I. ÜNİTE: BEYLİKTEN DEVLETE (1300 – 1453)

Ana Sayfa » 10.SINIF TARİH » I. ÜNİTE: BEYLİKTEN DEVLETE (1300 – 1453)
Sitemize 10 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 16.283 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

I. ÜNİTE: BEYLİKTEN DEVLETE (1300 – 1453)

1. KONU: OSMANLI DEVLETİ’NİNKURULUŞU(1300 – 1453)

2. KONU: OSMANLI KÜLTÜR VE MEDENİYETİ (1300 – 1453)

1. XIV. YÜZYIL BAŞLARINDA YAKIN DOĞU VE AVRUPA

1. Balkanlar ve Avrupa: XIV. yüzyıl başlarında Avrupa devletleri, henüz siyasi birliklerini gerçekleştirememişlerdi. Özellikle Batı Avrupa’da derebeylik (feodalite) rejimi hüküm sürmekteydi. Bizans İmparatorluğu, Marmara kıyılarındaki bazı şehirler, Kocaeli Yarımadası, Trakya, Makedonya ve Ege Adalarının bir kısmı dışında diğer topraklarını kaybetmişti. Anadolu’da Türkiye Selçuklu Devleti ve beyliklerle, Balkanlarda da Sırplar ve Bulgarlarla mücadele hâlindeydi. Bulgar Devleti, sınırlarını Bizans yönünde genişleterek özellikle Karadeniz kıyısındaki Bizans şehirlerini ele geçirdi. Sırbistan da sınırlarını Bizans aleyhine genişletti. Ortodoks ve Katolik kiliseleri arasında mücadele yaşanıyor, Katolik Macarlar, Balkanları ele geçirerek Ortodoks Balkan devletlerini mezhep değiştirmeye zorluyordu. Bu da bölgede siyasi ve dinî çatışmalara neden oluyordu. İngiltere ve Fransa, Avrupa’nın önemli devletlerindendi. 

2. Altın Orda Devleti (1227 – 1502): Cengiz Han’ın torunu Batu Han tarafından Hazar Denizi ile Karadeniz’in kuzeyinde kuruldu. Güçlü olduğu dönemde Moskova ve Kiev Knezliklerinin Karadeniz’e inmelerine engel oldu. XIV. yüzyıl sonlarında Timur’un düzenlediği seferler sonunda ağır yenilgiler aldı ve parçalandı. 1502’de yıkılmaları üzerine, Moskova Knezliği güçlenerek Rus Çarlığı hâline geldi. 

3. Türkiye Selçuklu Devleti (1077 – 1308) ve Beylikler: Türkiye Selçuklu Beylikleri Dönemi Süleyman Şah’ın kurduğu bu devlet, 1243’te Kösedağ Savaşı sonrasında İlhanlılara bağımlı hâle gelerek siyasi ve askerî gücünü tamamen kaybetti. Bu dönemde İlhanlıların egemenliğini kabul etmek istemeyen Türkmen beyleri çoğunlukla Anadolu’nun batı bölgelerinde beylikler kurdular. Böylece Anadolu’da başladı ve Anadolu Türk siyasi birliği bozuldu. Beylikler arasında Türkiye Selçuklu Devleti’nin yerini alabilme mücadelesi başladı. İlhanlı Devleti egemenliğinde yaşayan Türkiye Selçuklu Devleti, 1308’de Sultan II. Mesut’un ölümüyle sona erdi. 

4. Memluk Devleti (1250 – 1517): Aybek tarafından Mısır’da kurulan Memlukler; Hicaz, Filistin, Lübnan, Suriye ve Güney Anadolu’ya kadar genişleyerek XIV. yüzyılın en güçlü devletlerinden biri oldular. Abbasi halifesinin Mısır’da bulunması, Memluklere, İslam dünyasında dinî üstünlük sağlıyordu. Baharat Yolu’nun Memluk topraklarından geçmesi de ekonomilerine büyük yarar sağlıyordu. 

5. İlhanlı Devleti (1256 – 1335): Cengiz Han’ın torunu Hülâgû tarafından İran’da kurulan İlhanlı Devleti; Irak, Kafkasya ve Anadolu’ya egemen oldu. 1258 yılında Bağdat’ı işgal ederek Abbasi hâkimiyetine son verdiler. 1335’te de yıkıldılar.

 

2. KAYILARIN ANADOLU’YA GELİŞİ VE YERLEŞMESİ

a. Kayılar Anadolu’da

kayıların-sembolü

Osmanlı Devleti’ni kuran Kayı boyu, Oğuzların Bozok kolundandır. Kayı sağlam, güçlü ve kuvvetli anlamına gelmektedir. Moğolların Orta Asya’yı istilası üzerine buradan Anadolu’ya doğru büyük bir Türk göçü başladı ve özellikle Anadolu’nun batısında Moğol etkisinden uzak, Bizans sınırında yoğun bir Türk iskânı yaşandı. 

Anadolu’ya gelen boylardan biri olan Kayılar, önce Ahlat yöresine yerleştiler. Türkiye Selçuklu sultanı I. Alâeddin Keykubat bu sırada göçebe hayatı yaşayan Kayıları Ankara yakınlarındaki Karacadağ yöresine yerleştirdi. Daha sonra ise Bizans üzerindeki baskıyı artırmak ve sınır güvenliğini sağlamak amacıyla Bizans sınırındaki Söğüt ve Domaniç yörelerine yerleştirildiler. Bu sırada Kayıların başında Ertuğrul Bey bulunmaktaydı. Söğüt’ü kışlak, Domaniç’i yaylak olarak kullandılar. Damgaları (sembol) da ok ve yaydı.  

ertuğrul-gazi

14-yuzyılın-başında-anadolu

b. Beylikten Devlete

1243 Kösedağ Savaşı’ndan sonra Anadolu Türk birliği bozuldu, bu durum Anadolu’da siyasi boşluk meydana getirdi. Türkiye Selçuklu Devleti’nin siyasi otoritesini kaybetmesinden sonra, Anadolu’da kurulan Türk Beylikleri, özellikle Karamanoğulları Beyliği, Türkiye Selçukluları’nın bıraktığı boşluğu doldurma mücadelesi vermişlerdir.

Osmanlı Beyliği ise Türk Beylikleri arasındaki mücadeleye karışmayarak yönünü Bizans’a çevirmişti. Böylece Osmanlı Beyliği de Türkiye Selçukluları gibi Bizans’a karşı mücadele etti.

Osmanlı Beyliği, uyguladığı bu politikayla Anadolu’da esnaf teşkilatı olan Ahilerin ve Anadolu’ya gaza yapmak için gelen Gaziyanırum adı verilen Türkmen topluluklarının desteğini alıyordu.

Bizans’a karşı yapılan bu mücadelede Bizans’ın içinde bulunduğu durum da Osmanlı Devleti’nin işini kolaylaştırıyordu. Bizans, Anadolu ve Balkanlardaki topraklarının büyük bir kısmını kaybetmişti ve elinde kalan toprakları da idare etmekte zorlanıyordu. Bizans imparatorları ve şehirlerin başında bulunantekfur adı verilen yöneticiler halka aşırı baskı uyguluyorlardı. Bundan dolayı ülkenin nüfusunu oluşturan Rum, Ermeni ve Yahudiler Bizans yönetiminden hoşnut değildi.

1281 yılında Ertuğrul Bey’in ölümü üzerine oğlu Osman Bey, Kayı Boyu’nun başına geçti. Osman Bey, ilk yıllarında Eskişehir yakınlarındaki Karacahisar’ı alarak burayı beyliğin merkezi yaptı. Ayrıca Osman Bey, uçlardaki Türkmenler üzerinde büyük nüfuza sahip olan Ahi liderlerinden Şeyh Edebali’nin kızı Bala Hatun ile evlendi. Osman Bey bu suretle Ahilerin gücünden yararlandığı gibi Ahiler de Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda önemli rol oynadı.

 

osman-bey

Osman bey:

Babası : Ertuğrul Gazi
Annesi : Hayme Hatun
Doğumu : 1258
Vefatı : 1326
Saltanatı : 1299 – 1326

Yirmi üç yaşında Osmanlı Beyliği’nin başına geçen Osman Bey, iyi yönetimi, ileri görüşlülüğü, duruma göre sakin oluşu, yüksek yeteneği, rakiplerine kendini sevdirmesi, mücadelesinde planlı hareketi, sabırlı ve hoşgörülü olması ile diğer oymakları da yönetimi altına almıştır. 

Tarihçi Gibbons (Gibıns), Osman Bey hakkında şunları söylemiştir: “Şüphesiz ki Osman Bey bir padişah oğlu değildir. Hayatında ancak küçük bir malikâneye sahip olmuştur. Osman Bey’in hükûmeti seneden seneye büyümüştür. Devletin büyümesi özellikle onun devamına ve geleceğinin büyüklüğüne olan önemden ileri geliyordu. Bu da devleti kuran adamın büyüklüğünü gösterir.” 

Fransız yazar Lamartin ise Osman Bey hakkında şunları söylemiştir: “Osman Bey yavaş yavaş ilerledi. Fakat hiçbir zaman geri dönmedi. Büyük devletlerin kurucularının özelliklerine sahipti.” 

Fahrüddin lakabıyla anılan Osman Bey, 1326’da Bursa’da öldü. Vefat ettiğinde geriye sadece bir at zırhı, bir çift çizme, birkaç tane sancak, bir kılıç, bir mızrak, bir tirkeş (sadak), birkaç at, üç koyun sürüsü, tuzluk ve kaşıklık bırakmıştı.

 

 

ŞEYH EDEBALİNİN OSMAN BEY’E NASİHATİ

Yıllardır kendisini yetiştiren ve bir devlet kurmaya doğru adeta adım adım ilerleyen Osman Bey’e Şeyh Edebali, tarihe geçen şu çarpıcı nasihatleri yaptı:

“Ey oğul!

Beysin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize, katlanmak sana. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler bize, çatışmalar bize, anlaşmazlıklar bize; adalet sana… haksız yorum bize; bağışlama sana… 

Ey oğul!

Bundan sonra bütünlemek, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.

Ey oğul sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allahuteâlâ yardımcın olsun…”

 

c. İlk Osmanlı Fetihleri

Osman Bey’in giderek güçlenmesi Bizans tekfurlarını rahatsız etmeye başladı. Tekfurlar Osman Bey’i ortadan kaldırmak için plan yapıyorlardı. Durumu öğrenen Osman Bey, 1298’de Yarhisar ve Bilecik’i fethettikten sonra beyliğin merkezini Bilecik’e taşıdı. Bilecik’in fethedilmesi önemliydi. Osmanlı Devleti sonraki dönemlerde buradaki demir madenini işleyerek ordunun silah ihtiyacını karşılamıştır. 

Bu fetihlerin gerçekleştiği dönemde Osmanlı Beyliği, Türkiye Selçuklu Devleti’ne bağlı bir uç beyliğiydi. Türkiye Selçuklu sultanı III. Alâeddin Keykubat’ın İlhanlı hükümdarı tarafından tahttan indirilerek İran’a götürülmesi üzerine Anadolu’da iktidar boşluğu oluştu. Bu boşluktan yararlanarak güçlenen Osman Bey, Anadolu Selçuklu yöneticilerinden bazılarının kendi hizmetine girmeleri üzerine 1299’da bağımsızlığını ilan etti.Yundhisar veYenişehir topraklarını da fethedip İzmit’e kadar yaklaştı. 

Osman Bey, Türk töresinde olan “Fetheden fethettiği yerin sahibidir.” anlayışına dayanarak elde edilen yerleri kardeşi, oğulları ve silah arkadaşlarına dirlik olarak verdi. 

Koyunhisar Savaşı (1302): Bursa tekfurunun öncülüğünde birleşen Rum tekfurları, Bizans’tan aldıkları yardımla Osman Bey’i yöreden atmak için harekete geçti. Koyunhisar’da yapılan ilk Osmanlı- Bizans Savaşı nı Osmanlı Devleti kazandı. Kazanılan zaferle Türklere İzmit yolu açılmış, Bursa’nın üç taraftan yolu kesilmiştir. 

Bursa’nın Fethi (1326): Osman Bey’in asıl amacı Bursa’yı almaktı. Bu amaçla şehri kuşatma altına aldı. Onun hastalanması üzerine, kuşatmaya oğlu Orhan Bey devam etti. Orhan Bey, Mudanya Limanı’nı ve Orhaneli’ni fethederek Bursa’nın Bizans İmparatorluğu ile bağlantısını kesti. Aralıklarla on yıl süren kuşatma sonunda yardım alma umudu kalmayan Bursa tekfuru şehri teslim etti. İpek üretim ve ticaret merkezi olan Bursa, Osmanlı Devleti’nin başkenti yapıldı. Böylece Bizans İmparatorluğu’nun Marmara’nın güneyindeki etkinliği kırılmış oldu. 

Pelekanon (Maltepe) Savaşı (1329): Bursa’nın fethedilmesinden sonra Osmanlı kuvvetlerinin Kocaeli Yarımadası’ndaki kalelerini fethedip İstanbul Boğazı’na yaklaşması ve İznik’i kuşatması üzerine Bizans imparatoru III. Andronikos karşı saldırıya geçti. İznik’i kuşatmış olan Orhan Bey, kuşatmayı kaldırarak Bizans üzerine yürüdü. Maltepe’de yapılan savaşta Osmanlılar, Bizans ordusunu büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu savaştan sonra hem Bizans hem de Anadolu’daki Türk Beylikleri, Osmanlıların faaliyetlerini daha yakından izlemeye başladı. 

iznik-ve-izmitin-fethi

İznik (1331) ve İzmit’in (1337) Fethi: Maltepe Savaşı’ndan sonra tekrar kuşatılan şehir direnemeyerek Orhan Bey’e teslim oldu (1331). Şehri teslim alan Orhan Bey, isteyenlerin şehirden ayrılabileceklerini, isteyenlerin de cizye (baş vergisi) ödemek şartıyla, kendi inanç, âdet ve törelerini aynen koruyup yaşamlarını sürdürebileceklerini bildirdi. İznik, Bizans’a karşı yapılacak seferlerde askerî üs olarak kullanılmak amacıyla merkez yapıldı. İznik’ten sonra İzmit de kuşatıldı ve Osmanlı egemenliğine alındı (1337). 

Karesioğulları Beyliği’nin Osmanlı Topraklarına Katılması (1345): Orhan Bey, 1345 yılında karışıklıklar içerisinde bulunan Karesioğulları Beyliği üzerine yürüyerek topraklarını ve donanmasını Osmanlı Devleti’ne kattı. Böylece Osmanlı Devleti’ne katılan ilk beylik Karesioğulları Beyliği oldu ve Anadolu Türk siyasi birliğinin sağlanması yolunda ilk adım atıldı. Osmanlılar Karesioğulları’nın denizcilik alanındaki deneyimlerinden ve donanmalarından da yararlanarak Rumeli’ye geçtiler.

 

3. BALKANLARDAKİ FETİHLER

orhan-bey

ORHAN BEY

Babası : Osman Bey

Annesi : Malhun Hatun
Doğumu : 1281
Vefatı : 1362
Saltanatı : 1326 – 1362

Orhan Bey, babası Osman Bey’in 1320’de hastalanması üzerine devleti yönetmeye başlamış, 1324’ten itibaren de tahta geçmiştir. Orhan Bey, 1346’da Bizans imparatoru VI. Kantakuzen’in kızı Teodora ile evlenmiştir. 

Gençliğini babasıyla beraber Bizans tekfurlarına karşı savaşarak geçiren Orhan Bey, göstermiş olduğu gayret ve başarıdan dolayı devlet adamlarının takdirini toplamıştı. 

Osmanlı Devleti’ni Osman Bey kurmuştu. Fakat onu teşkilatlandıran ve devlet hâline getiren Orhan Bey idi. Teşkilatçı, toparlayıcı ve askerî bir deha olan Orhan Bey’i ünlü seyyah İbni Batuta, “Türkmen hükümdarlarının en ulusu” olarak nitelendirmektedir. Osmanlı Devleti yöneticileri içerisinde ilk defa Sultan unvanını kullanmıştır. 

Bizanslı tarihçi Halkondil’e göre Orhan Bey; gayet nazik ve bilhassa gazilere, sanatkârlara ve ihtiyaç sahiplerine karşı cömertti. O derece ki hiç kimseden sadakayı esirgemezdi. Dindar, adaletli, askerlerine karşı hürmetkârdı. Bunlara evler yaptırır, geçimlerini sağlardı. Âlimlere rağbet gösterirdi. Fikri gayet inceydi. Devlet işlerinde yeniliklere açıktı.

1345-te-osmanlı-devleti

a. Çimpe Kalesi’nin Alınması (1353)

Bizans imparatoru III. Andronikos’un 1341’de ölümü üzerine oğlu Yuannis ile taht mücadelesine girişen saray bakanı Kantakuzenos (Kantakuzen) amacına ulaşabilmek için Orhan Bey’den yardım istedi. Orhan Bey, bu durumun Türklerin Rumeli’ye geçişini kolaylaştıracağını düşünerek Kantakuzen’in istediği yardımı gönderdi. Bu yardımla Kantakuzen, Bizans imparatoru oldu.

Bizans imparatoru Kantakuzen, Balkanlarda çıkan ayaklanmaların bastırılmasında, Sırp ve Bulgarlara karşı mücadelesinde Orhan Bey’den tekrar yardım istedi. 

Orhan Bey oğlu Süleyman Paşa’yı yardıma gönderdi. Kantakuzen, yapılan yardımlara karşılık Gelibolu Yarımadası’ndaki Çimpe Kalesi’ni Osmanlılara verdi (1353). Böylece Süleyman Paşa 20.000 kişilik kuvvetle Rumeli’ye geçti. Kaleye asker bırakan Süleyman Paşa, Gelibolu Kalesi’ni alarak Osmanlı Devleti’nin Rumeli’ye yerleşmesini sağladı. Süleyman Paşa daha sonra Tekirdağ, Bolayır, Keşan, Malkara, Çorlu ve Lüleburgaz’ı fethetti. Osmanlı Devleti, bu fetihlerle Bizans’ın Batı devletleriyle bağlantısını kesmeyi hedefledi.

b. Edirne’nin Fethi (1363)

Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda ilerleyebilmesi için öncelikle Edirne’nin alınması gerekiyordu. Orhan Bey’den sonra padişah olan I. Murat, ilk iş olarak Bizanslıların ve Sırpların Edirne’ye yardım göndermelerini engellemek için önemli yolları ele geçirdi. Daha sonra Osmanlı ordusu Sazlıdere Savaşı yla Bizans ve Bulgar birleşik ordularını yenerek Edirne’yi fethetti. Edirne, I. Murat döneminde Osmanlı Devleti’nin başkenti yapıldı. 

I.murad


Edirne’nin fethedilmesinden sonra Filibe ve Gümülcine’nin alınması ile de Bizans’ın Sırp ve Bulgar devletleriyle kara bağlantısı kesildi. Böylece Bizans, Osmanlı toprakları ortasında kaldı. Ayrıca Balkanların kapısı Osmanlılara açılmış ve Osmanlı Devleti’ne karşı Haçlı ittifaklarının oluşmasına neden olmuştur. 

Rumeli’de daha önce Süleyman Paşa’nın fethettiği yerleri Bizans’ın geri alması üzerine, I. Murat, Lala Şahin Paşa ile birlikte sefere çıkarak Dedeağaç, Lüleburgaz, Dimetoka, Kırklareli ve Çorlu’yu fethetti. Osmanlı Devleti, Rumeli’de fethettiği topraklarda, sadece askerî önlemlerle tutunamayacağını bildiğinden imar ve iskân faaliyetlerini başlattı. Fethedilen yerlere Türk-İslam kimliği kazandırmak için öncelikle buralarda Türk nüfusun artırılmasına önem verdi. Anadolu’dan göç ettirilen Türkler buraya yerleştirildi.

 

c. Sırpsındığı (I. Çirmen) Savaşı (1364)

Edirne ve Filibe’nin Osmanlı Devleti’nin eline geçmesiyle Papa V. Urban’ın teşvikiyle Avrupa’da bir Haçlı ordusu oluşturuldu. Macar kralı Layoş’un öncülüğünde Edirne’ye kadar yaklaşan Haçlıları Hacı İlbeyi gece baskını ile bozguna uğrattı. İlk Osmanlı – Haçlı Savaşı olan Sırpsındığı Savaşının sonunda: 

– Edirne ve Batı Trakya daha emniyetli hâle geldi.
– Meriç Irmağı tamamen Osmanlı’nın kontrolüne girdi.
– Balkanlarda kolay ilerleme imkânı ortaya çıktı ve fetihler hızlandı.
– Macarların Balkanlardaki etkisi azaldı.

 

d. II.Çirmen Savaşı (1371)

Sırpsındığı yenilgisini telafi etmek isteyen Sırplar Osmanlı kuvvetlerine karşı harekete geçti.

Çirmen’de yapılan savaşı Osmanlı ordusu kazandı.

Çirmen Savaşı sonucunda:

– Makedonya’nın fethi kolaylaştı.
– Bulgar kralı, ayrıca Makedonya’daki Sırp prensleri ve Bizans imparatoru Osmanlı üstünlüğünü tanıdı.

 

e. I. Kosova Savaşı (1389)

Osmanlı Devleti, Çirmen Savaşı’ndan sonra Balkanlarda yeni fetihlere başladı. Ancak Lala Şahin Paşa komutasındaki Osmanlı akıncıları, Ploşnik’te Sırp ve Bosnalı kuvvetlere yenilince Balkan devletleri yeni bir Haçlı ordusu hazırladılar. Çandarlı Halil Hayrettin Paşa, kumandasındaki bir ordu ile Şumnu, Tırnova, Silistre ve Niğbolu’yu alarak Bulgar krallığını savaş dışı bıraktı. 

Osmanlı Devleti’ni Balkanlardan çıkarmayı amaçlayan Haçlı ordusu, Kosova’da I. Murat komutasındaki Osmanlı ordusuyla karşılaştı. I. Murat Haçlı kuvvetlerini büyük bir bozguna uğrattı. I. Kosova Savaşı, Osmanlıların bu kadar büyük bir orduya karşı kazandığı ilk savaştır. I. Murat, Kosova’da savaş alanını gezerken bir Sırp askeri tarafından hançerlenerek şehit edildi. 

Kosova Zaferi’nin sonucunda:

– Sırplar yeniden Osmanlı’nın üstünlüğünü kabul ettiler.
– Kuzey Sırbistan yolu Osmanlılara açıldı.
– Bu galibiyetten sonra Tuna’nın güneyindeki Balkan topraklarında Osmanlılara karşı koyacak önemli bir güç kalmadı. 

I. Murat’ın şehit edilmesi üzerine yerine Yıldırım Bayezit geçti. Yıldırım Bayezit Osmanlı topraklarına saldıran Eflâk voyvodası Mirçe’ye karşı harekete geçti ve ordusunu bozguna uğratarak Eflâk’ı Osmanlı Devleti’ne bağladı. Balkanlarda fetihlere devam eden Osmanlı akıncıları Macar kralı Sigismund’u yenilgiye uğrattı. Arnavutluk ve Karadağ’ın Osmanlı üstünlüğünü kabul etmesini sağladılar. 

1839-da-osmanlı-devleti

I. KOSOVA SAVAŞI’NDA TÜRK BİRLİĞİ 

Kastamonu hâkimi İsfendiyar Bey’e Germiyan hâkimi Yakup Bey’e, Saruhan, Menteşeli, Hamidili hâkimlerine, Haçlıların saldırıya geçtiğini bildirmek ve gazaya çağırmak, İslam padişahına yardımın başta gelen farzlardan oluğunu bir kere daha hatırlatmak üzere mektuplar yazıldı. İslam’ın dayanışması, insanların efendisinin dininin yüceliği gereği, çevredeki beyler el birliği ederek gaza yolunda yardımda bulunmak üzere, askerlerini gönderdiler. 

 

I.murad

Babası : Orhan Bey
Annesi : Nilüfer Hatun
Doğumu : 1326
Vefatı : 1389
Saltanatı : 1362 – 1389 

Hüdavendigâr ve Gazi Hünkâr lakaplarıyla anılan I. Murat, babası Orhan Bey’in başlattığı teşkilatlanma çalışmalarını daha da ileriye götürmüştür. I. Murat; Osmanlı Devleti’ni Çandarlı Halil Hayrettin Paşa ve Ali Paşa gibi değerli komutanlarının çabaları ve etkileriyle adli, ekonomik ve askerî alanlarda çok iyi teşkilatlandırmış, bir devlet hâline getirmiştir. 

I. Murat, az ve öz konuşurdu. Kibar, nazik, ilim adamlarına karşı saygılı olarak bilinirdi. Devlet adamı olarak ise çabuk ve isabetli karar verebilme yeteneğine sahip, planlı, disiplinli, sözüne sadık bir padişahtı. Görevde ihmali hoş görmezdi. 

Padişahlığı döneminde emrindeki komutan ve devlet adamlarıyla anlaşmazlığa düşmemiş, dinî hoşgörüsü sayesinde Katolik ve Ortodoksların takdirlerini kazanmıştır. 

Tarihçi Gibbons “Padişahlığı boyunca Hristiyanlara papalıktan daha iyi muamele etmiştir.” diyerek I. Murat’ın engin hoşgörüsünü vurgulamıştır.

I. Murat, planlı ve isabetli politikalarıyla Balkanlarda fetihler gerçekleştirerek Osmanlı Devleti’nin Balkan hâkimiyetinin temellerini atmıştır.

 

f . İstanbul’un Kuşatılması

Bizans’ın Osmanlı Devleti’ne karşı Avrupa devletlerini kışkırtması ve Karamanoğulları Beyliği ile ittifak hâlinde olması üzerine Yıldırım Bayezit, İstanbul’u kuşattı.Haçlı ordusunun Bizans’a yardım etmek amacıyla Niğbolu Kalesi’ni kuşatmasından dolayı kuşatma kaldırıldı. Niğbolu Savaşı’ndan sonra İstanbul tekrar kuşatıldı. Bizans’a gelebilecek yardımları engellemeyi amaçlayan Yıldırım Bayezit, Anadolu Hisarı’nı yaptırdı.

yıldırım-bayezid

Osmanlı ordusundaki toplar, İstanbul surlarını yıkmada yetersizdi. Ayrıca Anadolu ve Rumeli’deki Osmanlı topraklarında karışıklıklar çıkmıştı. Bunların üzerine İstanbul kuşatması kaldırıldı. Bizans’ın Avrupa devletlerini tekrar kışkırtması nedeniyle 1400 tarihinde İstanbul bir kez daha kuşatıldı.

Bu kuşatma ise doğuda Timur tehlikesinin görülmesi üzerine kaldırıldı. Buna rağmen Bizans ile istenen şartlarda bir antlaşma yapıldı. 

Bu antlaşmaya göre:

– İstanbul’da bir Türk mahallesi kurulacak ve bir cami yaptırılacaktı.
– İstanbul’da Türklerin davalarına bakmak için bir kadı tayin edilecekti.
– Bizans, Osmanlı Devleti’ne her yıl vergi verecekti.

 

g. Niğbolu Savaşı (1396)

Yıldırım Bayezit 1393’te Bulgar krallığını ortadan kaldırarak Bulgaristan topraklarının büyük bir kısmını Osmanlı Devleti’ne kattı. Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda ilerlemesi ve İstanbul’u kuşatması üzerine Papa IX. Bonifas’ın girişimleriyle Macar kralı Sigismund komutasında yeni bir Haçlı ordusu hazırlandı. Haçlılar Niğbolu Kalesi’ni kuşattılar. Bu sırada İstanbul’u kuşatmış olan Yıldırım Bayezit, durumu haber alır almaz kuşatmayı kaldırarak hızla Niğbolu’ya hareket etti.1396 yılında yapılan savaşta Osmanlı ordusu Haçlıları yenilgiye uğrattı. 

Niğbolu Zaferi sonucunda: 

– Halife, Niğbolu Savaşı’nı kazandığı için Yıldırım Bayezit’e Sultanıiklimirum (Anadolu’nun Sultanı) unvanını verdi. Böylece Osmanlı Devleti’nin İslam dünyasındaki etkinliği ve saygınlığı arttı.Osmanlı Devleti’nin Türk Beylikleri üzerindeki etkinliği artarak Anadolu Türk siyasi birliğinin sağlanması kolaylaştı.
– Osmanlı Devleti’ninAvrupa üzerindeki baskısı arttı.
– Avrupa’da Osmanlı aleyhine en büyük güçlerden biri olan Macarlar etkisiz duruma geldi.
– Eflâk ve Boğdan Osmanlı üstünlüğünü tanıdı. Bulgar krallığına tamamen son verildi.
– Balkanlarda güvenliği sağlayan Yıldırım Bayezit, Türk birliğini sağlamak için Anadolu’ya yöneldi. 

Yıldırım Bayezit, düşmanın Niğbolu Kalesi’nin giriş ve çıkışını sıkıca tuttuğunu öğrenince gayet huzursuz oldu. Gece vakti atına atlayarak içkili Haçlı devriyeleri arasından geçerek kale surlarının altına geldi. Kale komutanına seslenerek: “Bre Doğan! Bre Doğan!” diye haykırdı.

Gece gündüz kale surlarının üstünde tetikte duran, düşmanı kollayan kale kumandanı Doğan Bey bu sesi duydu. Ama bir anlam veremedi. Bu ses hünkârın sesine benziyordu. Ancak yüz binden fazla Haçlı ordusu ile kuşatılmış bir kalenin yanına nasıl gelinebilirdi? Hayal olduğunu sandı, kulaklarına inanamadı.

Fakat aynı ses, daha hâkim, daha vakur bir şekilde bir daha tekrarlanınca Doğan Bey ne yapacağını şaşırdı. Kaleden aşağıya baktı. Karanlıkta hünkârın atı üstünde nasıl dikildiğini gördü. Göğsünde hıçkırıklar düğümlendi.

Böyle bir hünkâra nasıl hizmet edilmezdi? Padişahın durumunu sorması üzerine: “Kalemizin kapı ve surları sağlam ve muhafızları gece gündüz uyanıktır. Zahiremiz yeterlidir.” cevabını verdi. Yıldırım Bayezit Han ile Doğan Bey arasındaki konuşmayı düşmanın devriyeleri de duymuş fakat bir anlam verememişlerdi.

 

Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki İskân Politikası

Osmanlı Devleti’nin Rumeli’ye geçmesiyle birlikte devlet, ele geçirdiği topraklara Anadolu’nun çeşitli yerleşim yerlerinden önemli miktarda Türk nüfusunu yerleştirmiştir. Bu durum bir yerde yeni fetihlere de zemin hazırlamıştır. Çünkü her yeni fethedilen yöreye nakledilen nüfus sayesinde ordunun daha ileri mesafelere gitme imkânı doğmakta ve bu yerleştirilen nüfus orduya gıda, barınma, binek hayvanı gibi lojistik destek sağlamaktaydı. Bu cümleden olarak Osmanlı iskân politikasının bu ilk devresi, devletin genişlemesiyle paralel olarak dışa dönük bir iskân şeklinde adlandırılabilir.

Kuruluş devrinde birçok tarikat mensubu dervişin önderliğinde başlayan bu ilk iskân hareketleriyle birlikte, yeni alınmış yerlere ahali yerleştirildi. Çeşitli yerlerde vakıflar tesis edildi. Derbent tesisleri kurulup buralara ahali yerleştirmek suretiyle özetlenebilen bir metotla iskân siyaseti gerçekleştirildi. Ordunun ardından veya onlarla birlikte hareket eden tarikat mensubu dervişlerin ıssız yerlerde, yolların geçtiği önemli yerlerde zaviyeler ve tekkeler inşa etmesiyle başlayan teşebbüsler, ilk iskân çekirdeğini oluşturmuştur.

Osmanlı Devleti buraya göç ettirilenlerin yakın yerlerden olmasına çalışmıştır. Bunun yanında Anadolu’da aralarında anlaşmazlık bulunan ailelerden bir kısmı da Rumeli’ye göç ettirildi. Bunun dışında devlet tarafından kendilerine zengin topraklar verilmek, bütün akrabalarıyla göçecek olanlara yurtluk, toprak, tımar gibi ayrıcalıklar tanınmak suretiyle göç teşvik edilmiştir. Rumeli’ye ilk iskân Sultan Orhan zamanında gerçekleştirilmiş ve Osmanlı kaynaklarında göçer evler veya kara Arap olarak adlandırılan Karesi halkından bir grup Türk göçebesi, 1357’de Gelibolu yöresine ve daha sonra da Hayrabolu’ya göç yoluyla yerleştirilmiştir. 

İskân siyaseti sonucunda Rumeli’ye göç edenler, yerleştikleri yerlere, bağlı bulundukları boyun veya önceki yaşadıkları yerin ismini verdiler. Canikli, Geredeli, Saruhanlı, Oğuzlar, Menteşeli, Balabanlı, Tatarlar gibi. İlk Osmanlı fetihlerinin gerçekleştiği Gümülcine, Ferecik, Çirmen, Zağra, Hasköy kazalarında 1485 – 1530 tarihleri arasındaki çeşitli tahrir defterlerine göre nüfusun önemli ölçüde Türkler lehine geliştiği aşağıdaki tabloda görülmektedir.

balkanlardaki-iskan-politikası

4. ANADOLU’DA SİYASİ BİRLİĞİ SAĞLAMA FAALİYETLERİ

Anadolu Türk siyasi birliğini kurma çalışmaları Orhan Bey döneminde başladı. Bu amaçla ilk olarak Karesioğulları Beyliği Osmanlı topraklarına katıldı. Osmanlılar, I. Murat döneminde, Anadolu Türk birliğini sağlamada barışçı bir politika izledi. Karamanoğullarına karşı güç kazanmak isteyen Germiyanoğlu Süleyman Şah, kızını I. Murat’ın oğlu Yıldırım Bayezit ile evlendirdi. Bu evlilikle Kütahya, Emet, Simav, Tavşanlı çeyiz olarak Osmanlılara geçti. I. Murat, Hamitoğulları’ndan da para karşılığıAkşehir, Beyşehir,Yalvaç, Seydişehir ve Isparta’yı aldı.

Anadolu Türk siyasi birliğini sağlamak için yapılan faaliyetler, Yıldırım Bayezit döneminde daha da hızlandı. Yıldırım Bayezit döneminde Türk birliği savaş yoluyla sağlanmaya çalışıldı. Bu amaçla, Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Germiyanoğulları, Karamanoğulları, Hamitoğulları, Eretna Beyliği ve Candaroğulları’nın Kastamonu kolu Osmanlı topraklarına katıldı. Böylece Anadolu Türk birliği büyük ölçüde sağlanmış oldu. 

Yıldırım Bayezit, 1399’da Memluklere bağlı olan Dulkadiroğulları Beyliği’nden Malatya, Besni, Darende ve Elbistan’ı alarak sınırlarını Orta Fırat’a kadar genişletti. Bunun üzerine Osmanlı Devleti’yle Memluklerin arası açıldı. Anadolu’da Timur tehdidinin başladığı sırada yaşanan bu gerginlik Osmanlı Devleti’nin aleyhine oldu. Bu sebeple Memlukler, Ankara Savaşı’nda Timur’a karşı Osmanlı Devleti’ne destek vermedi. 

 

KARAKOYUNLU DEVLETİ: 1365 1469

1365 yılında kurulmuş bir Türkmen devletidir. Başkenti Erciş olan bu devlet, yükselişe üçüncü hükümdarı Kara Yusuf döneminde geçti. Yine bir Türkmen devleti olan Akkoyunlular tarafından 1469 yılında yıkılan Karakoyunlular yaptıkları pek çok eserle Anadolu’nun Türk – İslam kimliği kazanmasına önemli katkılarda bulundular. Osmanlı Devleti ile doğu sınırında bulunan Karakoyunlu Devleti dostça ilişkilerde bulunmuşlardır. Karakoyunlu Devleti Timur’a karşı Osmanlı Devleti’ni desteklemiştir. Mücadele hâlinde bulundukları Akkoyunlular tarafından ortadan kaldırılmıştır.

AKKOYUNLU DEVLETİ: 1350 – 1502

XIV. yüzyılda kurulmuş bir Türkmen devletidir. Akkoyunlular, Oğuzların Üçok kolunun Bayındır boyundan geliyordu. Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu Kara Yülük Osman Bey’dir. Akkoyunlu hükümdarları, bilginleri ve sanatçıları korumuştur. Ali Kuşçu, Celaleddin Devvani ve İsa Savcı gibi bilginler, bu dönemde önemli eserler vermişlerdir. Akkoyunlular hâkim oldukları bölgeye Türk-İslam kimliği kazandırmak için önemli mimari eserler inşa etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki topraklarının genişleyip Akkoyunlular ile komşu olmasından sonra iki devlet arasında Doğu Anadolu’da egemenlik kurmak için mücadeleler başlamıştır. Akkoyunlular, Osmanlı Devleti ile mücadele içerisinde bulunanTimur’un yanında yer almışlardır.

5. ANKARA SAVAŞI VE FETRET DEVRİ (1402 – 1413)

ankara-savaşı-öncesi-osmanlının-sınırları

a. Ankara Savaşı (1402)

Yıldırım Bayezit’inAnadolu’daki fetihleri sonucunda Osmanlı Devleti ile Timur devleti sınır komşusu hâline geldi. Çin üzerine sefer düzenlemek isteyen Timur, arkasında güçlü bir devletin olmasını istemiyordu. Bu sorunu çözmek içinAnadolu’ya sefer düzenledi. 

ANKARA SAVAŞI ÖNCESİ YILDIRIM BAYEZİT – TİMUR MEKTUPLAŞMASI 

timur-bayezid-mektup

TİMUR’UN YILDIRIM’DAN İSTEKLERİ

Bizden kaçarak devletinize sığınan Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf ile Celayiroğlu hükümdarı Ahmet Celayir’in, aileleriyle birlikte ülkeme gönderilmesi, Devletimize sığınan Anadolu beylerinden alınan yerlerin yine kendilerine verilmesi, Şehzadelerinizden birinin bizim yanımıza gönderilmesi, Üstünlüğümüzü gösteren külah ile kemerin kabul edilmesi. 

YILDIRIM BAYEZİT’İN CEVABI

Mektuplarınızda sertlik, kabalık, kibir ve gururdan başka bir nesne yoktur. Âl-i Osman (Osmanlılar), hile ile ülkeleri kendisine mülk edinmemiştir. Mektuplarımız da akıllı devlet adamlarımızla yapılan görüş alışverişi sonrası yazılmıştır. Devletimiz diğer devletlere benzemez. Bu nedenle kendisine sığınanları asla geri vermeyecektir. Şerefemiz, istiklalimiz ve karşı koyacak gücümüz vardır. Sizin bu isteklerinize tabi olamayız ve istiklalsiz yaşayamayız. 

Yıldırım Bayezit ve Timur arasında yapılan mektuplaşmalar sürecinde Timur, Sivas üzerine sefer düzenledi. Hiç kimsenin hayatına dokunulmayacağı sözü verilmesine rağmen şehir yakılıp yıkıldı. Sivas halkının büyük bir kısmını Timur, ülkesine götürdü. Timur, yazdığı mektuplardaki küçük düşürücü ifadeler ve Anadolu’da yaptığı tahribatlarla Yıldırım Bayezit’i tahrik etmeye çalışmıştır. Sivas halkına yapılan zulüm ise iki tarafın savaşmasını kaçınılmaz hâle getirmiştir. 

İki hükümdar arasındaki mektuplaşmaların sonuç vermemesi ve Timur’un yenilgiye uğrattığı Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf ile Bağdat hükümdarı Ahmet Celayir’in, Yıldırım’ı; Yıldırım’ın Anadolu Türk birliğini sağlamaya çalışırken beyliklerine son verdiği Anadolu Türk Beylerinin de Timur’u kışkırtmaları sonucunda savaş kaçınılmaz hâle geldi.

Sivas’tan ayrılan Timur, daha sonra Ankara’yı kuşattı. Bunun üzerine Yıldırım Bayezit de Ankara’ya geldi. Sonuçta iki ordu Ankara’nın Çubuk Ovası’nda karşılaştı (1402). Osmanlı ordusundaki Anadolu Türk Beyliklerinden oluşan bazı birliklerin ve Karatatarların Timur tarafına geçmesi,Timur’un ordusunda asker sayısının fazla olması, zırhlı süvarilerin ve fillerin olması Osmanlı ordusunun yenilmesine yol açtı.

Yıldırım Bayezit, Timur’a esir düştü. Sekiz ay Anadolu’da kalan Timur, gittiği her yere Yıldırım’ı da götürdü. Akşehir’e geldiklerinde Yıldırım Bayezit hastalanarak öldü (1403). Timur ise ülkesine döndükten sonra çıktığı Çin seferinde hastalandı ve Otrar kentinde öldü (1405). 

Ankara Savaşı sonucunda:

– Anadolu Türk siyasi birliği bozuldu.
– Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki fetihleri durdu.
– Anadolu’da sosyal ve ekonomik düzen bozuldu.
– Uzun süredir kuşatma altında olan İstanbul’un fethi gecikti.
– Yıldırım Bayezit’in oğulları arasında 11 yıl süren ve Fetret Devri adı verilen taht mücadeleleri başladı.
– Timur’un çekilmesiyle Anadolu’nun doğusunda güçlenen Akkoyunlu Devleti Osmanlıları tehdit etmeye başladı.

 

Timur Devleti (1369 – 1507)

Devletin kurucusu olan Timur, 1369 – 1405 yılları arasında yaptığı seferlerle, Harezm, Doğu Türkistan, İran, Azerbaycan, Hindistan Delhi sultanlığı, Irak, Suriye ve Altın Orda Devleti ile Osmanlı Devleti’nin topraklarının bir kısmına hâkim olmuştur. Onun fetihleri, sonuçları açısından, Türk tarihini olumsuz etkilemiştir. Altın Orda Devleti üzerine düzenlediği seferler (1391) bu devletin Kırım, Kazan, Küçüm, Ejderhan, Kasım ve Nogay Hanlıkları olarak parçalanmasına neden olurken Moskova Knezleri’nin güçlenmesini de beraberinde getirmiştir. Böylece, XVI. yüzyıldan itibaren Rusya’nın Kafkaslar ve Kıpçak Bozkırları’na doğru yayılması söz konusu olacaktır. 

Ankara Savaşı’ndan sonra ülkesindeki karışıklıklar sebebiyle Anadolu da fazla kalamayan Timur, ülkesine döndü. 1405’te ölümünden hemen sonra devlet, Timur’un oğlu ve torunları arasında paylaşılmıştır. Zamanla daha da güç kaybeden bu devlet 1507’de yıkılmıştır.

 

b. Fetret Devri (1402 – 1413)

fetret-devri

Yıldırım Bayezit’in Ankara Savaşı’nda Timur’a esir düşüp bir süre sonra da ölmesi üzerine Anadolu’da taht kavgaları yaşanmaya başladı. Timur, Yıldırım Bayezit tarafından Osmanlı Devleti’ne bağlanan Anadolu beyliklerini tekrar eski beylerine vererek önemli ölçüde gerçekleştirilmiş olan Anadolu Türk birliğini bozdu. Ayrıca Osmanlı Devleti’ni parçalama siyaseti güderek Osmanlı topraklarını Yıldırım’ın oğulları Süleyman Çelebi, İsa Çelebi, Mehmet Çelebi ve Musa Çelebi arasında paylaştırdı. 
 

Osmanlı tarihinde, 1402’den 1413 yılına kadar süren ve taht kavgaları ile geçen döneme Fetret Devri denir. Yıldırım’ın oğulları arasında yaşanan bu mücadeleyi Mehmet Çelebi kazandı ve 1413 yılında tek başına Osmanlı tahtına oturdu. Osmanlı Devleti, Fetret Devrinde Balkanlarda fazla bir toprak kaybıyla karşılaşmadı. Ancak Anadolu’da maddi ve manevi birçok kayba uğradı. Yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

 

6. ANADOLU’DA SİYASİ BİRLİĞİN YENİDEN SAĞLANMASI

Mehmet Çelebi, Anadolu’da Türk birliğini yeniden sağlamak düşüncesindeydi. Bu konuda en büyük rakibi Karamanoğlu Mehmet Bey’di. Aralarında aynı zamanda akrabalık bağları da vardı. Mehmet Çelebi’nin halasının oğlu olan Karamanoğlu Mehmet Bey, Fetret Devrinde yaşanan yönetim boşluğundan yararlanarak Osmanlı topraklarından bir kısmını ele geçirmişti. Bunun üzerine sefere çıkan Mehmet Çelebi, önce Aydınoğulları’ndan İzmir’i; sonra Karamanoğulları’ndan Akşehir, Beyşehir ve Seydişehir’i aldı. Daha sonra Menteşeoğulları ve Tekeoğulları da Osmanlı’ya bağlılıklarını bildirdiler.

mehmet-çelebi

Saruhanoğulları Beyliği’ni ortadan kaldıran Mehmet Çelebi, Candaroğulları’ndan da Samsun’u aldı. Osmanlı Devleti böylece doğudaki Akkoyunlu ve Karakoyunlu Devletleriyle komşu oldu. Mehmet Çelebi döneminde Anadolu’da meydana gelen olaylardan biri de Şeyh Bedrettin İsyanı dır. Şeyh Bedrettin, Fetret Devrinin getirdiği karışıklıklardan faydalanarak kendi düşüncelerini yaymaya başladı. Şeyh Bedrettin’in düşünceleri Osmanlı Devleti’ndeki İslam anlayışına tersti. Müritlerinin İzmir ve Manisa’da çıkardığı ayaklanmalar bastırıldı. Daha sonra Rumeli’ye geçerek başlattığı ayaklanma da bastırıldı. Şeyh Bedrettin yakalandı ve yargılandıktan sonra idam edildi (1420).

Mehmet Çelebi döneminde, içte yaşanan karışıklıklardan biri de kardeşi Mustafa Çelebi İsyanı dır. Mustafa Çelebi Bizans İmparatorluğundan aldığı destekle tahtı ele geçirmek için isyan etti. Mehmet Çelebi, Rumeli’ye gelerek Mustafa Çelebi’yi yenilgiye uğrattı. Bunun üzerine Mustafa Çelebi Bizans’a sığındı. Mustafa Çelebi, Mehmet Çelebi öldükten sonra II. Murat döneminde Bizans’ın kışkırtmasıyla tekrar ayaklandıysa da bu ayaklanma II. Murat tarafından bastırıldı.

II. Murat’ın uğraştığı diğer bir ayaklanma ise kardeşi Şehzade Mustafa İsyanı’ydı. II. Murat’ın İstanbul’u kuşattığı sırada Bizans, Şehzade Mustafa’yı kışkırtarak ayaklanmasına neden oldu. İstanbul kuşatmasını kaldıran II. Murat, Şehzade Mustafa’yı yakalayarak ayaklanmaya son verdi. 

 

7. BALKANLARDA OSMANLI HÂKİMİYETİNİN GÜÇLENMESİ

Mehmet Çelebi, Anadolu’da Türk birliğini büyük ölçüde sağladıktan sonra, Balkanlarda Osmanlı otoritesini daha da güçlendirmek için harekete geçti. Erdel, Macaristan ve Mora’ya akınlar düzenledi. Akçahisar ve Avlonya fethedildi (1417). Eflâk ve Bosna’da Osmanlı egemenliğini kurdu. 

Mehmet Çelebi’den sonra Osmanlı tahtına oğlu II. Murat geçti. II. Murat döneminde tehlike oluşturan ülkelerden biri de Venedik’ti. Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda kalıcı olabilmesi için Venediklilerin egemenliğindeki Selanik ile Makedonya’nın tamamını alması gerekiyordu. Bu durum Osmanlı Devleti ile Venedikliler arasında 1430 yılına kadar süren savaşların başlamasına neden oldu. Bu savaşlar sonucunda Selanik, Yanya ve Serez Osmanlı topraklarına katıldı. Orta ve Güney Arnavutluk’ta Osmanlı yönetimi oluşturuldu ve Venedik’le barış yapıldı. 

Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki ilerlemesinden rahatsız olan Bosna Krallığı,Sırp Krallığı, Macar Krallığı ve Eflak Prensliği Osmanlı’ya karşı birlik oluşturdular. Macar kralının ölmesi üzerine karışıklık yaşayan Macaristan’a sefer düzenleyen II. Murat, bazı kaleleri ele geçirdi. Bu kalelerden biri de Sırplara ait olan Semendire Kalesi’ydi. Daha sonra II. Murat Anadolu’ya dönerek Balkan devletleriyle ittifak yapan Karamanoğulları isyanını bastırdı. 

İLK OSMANLI – VENEDİK DENİZ SAVAŞI (1416) 

Akdeniz’de Venediklilere bağlı olan Andros Adası gemilerinin Osmanlı ticaret gemilerine saldırması üzerine Çalı Bey kumandasındaki Osmanlı donanması Akdeniz’e gönderildi. Çalı Bey, adada tahribat yapıp Venedik gemilerine saldırılar düzenleyerek geri döndü. Bunun üzerine ertesi yıl Venedikliler Ege Denizi’ne geldi. Gelibolu açıklarında yapılan savaşı Venedikliler kazandı ve Çalı Bey şehit oldu. Osmanlı Devleti bu savaşta yenilmesine rağmen deniz savaşlarında tecrübe kazandı.

 

II.murad

 II. Murat

ll. Murat çocukluğunu Amasya’da geçirmişti. On dokuz yaşında tahta çıktı. Şair, hattat ve çok iyi bir askerdi. 

Halkının kendisine karşı duyduğu sevgi ve saygıdan dolayı Koca Murat Gazi ismiyle andığı II. Murat, ince ruhlu, hassas, lütufkâr, adil, merhametli olup sözüne sadık, cesur ve tedbirli, kumanda kabiliyeti yüksek bir devlet adamıydı.

İlmî sohbetleri sever, âlimleri korur ve onların ihtiyaçlarını karşılardı. Hemen hemen bütün ömrünü savaş meydanlarında geçirdiği hâlde imar işlerine de önem verip pek çok eser bıraktığı için Hayır Babası diye anılırdı.

Bizanslı tarihçi Dukas, II. Murat hakkında şu ifadeleri kullanmıştır: “Halka karşı daima alçak gönüllü ve ihtiyaç sahiplerine karşı cömert idi. Bu lütuflarını yalnız kendi dininden olanlara değil Hristiyanlara da gösterirdi. Hristiyanlarla yaptığı antlaşmaların hükümlerine uyardı.” Onun döneminde askerî alanda önemli gelişmeler olmuş, yeniçerilerin sayısı artırılmış, yeni silah ve toplarla orduya modern bir nitelik kazandırılmaya çalışılmıştır.

 

a. Edirne – Segedin Antlaşması (1444)

Karamanoğulları isyanını bastırdıktan sonra tekrar Balkanlara geçen II. Murat Sırpların üzerine yürüdü. Belgrad hariç Sırbistan ele geçirildi. Bu sefer sırasında Erdel e giren Osmanlı akıncıları Erdel voyvodası HünyadiYanoş’a yenildi. Osmanlı ordusunun yenilmesiyle cesaretlenenAvrupalılar bir Haçlı ordusu kurdular. II. Murat, Haçlılarla yapılan savaşın kaybedilmesi ve aynı anda Karamanoğulları sorunuyla uğraşılmasından dolayı barış isteğinde bulundu ve 1444’te Macarlarla Edirne – SegedinAntlaşması’nı imzaladı. 

EDiRNE – SEGEDiN ANTLAŞMASI’NIN MADDELERİ

– Sırp Krallığı yeniden kurulacaktı ve Sırplar Osmanlı Devleti’ne vergi verecekti.
– Eflâk, Osmanlılara vergi vermek koşuluyla Macaristan’ın himayesine bırakılacaktı.
– Antlaşma 10 yıl geçerli olacaktı.
– Tuna Nehri sınır olacaktı.
– İki taraf antlaşmaya uyacaklarına dair kutsal kitapları üzerine yemin edeceklerdi.

 

b. Varna Savaşı (1444)

varna-savaşı

II. Mehmet’in küçük yaşta tahta geçmesinden yararlanmak isteyen Avrupa devletleri, Edirne- Segedin Antlaşması’na uymayarak Macarlar ve Lehlilerin önderliğinde Haçlı birliği kurdular. Haçlı tehlikesi üzerine Osmanlı devlet adamları II. Mehmet’in babasının tekrar tahta geçmesini istediler. Bunun üzerine II. Murat ordunun başına geçti. Osmanlı ordusu 1444’te Varna’da karşılaştıkları Haçlı ordusunu büyük bir yenilgiye uğrattı. Macar kralı Ladislas, savaş sırasında öldü. Erdel voyvodası HünyadiYanoş kaçtı. 

Varna Zaferi’yle, Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda daha önce aldığı yenilgilerin etkisi ortadan kalktı ve buradaki Osmanlı egemenliği daha da arttı.

c. II. Kosova Savaşı (1448)

II. Murat, Varna Zaferi’nden sonra Rumeli’deki ilerleyişini sürdürürken Arnavutluk’ta İskender Bey isyan etti. Osmanlı Devleti’nin bu isyanla uğraşmasından yararlanmak isteyen Avrupalılar, Varna yenilgisinin intikamını almak ve Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki ilerleyişini engellemek için yeni bir Haçlı ittifakı oluşturdular. Erdel voyvodası Hünyadi Yanoş komutasındaki Haçlı ordusu ile Kosova Meydanı’nda karşılaşan Osmanlı ordusu, büyük bir zafer kazandı. Bu zaferle, Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki hâkimiyeti kesinleşti. Balkanlarda Osmanlı Devleti’nin ilerleyişini engelleyebilecek önemli bir güç kalmadı.

osmanlının-faaliyetleri

 

OSMANLI HOŞGÖRÜSÜ

Anadolu’da özellikle de Balkanlarda yaşayan Hristiyan halk, Osmanlı fatihlerini kurtarıcı ve koruyucu olarak karşılamışlardı. Osmanlı yöneticilerinin sağladığı din ve vicdan hürriyeti, can ve mal güvenliği buradaki Hristiyan halkı kısa zamanda yeni yöneticilerine alıştırmıştır. Bizans imparatorlarının, Bizans’a ait toprakları ele geçirmek isteyen Frankların ve Venediklilerin zalimce uygulamalarından bıkan halk için Osmanlı Devleti kurtarıcı olarak görülmekteydi. Çünkü Bizans yönetimi halkı devamlı soyuyor, vergileri toplayan tahsildarlar halka eziyet ediyordu. Türkler ise Hristiyan tebaaya çok hoşgörülü davrandı, vergi adaleti sağladı. Yerli halkın inançlarına, dillerine, gelenek ve göreneklerine karışmayarak onları, kültürlerini yaşamalarında serbest bıraktı. Hatta sert mizacıyla tanınmış olan Yıldırım Bayezit bile Hristiyanlara karşı alçak gönüllülük göstermiş, geniş özgürlükler tanımış ve onları huzuruna kabul etmekle kalplerini kazanmıştı.

cami-ve-kilise-yan-yana

II. Murat, ülkede tam bir adaletin hüküm sürmesi için elinden gelen her şeyi yapmış, daha önceki Bizans imparatorlarının döneminde meydana gelen yolsuzlukların izlerini silebilmek için kanunlar çıkarmıştı. Hem Müslümanlar hem de Hristiyanlar için tamamen tarafsız bir adalet sağlanmıştı. Osmanlı yönetiminde halktan alınan vergiler, Bizans imparatorlarının, Frankların koyduğu vergilere kıyasla pek hafif kalıyordu.

Osmanlı idaresindeki memleketler, Avrupa Hristiyanlığı’nın pek çok memleketinden daha iyi idare ediliyor, daha fazla huzur ve refah bulunuyordu. Çoğunlukla toprak işleriyle uğraşan Hristiyan halk, o devirde Avrupa’nın diğer Hristiyan hükümdarlarının tebaalarına oranla daha geniş bir özgürlüğe sahipti ve çalışmalarının karşılığını fazlasıyla alabiliyordu.

Bizans imparatorluğu yönetiminde Rum tüccarları yabancı limanlardan kovulmuşlarken Osmanlı yönetimine girdikten sonra gemilerine Türk bayrağı çekip ticari sefere çıktıklarında daha önce görmedikleri saygıyı ve ilgiyi Osmanlı tebaası olarak Avrupa devletlerinden görürlerdi.

T. W. ARNOLD, İntişar-ı İslam Tarihi, s.156 – 158 (Özetlenmiştir.)

 

2. KONU OSMANLI KÜLTÜR VE MEDENİYETİ (1300 – 1453)

 

1. OSMANLI’DA DEVLET ANLAYIŞI

Türkiye Selçuklu Devleti döneminde uç beyliği olarak Söğüt ve Domaniç yöresine yerleşen Osmanlılar, kısa süre içinde Anadolu’nun dışında, Avrupa’da da egemenlik kuran güçlü bir devlet konumuna geldi. Geniş alanlara hâkim olan Osmanlı Devleti, bünyesinde ırk, dil, din ayrımı gözetmeksizin barındırdığı milletleri yüzyıllarca başarıyla yönetti.

Bu başarıyı gösterebilen Osmanlı Devleti’nde hükümranlık anlayışı, İslam hukukuna ve eski Türk geleneklerine dayanıyordu. Bu unsurların karışımıyla Osmanlı devlet anlayışı ortaya çıkmıştır. İslam hukukuna göre hâkimiyet, Allah’a aittir. Hükümdar, Allah’ın vekili olarak halkı adaletle yönetmek, yönetilenler de hükümdarın emirlerine uymak zorundaydı.

Türk geleneklerine göre ise İslamiyet öncesi Türk devletlerinde hükümdarlara devleti idare etme yetkisinin Tanrı tarafından verildiğine inanılıyordu. Tanrı’nın verdiği siyasi iktidar kut kavramı ile açıklanıyordu. Ayrıca ülke, hanedanın ortak malı sayılır ve hükümdarın oğulları arasında paylaştırılırdı. Bu durum, eski Türk devletlerinin kısa sürede yıkılmalarına sebep oluyordu.

Osmanlı Devleti’nde ise hükümdarlığa hanedan ailesinden kimin geçeceği konusunda bir kural yoktu. I. Murat’tan itibaren “Ülke hanedanın ortak malıdır.” anlayışının yerini “Ülke padişah ve oğullarınındır.” anlayışı aldı. Bu uygulamayla taht kavgalarının sınırlandırılması ve merkezî otoritenin korunması hedeflenmiştir. Şehzadelerin devlet yönetiminde deneyim kazanmaları için sancaklarda vali olarak görevlendirilirlerdi. Sancağa çıkma uygulaması III. Mehmet tarafından kaldırılmıştır. 

Osmanlı Devleti’nde hükümdar, ülkenin mutlak hâkimidir. Ancak bu durum onun her istediğini yapabileceği anlamına gelmezdi. Devleti yönetirken şeri (dinî) ve geçmişten gelen geleneksel kurallara uymak zorundaydı. Padişahın görevleri ise halkı korumak ve onlara karşı adaletli olmak, kanunlara uygun olarak ülkeyi yönetmek, sınırları güvenlik altına almak, seferlere çıkarak ülkenin topraklarını genişletmek ve halkın ekonomik ve sosyal refahını sağlamaktı. Halkın görevi ise kanunlara ve padişahın emirlerine uymaktı. 

Osmanlı devlet yöneticileri, I. Murat dönemine kadar bey ve gazi unvanlarını kullandılar. I. Murat ile beraber hüdavendigâr unvanını da kullanılmaya başladılar. 

ŞEHZADELERİN SANCAĞA ÇIKMA UYGULAMASI

Şehzadeler belli bir yaşa gelince sancağa çıkardı. Sancaklara gönderilen şehzadelere bu görevlerinde, lala adı verilen bilgili ve deneyimli kişiler yardımcı olurlardı. Şehzadeler bu uygulama ile yönetimde deneyim kazanıyor ve devletin başına geçince bu deneyimlerinden yararlanıyorlardı. İlk zamanlarda İzmit, Bursa, Kütahya, Manisa ve Amasya önemli şehzade sancaklarıydı.

 

Osman Bey’in, Oğlu Orhan Bey’e Vasiyeti

Tarihçi Lamartine göre Hoca Sadettin Efendi doğulu yazarlara özgü bir dil zenginliği ile Osman Bey’in Orhan Bey’e vasiyetini şöyle bildirir.

…Ama budur vasiyetim güzelce kulak tut
Bundan böyle dünya mihnetini sen de unut
Dileğim bu, ey devlet ve ikbalin sahibi
Kaptırmasın asla zulmün yoluna kendini
Adaletle eylegel bu dünyayı abad
Edilmelisin Rumülkesinde daima yad
Cihad uğruna harca emeklerini durma
Gaza töresinden adımı unutturma
Bilginlere eksiksiz eyle saygını tamam
Allah’ın hükmü böylelikle bulsun nizam
Bir bilginin adını nerede duymuş olsan
Sevgini ilgini göstermelisin ona sen
Bil ki nizamdır esası şahlığın, hem aslı
Kanuna aykırı işlerde olma hevesli

 

2. OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI

Osmanlı hükümdarları yasama, yürütme, yargı yetkilerini kendilerinde toplamışlardı. Ancak padişahlar uygulamanın kolay ve seri olabilmesi için görev dağılımına gitmişler ve yetki verdikleri görevlilerin, yaptıkları işlerde son söz hakkını yine ellerinde tutmuşlardı. Orhan Bey döneminden itibaren toprakların genişlemesi, nüfusun çoğalıp devlet işlerinin yoğunlaşması üzerine idari, askerî, ekonomik ve hukuki düzenlemeler yapılarak devlet teşkilatının kurulup gelişmesini sağlamaya çalıştılar.

Orhan Bey zamanında başkentte, devlet işlerinin görüşülüp karara varılması amacıyla Sasaniler, Araplar, Selçuklular ve diğer Türk devletlerindeki uygulamaları örnek alınarak Divanıhümayun kuruldu. Padişahın başkanlığında toplanan divanda siyasi, askerî, adli ve ekonomik işler görülür, davalara bakılırdı. Divan; din, dil, ırk, cinsiyet, meslek vb. ayrımı yapılmaksızın herkese açıktı. Divanıhümayun toplantılarına veziriazam, vezirler, kazaskerler, defterdar ve nişancı katılırdı. Devletin sınırlarının genişlemesiyle I. Murat zamanında beylerbeyilik kurularak ülke yönetim bölümlerine ayrıldı. Böylece ülke eyaletlere, eyaletler sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar ise köylere ayrıldı. İlk olarak Rumeli Beylerbeyliği daha sonra daAnadolu Beylerbeyliği kuruldu. 

Askerî alanda düzenli ordunun kurulmasına çalışıldı. Bu amaçla Orhan Bey zamanında Yaya ve Müsellemler , I. Murat zamanında da Kapıkulu Ocağı kuruldu. Osmanlı Devleti, ilk olarak Karesioğulları Beyliği’nin donanmasını alarak denizcilik faaliyetlerine başladı. Bu doğrultuda önce Karamürsel ve Edincik’te daha sonra da Yıldırım Bayezit zamanında Gelibolu’da birer tersane kuruldu.

Ekonomik alanda ise bilinen ilk Osmanlı akçesi Osman Bey zamanında bastırıldı. Orhan Bey zamanında ise akçenin ekonomi alanında kullanımı yaygınlaştı. Ekonomisinin temeli tarıma dayanan Osmanlı Devleti’nde Orhan Bey döneminde Tımar Sistemi ilk kez uygulandı. I. Murat döneminde ise sistemli bir şekilde uygulanmasına devam edildi.

Bu dönemde hukuk ve eğitim alanında da eyalet, sancak, kaza ve köylere davalara bakması için kadılar görevlendirildi. İznik’in alınmasıyla birlikte burada ilk Osmanlı medresesi kuruldu ve başına dönemin en önemli müderrislerinden olan Kayserili Davut atandı. Daha sonra Bursa ve Edirne’de de medreseler yapılarak eğitimin geliştirilmesine çalışıldı.

iznik-medresesi

 

3. OSMANLI ORDUSU

Kuruluş yıllarında Osmanlı Beyliği’nin düzenli askerî birlikleri yoktu. Gerektiğinde, gazilerden oluşan ve tamamı atlı olan aşiret kuvvetleri, alperenler ve gazi akıncıların tellallar vasıtasıyla bir yerde toplanması sağlanır ve sefere çıkılırdı. Savaş bitince bu kuvvetler dağılır, herkes işinin başına dönerdi. İlk fetihleri yapanlar bu uç kuvvetleridir. Sınırların genişlemesiyle birlikte bu kuvvetlerin yetersiz olduğu görüldü ve devamlı savaşa hazır, yaya ve atlı bir kuvvetin kurulmasına karar verildi. 

 

osmanlı-ordusu-tablo

a. Kara Ordusu

Kara Ordusu 

Yaya ve Müsellemler: Orhan Bey zamanında ilk düzenli yaya birlikleri ve atlı birlikler kuruldu. Bu birliklerin piyade askerlerine yayalar, atlı askerlerine de müsellemler dendi. Orhan Bey ile I. Murat dönemlerinde büyük başarılar sağlayan Yaya ve Müsellem kuvvetleriyle aşiret kuvvetleri olmuştur. Yaya ve Müsellemlere savaş zamanlarında gündelik iki akçe verilir, diğer zamanlarda ise kendilerine verilen çiftlikleri ekip biçerlerdi. 

Kapıkulu Ocakları: Rumeli’ye geçildikten sonra Yaya ve Müsellemler de ihtiyaca yetmedi. Bunun üzerine I. Murat döneminde Çandarlı Halil Hayrettin Paşa’nın teşvikiyle devşirme usulüne dayalı olan Kapıkulu Ocakları kuruldu. Kapıkulu Ocakları piyadeler ve süvariler olmak üzere iki bölümden oluşmaktaydı. 

Kapıkulu Piyadeleri 

Acemi Ocağı: Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de fetihlerinin artmasına paralel olarak askere olan ihtiyaç daha da arttı. Bunun için 1363 yılında çıkartılan Pençik Kanunu gereğince savaş esirlerinden yararlanılma yoluna gidildi. Bu kanuna göre, savaşlarda alınan esirlerden beşte biri vergi karşılığı devletin olacaktı. Önceleri bunlar kısa bir eğitimden sonra Yeniçeri Ocağı’na alınırlardı. Bunun sakıncaları görülünce, savaş esiri gençlerin Anadolu’daki Türk ailelerin yanına verilmesi kararlaştırıldı. Böylece esirler küçük bir ücret karşılığı hem çiftçilik yapacaklar hem de Türk – İslam âdet ve geleneklerini öğreneceklerdi. Fakat bunlar asıl askerî eğitimlerini Acemi Ocağı’nda alırlardı. 

İlk Acemi Ocağı I. Murat zamanında Gelibolu’da kuruldu. Bir askerî okul statüsündeki bu ocak bu ocak sadece yeniçeri değil, bütün Kapıkulu ocaklarının asker ihtiyacını karşılardı. Acemi Ocağı asker ihtiyacını; Pençik Kanunu gereğince savaş esirlerinden, daha sonra çıkarılan Devşirme Kanunu gereğince Hıristiyan tebaadan olmak üzere iki yoldan sağlardı. Ankara Savaşı’ndan sonra fetihlerin durması yeni asker kaynağı aranmasına yol açtı ve bu da “devşirme” sistemini doğurdu. Daha önceki Türk-İslam devletlerinde pek uygulanmayan bu sistem, Çelebi Mehmet zamanında uygulanmaya başladıysa da, kanunlaşması II. Murat zamanında gerçekleşti. Devşirme Kanunu’na göre Osmanlı tebaası Hıristiyan çocuklarından (belli yaşlardaki çocuklardan özellikle 14-18 yaş arasındakilerden) şartları elverişli olanlar belli bir eğitimden geçirildikten sonra Kapıkulu askeri yapılmıştır. İçlerinden saraya alınarak Enderun’da eğitilenler sadrazamlık gibi en yüksek dereceli devlet kadrolarına getirilmişlerdir. Başlangıçta sadece Osmanlının Balkanlardaki topraklarında uygulanan kanun XV. yüzyıl sonlarından itibaren Anadolu’da da uygulanmıştır. Devşirme yapılacak bölgede, öncelikle çocuklarının devşirilmesini isteyen ailelerin çocukları değerlendirilmiştir. Kanuna göre çocukların, iki veya daha fazla çocuğu bulunanın en sağlıklısı tercih edilir, tek çocuğu olanın oğlu alınmazdı.

Acemi oğlanları yedi sekiz yıl kadar bu ocakta eğitildikten sonra yeniçeri veya öteki Kapıkulu Ocakları’na geçerlerdi ki buna bedergâh veya kapıya çıkma denirdi. Acemi Ocağı varlığını 1826 yılına kadar sürdürmüştür. 

Yeniçeri Ocağı: Yeniçeriler, Kapıkulu Ocaklarının en temel ve en kalabalık grubuydu. I. Murat zamanında ilk önce Edirne’de kuruldu. Yeniçeriler, padişahın merkezî otoritesinin temelini oluşturmuştur. Yeniçeriler sayesinde padişah, uç beylerinin nüfuz ve otoritesini dengelemiştir. Yeniçeriler sıkı bir eğitim görürler; ok, yay, kılıç, balta ve gürz gibi çağın silahlarını en iyi şekilde kullanırlardı. Yeniçeriler, yaya olarak savaşırlar ve savaş sırasında merkezde, padişahın yanında bulunurlardı. Yeniçeri Ocağı’nın komutanına yeniçeri ağası denirdi. Yılda bir elbise ve üç ayda bir ulufe denen maaş alan yeniçeriler, Kapıkulu ordusunun en itibarlı birlikleri arasındaydı. Merkezde ya da yakın kışlalarda yaşarlar, askerlik dışında başka işlerle ilgilenmezler ve emekli olana kadar da evlenmezlerdi. 

Cebeci Ocağı: Yeniçeri askerlerinin silahlarının yapımını, bakımını ve onarımını sağlayan teknik sınıftır. 

Topçu Ocağı: Top dökmek, top mermisi yapmak ve top atmak için kuruldu. Osmanlı ordusunda ilk top, I. Murat zamanında 1389’da I. Kosova Savaşı’nda kullanılmıştır. Yıldırım Bayezit tarafından da gerek İstanbul muhasaralarında gerekse Niğbolu kuşatmasında top kullanılmıştır. 

Kapıkulu Süvarileri: Süvari (atlı asker) olan bu bölükler, Kapıkulu ordusunun itibarlı birliklerindendi. I. Murat zamanında, sipahi ve silahtar adıyla iki bölük olarak kurulmuştur. Seferde padişahın yanında bulunur, onun tuğ ve silahlarını taşır, güvenliğini sağlarlardı. Derece olarak yeniçerilerden daha yüksektiler ve maaşları daha fazlaydı. 

Eyalet Askerleri 

Tımarlı Sipahiler 

Tımar Sistemi: Osmanlı Devleti, Türkiye Selçuklularında ikta olarak bilinen bu sistemi alarak geliştirmiş ve tımar sistemi adıyla uygulamıştır. Orhan Gazi zamanından itibaren uygulanan tımar sistemi, I. Murat döneminde devletin sınırlarının genişlemesiyle yaygınlaşmış ve gelişmiştir. Bu sistemle Osmanlı Devleti bazı topraklarının gelirlerini, hizmet karşılığı olarak askerlerine ve memurlarına vermiştir. 

Bu sisteme göre, tahrir sonucunda belirlenen devlete ait vergi gelirlerinin bir bölümü, padişah hasları adıyla merkeze ayrılır, geri kalanı ise dirlik denen çeşitli birimlere ayrılırdı. Dirlikler, gelirlerine göre has, zeamet ve tımar olmak üzere üçe ayrılıyordu. 

Has: Geliri yüz bin akçeden fazla dirliklerdir. Padişaha, hanedan üyelerine, veziriazama, beylerbeyine, sancak beyleri ve üst düzey devlet görevlilerine verilirdi. 

Zeamet: Gelirleri yirmi bin ila yüz bin akçe arasında olan dirliklerdir. Eyalet merkezlerinde oturan üst düzey yöneticilere (hazine ve tımar defterdarlarına, sancaklardaki alay beylerine, kale dizdarlarına, divan kâtiplerine vs.) verilirdi. 

Tımar: Senelik gelirleri üç bin ila yirmi bin akçe arasında olan dirliklerdir. Osmanlı Devleti ne hizmeti olan bir bölüm asker ve memurlara verilirdi. 

Tımar sahipleri her üç bin akçe için, zeamet ve has sahipleri ise her beş bin akçe için cebelü adı verilen atlı asker beslerlerdi. Tımarlı sipahiler denen eyaletlerdeki bu atlı birlikler, Osmanlı ordusunun en büyük bölümünü oluşturuyordu. Tımarlı sipahiler kanunlara uyduğu sürece tımarı elinden alınmazdı. Ancak sefere gitmeyen sipahinin dirliği elinden alınır, başkasına verilirdi. Bütün dirlik sahipleri kullanım hakkına sahip oldukları toprakları korumak ve yönetmekle görevliydiler. Bu işleri kadıların denetiminde yaparlardı.

Bu toprakları ekip biçenler, devlete ödemeleri gereken vergiyi, devletin göstereceği memurlara ve sipahilere öderlerdi. Üç yıl üst üste mazeretsiz olarak üretim yapmayanların toprakları işletme hakkı elinden alınırdı. Dirlik toprağının vergisini alan kişiler bu topraklar üzerinde yaşarlar ve devlet adına buraları yönetirlerdi.

Tımar sistemi sayesinde devlet, hazineden para harcamadan, her an savaşa hazır büyük bir atlı askerî birlik yetiştiriyordu. Toprağın boş kalması engellenerek üretimin artırılması ve devamlılığı sağlanıyordu. Aynı toprak üzerinden köylü, tımar sahibi ve yetiştirdiği askerlerin ihtiyaçları karşılanıyordu. Tımarlı sipahiler bölgelerinde huzur ve güveni sağlayarak jandarma görevini üstleniyorlardı. Böylece devletin merkezî otoritesi, ülkenin en uç noktalarına kadar gücünü ulaştırabiliyordu. 

Azaplar: Azap, bekâr anlamına gelir. Bunlar, Anadolu’dan toplanan, savaşa yararlı, dinç ve kuvvetli bekâr Türk gençlerinden oluşuyordu.Azaplar, Osmanlı ordusunun hafif yaya askerleridirler. 

Akıncılar: Sınırların güvenliğini sağlamak için kurulmuş olan atlı askerî birliklerdir. Çok hızlı hareket ettiklerinden dolayı bu adı almışlardı. Bunların görevi düşman ülkelerine akınlar düzenleyerek bilgi toplamak, askerî ve ekonomik kaynaklarına zarar vermek, orduya yol açmak ve pusu kurulmasını önlemekti. Akıncı beyleri Avrupa dillerinden pek çoğunu bilirler, şehir ve kasabalarını tanırlardı. Doğrudan padişaha bağlı olan ve Türklerden seçilen akıncılar, babadan oğula geçmek üzere bir ocak meydana getirmişlerdi.  

 

b. Deniz Kuvvetleri (Donanma)

İlk Osmanlı donanması Karesi Beyliği’nden geçen küçük çaptaki bir deniz kuvveti idi. Bununla birlikte Osmanlılar, ilk zamanlarda küçük de olsa Karamürsel, Edincik ve İzmit’te, ilk tam teşekküllü tersaneyi ise Yıldırım Bayezid Gelibolu’da kurmuştu.Ayrıca denizde kıyısı olup donanması bulunan ve Osmanlı idaresine alınan Saruhan, Aydın, Menteşe Beyliklerinin tersanelerinden faydalanılmıştır. Özellikle Yıldırım Bayezit zamanında Osmanlı donanması büyük bir gelişme göstermiş, Sakız ve Eğriboz Adalarıyla Yunanistan’ın doğusuna akınlar düzenlemiştir.

Osmanlı donanmasının ilk ciddi çatışması Mehmet Çelebi zamanında oldu. Çalı Bey kumandasındaki Osmanlı donanması 1415’te Venediklilere yenildi. Bu mağlubiyetler Osmanlı denizciliğinin gelişmesini yavaşlatsa da donanmaya olan ihtiyacı göstermiş ve bu husustaki çalışmalar hızlanmıştır. Nitekim donanma, II. Murat zamanında Karadeniz’de Trabzon imparatorluğunu tehdit edecek bir duruma ulaşmıştır.

 

4. OSMANLI EKONOMİSİ

a. Osmanlı Ekonomisinde İnsan

Osmanlılarda reaya diye adlandırılan insanlar, yaptıkları işlerin özelliğine göre şehirlerde, kasabalarda ve köylerde yaşarlardı. Bu insanlar akıl ve beceriyle ekonominin temel amacı olan üretimi gerçekleştirir, karşılığında da kendisine imkân sağlayan devlete vergilerini vererek görevlerini yaparlardı.

Osmanlı ülkesinde yaşayan insanların oluşturdukları ekonomik güç, nüfusa orantılı olarak artmıştır. Osmanlı Devleti’nde nüfus sayımı yapılmamıştı ancak ülke topraklarının ve üzerinde yaşayan insanların kaydedildiği tahrir defterlerinden, Osmanlı nüfusu hakkında birtakım bilgiler edinmek mümkün oluyordu. Bu defterlere fethedilen yerlerin ve burada yaşayan insanların yazımı yapılırdı.Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında kıtlık, salgın hastalık ve savaşlar yüzünden Anadolu’daki genel nüfus azdı. Osmanlı Devleti güç kazandıkça ve yeni yerler fethettikçe nüfus arttı. Bunun nedeni ekonomik durumun iyileşmesi ve güvenli ortamın oluşturulmasıydı.

b. Osmanlı Ekonomisinde Toprak

osmanlı-toprak-yapısı

Osmanlı ekonomisinin en temel kaynağı topraktı. Osmanlılarda ekilebilen toprakların çoğu devletin malıydı. Bu toprakları kullanma hakkı ise reayanındı. Devlet malı olan topraklara mirî arazi denirdi. 

Devlet, topraklarının işlenmesini reayaya bırakarak ekonomik hayatı düzenlerken köylerde yaşayanların ailesinin geçimini sağlayacak toprağa sahip olmasına dikkat etmişti. Tımar sistemi içinde köylülere dağıtılan bu topraklara çift denirdi. 

Toprak mülkiyeti devlete ait olup kullanma hakkı reayanındır. Reaya toprağın kullanma hakkını çocuklarına miras olarak bırakabilirdi. Ayrıca toprağın sahibinin devlet olması nedeniyle ortaya büyük hanedanların çıkması engelleniyordu. Bu uygulama Avrupa’daki feodalite denen sistemin Osmanlı’da görülmesini engellemiş, bu nedenle de Osmanlı Devleti içinde köle çiftçi sınıfı meydana gelmemiştir.

 

c. Osmanlı Ekonomisinde Üretim 

Tarım

Ekonomisi büyük ölçüde toprağa dayanan Osmanlı Devleti’nin en önemli gelir kaynağını tarım oluşturuyordu. Devlet tarafından ekilip biçilmesi için toprak verilen köylü, kullanım hakkına sahip olduğu bu toprakları ekip biçerek kendi geçimini sağlar, öldüğünde ise toprakları çocuklarına geçerdi. Köylü; toprağı satamaz, vakfedemez ve devredemezdi. Bu durumdaki köylünün devlete karşı sorumlulukları vardı. Bunlar; toprağı habersiz terk etmemek, sebepsiz olarak üç yıl üst üste ekmemek ve ürettiği ürünün vergisini sipahiye ödemekti.

Tımar sahibi sipahinin ise köylünün güvenliğinin ve düzeninin sağlanmasında, üretim araçlarının temininde, ihtiyaçlarının karşılanmasında yardım etmek gibi yükümlülükleri vardı. Tımar sistemi sayesinde toprağı işleyen halk, devletin denetimi ve koruması altındaydı. Devletin bu topraklar üzerindeki görevi ise halkın huzur ve güvenini sağlamaktı. Devlet, sağladığı imkânlar karşılığında tımarlı sipahiden asker yetiştirmesini, köylüden de üretim yapmasını beklerdi. 

Hayvancılık

Osmanlı Devleti’nde ekonominin en önemli unsurlarından biri de hayvancılıktı. Hayvancılıktan ulaşım ve taşımacılığın yanında; et, süt ve yün gibi insanların temel ihtiyaçlarının karşılanmasında da yararlanılmaktadır.Ayrıca hayvancılık dokuma sanayisinde de önemli bir yere sahiptir. Bunun yanında balıkçılık ve arıcılık da gelişmiştir Osmanlı Devleti’nde, hayvancılıkla uğraşan en önemli halk grubu, konargöçerlerdi. Konargöçerler (yörük) özellikle küçükbaş hayvancılık ile uğraşırlardı. Devlet hayvancılıkla uğraşanlardan âdetiağnam adlı vergi alırdı. Bu dönemde hayvancılık faaliyetleri en fazla, Balıkesir, Manisa,Aydın ve Bursa çevresinde yapılmaktaydı. Konargöçerlerin dışında köylüler de hayvan besliyordu. Osmanlılarda hayvancılık, devlet tarafından her dönemde desteklenmişti. Hayvancılığın önem kazanması sonucu Bursa’da ipek, Selanik’te çuha, Bulgaristan’da aba, Ankara’da tiftik üretim merkezleri olarak ün kazandı.  

Osmanlı Ekonomisinde Ticaret:

Osmanlı Ekonomisinde  İç Ticaret 

Osmanlı Devleti’nin kurulduğu topraklar, doğudan ve batıdan gelen ticaret yollarının birleştiği yerdi. Bu nedenle Osmanlılar, kuruluş yıllarından itibaren, ticaretin gelişmesine önem verdiler. Ticaret, devlet tarafından teşvik edildi. Bu amaçla, ticaret eşyasından alınan vergiler, son derece düşük tutuldu. Osmanlı Devleti içinde, Osmanlı vatandaşlarının yanı sıra, yabancı ülkelerin tüccarları da ticaret yapabiliyordu.

Ticaret yolları üzerindeki menziller arasında at, katır ve deve kervanlarının sefer yapmaları için gerekli imkân hazırlanmıştı. Menziller arasındaki uzaklık, atın ortalama hızına göre belirlenmişti. Ana yollar ve geçitler derbentçilerin gözetimi altındaydı.

Şehirlere gelen mallar, bedesten, çarşı ve kapan hanlarında toplanır ve satışa sunulurdu. İlk bedesten, Orhan Bey zamanında Bursa’da, ikincisi ise Mehmet Çelebi zamanında yine Bursa’da İpek Hanı adıyla yapıldı. Kapan hanları, her biri tek cins ticaret maddesinin toptan satışı ya da dağıtımının yapıldığı kapalı pazar yerleridir. Kapan hanları, toplayıp dağıtma işini yaptıkları malın adını alırdı. Örneğin, satılan mal un ise, un kapanı, yağ ise yağ kapanı gibi…

Bedestenler, çarşı ve kapan hanlarında hem ürettiği malı satan hem de ticarete aracılık eden esnaflar, Ahiliğin birer kolu olan lonca teşkilatlarına bağlıydılar. Hirfet adı verilen kunduracı, demirci, duvarcı, marangoz gibi pek çok meslek grubuna ayrılan esnaflar ayrı ayrı loncaya kayıtlı olur, loncasının koruması ve denetimi altında bulunurdu. Dükkân açma hakkına gedik denirdi. Gediğe sahip olmak için çıraklık, kalfalık yapıp ustalık belgesini almak gerekirdi.

Kapalı pazar yerlerinin dışında, büyük şehirlerde, açık pazarlar da vardı. Yılın, ayın, haftanın belirli günlerinde kurulan bu açık pazarlar, bütün malların alıcı ve satıcılarını bir araya toplayan daha çok, geniş yer kaplayan maddelerin ve hayvanların satıldığı yerlerdi. Bu pazar yerleri de satılan ticari malın adıyla anılırdı. Örneğin; saman pazarı, odun pazarı, at pazarı, balık pazarı gibi… Çarşı ve pazar yerleri, muhtesip ve eminlerin denetimi altındaydı. Muhtesip ve eminler çarşı ve pazarda satılan malların kalitesini ve fiyatını kontrol ederlerdi. 

Osmanlı Ekonomisinde Dış Ticaret 

Osmanlı Devleti’nin, Anadolu’da egemenlik alanını genişletmesi, egemen olduğu topraklarda güvenliği sağlaması ve liman şehirlerini ele geçirmesi, XIV. yüzyılın sonlarından itibaren dış ticaretin gelişmesini sağladı. Yıldırım Bayezit zamanında Erzincan’a kadar olan toprakların alınması sonucu, İran ipek kervanları,Trabzon yolu yerine Bursa yolunu tercih ettiler. Bu dönemde, Hint ve Arap mallarının Anadolu’ya giriş limanları olan Antalya ve Alanya alındı. Böylece, tüccarların güven içinde Bursa’ya ulaşmaları sağlandı. Devlet tarafından ticaretin geliştirilmesi ve ticaretle uğraşanların güvenliğinin ve ihtiyaçlarının sağlanmasına çalışıldı. Bu amaçla ticaret yolları üzerine kervansaraylar yaptırıldı.  

 

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir