gemiler 30.000 civarı asker taşıyorlardı. (O döneme ait yabancı kaynaklar da benzer rakamlardan bahsetmektedirler). Donanmaya Piyale Paşa, kara ordusuna ise Kızılahmedli Mustafa Paşa komuta ediyordu. Ayrıca Trablusgarp’tan hareket edecek Turgut Reis ve Cezayir’den hareket edecek Hasan Paşa’da ellerindeki birliklerle kuşatmaya dahil olacaklardı.

Bu durumdan 1565 yılı başlarında İstanbul’daki casusları vasıtasıyla haberdar olan Hospitalier Şövalyeleri’nin lideri Jean de Valette, adanın savunması için İtalya’dan asker toplamaya ve St. Angelo, St. Michael ve St. Elmo kalelerini güçlendirme çalışmalarına başladı.

İtalyan-İspanyol paralı askeri olarak kuşatmada savaşan Francisco Balbi di Correggio’nun ünlü kuşatma günlüğünde, kuşatmaya girilirken her iki tarafın askeri gücünden aşağıdaki rakamlarla bahsettiği görülmektedir.

Osmanlı donanması Malta’ya ulaştığında 20.000 asker karaya çıkarıldı. Karaya çıkan ilk birlikler adanın en güçlü ikinci direniş noktası olan Saint Elmo kalesini kuşattılar. Kuşatma başladıktan birkaç gün sonra Turgut Reis ve Uluç Ali Reis komutasındaki filolar da adaya ulaştı.

Saint Elmo kalesi önünde çok şiddetli çarpışmalar yaşandı. Ard arda yapılan saldırılarda her iki taraf da ağır kayıplar verdi. Surlardaki tahribat arttıktan sonra Turgut Reis komutasındaki kuvvetler 5000 kişi ile hücüma geçti. Kaleye düzenlenen altıncı saldırı olan bü harekatın ardından kale surlarına ulaşıldı, fakat Turgut Reis başına isabet eden bir şarapnel parçası ile ağır yaralandı ve kısa süre sonra öldü. Altı gün sonra, 23 Haziran 1565’te kaleye yapılan sekizinci saldırıda kaleye girildi ve göğüs göğüse yapılan şiddetli çarpışmalar sonunda kalenin kontrolü ele geçirildi. St. Elmo kalesinin fethi, Osmanlı ordusuna Turgut Reis dışında 4.000 kişilik bir kayba (bu kaybın yaklaşık yarısı seçkin yeniçeri askerleridir) malolmasına rağmen, Kızılahmedli Mustafa Paşa sefere devam etme kararından vazgeçmemiştir.

Bazı kaynaklarda, St. Elmo kalesinin fethinin ve kuşatmanın devam etmesinin Avrupa’da yarattığı yankının küçük çaplı bir panik ortamına sebebiyet verdiğinden ve Avrupalıların Malta’dan sonra sıranın Tunus’ta İspanyol kontrolündeki La Goleta kalesinde olduğundan, hatta Kanuni Sultan Süleyman’ın İtalya üzerinden Avrupa’yı işgal etme planları yaptığından bahsetmeye başladıklarından bahsedilir.

Kuşatmanın devamında St. Angelo ve St. Michael kalelerine kara ve denizden saldırılar devam etti. Yabancı kaynaklara göre 7 Temmuz 1565’te yapılan büyük saldırılarda Osmanlı ordusunun St.Michael kale duvarlarında önemli bir gedik açtığı, fakat beklenmeyen bir şekilde geri çekildiğinden bahsedilirken, bu hareketin nedeninin şövalyelerin süvari komutanı Vincenzo Anastagi’nin rutin hücümlarından birinde Osmanlı sahra hastanelerinden birine saldırdığı ve buradaki hasta ve yaralıların hepsini katlettiği, bundan dolayı Osmanlı birliklerinin Malta Şövalyeleri tarafından Sicilya’dan beklenen desteğin gelmiş olabileceği düşüncesi ile geri çekildiğinden bahsedilmektedir.

Eylül ayına kadar devam eden çarpışmalardan net bir sonuç elde edilememesi, hava koşullarının kötü gidecek olması ve Sicilya’dan beklenen askeri yardımın adanın kuzeyinden karaya çıkarılması sonucunda başkomutan Kızılahmedli Mustafa Paşa kuşatmayı kaldırmaya ve geri çekilmeye karar verdi. 11 Eylül 1565’de kuşatma tamamen kaldırıldı.

Kuşatmanın Hospitalier Şövalyeleri’nin zaferi ile sonuçlanması Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Kaynaklara göre değişen rakamlar ışığında Osmanlı kuvvetlerinin 25.000-35.000 arası kayıp verdiğinden bahsedilir. Özellikle Roma’da papa Malta’nın kurtulmasından dolayı kiliselerin çanlarını çaldırmıştır. Çünkü Malta kaybedilseydi Roma da kaybedilecekti.

Şövalyelerin lideri de Valette’in bu zaferinden sonra Avrupa’daki saygınlığı yükselmiş ve adaya yapılan maddi destek artmış ve bu sayede Valletta isimli surlarla çevrili yeni bir şehir kurulmuştur.

Osmanlı ordusu Malta’ya yeni bir sefer düzenlememiş, Osmanlı ordusunun yaklaşık 100 yıl süren yenilmezliğinin sona ermesi Avrupa’da büyük bir moral-motivasyon artışına sebebiyet vermiştir. Öte yandan Malta Şövalyeleri uzun bir süre doğu Akdeniz’deki Türk sahillerine saldıramamışlardır.

 

i.Sakız Adası’nın Fethi (1566)

Cenevizliler Osmanlı’ya ödedikleri vergiyi kesince Piyale Paşa Sakız Adası’nı almakla görevlendirildi. Sefer sonucunda Sakız Adası alınarak Batı Akdeniz kıyılarının ve Boğazların güvenliği sağlanmış oldu. 

Akdeniz’de Kanuni döneminde tam bir üstünlük sağlanamadı. Ancak Kanuni’den sonra 1571 yılında Kıbrıs’ın fethedilmesiyle Doğu Akdeniz’de üstünlük kesin olarak sağlanmış oldu. Aynı yıl Osmanlı donanması İnebahtı’da yenildi ve donanmanın büyük bir kısmı yakıldı. Kısa sürede yenilenen donanmayla Akdeniz’deki fetihlere devam edildi.1574 te Tunus fethedildi. 1576’da Fas Osmanlı Devleti’nin himayesine alınarak Akdeniz’deki hâkimiyet pekiştirildi.

ı. Kanuni Dönemindeki Hint Deniz Seferleri

Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı donanmasının diğer önemli mücadele alanı ise Hint Okyanusu olmuştur. Coğrafi keşiflerde öncü rol üslenen Portekiz, Afrika kıtasını güneyden dolaşarak Hint Okyanusu’na ulaşmıştı. Baharat ticaretini ele geçirmek isteyen Portekiz bir taraftan bölgedeki Müslüman devletlere saldırırken diğer taraftan Basra Körfezi ve Kızıldeniz’e giriş çıkışı engellemekteydi. Gücerat hükümdarının yardım istemesi ve Kızıldeniz yoluyla hacca giden Müslümanlara saldırılması üzerine Hint Denizi’ne seferleri başladı. Portekizlilere karşı Hint Denizi’ne 1538, 1551, 1552 ve 1553 yıllarında dört ayrı sefer düzenlendi. Bu seferlerde istenen başarı elde edilemedi. 

Bunun nedenleri;

– Hint deniz seferlerine gereken önemin verilmemesi,
– Osmanlı donanmasının okyanus şartlarına uygun olmaması,
– Portekiz donanmasının güçlü olması,
– Hint Denizi’nin Osmanlı gemicileri tarafından iyi tanınmaması,
– Gücerat sultanlarının Osmanlı donanmasına yardım etmemesidir.

 

4.FRANSA’YA VERİLEN KAPİTÜLASYONLAR

Şarlken, Kuzey İtalya’da Fransız ordusunu korkunç bir yenilgiye uğrattı ve kralı esir aldı. Esir kral Şarlken tarafından Madrit’e götürülüp hapsedildi. Fransa ister istemez kurtuluşu doğudaki büyük güçte, muhteşem Süleyman’a başvurmakta aradı. 

Avrupa karşısında Şarlken ve Fransuva aynı zamanda bir propaganda savaşı yapmaktaydılar. Şarlken Fransuva’yı Hristiyanlığın büyük düşmanı ile ittifak yapmakla suçluyor bu maksatla Fransızca eserler bastırıp dağıtıyordu. Fransa kralı ise ittifakı yalanlıyor, Osmanlı divanı ile gizli görüşmeler yapıyordu. Kanuni Sultan Süleyman Fransuva’nın bu iki yüzlü politikasının tamamıyla bilincinde idi ve mektuplarında kralı bu iki taraflı oyundan caydırmak için çalışıyor fakat anlayışlı davranarak fazla sıkıştırmaktan kaçınıyordu. Hristiyan dünyasını parçalamış hâlde tutan bu değerli ittifakı bozmak istemiyordu. 

Kanuni, Fransa kralı Fransuva’yı Şarlken’e karşı yardım istemesi üzerine Macaristan’a sefer düzenlemiş ve Fransuva’yı Şarlken’in elinden kurtarmıştı. İki devletin bu yakınlaşması Osmanlı Devleti’nin Fransa’ya Kapitülasyon denilen ticari ve hukuki ayrıcalıklar tanımasıyla daha da arttı. 

Buna göre; 

– Her iki ülke gemileri karşılıklı olarak ticaret yapmakta serbest olacaktı.
– Fransızların aralarındaki hukuki anlaşmazlıklara İstanbul’a gelecek olan Fransız hâkim bakacaktı.
– Türk tüccarlar da aynı haklardan yararlanacaktı.
– Bu antlaşma, hükümdarların hayatta kaldığı sürede geçerli olacaktı (1535). 

Osmanlı Devleti verdiği kapitülasyonlarla coğrafi keşiflerin etkisi ile zayıflayan Akdeniz ticaretini canlandırmayı ve Avrupa’nın siyasi birliğini parçalamayı hedeflemiştir. Verilen kapitülasyonlar dönemi içerisinde kısmen hedefine ulaşmıştır. Fakat Akdeniz ticaretinde istenilen canlanma sağlanamamıştır.

1541 de Barboros Hayrettin Paşa büyük bir donanmayla Fransa kralının Şarlken’e karşı yardım isteği üzerine Marsilya ya gitti. Bunun üzerine İspanya Fransa ile anlaşma imzalamak zorunda kaldı.

OSMANLI’DA HUKUK, BİLİM, TEKNOLOJİ VE SANAT ALANINDAKİ GELİŞMELER

 

1.HUKUK ALANINDAKİ GELİŞMELER

 

Bu dönemde gerçekleştirilen idari değişikliklere rağmen hâkimiyetin Allah tarafından Osmanoğullarına verildiği inancı devam etmiştir. I. Murat’tan itibaren “Ülke hanedanın ortak malıdır.” anlayışının yerini “Ülke padişah ve oğullarınındır.” anlayışı almıştır. Bu anlayış, taht mücadelelerini devam ettirmiş ve devletin bazı dönemlerde zayıflamasına yol açmıştır. Fatih Sultan Mehmet, taht mücadelelerinin önlenmesi amacıyla bir kanunname düzenleyerek padişaha kardeşlerini öldürtme hak ve yetkisi verdi. Merkeziyetçi yapıyı güçlendiren bu kanunname aynı zamanda veraset sistemindeki ilk ciddi düzenleme olmuştur.

 

Osmanlı Devleti’nin temel aldığı iki hukuk sistemi vardı. Bunlar şeri hukuk ve örfi hukuktur. Şeri hukuk, İslam inancınına göre düzenlenmiş kurallardı. Gerek ceza gerekse vergi konuları devletin sınırları içerisinde yaşayan tüm Müslüman halka ayrım gözetmeksizin uygulanırdı. Örfi hukuk ise şeri hukuk kuralarına uymak kaydıyla eski Türk geleneklerinden gelen ve fethedilen yerlerdeki devam eden kurallardan oluşurdu. Padişahların çıkarttığı kanunnamelerde örfi ve şeri hukuk hükümleri beraber kullanılırdı.

 

Padişahların ağzından yazılan örfi kanunlar fermanlar aracılığıyla duyurulurdu. Şeri kanunları çıkarmak ve yorumlama işi yine padişah adına ilmiye sınıfına mensup şeyhülislam ve kadılar tarafından yapılırdı. 

 

Hiçbir şekilde örfi hukuk hükümleri şeri hukuka aykırı düşmemiştir. Bu şekliyle örfi hukuk şeri hukukla birleşmekte ve hatta tek hukuk telakkisi ortaya çıkmaktadır. Şeri hükümler Kur’an, hadis, icma gibi İslam ilke ve temellerine dayanırken örfi hukuk padişahın iradesine bağlı olarak koyduğu kurallar ve bunlar için çıkarılan fermanlardır. 

 

Osmanlı Devleti’nde kanunların ilk defa yazılı hâle gelmesi Fatih döneminde gerçekleşmiştir. Kendinden önceki kanunları da Kanunname-i Ali Osman adı ile bir araya toplamıştır. Böylece şeri ve örfi kanunlar yazılı hâle getirilmiş ve resmiyet kazandırılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise birçok kanunname çıkarılmıştır. Kanuni’nin kanunnamelerinin içeriği çok geniştir. Sosyal düzenlemeler, askerî düzenlemeler, reaya hak ve görevleri tımarların dağıtım esasları, idari düzenlemelere kadar birçok konu hakkında kanun çıkarılmıştır.

 

Osmanlı Devleti’nde değişik milletler ve farklı dinler vardı. Hukukta İslam dinine ait kuralların geçerli olduğu Osmanlı Devleti’nde, bu insanlar için İslami hukuk geçerli değildi. Ancak şeriata uygun olarak geliştirilen örfi hukuka uymak zorundaydılar. Gayrimüslimler Osmanlı Devleti’nin hiçbir döneminde, mensubu olmadıkları İslam dininin kurallarına uymak zorunda bırakılmamışlardır. 

 

Adalet, halkın şikâyetlerini doğrudan doğruya hükümdara sunabilmesi ve onun emriyle haksızlıkların giderilmesi demektir. Divanıhümayun’un en temel görevi budur. Oraya yapılan başvurular, sultanın daima orada hazır bulunduğu inancıyla yapılmış sayılır. Padişahın doğrudan doğruya halktan şikâyet topladığı da olur. Hükümdar, cuma namazında, ava çıkarken, sefere giderken veya seferden gelirken, halkın rik’a denen dilekçelerini kabul ederdi. Halkın şikâyetlerini almak için bu gibi fırsatları ne kadar çok tekrarlarsa o derece adil sayılır. Hükümdara doğrudan doğruya erişebilme, şu sebepten önemli sayılırdı: Hükümdar, Allah’tan başka kimseye sorumlu olmayan tek otorite olarak haksızlığı giderebilecek en yüksek otoritedir. O, kendisinin otoritesini temsil edenlerin hepsinin üstündedir. Adaletin kötüye kullanılmasını bertaraf edecek yine odur. Hükümdar adaletin son başvuru yeridir. Bu nedenle adaletin yerini bulması için toplumda herkes, birey olarak ya da toplu hâlde, ona şikâyetini götürebilmelidir. 

 

Osmanlı Devleti’nde, mahkemelerde hâkimlik yapan, aynı zamanda şehir ve kasabaların belediye işleri ile bugünkü noterlik işlerini yürüten, devletin mahallî uygulamalarında yetkisi olan kişiye kadı denirdi. Buna göre kadıların birinci görevi yargıçlık, ikinci görevi ise kazaları yönetmekti. Osmanlı Devleti, kadıların işlerini etki altında kalmadan yapmaları için gerekli tedbirleri almıştı. Kadıları kararlarında tamamen serbest bırakmışlardı. Kadıların yargı ile ilgili görevleri; evlenme, boşanma, nafaka ve miras işleri ile ticaret davalarında karar vermek ve vergilerin düzenli olarak toplanıp hazineye aktarılmasını sağlamaktı. Seyfiye sınıfına mensup yöneticiler kadı hükümlerine aykırı davranamazlardı. Kadı, yöneticilerin yaptıklarını denetleme yetkisine sahipti. Kadıların küçük yerleşim birimlerindeki temsilcisi ise naiplerdi.

 

2.BİLİM VE TEKNOLOJİ

Yükselme döneminde başlayan siyasi ve sosyal gelişmeler bilimsel yaşamda da etkili oldu. Bu dönemde, pozitif bilimleri padişahların da bizzat desteklemesiyle, Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul bir kültür merkezi hâline geldi.

 

Osmanlı, bilim insanlarını korumayı ve onlara karşı saygılı olmayı devlet politikası hâline getirmişti. Bilimsel çalışmalar yapanlar saray tarafından desteklenmiş ve ödüllendirilmiştir. Medreselerin işleyişlerine müdahale edilmemiş böylece özgür çalışma ortamı sağlanmıştır. Özellikle Fatih Sultan Mehmet’in bilim insanlarını koruması her dinden bilim insanlarına değer vermesi, kendisinin de bilim ile yakından ilgili olması Sahnıseman Medreseleri’ni kurmasına neden oldu. Fatih döneminin bir başka özelliği de İslam bilimlerinin yanında pozitif bilimlerin de çok gelişmesidir. 

 

Ali Kuşçu 

Bir kültür merkezi oluşturmanın şartlarından birinin de bilim insanlarını bir araya toplamak olduğunu bilen Fatih, Ali Kuşçu’ya İstanbul’da kalmasını ve medresede ders vermesini teklif eder. Ali Kuşçu, bunun üzerine, Tebriz’e dönerek elçilik görevini tamamlar ve tekrar İstanbul’a geri döner. İstanbul’a dönüşünde Ali Kuşçu, Fatih tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından sınırda karşılanır. Kendisi için ayrıca karşılama töreni yapılır. İstanbul’a gelen Ali Kuşçu’ya 200 altın maaş bağlanır ve Ayasofya’ya müderris olarak atanır. Ali Kuşçu, burada Fatih Külliyesi’nin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik dersleri vermiştir.Ayrıca İstanbul’un enlem ve boylamını ölçmüş ve çeşitli güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu’nun medreselerde matematik derslerinin okutulmasında önemli rolü olmuştur. Verdiği dersler olağanüstü rağbet görmüş ve önemli bilim insanları tarafından da izlenmiştir. 

 

Osmanlı Devleti’nin ilk tıp medresesi Yıldırım Bayezit tarafından Bursa’da kurulmuştu. Fatih döneminde tıp alanında büyük bilim insanları yetişti. Bunlardan Sabuncuoğlu Şerafettin’in Türkçeye tercüme ettiği eser, Cerrâhiyetü’l Hâniyye, çok ünlüdür. Sabuncuoğlu bu eserinde cerrahi müdahale tekniklerini göstermiştir. Kendi bulduğu teknikleri kitabında resimli bir şekilde anlatmıştır. Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul’da Mimar Sinan’a ünlü Süleymaniye Camisi ve medreselerini yaptırdı. Süleymaniye Külliyesi’nde bir de tıp medresesi vardı. 

 

Coğrafya ve astronomi alanında ise Piri Reis, Ali Kuşçu, Seydi Ali Reis, Matrakçı Nasuh çalışmalarıyla ön plana çıkmış önemli bilim insanlarıdır.

 

Kanuni döneminde ünlü coğrafyacı Piri Reis Kitab-ı Bahriye adlı eserinde; dünyanın yuvarlaklığı, gelgit olayı, pusulanın kullanımı, Amerika kıtasının varlığı gibi konulara değinmiştir. 

 

Ünlü Osmanlı denizcisi ve âlimi Piri Reis’in yaklaşık 500 yıl önce hazırladığı haritasının dünyanın uydudan çekilen fotoğrafları kadar eksiksiz ve mükemmel olduğu söylenir. Günümüzde bazı haritalardaki yanlışların Piri Reis’in haritasına bakılarak düzeltildiği biliniyor. Rus tarihçi Sergey Manukov ise Piri Reis’in 1513’te çizdiği haritasının benzerini hazırlamanın ancak dünyanın uydudan çekilmiş fotoğraflarıyla mümkün olduğunu söyledi. Rus uzman: “Aslında harita fotoğrafa çok benziyor. Sanki, bir uydu aracı çizimi yapılan bölgenin üzerinde dolaşarak fotoğrafını çekmiş. Özellikle güney yarım küre inanılmaz ayrıntılı.” demiştir. 

 

Molla Lütfî, Sinan Paşa ve Müslihüddin bin Sinan, II. Bayezit döneminin matematik bilginleridir.Yine XVI. yüzyılda yetişen ünlü matematik ve astronomi uzmanı Matrakçı Nasuh, eserini Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’e sunmuştu.

 

Matematikçi ve astronomcu Takiyüddin Mehmet, İstanbul’da bir rasathane kurmuştu (1578). Takiyüddin, rasathanede ilk olarak Güneş ve Ay tutulmaları ile çeşitli gözlemler yapmıştır. 1578 tarihinde İstanbul’dan bir ay süreyle gözlenen kuyruklu yıldızı da rasathaneden gözlemiş ve gözlemlerinin neticelerini III. Murat’a sunmuştur. Takiyüddin kendi geliştirdiği teknikler ve aletler vasıtasıyla gözlemler yapmıştır. İlk defa mekanik saat kullanarak çok dakik gözlemler yapmıştır. Diğer taraftan da astronomi hesaplarında altmış tabanlı sayı sistemi yerine on tabanlı sayı sistemini kullanmakla ve ondalık kesirlere göre trigonometri cetvelleri hazırlamakla dikkat çekmiştir.

 

Ekliptik ile ekvator arasındaki 23° 27’lık açıyı 1 dakika 40 saniye farkla 23° 28’ 40" şeklinde bularak ilk defa gerçeğe en yakın ve doğru dereceyi hesaplamıştır. Güneş parametreleri hesabında da yeni bir yöntem uygulamıştır. Sabit yıldızların boylamlarının tespitinde ise Ay yerine Venüs’ü kullanarak daha dakik neticeler elde etmeyi planlamıştır. Osmanlılarda otomatik makineler üzerine ilk eseri de Takiyüddin yazmıştır. 

 

Takiyüddin, kendisi ile aynı zamanda yaşamış ve rasathane kurmuş olan Tycho Brahe ile karşılaştırıldığında Brahe’den daha net ve dakik gözlemler yaptığı ortaya çıkmıştır. Ayrıca onun rasathanesinde bulunan bazı aletler Brahe’nin aletlerinden daha gelişmişti. Ancak Takiyüddin rasatlarını tamamlayamazken Tycho Brahe uzun süre gözlem yapmış ve 777 yıldızın yerini tespit etmiştir. 

 

Osmanlı Devleti’nin her alanda zirveyi yaşadığı XV ve XVI. yüzyıllarda birçok tarihçi de yetişmiştir. Osmanlı tarihçileri arasında Enverî, Amasyalı Şükrullah, Tursun Bey, Kemal Paşazade, Âşık Paşazade, Hoca Saadettin, Neşri ve Mustafa Selanikî ilk akla gelenlerdir. 

osmanlı-avrupalı-bilim-insanları-kıyaslama

3.EDEBİYAT

Divan Edebiyatı: İran veArap edebiyatlarından etkilenerek saray ve medrese çevrelerinde gelişen edebiyat türüdür. Belli kalıplara ve kurallara göre yazılan şiirlerin toplandığı kitaba divan denir. XV. ve XVI. yüzyılın en önemli divan şairleri; Nesimi, Ahmedi, Baki, Fuzuli ve Ruhi’dir. 

Halk Edebiyatı: Sözlü masallar ve destanlarla başlamış, bunlara koşma, mani, türkü, ağıt vb. türler de eklenince geniş bir edebiyat oluşmuştur. Daha çok taşrada ve yüksek tahsilli olmayan halk arasında rağbet gördüğü için adına halk edebiyatı denmiştir. Dönemin en ünlü şairi Mahremi’dir. 

Tasavvuf Edebiyatı: Dinî içerikli bu tür nazım şekli açısından halk edebiyatına daha yakındır. Mevlevi ve Bektaşi tarikat mensupları tarafından geliştirilmiştir. Önemli temsilcileri Hacı Bayram Veli, Kaygusuz Abdal, Akşemsettin, Eşrefoğlu Rumi ve Kemal Ümmi’dir. XVI. yüzyılda ise Abdürrahim Tırsi, İbrahim Gülşeni ve Pir SultanAbdal’dır.

 

4.GÜZEL SANATLAR

Minyatür Sanatı: El yazması eserleri süslemek ve metnin aydınlatılmasını sağlamak için perspektif olmadan yapılan resimlere minyatür denir. Osmanlı Devleti’nde minyatür yapımına tasvir veya nakış, bunları yapan sanatçılara ise nakkaş denir. 

II. Bayezit, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde sarayda minyatür atölyeleri kurulmuş ve sanatçılar himaye edilmiştir. Fatih devrinde Sinan Bey ve Seyyid Lokman, XVI. yüzyılda ise Nakkaş Osman, Matrakçı Nasuh, Şair Mustafa Sai ve Nigari, Türk minyatürcüleridir. 

Hat sanatı: Güzel yazı yazma sanatı olan hat, Türklerin İslamiyeti kabul etmesiyle önem kazanmıştır. Bu sanatla uğraşanlara hattat denir. Osmanlı Devleti döneminde hat sanatı çok gelişmiştir. Fatih döneminde Amasyalı Şeyh Hamdullah en ünlü hat ustasıdır. Süleymaniye Camisi’nin kubbesinin etrafındaki yazıları yazan Ahmet Karahisari ise hat sanatında zirveye çıkmıştır.

Tezhip: El yazması kitapları süsleme sanatıdır. XV. ve XVI. yüzyılda kitaba ve güzel sanatlara verilen önemin artması tezhip sanatının da hızla gelişmesine katkı sağladı. Topkapı Sarayı’nda tezhip ile uğraşanlar için bir atölye kurulmuştur. XVI. yüzyıla damgasını vuran en önemli tezhip sanatçısı Kara Mehmet’tir. 

Ciltçilik: El yazması eserlerin dağılmasını engellemek için yapılan ve çeşitli malzemelerle süslenen sanat türüdür. 

Ebru: Kâğıt süsleme sanatı olan ebru özel karışımlı suyun içine boya serpiştirmesiyle yapılan bir süsleme sanatıdır. Osmanlılarda ebru sanatı ciltçilikte, levhaların iç ve dış cephelerinde kullanılmıştır. 

Kakmacılık: Ahşap, taş ve metal üzerine belirli bir desen şekillendirerek açılan oyuklara gümüş, sedef, altın gibi madenlerin gömülerek yapıldığı süsleme sanatıdır. 

Çinicilik: Özel olarak hazırlanmış toprağın sırlanarak çeşitli nakışlarla süslenip pişirilmesiyle ortaya çıkan süsleme sanatıdır. İznik, Kütahya, Diyarbakır, Bursa ve İstanbul’da çini atölyeleri açılmıştır. Bursa Yeşil Cami, Yeşil Türbe ve Topkapı Sarayı çini sanatının en güzel örneklerinin verildiği yerlerdir.

5.MİMARİ

Osmanlı mimarisinde Klasik Dönem denen XV ve XVI. yüzyıllarda birçok eser ortaya konmuştur. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Topkapı Sarayı sivil mimarinin en güzel örneklerindendir. Topkapı Sarayı bütün bir yapı değildir. Zaman içerisinde saraya birtakım daireler ve köşkler eklenmiştir. Topkapı Sarayı’nın avlusundaki Revan ve Bağdat Köşkleri Osmanlı mimari zenginliğini gösteren eserler arasındadır. Sosyal hizmetler için yapılmış olan hanlar da sivil mimari örneklerindendir. İstanbul’daki Kürkçü Hanı ile Sivas’ta bulunan Yeni Han, en özgün eserler olarak dikkati çeker.

Askerî mimarinin örnekleri olarak Yıldırım Bayezit’in yaptırdığı Anadolu Hisarı, Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı Rumeli Hisarı veTopkapı Sarayı surları gösterilebilir. 

Mimari alanda döneme damgasını vuran kişi Mimar Sinan’dır. Osmanlı ordusuna yeniçeri olarak katılan Mimar Sinan, Mohaç Meydan Savaşı’nda gösterdiği yararlılık sayesinde terfi etti. Kısa süre sonra mühendis olarak görev aldı. 1538 yılında baş mimar olan Mimar Sinan yaşamı boyunca 81 cami, 51 mescit, 55 medrese, 26 darülkurra, 17 imaret, 3 darüşşifa, 7 su kemeri, 8 köprü, 18 kervan saray, 6 mahzen, 33 saray, 35 hamam, 17 türbe yapmış Türk tarihinin yetiştirdiği en büyük ustalardan biridir. 

mimar-sinan-eserleri

Fatih Sultan Mehmet döneminde batılı sanatkârların saraya davet edilmesi ve ardından da Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran ve Mısır Seferleri neticesinde İstanbul’a toplanan sanatkârlar, bütün süsleme sanatlarında olduğu gibi tezhip sanatında da artık İstanbul sarayının söz sahibi olduğunu ortaya koymuştur. İstanbul Saray Nakışhanesinde asıl gelişme Yavuz Sultan Selim zamanında gerçekleşmiştir. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Seferi’nden sonra İstanbul’a gelen sanatçılar arasında Şah Mehmet, Derviş Abdülgani, Mirza Bey; Halep Seferi’nden sonra İstanbul’a getirilen sanatçılar arasında da Taceddin Girihbend ve Hüseyin Bali’nin isimleri dikkat çekmektedir. Doğudan gelen bu sanatçıların temsil ettiği Acemler Bölüğü, Osmanlı süsleme sanatlarında, Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar etkili durumda olmuştur.

Osmanlıların en değerli cilt örneklerini vermeye başladıkları dönem XV. yüzyıldır. Bu dönemde Fatih Sultan Mehmet, kurmuş olduğu kütüphane için hazırlanan kitapların tezhip edilerek ciltlenmesi için Sarayda bir nakışhane tesis etmiştir. İlk ciltçilik teşkilatı ise Sultan II. Bayezit zamanında kurulmuştur.

Hat sanatı, Osmanlı döneminde “Türk hat sanatı” denecek kadar ayırt edici özellikler taşır hâle gelmiştir. Hüsni hatta Türk üslubunu başlatan Şeyh Hamdullah (Ö. 1520) şehzadeliği zamanından beri hocalığını yaptığı Sultan II. Bayezit’in teşvikiyle yakutun harflerini inceleyip aralarından en güzel olanlarını seçerek yeni bir tarz meydana getirmiştir. Böylelikle hat sanatında çığır açarak yakut üslubunu sona erdiren Şeyh Hamidullah, hat sanatının piri sayılmış ve kendisine “Kıbletulhattatin” (hattatların kıblesi) denilmiştir. Onunla birlikte Mushaf yazımında metin içinde tek çeşit yazı kullanılması yoluna gidilmiş, sülüs ve nesih yazıları yaygınlaşmıştır. Kendisinden sonra gelen hattatlar onun gibi yazmayı meziyet saymışlardır.

topkapı-sarayı-revan-köşkü

6.OSMANLILARDA OYUN, EĞLENCE VE ŞENLİK

Osmanlı halkının dinlendiği ve toplu olarak eğlendikleri en önemli mekânlar mesire yerleridir. İstanbul’un çeşitli yerlerinde ailece gidilen mesire yerleri bulunmaktaydı. Bundan başka hamamlar, kahvehane, bozhane gibi kapalı mekânlar da eğlence yerleriydi. Kahvehanelerde müzik dinlenir, satranç oynanırdı. Büyük konaklarda da sazlı sözlü eğlenceler düzenlenirdi.

Padişah çocuklarının doğumları (velâdetihümâyun), hanedan mensuplarının evlilikleri, padişahların tahta çıkış törenleri (cülus), şehzadelerin ilk derse başlamaları (bedi besmele), kazanılan askerî zaferler (fetih şadumanlığı), ordunun sefere çıkması, esnaf bayramları (sanat ve ticaret ürünlerinin sergilenmesi) ve en çok da şehzadelerin sünnet törenleri halkın eğlenmesi için birer fırsattı. 

Görevliler düğün ve dernek için gerekli yiyecekleri, sofraları hazırlamışlar, renkleriyle gözleri kamaştıran gönül alan çadırlar seçmişler.

Şehzadelerin şehre yaklaşmış oldukları haberi gelince şehzadelerin ayaklarının altına bahar aylarının gözde rengi olan yeşil örtüleri serdiler. Düğün yeri olan alanda keyif döşekleri öyle serilip yayıldı ki sıkıntılı olanlar bütün dertlerini bu keyif içinde unuttular. Her tarafta sohbet meclisleri kuruldu. Edirne Ovası her yerden gelen davetlilerle doldu taştı. Irmak boyu ise keyif ehli kişilerle cennet bahçesine dönüştü. Sultan Mehmet Han ise lütuf ve ihsan kesesini açmış huzuruna gelen büyük bilginlere, beylere, yiğitlere ikram ve iltifatlarda bulunmuştu.

Nefis ve iştah açıcı yemekler sayılamayacak kadar çoktu. Ziyafetten fakir ve yoksullar da yararlandı. Kâselerle gelen helvalar, sinilerle konan tatlılardan her mollanın kendi hissesine düşen önüne konduktan sonra kaldırılarak evlerine götürülmesi için hizmetkârlarına verildi. Düğünün daha sonraki günlerinde silahşorlar meydana gelip hünerlerini halka sergilediler. Atlar yarıştırıldı, yay gerenler nice nişanları, çelik levhaları delip okçular at sırtında dört nala koşarken uzun sırıklara dikilmiş altın ve gümüş kaplı kupalara oklarıyla nişan alıp vurduklarını hediye olarak aldılar.

Dördüncü gün halka ziyafet çekildi. Sofralar kurulup yemekler çıkarıldı; fakirler, yetimler, dullar doyurularak sevindirildiler. Böylece padişah halka iyilikseverliğini göstermiş oldu. Düğün tam bir ay sürdü. Meydandaki çadırlar eğlence yuvaları olarak kaldı.  

 

8.KONU REFORM HAREKETLERİ

 

1.REFORMUN NEDENLERİ

Reform kelime anlamı olarak reform, esasa bağlı kalınarak yeniden düzenleme ve geliştirme anlamında kullanılır. Kavram olarak ise XVI. yüzyılda Almanya’dan başlayarak öncelikle Hristiyan Katolik dünyasını etkisi altına alan, Hristiyanlık inancını yeniden yorumlama ve tanımlama hareketidir. 

Papalar, inananlar üzerinde aşırı bir denetim mekanizması oluşturarak bir din adamından çok bir imparator gibi hareket ediyorlardı. Avrupa topraklarının büyük bölümüne kilise aracılığıyla sahip olan papalar zenginlik ve lüks içinde yaşıyorlardı. Geniş halk kitleleri ise kilisenin ekonomik uygulamaları altında fakirliğe mahkûm edilmişti. Papalar ve din adamları endülüjans adı verilen belge karşılığı Tanrı adına insanları bağışlayabiliyor, kişileri aforoz ederek dinden çıkartıyorlardı. Papalar aynı zamanda siyasi güce de sahiptiler. Kralların papanın elinden taç giyip otoritesini onaylatması bunun en önemli göstergesiydi. 

Aynı dönemde Osmanlı Devleti ise sınırlarında yaşayan gayrimüslim halka geniş hak ve özgürlükler tanımıştır. Onların dinî yaşamlarına, eğitimlerine müdahale etmemiş ve edilmesine de fırsat vermemiştir. Padişahlar ve yönetici sınıf dini hiçbir zaman halka bir baskı aracı olarak kullanmamıştır. Fakat bu kurumların her türlü ihtiyacı da vakıflar sayesinde devlet tarafından karşılanmıştır. Devlet yönetiminde din, belirleyici bir unsur olmasına rağmen din adamlarının otoritesi padişahın üstünde olmamıştır. 

reform-rönesans

 

2.REFORMUN GELİŞİMİ

 

Reform hareketleri sadece dinî alanda bir yenilik hareketi değildir. Rönesans’la başlayan özgür düşüncenin ortaya çıkardığı doğal sonuçtur. Reform ihtiyacı XVI. yüzyıldan önce de bazı din adamları tarafından dile getirilmişti. XVI. yüzyılın başlarında büyük hümanist bilgin Erasmus da ahlaki yozlaşmaya ve boş inançlara karşı Katolik Kilisesi’nde liberal bir reformun gerekliliğini savunmuş ve Hz. İsa’nın örnek alınmasını önermişti. Luther’in başlattığı Reform hareketlerinin başarıya ulaşmasında Alman prenslerinin desteği ve Rönesans ile birlikte ortaya çıkan özgür düşünce ortamının etkisi olmuştur. 

Luther, 1517’de Wittenberg Kilisesi’nin kapısına doksan beş maddeden oluşan bildiri metnini astı. Yayınladığı bildiri ile Tanrı ile kul arasına kimsenin giremeyeceğini, papa ve din adamlarının af yetkisinin olamayacağını, günahların ancak Allah tarafından bağışlanabileceğini, ölümden sonraki hayatta kurtuluşa erişebilmek için imanın yeterli olacağını ve endülüjans karşılığı cennetten yer satan din adamlarının suç işlediğini açıkladı. Luther’in bu düşünceleri topraklarının büyük kısmı kilise teşkilatına ait olan ve fakirlik içerisinde yaşayan Alman halkı arasında büyük destek buldu. 

Papa Luther’i aforoz etti. Luther’in papanın aforoz kâğıdını halkın önünde yakması üzerine, papalık Luther’in yakılarak öldürülmesi kararını verdi. Bu karar üzerine Saksonya dükü Frederik, Luther’i şatosunda sakladı. Böylece Luther, yanında siyasi destek de bulmuş oldu. Bu durum Avrupa’da dinî bölünmenin yanında siyasi bölünmeyi de başlattı. Luther bu sırada İncil’i Almancaya çevirerek Protestanlığın Almanya içerisinde ve Avrupa’da yaygınlaşmasına neden oldu. Papalık ve Katolikliği savunan Roma – Cermen İmparatorluğu’yla Luther’i savunan Alman prenslikleri arasında yaşanan çatışmalar sonunda Katolikler Augsburg (Ogsburg) Antlaşması’yla (1555) Protestan mezhebinin varlığını resmen kabul ettiler. Luther’in fikirleri bütün Avrupa’da yayılmaya başladı. Fransa’da Reform hareketleri kanlı çatışmalara neden oldu. Kalven nin başlattığı Kalvenizm Nant Fermanı ile resmen tanındı. Reformu İngiltere de Kral VIII. Henri başlattı. Anglikan Kilisesi’ni kurarak Katolik Roma Kilisesi’yle bağlarını kopardı. Ayrıca İskoçya’da Presbiteryenlik, İsveç, Norveç, Danimarka’da Protestanlık mezhebi kabul edildi.  

3.REFORMUN SONUÇLARI

– Avrupa’da mezhep birliği parçalandı. Katolikliğin yanında Protestanlık, Kalvenizm, Anglikanizm, gibi yeni mezhepler ortaya çıktı.
– Papaların ve din adamlarının saygınlığı azaldı.
– Katolik kilisesinin otoritesi sarsıldı. Bozulan imajını düzeltmek için kendi içinde düzenlemeler yaptı.
– Papa krallar üzerindeki etkisini kaybetti.
– Kilise, topraklarını büyük ölçüde kaybetti.
– Eğitim ve öğretim kilisenin elinden alınarak laik eğitim sistemi kuruldu.
– Kültürel bilimsel gelişmelerde kilise etkisinin azalmasıyla daha serbest bir ortam oluştu.

 

4.REFORMUN OSMANLI DEVLETİ’NE ETKİLERİ

Kanuni dönemine rastlayan Reform hareketleri Osmanlı Devleti tarafından yakından takip edildi. Avrupa’da Hristiyan birliğinin parçalanması Osmanlı Devleti’nin önem verdiği bir konuydu. Bu nedenle Luther’in faaliyetleri Kanuni tarafından desteklendi. Reform Osmanlı Devleti’nde bulunan gayrimüslimler arasında yaşanmadı. Bunun en önemli nedeni ise Osmanlı Devleti’nin Hristiyan halka geniş haklar vermesidir. Onları din ve eğitim işlerinde serbest bırakmıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti Ortodoks din adamlarının halk üzerinde baskı oluşturmasına izin vermemiş, böylece ruhban sınıfının siyasi güç elde etmesi engellenmiştir. Avrupa’da kanlı mezhep savaşları yaşanırken Osmanlı toplumu içindeki Hristiyanlar refah ve mutluluk içinde yaşamışlardır. 

Martin Luther’in 1517’de Wittenberg Kilisesi’nin kapısına astığı bildiri ile başlattığı reform hareketinin gelişimi ve başarısı ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Osmanlıların Orta Avrupa’ya yönelik başlattıkları seferler arasında etkileşim vardır. 

Osmanlıların Sırbistan ve Macaristan üzerine sefer düzenledikleri dönemde, papalığın; Avusturya ve Alman prensliklerinin dikkatlerini reform hareketlerine vermeleri, Osmanlı fetihlerini kolaylaştırıcı etkiye sahiptir.  

 

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir