4. ÜNİTE: YUMUŞAMA DONEMİ VE SONRASI

Ana Sayfa » ÇTDT » 4. ÜNİTE: YUMUŞAMA DONEMİ VE SONRASI
Sitemize 14 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 9.324 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

4. ÜNİTE: YUMUŞAMA DONEMİ VE SONRASI

A. ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE DEĞİŞİM SÜRECİ
“Yumuşama (detant)” uluslararası ilişkilerde, Blokların gerginliği azaltmak için karşılıklı görüşmeleri tercih ettiği bir dönemdir. Bu dönemde izlenen politikalarla Doğu-Batı ilişkilerinde çatışma ve gerginlik nispeten azaltılmıştır. Yumuşama politikası, barışa varacak yakınlaşma, anlaşma ve iş birliği aşamalarından oluşmaktadır. 

Yumuşama politikasının ortaya çıkmasında konvansiyonel silahlardan nükleer silahlara geçiş, önemli etken oldu. 1950’li yılların sonlarına doğru SSCB ve ABD’nin nükleer silahlanma yarışında birbirine denk güçler hâline gelmesi, dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine getirdi. Her iki devletin de çıkması muhtemel bir savaşta aynı şekilde zarar görecek olmaları, savaşa yol açacak çatışmaları engellemeyi zorunlu kıldı. Bu sebeple ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy ve SSCB Başkanı Nikita Kruşçev, 1961 yılında bir araya gelerek yumuşama sürecini başlattılar. Bu süreçte Bloklar, silahsızlanma ve bazı silahlarda sınırlandırma yolunu seçtiler. 

Yumuşama politikasına giden diğer bir sebep ise Bloklar içinde yaşanan siyasi gelişmeler oldu. Soğuk Savaş Döneminde bahsedildiği gibi Doğu Bloku içinde SSCB ile Çin arasında başlangıçtan beri devam eden güven bunalımı, Çin-ABD yakınlaşmasında ve Bloklar arasındaki ilişkilerin başlamasında etkili oldu. Yugoslavya ve Romanya’nın SSCB güdümünden kurtulmak istemesi ve Batı ile diplomatik ilişkilere girmesi Doğu Blokunda SSCB’nin gücünün kırılması anlamını taşımaktaydı. 1968’de SSCB’nin Varşova Paktına bağlı güçleri kullanarak Çekoslovakya’yı işgali, Doğu Blokunda tepkilere yol açtı. ABD’nin dünyadaki siyasi gelişmeler karşısında müttefiklerine danışmadan hareket etmesi, Batı Bloku içinde de görüş ayrılıklarına neden oldu. Ardından Fransa’nın NATO’nun askerî kanadından çekilmesi de Batı Blokunda sarsıntılar meydana getirdi.

Nixon-Kissinger Doktrini

ABD yönetimi olarak SSCB ile ilişkilerimiz şu üç ilkeye göre düzenlenecektir.(…)

Realizm ilkesi: (…) iki ülkenin birçok alanda farklı çıkarları olduğunun da farkındayız.(….) Ortak çıkarlarımız doğrultusunda antlaşmalar yapmaya hazırız.

Ölçü ilkesi: iki devletten birisi dünyada oluşan krizlerden tek taraflı avantaj elde etmeye kalkışırsa iki devlet arasındaki ilişkiler sürdürülemez.(…) Başka devletleri zarara uğratacak anlaşmaları desteklemediğimiz gibi ilişkilerde eşitlik ilkesini benimsiyoruz.

Bağlantılılık ilkesi: Dünyanın farklı bölgelerinde birbirine bağlı sorunların çözümü için ABD olarak sadece askerî alanlarda değil bütün alanlarda görüşmeler yapılmasını savunuyoruz.

George LANGLOIS, 20. Yüzyıl Tarihi, s. 286-298’den derlenmiştir.
1. Yumuşama Dönemi Politikaları 

kennedy

Doğu ve Batı Bloku arasındaki ilk ilişkiler, “1958 Berlin Buhranı” sonrasında Cenevre’de yapılan toplantılarla başladı. Toplantıların ardından ABD’nin daveti üzerine SSCB Devlet Başkanı Kruşçev, Eylül 1959’da ABD’ye gitti. Camp David’de Einsenhower ile Kruşçev ilk kez bir araya geldi. Bu görüşmeler sonunda anlaşmazlıkların müzakereler yoluyla çözümlenmesi kararlaştırıldı. Ancak Berlin konusunda Mayıs 1960’ta ABD, SSCB, İngiltere ve Fransa arasında Paris’te gerçekleştirilen liderler zirvesi sonuç vermedi. Haziran 1961’de Viyana’da ABD Başkanı Kennedy ile SSCB lideri Kruşçev aynı konuyu görüşmek üzere bir araya geldi. Gergin geçen görüşmelerin ardından NATO’nun kararlı tutumu karşısında SSCB’nin Berlin konusundaki katı politikasını terk etmesi ile iki ülke ilişkilerinde uzlaşma yolu açıldı. Moskova’da “SSCB-ABD Zirvesi” yapıldı (1963). 

Uluslararası alanda yalnızlıktan kurtulmak isteyen Çin, Japonya’yı etkisiz hâle getirmek ve SSCB’nin baskısından kurtulmak amacıyla dış politikada yumuşama siyasetini benimsedi. SSCB ile Çin arasında muhtemel bir ittifakı önlemek isteyen ABD, bu politika değişikliği üzerine Çin’in uluslararası alanda tanınması gerektiğini savunmaya başladı. ABD’nin Güney Vietnam’dan askerlerini çekmesi Çin ile yakınlaşmayı daha da hızlandırdı. Önce Çin ile ticari ilişkileri başlatan ABD, ardından Çin’in Birleşmiş Milletlere üye olmasında etkili oldu.

abraham-lincoln

PİNG-PONG DİPLOMASİSİ

Amerika’nın Çin’e karşı yaklaşma siyasetini Çinliler cevapsız bırakmadı. Japonya’da dünya şampiyonası için bulunan Amerikan masa tenisi (ping pong) takımı, 6 Nisan 1971 günü Çin’e davet edildi. Çoğunluğu Amerikalı olan yedi Batılı gazeteciye de giriş vizesi verildi. Amerikan masa tenisi takımı 14 Nisan 1971’de Çin Başbakanı tarafından kabul edildi. Aynı gün, ABD Başkanı Nixon da, yirmi yıldan beri Çin’e karşı uygulanmakta olan ticari ambargoyu kaldırdı. Amerika’ya gelmek isteyen Çinlilere vize verileceği bildirildi. Amerikan ping-pong takımının yapmış olduğu bu ziyaretle Çin ile ABD arasında ilk temaslar başlamış oldu. Bu temaslardan sonra ABD Başkanı Nixon Şubat 1972’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni ziyaret etti.   Prof. Dr. Fahir ARMAOĞLU, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, s. 586
 

 

2. Nükleer Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri 

Küba buhranı konusunda bahsedileceği üzere SSCB ile ABD arasında yaşanan füze krizinin uzlaşma yoluyla çözümlenmesi nükleer silahların sınırlandırılmasında başlangıç oldu. 1963’te de ABD, SSCB ve İngiltere arasında Moskova’da ilk kez “Nükleer Denemelerin Kısmen Yasaklanması Anlaşması” imzalandı. Ancak bu anlaşmadan sonra devletler nükleer alanda yarışa devam ettiler. 

Nükleer silahların sınırlandırılması konusunda 1969’da Helsinki’de ABD-SSCB arasında gerçekleştirilen SALT-I (Strategic Arms Limitation Talks -Stratejik Silahları Azaltma Görüşmeleri-) önemli bir aşama oldu. Sadece savunma füzelerinin sınırlandırılmasının kararlaştırıldığı SALT-I Antlaşması, 26 Mayıs 1972’de Moskova’da imzalandı. Bu Antlaşma ile sorunların barışçı yollarla çözülmesi süreci başlatıldı. ABD-SSCB ilişkilerinin temel esasları belirlendi. Görüşmelerin başladığı 1969 yılı “Yumuşama Dönemi”nin başlangıcı sayıldı. 

Yumuşama Döneminde SALT-I Anlaşması’ndan sonra nükleer silahsızlanma konusunda birçok anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaların en önemlisi 1979’da ABD ve SSCB arasında Viyana’da imzalanan SALT-II Antlaşması ile uzun menzilli nükleer silahlar sınırlandırıldı. Ancak SSCB’nin 1979’da Afganistan’ı işgali nedeniyle ABD kongresi bu antlaşmayı onaylamadı.


3. Helsinki Konferansı 
Bloklar arasındaki ilişkilerde yumuşama sürecine girilmesi üzerine Doğu Bloku ülkeleri, Avrupa’da güvenlik ve iş birliğini güçlendirmek amacıyla bir konferans toplanması önerisini sundu. Bloklar arasında bazı sorunların çözümlenmesi üzerine Batılı ülkeler bu öneriye olumlu cevap verdi.

helsinki-konferansı

SALT-I Anlaşması’ndan sonra Arnavutluk dışında bütün Avrupa devletleriyle ABD ve Kanada’nın katıldığı Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Konferansı(AGIK) Helsinki’de toplandı. Uzun görüşmeler neticesinde hazırlanan uluslararası ilişkilerde temel barış ve iş birliğini kapsayan “Sonuç Belgesi”(Helsinki Nihai Senedi) 1 Ağustos 1975’te imzalandı. 

Bloklar ve devletler arasında sürekli görüşme sağlanarak uluslararası ilişkilerde yumuşama politikası hâkim oldu. Demokrasi, temel hak ve özgürlükler alanında da önemli gelişmeler kaydedildi. 

HELSİNKİ NİHAİ SENEDİ 

Konferansa katılan devletler: 

1. Her devletin hukuk eşitliği, toprak bütünlüğü ile özgürlük ve siyasi bağımsızlık hakları da dâhil olmak üzere karşılıklı olarak birbirlerinin tüm egemenlik haklarına saygı gösterirler. Aralarından her birinin siyasi, toplumsal, ekonomik ve kültürel sistemini özgürce seçme ve geliştirme hakkına olduğu kadar, yasa ve tüzüklerini saptama hakkına da saygı gösterirler. 

2. Uluslararası ilişkilerinde olduğu gibi karşılıklı ilişkilerinde de başka bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı, Birleşmiş Milletlerin amaçlarıyla ve işbu bildiriyle bağdaşmayacak bir biçimde tehdit ya da kuvvet kullanmaya başvurmaktan kaçınacaklardır. 

3. Birbirlerinin sınırlarını ve Avrupa’daki tüm devletlerin sınırlarını “dokunulmaz” sayarlar. 

4. Toprak bütünlüğü, birbirlerinin topraklarını askerî olarak işgal etmekten ya da bu topraklar bugün olduğu gibi gelecekte de bu sınırlara saldırıda bulunmaktan kaçınır. Üzerinde doğrudan ya da dolaylı kuvvet uygulamaktan kaçınır. Bu nitelikteki her türlü işgal veya edinim, hukuka aykırı sayılacaktır. 

5. Aralarındaki anlaşmazlıkları uluslararası barışı, güvenliği ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek biçimde, barışçı yollarla çözerler. 

6. Konferansa katılan devletler birbirlerinin iç ya da dış işlerine her türlü müdahaleden kaçınırlar. 

7. Irk, cinsiyet, dil ve din ayırımı gözetmeksizin, insan haklarına ve herkes için düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlükleri de dâhil olmak üzere temel özgürlüklere saygı gösterirler. İnsan kişiliğinin özündeki onurdan doğan ve kişinin özgür ve tam gelişmesi için gerekli olan yurttaşlık hak ve özgürlükleriyle, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve diğer hak ve özgürlüklerin etkin biçimde kullanılmasını geliştirir ve desteklerler. Prof. Dr. Oral SANDER, Siyasi Tarih, s. 457
 

B. YUMUŞAMA DONEMİ ÇATIŞMALARI 

yumuşama-dönemi-çatışmaları
1. Çatışmalarda ABD ve SSCB’nin Rolü 

1960’lı yılların başlarında Bloklar arasındaki ilişkilerde yumuşama başlamışsa da SSCB ile ABD; Küba ve Vietnam gibi uzak bölgelerde mücadelelerini sürdürdü. Bu bölgelerdeki grupların iktidar mücadelelerini kendi çıkarları doğrultusunda destekleyen SSCB ve ABD rekabetlerini sürdürmüşlerdir. Bununla birlikte ABD ve SSCB öncülüğünde nükleer silahları sınırlandırmak için uluslararası anlaşmalar da imzalanmıştır.


2. Küba Buhranı 

Küba’da Fidel Castro 1959’da Batista diktatörlüğünü yıkıp yönetimi ele geçirmiş, ekonomiyi millîleştirme kararı almıştı. Bu kararla Küba’da faaliyet gösteren ABD şirketlerinin faaliyetlerinin kısıtlanması, ABD ekonomisini olumsuz etkiledi. ABD’nin Castro yönetimini yıkmak amacıyla muhalifleri desteklemesi, Küba’yı SSCB’ye yaklaştırdı. Bunun üzerine SSCB 1962 yılı başında Küba’ya füze yerleştirmeye başladı. Haritada görüleceği üzere bu füzelerin ABD topraklarının Nükleer savaş ihtimali karşısında ABD ve SSCB geri adım atmak zorunda kaldı. 

küba-buhranı

SSCB, Türkiye’deki ABD’ye ait Jüpiter füzelerinin sökülmesi karşılığında Küba’daki füzeleri sökebileceğini bildirdi. ABD’nin öneriyi kabul etmesi sonucunda karşılıklı füze sökümü ile Küba Buhranı çözüldü.

jüpiter-füzesi
Küba Buhranının çözülmesi ile Doğu- Batı arasında diyalog süreci başlarken, silahsızlanma konusunda da önemli gelişmeler sağlandı. ABD ve SSCB politik ve askerî alanda dengeye ulaştıklarını anladı. Bu durum bir çatışmayı önlediği gibi Bloklar arası ve devletler arası ilişkilerde değişimin başlangıcı oldu.büyük bir kısmını vurabilecek menzile sahip olması ABD’nin tepkisine yol açtı. ABD’nin Küba’daki füzelerin sökülmesi isteğine SSCB’nin olumsuz cevap vermesi sonucunda ABD Donanması Küba kıyılarını kuşattı. SSCB, meseleyi BM Güvenlik Konseyine taşımakla birlikte savaş gemilerini de bölgeye gönderdi. ABD ve SSCB’nin bu tavrı, durumu daha da gerginleştirirken bir nükleer savaş ihtimalini ortaya çıkardı.


3. Vietnam Savaşı 

vietnam-savaşından-görünüm

Daha önce Fransa’nın sömürgesi durumundaki Vietnam, 1954 yılında imzalanan Cenevre Anlaşması ile Kuzey ve Güney Vietnam adı altında bağımsız devletler durumuna gelmişlerdi. Cenevre Anlaşması’na göre 1956’da yapılacak seçimlerle Kuzey ve Güney Vietnam birleşecekti. Güney Vietnam yönetimi, birleşme seçimlerine katılmadı. Komünist olan Kuzey Vietnam yönetimi ise 1957’de Güney Vietnam yönetimini değiştirerek birleşmeyi sağlamak için gerilla savaşına başladı. Buna karşılık Güney Vietnam ABD’den yardım istemek zorunda kaldı. ABD devreye girerek kendi güvenliğini ve millî menfaatlerini gerekçe göstererek Güney Vietnam’a ekonomik ve askerî yardım yapacağını dünya kamuoyuna duyurdu.

1964 Ağustosunda Kuzey Vietnam donanmasına ait gemiler Tokin Körfezi’nde ABD donanmasına saldırdı. Bu gelişme üzerine ABD, 1965 Şubatında Kuzey Vietnam’da askerî hedefleri bombalayarak savaşı başlattı.

Kuzey Vietnam birliklerinin güneye girmesi üzerine ABD, Güney Vietnam’a 1965 Mayısında 80.000 asker gönderdi. Sayı daha sonra 600.000’e çıkartıldı.

Vietnam’a asker gönderilmesi ABD’de özellikle büyük şehirlerde ve üniversitelerde protesto gösterilerine sebep oldu. Gösterilerin yaygınlaşması ABD kongresinin savaşa karşı tutum değiştirmesine yol açtı. Batılı müttefiklerin de savaşı onaylamaması ABD yönetiminin işini daha da zorlaştırdı. ABD Vietnam’da hedeflediği başarıyı gösteremedi ve bir çıkmaz içine girdi. 

ABD, 1968 yılında Paris’te Kuzey Vietnam ile barış görüşmelerine başladı. Yeni başkan Nixon, ABD askerlerini Vietnam’dan çıkarma kararı aldı. ABD askerleri geri çekilirken saldırılarını da şiddetlendirdi. Bunun amacı Vietnam’ı barışa zorlamaktı. Paris’te yapılan görüşmeler sonucunda, Vietnam Barışı 27 Ocak 1973’te imzalandı. SSCB ve Çin’in ABD ile politik yakınlaşması antlaşmanın imzalanmasında etkili oldu.

Antlaşmaya göre: ABD kuvvetleri Vietnam’dan çekilecek, esirler karşılıklı geri verilecek, Kuzey ve Güney Vietnam arasında yapılacak müzakerelerle birleşme gerçekleştirilecekti. 

ABD, savaş alanına 7 milyon ton bomba attı. Bombalar 20 milyon krater izi bıraktı. Vietnam toprakları, uzun yıllar üzerinde hiçbir bitki yetişmeyecek duruma geldi. 1975’te Kuzey Vietnam’ın Güney Vietnam’ı ele geçirmesiyle 1976’da iki devlet birleşerek Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti adını aldı.

 


4. Keşmir Meselesi 

keşmir-meselesi

İngiltere’nin 1947 Ağustosunda bölgeden çekilmesiyle burada Pakistan ve Hindistan adı ile bağımsız iki devlet kurulmuştu. Bu iki devlet bağımsızlıklarından itibaren birbirleriyle sorunlar yaşamışlardır. Çatışmaların en önemli nedeni Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Çin’in kesişme noktasında yer alan, verimli topraklara ve yer altı zenginliklerine sahip olan Keşmir’dir. Pakistan, Keşmir halkının büyük çoğunluğunun Müslüman olmasından dolayı buranın kendisine ait olması gerektiğini belirtmekteydi. Hindistan ise Keşmir Mihracesi’nin kendi topraklarıyla birleşme kararından dolayı burada hak iddia ediyordu. Bu nedenlerle iki devlet 1948’de ilk kez savaştı. Birleşmiş Milletler araya girdi ve Keşmir’de halk oylaması yapılması şartıyla ateşkes sağlandı. Bu çatışmada Pakistan, Keşmir’in küçük bir kısmını ele geçirirken büyük kısmını Hindistan almıştı. Hindistan, BM kararına rağmen bugüne kadar elinde tuttuğu Keşmir topraklarında halk oylaması yapmamıştır. 

Keşmir meselesi iki devletin dış politikasını da etkiledi. Kuruluşundan itibaren bağlantısızlık politikası izleyen Hindistan, SSCB ile yakınlaşarak bu devletin desteğini aldı. Buna karşılık Pakistan, Batı yanlısı bir politika takip ederek 1954’ten itibaren ABD’den askerî yardım almaya başladı. Pakistan’ın1955’te Bağdat Paktı’na üye olmasıyla da SSCB, iki devlet arasındaki tüm anlaşmazlıklarda Hindistan’ın yanında yer aldı.

1959’da Çin’in Tibet’i işgali Hindistan ile çatışmasına sebep oldu. Pakistan da bu süreçte Çin ile yakınlaşarak Keşmir meselesinde bu devletin desteğini aldı ve uluslararası alanda dengeyi sağlamaya çalıştı.

1963 sonlarından itibaren Keşmir’de Hindularla Müslümanlar arasında başlayan çatışmalar Ağustos 1965’te savaşa dönüştü. BM Güvenlik Konseyinin çağrısı ile savaş durduruldu. Tarafların ateşkesi kabul etmesinde Çin’in Hindistan’a karşı sert tutum alması büyük rol oynamıştır. Çin Hindistan üzerindeki baskısını artırınca Uzak Doğu’da dengeleri korumak isteyen ABD, Hindistan’ın yanında yer aldı. Bu süreçte SSCB, Çin ile uzlaşma yolu arayarak Keşmir meselesinde tarafsız kalmaya çalıştı. SSCB’nin tutumunda Pakistan’ın bu devlet ile iyi ilişkiler kurma çabası da etkili oldu.

Pakistan ile Hindistan SSCB’nin aracılığı ile 10 Ocak 1966’da Taşkent Deklarasyonu’nu imzalayarak 1965’teki savaştan önceki sınırlara çekilmeyi ve anlaşmazlıklarını barışçı yollarla çözmeyi kabul etti. Fakat Keşmir meselesi Pakistan-Hindistan münasebetlerinde çözümlenemeyen bir sorun olarak günümüze kadar geldi.

 


5. Afganistan’ın SSCB Tarafından İşgali 

afganistanın-işgali
SSCB İŞGALİNE ABD’NİN BAKIŞI

“Şimdi Afganistan’daki Sovyet Birlikleri tarafından tehdit edilen bölge, büyük bir stratejik öneme sahiptir. Dünya petrolünün ihraç edileninin üçte ikisi burada bulunmaktadır. SSCB’nin Afganistan’a egemen olmak için yaptığı çalışmalar, SSCB Silahlı Kuvvetlerini Hint Okyanusu’na ve petrolün büyük bir bölümünün dünyaya nakledildiği Hürmüz su yoluna 300 mil kadar yaklaştırmıştır. Sovyetler Birliği Orta Doğu petrolünün serbest akışı için büyük bir tehlike oluşturacak stratejik bir konumu sağlamlaştırmaya çalışıyor…”

Dr. Ümit ÖZDAĞ, Değişen Dünya Dengeleri ve Basra Körfezi Krizi, s. 59 

Afganistan XIX. yüzyılda kuzeyden Rusya’nın, güneyden İngiltere’nin yayılmacı politikalarının hedefi oldu. İki devlet, 1885’te yaptıkları bir antlaşma ile Afganistan üzerinde denetim bölgeleri oluşturdular. Afganların İngilizlere karşı başlattıkları mücadele neticesinde 1919’da bağımsızlıklarını kazanırken krallık yönetimini kurdular. Krallık idaresi 1973 yılında cumhuriyetin ilanı ile son buldu. Yönetim giderek diktatörlüğe dönüşürken ülkede sosyal huzursuzluklar ve ekonomik sıkıntılar yaşandı. Bu zor şartlar altında 1978 yılında SSCB ile Afganistan arasında “Dostluk, İyi Komşuluk ve İş Birliği Antlaşması” imzalandı. Bu antlaşma ile taraflar, 20 yıl süreyle ülkelerinin güvenliğini, bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak için birbirleri ile dayanışma içinde olmayı ve karşılıklı olur ile gerekli tedbirleri almayı kararlaştırdılar. 

1978 yılı sonlarına doğru Afganistan’da halkın SSCB yanlısı yönetime karşı direniş hareketi başlatması üzerine iktidarda bulunanlar SSCB’den askerî yardım istedi. İki devlet arasında imzalanan dostluk antlaşması gereği SSCB’den çok sayıda uzman ve asker Afganistan’a geldi. Bu arada ülkede iktidar mücadelesi sürdü. Bu gelişmeler üzerine SSCB, 27 Aralık 1979’da gönderdikleri ek kuvvetlerle Afganistan’ı işgal etti. 

SSCB’nin Afganistan’ı ele geçirerek Basra Körfezi ve Orta Doğu petrolleri istikametinde önemli bir ilerleme kaydetmesi dünyada büyük tepkiye yol açtı ve birçok devlet tarafından kınandı. Çin, daha sonra da Pakistan meseleyi BM’ye taşıdı. ABD ise SSCB ile yaptığı SALT-II Anlaşması’nı onaylamamış ve Afgan mücahitlerine yardıma başlamıştır. 

Sovyet işgaline karşı halk direniş hareketine geçti. “Afgan mücahitleri” özellikle kırsal alanın büyük bölümünü kontrolleri altına aldılar. Bunun üzerine SSCB, Afganistan’a daha fazla kuvvet gönderdiyse de ülkeyi bütünüyle kontrol altına alamadı. Mücahitler kısıtlı imkânlarına rağmen hem Sovyet hem de hükûmet askerlerine karşı başarılı mücadele verdiler. Bu arada üç milyon Afgan mülteci, Pakistan’a sığındı. 

Bu gelişmeler üzerine Çin, Iran, Pakistan, Arap devletleri ve Batılı devletlerin SSCB’ye tepki göstermesi BM’yi harekete geçirdi. Aynı zamanda Pakistan ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde İslamabad’da olağanüstü İslam Konferansı toplandı. Ancak istenilen sonuç elde edilemedi.

1982’de Afganistan sorununu çözmek üzere BM gözetiminde Afganistan, Pakistan, ABD ve SSCB’nin katılımıyla görüşmeler başladı. Uzun süren görüşmelerden sonra 14 Nisan 1988’de Cenevre’de Afganistan sorununa son veren anlaşma imzalandı. SSCB askerleri 1988-1989 yılı içerisinde Afganistan’dan çekildiler. Bu arada, “mücahit” gruplar birleşerek bir hükûmet kurdular. Ancak bu gelişmelerle birlikte gerekli istikrar sağlanamadı. Afganistan’da bu defa iktidar için iç çekişmeler başladı.


C. BARIŞ İÇİNDE BİR ARADA YAŞAMA 

barış-içinde-yaşama

Bandung Konferansı Sonuç Bildirgesi
Konferans, 

1. Sömürgeciliğin, en kısa zamanda sona erdirilmesi gereken kötü bir uygulama olduğunu, 

2. Kendi topraklarında sömürgecilere kölelik ve onların egemenliği altında yaşamaya zorlanan halklar sorununun temel insan haklarının kabul edilmemesi anlamına geldiğini, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu ve dünyada barış ve iş birliğinin gelişmesine engel olduğunu, 

3. Sömürge durumunda olan bu halkların özgürlük ve bağımsızlık davasına destek olduğunu, 

4. Sömürgeci devletlerden bu halklara özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını vermelerini talep etmek (…) konularında uzlaşmaya varmıştır. Konferans, Afrika’nın büyük bölümünde ve dünyanın başka yerlerinde siyasi sistemin ve insan ilişkilerinin temelini oluşturan ırk ayrımcılığı siyasetini ve uygulamalarını kınar. Bu tür bir tavır yalnızca insan haklarının tecavüze uğraması değil, aynı zamanda uygarlığın ve insanlık onurunun temel değerlerinin inkârıdır. Filistin’in durumu nedeniyle Orta Doğu’da var olan gerilim konusunda ve bu gerilimin dünya barışı açısından oluşturduğu tehlikeyi de göz önünde bulundurarak Arap Filistin halkının haklarını ve Filistin sorununa barışçı bir çözüm bulunmasını desteklediğini beyan eder.

George LANGLOIS, 20. Yüzyıl Tarihi, s. 404’ten özetlenmiştir.

D. ARAP-İSRAİL SAVAŞLARI VE BÜYÜK DEVLETLERİN POLİTİKALARI 

arap-israil-savaşları

1.Camp David Antlaşmaları 

ABD Başkanı Nixon, 1974’te İsrail ile Mısır arasında imzalanan Sina Antlaşması’yla oluşan barış ortamını güçlendirmek amacıyla, Orta Doğu devletlerini ziyaret etti. Bu gezi sırasında ABD ile Mısır arasında bir anlaşma imzalanması, SSCB’yi rahatsız ederken ABD-Libya ilişkilerini de olumsuz etkiledi.

Bu arada Mısır Halk Meclisi’nin Mısır-SSCB Dostluk Antlaşması’nı feshetmesi ABD’yi bir Orta Doğu barışı konusunda harekete geçirdi. 1977’de ABD, bölge ülkeleriyle barış için temaslarda bulundu. Aynı yıl İsrail ve Mısır Devlet başkanları karşılıklı olarak resmî ziyaretlerde bulundular. İsrail’in Batı Şeria’da yeni Yahudi yerleşim merkezleri kurması iki ülke arasında devam eden müzakerelerden sonuç alınmasını engelledi. İsrail’in bu tavrı Mısır ve ABD ile olan ilişkilerinin bozulmasına sebep oldu.

1978’de ABD, bölgedeki gücünü kullanarak İsrail ve Mısır’ı Camp David’te bir araya getirdi. 17 Eylül’de İsrail ile Mısır, Filistin meselesi ve iki ülke arasındaki barış esaslarını içeren antlaşmaları imzaladı. 

Camp David Antlaşmalarında Filistin meselesi ile ilgili şu kararlar alındı. 

– Gazze ve Batı Şeria’da yaşayan Filistinlilere, şekli ve mahiyeti, İsrail, Mısır ve Ürdün’ün ortak kararına göre belirlenecek beş yıllık bir süre için bir muhtariyet verilecek. 

– Bu muhtariyet döneminde İsrail, bu iki toprakta, kendi güvenliğini de sarsmayacak şekilde, asker miktarını asgariye indirecekti. 

– Muhtariyet döneminin üçüncü yılından itibaren, İsrail, Mısır, Ürdün ve Filistin muhtariyet idaresinin temsilcileri arasında, Batı Şeria ve Gazze’nin nihai statüsünü tespit edecek bir anlaşma için müzakereler yapılacaktı. Bu anlaşma, Filistin halkının “meşru hakları” ile “adil istekleri”ni tanıyacaktı. 

– Bu dönemde İsrail ile Ürdün arasında barış müzakereleri ve İsrail’in güvenliğini sağlayacak düzenlemeler de yapılacaktı. 

Camp David Antlaşmalarına tepki gösteren Arap ülkeleri, Mart 1979’da Bağdat’ta toplanarak Mısır’ın bu anlaşmayı feshetmesini, Filistin meselesinde ortak hareket edilmesini ve bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulmasını kararlaştırdı. Camp David Antlaşmaları çerçevesinde belirlenen Mısır-İsrail Barış Antlaşması, planlanan sürede imzalanamadı. Özellikle İsrail ve Mısır’ın bu antlaşmanın maddelerini kendine göre yorumlaması, İran’da gerçekleşen rejim değişikliği ve ABD’nin tutumu, süreci sonlandırdı. 

26 Mart 1979’da karşılıklı toprak bütünlüğü ve bağımsızlık düşüncesine saygı duymayı esas alarak bugünkü İsrail-Mısır sınırlarını çizen “İsrail-Mısır Barış Antlaşması” Washington’da imzalandı. Bu antlaşma, İsrail’in, güneyde güvenliğini garantilerken Mısır’ın Arap dünyası ile ilişkilerinin kopmasına yol açtı. Arap ülkelerinden Mısır’a yapılan ekonomik yardım kesilirken ABD, Mısır’a ekonomik yardımda bulundu. İsrail 27 Nisan 1982’de Sina’dan tamamen çekildi. Bu gelişmeler Orta Doğu’da ABD aleyhtarlığını artırırken Suriye gibi bazı ülkeleri SSCB’ye yakınlaştırdı. Bu barış antlaşmaları, İsrail’in muhtariyet vaadedilen Batı Şeria’da devamlı olarak Yahudi yerleşim merkezleri kurması, Kudüs’ü başkent yapması, Golan Tepelerini ilhak ettiğini açıklaması ile amacına ulaşamamış ve bölgedeki gerginliğin artmasını engelleyememiştir.  


2.İslam Konferansı Örgütü
İsrail işgali altındaki Kudüs’te, 21 Ağustos 1969’da Müslümanların kutsal yerlerinden olan El-Aksa Camii’nin kundaklanması ve camide maddi hasar oluşması İslam dünyasında büyük tepkilere yol açtı. Ürdün Kralı Hüseyin’in önerisi ile Arap devletlerinin dış işleri bakanları 25 Ağustos 1969’da Kahire’de toplanarak bir “İslam Zirvesi” oluşturulması kararı verildi.

islam-konferansı

22-25 Eylül’de Fas’ın başkenti Rabat’ta Türkiye dâhil 24 ülkenin katıldığı bir “İslam Zirvesi” toplandı. Zirve sonunda yayınlanan bildiride, İsrail’in Kudüs’ü boşaltması ve 1967 Haziran savaşında işgal ettiği Arap topraklarından çekilmesi kararlaştırılırken İsrail’i tanımış olan devletlerin, İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesmeleri istendi. 

İslam Zirvesi’nin ikincisi, 1974’te Pakistan’ın Lahor kentinde yapılmıştır. Zirvede Filistin ile ilgili alınan kararlar yanında, 1971’de Pakistan’a karşı ayaklanarak bağımsızlığını ilan eden Bangladeş’in Pakistan tarafından tanınması da sağlanmıştır. Böylece İslam Konferansları, İsrail meselesinin dışında, İslam dünyasının meselelerini tartışıp bu meselelere de çözüm getirmeye çalıştı.

Teşkilatın 1973’te yapılan Cidde toplantısında üye ülkelerin maliye bakanları mali teşkilatlanmanın önemini vurguladılar. Ekim 1975’teki toplantıda İslam Kalkınma Bankasının kuruluş planı onaylandı.

arap-israil-savaşı


E. ULUSLARARASI POLİTİKADA PETROLÜN YERİ 
XIX. yüzyılın ortasında ilk kez ABD’de çıkarılmaya başlanan petrol, kısa süre sonra da Avrupa’ya ihraç edildi. Bu yüzyılın sonunda Avrupa ülkelerinde ve Rusya’ da petrol kullanımı yaygınlaştı. Petrolün motorlu araçlarda kullanılmaya başlanması önemini daha da arttırdı. Orta Doğu’da petrol, ilk olarak I. Dünya Savaşı öncesinde bulundu. İngiltere Osmanlı Devleti’nin topraklarında petrol arama faaliyetine girerek petrol ticaretini kontrol etmeye çalıştı. Almanya da Bağdat-Berlin demiryolu ile bölgedeki petrol yataklarını kontrolü altına almak istiyordu. Savaş sonrasında Batılı devletler mandacılık sistemi ile ABD ise petrol şirketleri aracılığı ile bölge üzerinde etkili oldu. II. Dünya Savaşında Japonlar, Pearl Harbour’a Doğu Hint Adalarındaki petrol kaynaklarını ellerinde tutmak için saldırdı. Hitler’in SSCB’yi işgal etmek istemesindeki etkenlerden birisi de Kafkasya’daki petrol yataklarını ele geçirmekti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra hızlı bir sanayileşme sürecine giren dünyada petrolün bir çok sanayi dalında kullanılmaya başlanması, enerji kaynağı olarak taş kömürünün yerini almasına da sebep oldu. 

dünya-petrol-rezervi

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Orta Doğu üzerinde hâkimiyetlerini yitirmeye başladığını anlayan Batılı devletler, petrol şirketleri aracılığıyla etkinliklerini devam ettirmeye çalıştılar. Şirketlere ayrıcalık veren ülkelerdeki milliyetçi gösteriler bu ülkelerin petrol satışından da pay istemelerine ve bazı ülkelerde de (Iran vb.) petrol şirketlerini millîleştirilmesine neden oldu. Bu millîleştirme girişimleri karşısında Batılı Devletler petrol üreten başka ülkelere yönelerek üretimlerini arttırdılar ve fiyat kontrolünü ellerinde tutmaya devam ettiler. Bu tarihlerde petrol piyasasına girmek isteyen SSCB gibi ülkeler düşük fiyatlardan petrol petrol satmaya başladılar. Bu gelişmelerden olumsuz etkilenen petrol üreticisi ülkeler, Ağustos 1960’ta OPEC’i (Organization Petroleum Exporting Countries -Petrol Ihraç Eden Ülkeler Teşkilatı-) kurdular. OPEC’in amacı petrol fiyatlarını yüksek seviyeye çıkarmak ve üretici ülkeler arasında teknik konularda iş birliğini sağlamaktı. 

dünya-petrol-üretimi

1970’li yılların başında OPEC amacına ulaştı ve petrol şirketlerine karşı üstünlük sağladı. Petrol üretimini daha pahalıya mal ettiği için düşük fiyatta petrol satışından zarar gören ABD’nin petrol şirketlerine destek vermemesi, OPEC’in başarılı olmasında etkili oldu. Bu arada 1967 (Altı Gün Savaşı) Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra petrolün İsrail’e karşı siyasi bir silah olarak kullanılmasını sağlamak için OAPEC (Organization of Arab Petroleum Exporting Countries -Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Teşkilatı-) kuruldu. Ancak Arap ülkeleri arasında dayanışmanın sağlanamaması ve Batılı ülkelerin OAPEC dışındaki ülkelerden petrol satın alması OAPEC’in istediği sonucu alamamasına sebep oldu. Ekim 1973’te çıkan Orta Doğu savaşından sonra OAPEC tarafından petrol fiyatlarının yükseltilmesiyle yaşanan petrol krizi hız kazandı. Bu durum özellikle Batı Avrupa’da ve Japonya’da paniğe yol açtı. Japonya 22 Kasımda İsrail’e karşı tavır aldı. İngiltere 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda Orta Doğu ülkelerine uygulamaya başladığı silah ambargosunu kısa bir süre sonra kaldırarak sadece İsrail ile sınırlı tuttu. Suudi Arabistan’ın İsrail’e destek veren ABD ve Hollanda’ya karşı uyguladığı petrol ambargosu özellikle ABD’nin Orta Doğu politikasını değiştirmedi. Hatta ABD, bu politikanın Batı’nın sanayisine ciddi zararlar vermesi hâlinde Basra Körfezi bölgesine bir silahlı müdahale ihtimalini belirterek oldukça sert bir tepki verdi. 1974’te enerji ve özellikle petrolün sağlanmasında, kullanılmasında iş birliği ve ortak planlamayı gerçekleştirmek amacıyla Avrupa İktisadi İş Birliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) çerçevesinde “Milletlerarası Enerji Ajansı” (International Energy Agency) kuruldu. 

1973-1974’ten itibaren OPEC ülkelerinin ham petrol fiyatlarına her altı ayda bir zam yapmaları, petrol üretimin azaltılmasından endişe duyan Batı’nın sanayileşmiş ülkeleri tarafından kabullenildi. Buna karşılık sanayileşmiş ülkeler, petrol fiyatlarını kendi sanayi mamullerine ve teknolojilerine yansıtarak yine bu ülkelere sattılar. Ayrıca petrol üreten ülkelerin petrol satışından elde edilen gelirleri Batı bankalarında değerlendirmesi, sanayileşmiş ülkelerin petrol zamlarından etkilenmesini engelledi. Ancak Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkeler, artan petrol fiyatlarından olumsuz etkilendiler.

oapec-üyeleri


1. Irak’ta Rejim Değişikliği

1920 San Remo Konferansı’nda manda yönetimi kurulan Irak’ta 1921’de Meşruti Krallık kuruldu. 1932’de Milletler Cemiyetine bağımsız bir devlet olarak katıldı. 1933’te Kral Faysal’ın ölümünün ardından ülkede dinî ve etnik çatışmalar arttı. II. Dünya Savaşı öncesi dünyadaki gelişmeler Orta Doğu’da yeni oluşumlar için zemin hazırladı. 1934’te Türkiye’nin de üye olduğu Sadabat Paktı’na katılan Irak, II. Dünya Savaşı sonrası ABD ve Batılı devletlere paralel politikalar izleyerek Bağdat Paktı (1954) içinde yer aldı.

1958’de yapılan bir askerî müdahale sonucu ülkede monarşi rejimi yıkılarak cumhuriyet ilan edildi. Irak rejim değişikliğinden sonra Bağdat Paktı’ndan çekildi. Baas Partisi 1968’de Irak’ta yönetimde söz sahibi oldu, SSCB ile yakınlaşarak bu ülkeden ekonomik ve askerî yardım almaya başladı. Bu durum Batı’ya dönük bir politika takip eden İran ile arasındaki ilişkileri zayıflattı. Diğer taraftan, 1970’te İngiltere’nin Basra Körfezi’nden çekilmesinden sonra İran’ın, buraya tek başına hâkim olmak istemesi iki ülke ilişkilerini daha da gerginleştirdi.

Baas Partisinin 1972’de, SSCB ile imzaladığı dostluk antlaşmasıyla beraber bu ülkeden silah satın almaya başlaması İran’ı tedirgin etti. Ancak 1975 Martında Cezayir’in arabuluculuğu ile imzalanan Cezayir Anlaşması’yla Irak ile İran arasındaki Şattülarap Su Yolu’nun en derin yeri sınır kabul edilirken karşılıklı dostluk ve iş birliğinin taahhüt edilmesi ilişkileri bir süreliğine düzeltti. 

BAAS HAREKETİ 

Baas Partisi, 1940’ta Şam’da kuruldu. “Yeniden doğuş” anlamına gelen Baas, Arap sosyalizminin yöntemleriyle Arap dünyasında bir yeniden doğuş gerçekleştirmeye çalışan siyasi anlayış ve partilere verilen isimdir. Baas hareketinin amacı sosyalist bir sistemle yönetilen, birleşik, laik bir Arap toplumu kurmaktı. Özel mülkiyeti güvence altına alan Baas sosyalizmi gelir adaleti, iç ve dış ticaretin denetimi, toprak mülkiyetinin kamu yararına sınırlandırılması, madenlerin ve doğal kaynakların millîleştirilmesi, planlı kalkınma, işçilerin işletmelerin yönetimlerine katılması gibi ilkelere dayanıyordu. 

1963’te Irak’ta, iktidara gelen Baas Partisi 1968’de yapılan darbeyle yönetime tam hâkim oldu. 1979’da ise yeni bir darbeyle Saddam Hüseyin tek başına yönetime geldi. 

Prof. Dr. Baskın ORAN, Türk Dış Politikası, c. I, s. 785’ten özetlenmiştir.
2. İran’da Rejim Değişikliği

İRAN DEVRİMİ 

Pehlevi Hanedanlığının 54 yıllık (1925-1979) iktidar dönemi, rejime sadık dostlar yetiştirdiği gibi karşıtlar da oluşturmuştur. Bu nedenle İran devrimi siyasi bakımdan dışlanmışların, dinî bakımdan rahatsız olanların ve gelir dağılımından yeterince pay alamayanların ortak paydada buluşmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. İran Devrimi, çarşı esnafı ile köylüyü, üniversite öğrencisi ile radikal Şii grupları aynı platformda buluşturan bir sürecin adıdır.

Prof. Dr. Tayyar ARI, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, s. 524’ten özetlenmiştir. 

iran-devrimi

1925’ten itibaren İran’ı yöneten Pehlevi Hanedanlığı uygulamalarıyla halk tarafından benimsenmemişti. Batı kültürünün toplumsal alanda kendini hissettirmesi halkta memnuniyetsizliğe yol açmıştı. Bununla birlikte plansız toprak reformu, kırsal nüfusu yoksullaştırmış köyden kente göçe zorlamıştı.

Ayrıca petrol gelirlerinin silahlanmaya harcanması gelir dağılımındaki eşitsizliği daha da artırdı. Halkın uygulamalara karşı başlattığı protestoların yönetim tarafından dikkate alınmaması ayaklanmaya sebep oldu. 1978 yılı başlarında bölgesel nitelikli başlayan ayaklanma, bir yıl içinde halk hareketine dönüştü. 1979’da sürgündeki lider Ayetullah Humeyni’nin ülkeye dönmesiyle İran İslam Cumhuriyeti kuruldu. Yeni yönetim, anayasa ile halka siyasi haklar tanıyan bir takım değişiklikler yaptı. İki aşamalı seçimler sonucunda yeni meclis oluşturuldu. Ülkedeki yeni yapılanma sırasında petrol ihracatının azalması ekonomiyi zor durumda bıraktı. 

İran, dış politikada bağlantısızlık ilkesini benimserken ABD öncülüğünde kurulan CENTO’dan ayrıldı. SSCB ile daha önce imzalanan dostluk antlaşmasının bazı maddeleri tek taraflı feshedildi. Irak’ın Orta Doğu’da Mısır’dan boşalan güçler dengesini kendi lehine değiştirmek istemesi ve bu amaçla yayılmacı bir politika takip etmesi Irak-İran ilişkilerini olumsuz etkiledi.


3. Savaş ve Sonuçları
ARAP LİDERLİĞİNE

Irak 1975 Cezayir Antlaşması ile bölgesel güvenliğin sağlanmasında öne çıktı. Antlaşmanın hemen ardından Irak Fransa ve SSCB’den silah alımını hızlandırdı. Bu arada 1978’de Arap Birliği zirvesine ev sahipliği yaparak hem siyasi prestijini artırdı, hem de Mısır’ın tecrit edilmesine öncülük etti. Camp David Anlaşması’yla Mısır’ın Arap dünyasındaki liderliğinin sarsılması Irak’ı liderlik yapma hususunda harekete geçirdi. OPEC’in fiyat artırımına gitmesi ile Irak’ın yıllık petrol geliri 1980’de 26 milyar dolara ulaşmıştı. Böylece Irak, artan siyasi ve ekonomik gücüyle orantılı olarak uluslararası politikada daha etkin bir rol üstlenmek amacındaydı.

Prof. Dr. Tayyar ARI, Irak, İran ve ABD, s. 372-373’ten özetlenmiştir 

BASRA KÖRFEZİ’NDE REKABET

1960’ların başında hızla silahlanan İran’ın amacı Basra Körfezi’nde egemen güç olmaktı. ABD’nin destek ve teşvikini alan İran, 1960’lar ve 70’ler boyunca Basra Körfezi’nde koruma görevini üstlendi. Özellikle 1971’de İngiltere’nin bölgeden çekilmesinin ardından doğan boşluğu İran’ın doldurması konusunda, daha 1960’ların sonunda ABD-İngiltereİran arasında anlaşma sağlanmıştı.

İran’ın dış politikasında üç temel unsur vardı: Birincisi, daima Batı yanlısı güçleri ve monarşileri desteklemek. İkincisi, tüm Şiilerin ve Fars kökenlilerin koruyucusu rolünü üstlenerek söz konusu azınlıklara sahip ülkeler üzerinde denetim kurmak. Üçüncüsü ise, Basra Körfezi’ndeki adalara ve önemli su yollarına doğrudan sahip olmaktır.

Prof. Dr. Baskın ORAN, Türk Dış Politikası, c. I, s. 802’den özetlenmiştir. 

iran-ırak-savaşı

İran ile Irak arasında Basra Körfezi ve Şattülarap Su Yolu üzerinde egemenlik mücadelesi nedeniyle gerginleşen ilişkiler 1975 Cezayir Anlaşması ile geçici olarak düzeltilmişti. Camp David Antlaşması’yla Orta Doğu’da Mısır’ın etkinliğini kaybetmesi sonucunda ortaya çıkan otorite boşluğundan yararlanan Irak, Arap liderliği için çalışmalar başlattı. 1979’da İran’ın rejim değişikliği sebebiyle yaşadığı iç sorunlardan yararlanmak isteyen Irak, Basra Körfezi’ne hâkim olmak için harekete geçti. Cezayir Anlaşması’nı feshettiğini açıkladı. 22 Eylül 1980’de İran topraklarına saldırıya geçerek Basra Körfezi ne kadar ilerledi. Bir süre sonra İran, savaşta dengeyi sağlayarak Irak’ın işgal ettiği bazı toprakları geri aldı. İran-Irak Savaşı’nda Suriye ve Libya İran’ı; diğer Arap devletleri ise Irak’ı desteklediler. ABD, savaşın başlarında tarafsız kalmayı ve iki devletin toprak bütünlüğünün korunmasını esas aldı. SSCB savaş sırasında Basra Körfezi’nde etkili olmak ve Afganistan işgalinde serbest hareket edebilmek için İran’ın yanında yer aldı. Avrupa ülkeleri ise tarafsız bir politika izleme kararı alırken İran’daki rejim değişikliğinden dolayı Irak yanlısı tutum takındı. 

iran-ırak-savaşı
1986’da İran’ın Basra Körfezi’ne hâkim olmaya başlaması ve körfeze kıyısı olan ülkelerin petrol satışı yapamaması ABD ve bazı Batılı devletleri ekonomik açıdan olumsuz etkiledi. Ayrıca SSCB’nin İran’la yakınlaşarak bölgede güç kazanması ABD’yi endişelendirdi. Bu sebeple ABD, Fransa ve İngiltere gibi bazı Batılı büyük devletler harekete geçerek Basra Körfezi’ne savaş gemileri gönderdiler. Bu müdahale sonucu Irak, İran’a karşı cephelerde dengeyi sağladı. BM’nin kararı ile 6 Ağustos 1988’de ateşkes gerçekleşti ve savaş sona erdi. Irak’ın 1990’da Kuveyt’i işgal etmesi ve ABD’nin bu işgale müdahale ihtimalinin ortaya çıkması üzerine Irak işgal ettiği İran topraklarından çekildi. Böylece İran kaybettiği toprakları geri aldı. 

Sekiz yıl gibi uzun süren bir savaş sonucunda iki ülkeden yaklaşık bir milyon insan hayatını kaybetti. Savaş sırasında iki devletin birbirlerinin petrol bölgelerini bombalaması sonucunda 150 milyar dolar civarında bir ekonomik kaynak yok oldu. Savaştan sonra iki ülkede de ekonomik sıkıntılar yaşandı. Kuveyt’in işgalinde, Irak’ın yaşadığı bu ekonomik bunalım etkili oldu. İran-Irak Savaşı ile Arap ülkelerinin taraf olması Arap birliğinin bozulmasına ve İsrail’in Orta Doğu’da daha serbest hareket etmesine zemin hazırladı. Bazı devletler tarafsız olmalarına rağmen bu iki devlete silah satarak önemli bir gelir elde etmiş oldu.

 

 

İrangate olayı:

İran İslam inkılabı ve bu sırada Tahran’daki ABD büyükelçiliğinin işgal edilmesi nedeniyle ABD-İran ilişkileri gerginleşmiş, ardından Eylül 1980’de İran’la Irak arasında savaş başlamıştı. Şah döneminde ordusunu Amerikan silahlarıyla donatmış olan İran, savaş nedeniyle hem yeni silah hem de yedek parça arayışı içindeydi. Humeyni rejiminin sıkışınca ABD’den İsrail aracılığıyla gizlice silah satın aldığı ve bu olayda Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi Yarbay Oliver North’un önemli bir rol oynadığı ortaya çıktı. 1986’da açılan soruşturmada North suçlu bulunurken Başkan Reagan’ın sorumluluğu bulunmadığı sonucuna varıldı. İrangate olayı ABD’nin çıkarlarını koruyabilmek için İran’a bile silah satabileceğini, İran’ın ise siyasi ilişkide bulunmadığı ABD’den silah alabileceğini gösterdi. Reel politik her zaman ve her zeminde faaliyetteydi.

Prof. Dr. Baskın ORAN, Türk Dış Politikası, c. II, s. 51’den düzenlenmiştir.


G. YUMUŞAMA DÖNEMİNDE DÜNYA
1. Ekonomi

II. Dünya Savaşı sonrasında bilim ve teknolojideki ilerlemelerin sanayide kullanılması ile büyük bir verimlilik elde edildi. 144. sayfadaki grafiklerde de görüldüğü gibi önceki dönemlerde lüks sayılan merkezî ısıtma sistemi, evlere kadar suyun getirilmesi, çamaşır makinesi, telefon ve televizyonun yaygın olarak kullanılması insan hayatını kolaylaştırdı. Petrol, elektrik ve otomotiv sektörlerinde önemli üretim artışı oldu. Sanayideki büyüme, enerji tüketimini artırırken enerji kaynağı olarak kömürün yerini alan petrol, kimya sanayiinde yeni ürünlerin ortaya çıkmasını sağladı. Bu gelişmelerle dünya ekonomisi hızlı bir büyüme dönemi yaşadı. 1970’lere kadar büyümenin kesintisiz devam etmesi işsizlik oranını da düşürdü.

dünya-ticaret-hacmi

Dünya ekonomisindeki büyümeye bağlı olarak talep fazlası ürünleri pazarlama ihtiyacı reklam sektörünün önemini artırdı. İşlevleri artmaya başlayarak geniş kitlelere ulaşan radyo ve televizyon bu ürünlerin tanıtımında önemli birer araç hâline geldiler. Uydu teknolojisi sayesinde de televizyon programları uluslararası bir boyut kazandı. İlk kez “1964 Tokyo Olimpiyatları” canlı televizyon yayını ile tüm dünyaya ulaştırıldı. 

Uluslararası alanda ticaretin yaygınlaşması bu dönemin dinamizmini oluşturdu. Serbest ticaret ve çok uluslu şirketler tarafından yapılan uluslararası yatırımların gelişmesi ilerlemeyi perçinledi. Dünya ticaret hacmi de büyük bir büyüme gösterdi. Uluslararası ticaret hacmi % 7 oranında büyüdü.


2. Bilimsel ve Teknolojik Gelişmeler

Bu dönemde bilimsel ve teknolojik anlamda önemli buluşların yapılmasında Soğuk Savaş Dönemindeki bloklar arasındaki rekabet önemli bir etken olmuştu. Özellikle füze sistemlerinin geliştirilmesi iki süper gücü uzay yarışına itti. 1957’de ilk uzay aracı olan Sputnik’i uzaya fırlatmasından bir yıl sonra ABD, Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesini (NASA) kurarak ilk uydusunu uzaya gönderdi. 1961’de Rus kozmonot Yuri Gagarin, Vostok-1 uzay aracı ile ilk kez uzaya giden insan oldu. 1962’de ABD aynı şekilde karşılık vererek uzayda rekabeti hızlandırdı. 1969’da ise Amerikalı astronot Neil Amstrong’un Ay’a inmesi ile ABD uzay yarışında liderliği ele geçirdi.

Başlangıçta ABD ile SSCB arasında devam eden uzay yarışına, daha sonra sınırlı olarak İngiltere, Fransa, Japonya ve Çin Halk Cumhuriyeti de katıldı. Devletler bütçelerinin önemli bir kısmını uzay çalışmalarına ayırdı. Bu da toplumların ihtiyacı olan alanlarda (eğitim, sağlık vb.) yapılacak olan yatırımları kısıtladı.

Uzay araştırmaları sırasında yapılan buluşlar, insanoğlunun günlük hayatında kullandığı bazı ürünlerin (teflon, haberleşme uyduları gibi) geliştirilmesinde temel oldu. Uzay araştırmaları ülkelerin gelişmişlik düzeyinde bir ölçüt olarak kabul gördü. Öyle ki uzay çalışmalarında elde edilen başarılar, devletlerin iç ve dış politikalarında kullanılarak bir propaganda aracı hâline geldi. Devletler arasında füze diplomasisi dönemine girildi. Uzay çalışmalarına doğrudan katılmayan devletler de uzayla ilgili gelişmelerden farklı şekillerde etkilendi. Uluslararası ilişkiler ve rekabet uzaya kadar yayıldı. 

Uzay yarışının başlamasından hemen sonra, uzayda egemenliği ve diğer konuları kapsayan “uzay hukuku” tartışmaları yaşandı. BM, 1961’de aldığı bir kararla, uzayın ve gök cisimlerinin hiçbir devletin egemenliği altına alınamayacağını kabul ederken 1962’de teknik alanda iş birliğini onayladı ve 1963’te bu kararlara açıklık getirdi.

Savaş yıllarında yapılan ilk bilgisayar geliştirilerek 1970’te kişisel bilgisayar üretildi. 1978’de üretilen APPLE’ın fabrikalarda kullanılmasıyla bilgisayar, sanayi alanına girmiş oldu. 

İletişim alanında telefon ile başlayan gelişmeler XX. yüzyılda görüntülü telefonla devam etti. Uydu teknolojisinin yerleşmesi ile iletişimde kıtalar arasındaki uzaklık ortadan kalktı. İletişimdeki bu sınır tanımaz gelişme İnterneti ortaya çıkardı. 1969 yılında ilk olarak ABD’de bilim adamları arasındaki iletişimi sağlamak maksadı ile deneme niteliğinde olan “ARPANET” Amerikan Gelişmiş Savunma Araştırmaları Dairesi (Advanced Research Projects Agency Network) kuruldu. Daha sonra “ARPANET” ABD’deki bütün üniversitelerin araştırma kuruluşlarının bilgisayarlarını bünyesinde toplayarak büyüdü. 1991’de ABD’de İnternetin, ticari amaçla kullanılmasını engelleyen tüm kısıtlamalar kaldırıldı. Bir yıl sonra grafik web tarayıcı “Mozaic” devreye girmiş ve İnternetin bir alt kümesi olan “World Wide Web” (Geniş Dünya Ağı) yıllık büyüme hızı artmaya başlamıştır. Tüm dünyayı kapsayan bu ağ ile aralarında bağlantı bulunan tüm belgeler ve dijitalleştirilmiş nesneler bir araya getirilmek istenmiştir. Bilgisayar ile telefonun iş birliğine insanın bilgisinin de eklenmesiyle ortaya çıkan İnternet, günümüzde önemli bir yere sahiptir.


3. Kültürel Hayat
Hızlı sanayileşme ve tarımda makineleşmenin artması sonucu köylerden kentlere doğru hızlı bir göç başladı. Kadınların eğitim düzeyinin artması ve sosyal hayata aktif olarak katılması erkek egemenliğini ön plana çıkaran anlayışı sona erdirdi. Cinsiyete dayalı her türlü şiddet eylemine karşı çıkıldı.

Sanayileşmiş ülkelerin kent nüfusunun artmasında Üçüncü Dünya Ülkelerinden yapılan göçler de etkili oldu. İş merkezlerinin bulunduğu şehirlerin etrafındaki mahallelerde işçiler ve göçmenler yaşamaktaydı. Gelir düzeyi düşük aynı zamanda farklı etnik kökene sahip olan bu mahallelerde güvenlik sorunları çıkmaya başladı. Ekonomik gelir düzeyi yüksek olan kişiler ise şehir dışında müstakil evlerden oluşan yerleşim alanları oluşturarak buralarda yaşamaya başladılar. 

Bilimsel ve teknolojik gelişmelerle ulaşılan düzey ve gelecek konusundaki bilinmezlik, edebiyatta post modern (modern ötesi) anlayışın 1960’lardan itibaren hâkim olmasına yol açmıştır. Müzik alanında 1950’lerde ortaya çıkan “Rock And Roll” tarzı bu dönemde de etkisini sürdürmüştür. Bunun yanında dönemin siyasi ve politik çekişmelerini, savaş, göç vb. toplumsal sorunları dile getirmek amacıyla yeni müzik türleri ve grupları ortaya çıkmıştır. Heavy Metal müzik türü ve bu türün temsilcisi olan Rolling Stones grubu döneme damgasını vurmuştur.

Savaştan sonra yeni bir boyut kazanan soyut resim anlayışı bu dönemde de etkisini devam ettirmiştir. Sanayinin toplumsal yaşam üzerindeki etkileri mimaride de kendini hissettirdi. Bu alanda Paris’te inşa edilen Beaubourg Kültür Merkezi bu tarz mimari eserlere önemli bir örnektir. 

1960-1980 yılları arasında yapılan olimpiyatlarda ABD, SSCB, Japonya ve Doğu Almanya madalya sıralamasında önde gelen ülkelerdir. Türkiye ise istediği başarıyı elde edememiştir. 1960-1980 yılları arasında düzenlenen FIFA Dünya Kupası’nda sırasıyla Brezilya (1962), İngiltere (1966), Brezilya (1970), Almanya (1974) ve Arjantin (1978) şampiyon oldu. Bu dönemde “FIFA Dünya Kupası”nda kurallar gereği, kupayı üçüncü kez kazanan Brezilya, 1970’te kupayı müzesine götürdü. Başlangıçta “Avrupa Uluslar Kupası” adıyla anılan “Avrupa Futbol Şampiyonası” UEFA tarafından 1960’tan itibaren 4 yılda bir düzenlenecek şekilde organize edilmiştir. Türkiye ise 1960-1980 döneminde finallere katılma hakkını elde edememiştir. 1951 yılından itibaren yapılan Akdeniz Oyunlarının tamamına katılan Türkiye, 1971’de düzenlenen altıncı Akdeniz Oyunlarına İzmir’de ev sahipliği yaptı. 1963-1979 yılları arasında düzenlenen bu oyunlarda Türkiye 1963’te dördüncü, 1967’de beşinci, 1971’de dördüncü, 1975’te beşinci ve 1979’da ise altıncı oldu.

1960-1980 yılları arasında “UEFA Şampiyon Kulüpler Kupası”nda FC Bayern München ve AFC Ajax üçer kez kupayı kazanarak dikkat çekti. UEFA tarafından 1971’de organize edilen UEFA Kupası (UEFA Cup), Avrupa’da Şampiyonlar Ligi’nden sonraki en değerli kupa ve en çok takımın katıldığı futbol turnuvasıdır. Her iki şampiyona da her yıl düzenlenmektedir. 

FIBA (Uluslararası Basketbol Federasyonu) tarafından dört yılda bir düzenlenen Dünya Basketbol Şampiyonası ulusal erkek basketbol takımlarının dört yılda bir katıldığı bir turnuvadır. Bu dönemde SSCB ve Yugoslavya ikişer kez şampiyon olarak dikkat çekmişlerdir. Bayanlar Dünya Şampiyonası da dört yılda bir düzenlenir. Turnuva erkek ve bayan takımları için aynı yılda ancak farklı ülkelerde yapılmaktadır. Bu dönemde yapılan şampiyonalarda her iki kategoride de SSCB en başarılı ülke olarak dikkat çekmektedir. FIVB (Uluslarası Volevbol Federasyonu) tarafından düzenlenen Dünya Voleybol Şampiyonası erkekler için 1962 yılından itibaren bayanlar için ise 1964’ten itibaren dört yılda bir yapılmaktadır. Şampiyonaya kıta elemelerinde başarılı olan takımlar katılmaktadır.


H. TÜRK DIŞ POLİTİKASI

1. Türk – Yunan İlişkileri

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Lozan Antlaşması imzalanmasına rağmen Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlar çözümlenememiş ve ilişkiler bir süre daha normale dönememişti. 1. ünitede de bahsedildiği gibi 1930’lu yıllarda dünya barışını tehdit eden gelişmeler üzerine Atatürk ve Venizelos liderliğinde Balkan devletleri arasında ittifakı sağlamak için çaba sarf edilmişti. Bu çalışmalar iki ülke arasındaki ilişkileri olumlu etkilemişti. Ancak 1954 yılına gelindiğinde Türkiye ve Yunanistan ilişkileri Kıbrıs meselesine bağlı olarak yeniden gerginleşmeye başladı.


a. Kıbrıs Meselesi

Tarih 10 dersinde işlendiği gibi 1571’de Türk hâkimiyetine giren Kıbrıs’ın yönetimi 1878 Berlin Antlaşması’nda arabuluculuk görevi yapan İngiltere’ye geçici olarak bırakıldı. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesini fırsat bilen İngiltere, 5 Kasım 1914’te Kıbrıs’ı ilhak ettiğini açıkladı. TürkiyeLozan Antlaşması ile bu statüyü kabul etti. 

kıbrıs-meselesi

Kıbrıs’taki Rumlar, İngiliz yönetimi altındayken Adayı Yunanistan’a katma idealleri (Enosis) doğrultusunda faaliyetlerde bulundular. Enosis’i gerçekleştirmek için yapılan ilk önemli ayaklanma 1931’de görüldü. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Kıbrıs konusuna daha çok ilgi gösteren Yunanistan, 1951’de Kıbrıs kendisine verilmesi için İngiltere’ye resmen başvurdu. Bu girişimi olumsuz karşılanan Yunanistan, 1954’te Kıbrıs sorununu BM’ye taşıyarak meseleyi uluslararası bir konu hâline getirdi. Kıbrıs’ta self-determinasyon ilkesinin uygulanmasını isteyen Yunanistan’ın bu girişimi BM tarafından reddedildi. Bu gelişmeler, Türkiye’nin Kıbrıs konusunda harekete geçmesinde önemli rol oynadı. Böylece Kıbrıs sorunu, Türk dış politikasının en önemli konularından birisi hâline geldi. 

1960’tan önce Yunanistan’ın Kıbrıs konusundaki isteklerinin BM tarafından reddedilmesi üzerine Rumlar, Kıbrıs’ta EOKA yer altı örgütünü kurarak önce İngilizler, sonra da Türklere yönelik tedhiş hareketlerine başladılar. Bu örgütün amacı: İngiltere’yi Kıbrıs an atmak, Türkleri imha etmek ve Enosis’i gerçekleştirmekti. Yunanistan’ın kışkırtma ve yardımlarıyla Rumların başlattıkları tedhiş hareketleri genişleyerek bir iç savaş hâlini aldı. 1959’da Türkiye ve Yunanistan başbakanları Zürih’te bir araya gelerek Kıbrıs anlaşmazlığını çözümlemek için görüşmelere başladılar. 11 Şubat 1959’da Kıbrıs’ta bağımsız bir cumhuriyet kurulması kararı alınarak Zürih Anlaşması yapıldı. Daha sonra Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Londra’da Kıbrıs Meselesi’ni ele aldılar. Londra toplantıların sonunda Zürih Anlaşması esas alınarak bağımsız bir Kıbrıs Devleti’nin kurulmasına karar verildi. 23 Şubat 1959’da imzalanan Londra Anlaşması; Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulma anlaşması, Garanti Anlaşması, İttifak Anlaşması ve Uyuşma Anlaşmalarından oluşmaktaydı. 

Zürih ve Londra Anlaşmaları doğrultusunda 16 Ağustos 1960’ta bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildi. Cumhurbaşkanlığına Rum lider Makarios, yardımcılığına da Türk lider Dr. Fazıl Küçük getirildi. Kıbrıs’ta sağlanan barış ortamı uzun sürmedi. Yunanistan’ın asker ve silah göndererek desteklediği EOKA, Türklere karşı yıldırma hareketlerine devam etti. Kıbrıs Türkleri de bu faaliyetlere 1955’te kurulan Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) vasıtasıyla karşı koymaya çalıştı. Makarios, 1963’te, Türk toplumu lideri Fazıl Küçük’e, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’ye anayasa değişikliği önerisinde bulundu. 

Türkiye’nin Makarios’un yaptığı önerileri reddetmesi, iki toplum arasındaki gerginliği arttırdı. Rum çeteleri Türk köylerini yakıp yıkarak 25 bin Türk’ü göçe zorladı. 24 Aralıkta “Kanlı Noel” denilen ve 24 Türk’ün şehit edildiği olay üzerine Türk savaş uçakları Lefkoşa üzerinde ilk uyarı uçuşunu yaptı. 1964’te Yunanistan’ın Ada ya daha çok asker ve silah göndermeye başlaması üzerine olayların büyümesinden endişelenen BM Güvenlik Konseyi, Barış Gücü kurulması kararı aldı. Ancak Barış Gücü Ada ya henüz gelmeden Rum çetelerinin saldırıya geçmesi Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale kararı almasına yol açtı. Ancak bu kararın uygulanmasını istemeyen ABD Başkanı Johnson, yazdığı mektupla Türkiye’yi kararından vazgeçirmeye çalıştı. 

Küba Krizine bağlı olarak 1963’te Türkiye’deki ABD’ye ait Jüpiter füzelerinin bilgi verilmeden sökülmesi ve Türk-Yunan meselelerinde ABD’nin Yunan yanlısı politikası iki ülke arasında güven bunalımına sebep olmuştu. 1964’te ABD Başkanı Johnson’un mektubu da Türk-ABD ilişkilerini olumsuz etkileyerek Türkiye’yi SSCB ve Orta Doğu politikasını yeniden gözden geçirmeye yöneltti.

Aynı yılın sonlarında ABD’nin NATO üyesi ülkeleri, “Çok Taraflı Nükleer Güç”e katma önerisi Türkiye tarafından kabul görmedi. ABD-Türkiye anlaşmaları 1966’da yeniden düzenlendi. 1969’da iki ülke arasında imzalanan “Savunma İş Birliği Anlaşması”nda karşılıklı egemenlik ve eşitlik prensibine yer verilerek Türkiye, üslerde tam kontrol hakkını aldı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı İttifakı’nda yer alan Türkiye’nin SSCB ile ilişkileri DP iktidarının son yıllarına kadar mesafeliydi. Batıdan beklediği ekonomik yardımı alamayan Türkiye’nin 1959’da SSCB’den kredi talebinde bulunması ve daha sonra Doğu ve Batı Bloku arasındaki ilişkilerde yumuşamanın başlaması Türkiye-SSCB ilişkilerini olumlu etkilemişti. Ancak 1961-1964 yılları arasında Kıbrıs meselesinde SSCB’nin Akdeniz politikası gereği Rumları desteklemesi Türkiye-SSCB ilişkilerini durma noktasına getirdi. Ancak ABD Başkanı Johnson’un mektubu, Türkiye-SSCB ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu ve karşılıklı eşitlik ilkesine dayalı ilişkiler başladı. Diplomatik ziyaretlerle başlayan ekonomik ilişkiler, siyasi ilişkilerin de gelişmesinde etkili oldu. 1960’lı yılların sonlarına doğru iki ülke arasındaki ilişkiler üst düzeye çıktı.

Johnson’un mektubundan sonra yapılan diplomatik temaslar sonucunda Türkiye Kıbrıs’a müdahale kararını bir süre askıya aldı. Ancak BM Barış Gücü’nün Rum çetelerinin Kıbrıs’taki saldırılarını engelleyememesi üzerine 8-9 Ağustos 1964’te Türk Hava Kuvvetlerine bağlı savaş uçakları Rum mevzilerini bombaladı. Bu müdahale Kıbrıs Rum çetelerinin saldırı gücünü ve genel olma özelliğini kaybettirerek faaliyetleri sınırlı çatışmalar hâline dönüştürmüştür.

Kıbrıs Meselesi, Mayıs 1965’te Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan ikili görüşmelerle çözülmeye çalışıldı. Ancak Kıbrıs Rumlarının tutumu ve Yunanistan’da askeri müdahale ile hükûmet değişikliğinin yaşanması istenilen sonucun alınmasını engelledi.

1967’de Rumların genel saldırı hareketlerine geçmesi üzerine Türkiye, Yunanistan’a bir nota verdi. Devam eden olaylar yüzünden Rumlarla bir arada yaşamanın mümkün olamayacağını anlayan Kıbrıs Türkleri, 28 Aralık 1967’de “Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi”ni kurdular. Kıbrıs Anayasası hükümleri saklı kalmak üzere kurulan bu yönetimin başkanlığına Dr. Fazıl Küçük, başkan yardımcılığına da Rauf Denktaş seçildi. 

1968’de meselenin çözümü için Kıbrıs Türk toplumu lideri Rauf Denktaş ve Rum toplumu lideri Glafkos Klerides arasında gerçekleştirilen ikili görüşmeler, altı yıl kadar sürmesine rağmen bir sonuç alınamadı. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios, Ada’daki Türklere ekonomik ve sosyal baskılarda bulunarak göçe zorlayan bir politika uyguladı. Ancak Enosis’in hemen gerçekleştirilmesini isteyen EOKA üyeleri Yunanistan’dan aldıkları destekle 15 Temmuz 1974’te Makarios’a karşı bir darbe gerçekleştirdi. EOKA üyeleri Nikos Sampson’u cumhurbaşkanlığına getirirken “Kıbrıs Elen Cumhuriyeti”ni ilan ettiler. 

kıbrıs-harekatı-gazeteler

 


Türkiye, Kıbrıs“taki darbenin bir Yunan müdahelesi olduğunu belirtti ve garantilerin ihlâli saydı. İngiltere’ye ise ortak hareket etmeyi teklif etti. Olumsuz cevap alan Türkiye, garanti antlaşmasının kendisine tanıdığı yetkiyi kullanarak müdahale kararı aldı. Türkiye 20 Temmuz’da Enosis’e engel olmak, barışı yeniden kurmak ve Türklerin güvenliğini sağlamak amacıyla “Kıbrıs Barış Harekâtı”nı başlattı. 

Lefkoşa’ya kadar ilerleyen Türk kuvvetleri, 22 Temmuz’da BM’nin ateşkes çağrısına uydu. Kıbrıs meselesinin görüşülmesi maksadıyla 25 Temmuzda Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, Cenevre Konferansında bir araya geldi. Görüşmelerden barışı sağlayacak bir sonuç çıkmayınca 14 Ağustos’ta “İkinci Barış Harekâtı” başladı. Türk birlikleri Ada’nın yaklaşık üçte birine hâkim oldu. Türkiye BM’nin ateşkes çağrısına uyarak 16 Ağustosta askerî harekâtı durdurdu. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı Türkiye’nin dış politikasında da etkili oldu. ABD’nin bu harekâtı gerekçe göstererek Türkiye’ye yapmakta olduğu ekonomik yardımı keserek silah ambargosu uygulaması, iki ülke arasındaki ilişkileri olumsuz etkiledi. Bunun üzerine Türkiye, 1969 “Savunma Iş Birliği Anlaşması”nı yürürlükten kaldırdı ve 1975’ten itibaren Türkiye’deki bütün ABD üs ve tesislerine el koydu. Ancak 1978’de ABD ambargosunun kalkmasıyla ilişkiler normale döndü.

SSCB ise Ada’nın bir NATO üssü hâline gelmesi ihtimalinden endişe duyarak meseleyi uluslararası alana taşımak istedi ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Türkiye’ye destek vermedi. SSCB’nin bu tavrı, iki ülke ilişkilerini durma noktasına getirdi. Ancak 1980’den sonra Türkiye’nin çok yönlü dış politika izlemeye başlamasıyla Türkiye-SSCB ilişkilerinde ilerlemeler kaydedildi. 

Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra Türklerin kuzeyde, Rumların da güneyde yerleşmesi yeni bir devlet düzeninin kurulmasını gerekli kılıyordu. Başlatılan toplumlar arası görüşmelerden istenilen sonucun alınamaması üzerine Türk toplumu 13 Şubat 1975’te Rauf Denktaş’ın liderliğinde “Kıbrıs Türk Federe Devleti”ni kurdu.

BM öncülüğünde Kıbrıs Türk ve Rum toplumları arasında ikili görüşmeler başladı. 12 Şubat 1977’deki görüşmede taraflar, bağımsız, bağlantısız ve iki toplumlu bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığını kabul ettiler. Bundan sonra yapılacak görüşmelerin çerçevesini oluşturacak olan bu anlaşmaya rağmen, 1980 yılına kadar yapılan görüşmelerde Türklerin Ada aki siyasi varlığı Rumlar tarafından kabul edilmediği için sonuç alınamadı. BM Genel Kurulu, 13 Mayıs 1983’te Kıbrıs Rumlarını “Kıbrıs Hükûmeti” olarak tanıma kararı aldı. Bu gelişmeler karşısında Türk toplumu da 15 Kasım 1983’te “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”ni kurdu. Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurulduğu gün tanıyan ilk devlet oldu.

Buna karşılık, Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bağımsızlık kararını tanımayacaklarını açıkladı. Başta ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB olmak üzere çeşitli ülkeler, bağımsızlık kararına karşı tepki gösterdiler. Bu arada İngiltere’nin önerisiyle, BM Güvenlik Konseyi “Ada’da Kıbrıs Cumhuriyeti dışında başka hiçbir hükûmetin tanınmaması” kararını aldı.


b. Ege Adaları Meselesi

XIX. yüzyılın başlarında Yunanistan devleti kurulurken bazı Batı Ege adaları bu devlete bağlanmıştı.

Yunanistan diğer Ege adalarını da ele geçirmek için çalışmalar yapmış, Lozan Antlaşması’yla Ege Denizi’ndeki Türkiye’ye bırakılan Bozcaada, Gökçeada ve İtalya’nın sahip olduğu Meis ve On iki Ada dışında kalan diğer adalar Yunanistan’a bırakılmıştı. II. Dünya Savaşı sonunda galip devletlerin İtalya’yla imzaladıkları Paris Antlaşması’yla Meis ve On iki Ada Yunanistan’a verildi (1947). Böylece Ege Denizi’nde bulunan Bozcaada ve Gökçeada dışındaki adalar Yunanistan’a bağlandı.

Yunanistan, Ege Denizi’nin doğusuna da yerleştikten sonra Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki mevcut haklarını ortadan kaldırarak bu denizin tümüne egemen olmak istemiştir. 1974’ten itibaren bu amaçla yaptığı girişimler Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde gerginliğin artmasına ve Ege Denizi sorununun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu sorunlar Ege adalarının silahlandırılması, kıta sahanlığı, kara sularının 12 mile çıkarılması ve Ege hava sahası şeklinde sıralanabilir.

 

Kıta Sahanlığı Sorunu:

Kıta sahanlığı, kara sularının bitiş noktasından başlayan deniz altındaki devamını ifade eder. Kıyıya sahip her devlet kıta sahanlığına da sahiptir. Ancak kıta sahanlığına sahip ülkenin sadece bu bölgedeki canlı-cansız doğal kaynakları arama ve işletmede egemen yetkileri vardır; su alanı ve hava sahası uluslararası statüsünü korur.

1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (BMDHS) 76. Maddesine göre, her devlet en az 200 deniz mili mesafeye kadar kıta sahanlığına sahip olabilir. Eğer kıta sahanlığı 200 mil mesafeyi aşıyorsa, kıyı devleti doğal uzantı gereği bu sahanlığın sona erdiği yere kadar kıta sahanlığını uzatabilir. Ancak hiçbir zaman 350 mili ya da 2500 metre derinlikten itibaren 100 mili aşamaz. Aynı sözleşmenin 121. maddesine göre adaların da kıta sahanlıkları vardır. Ama insan yerleşiminin olmadığı veya kendine ait bir ekonomik yaşamı olmayan kayalıkların özel ekonomik bölgesi ya da kıta sahanlığı yoktur. Bitişik ya da karşılıklı kıyı sahibi olan devletlerin ise kıta sahanlığını anlaşarak sınırlandırmaları gerekmektedir.

Baskın ORAN, Türk Dış Politikası, c. I, s. 754 

Yunanistan 1961’den itibaren şirketlere Ege Denizi’nin kuzey ve batı kıyılarında petrol arama ruhsatı vermeye başladı. 1970 başlarında arama ruhsat alanını Doğu Ege’yi kapsayacak şekilde genişletti. Böylece Yunanistan Ege Denizi’nde Türkiye ile deniz sınırlarını kendisine göre belirlemeye çalışması iki ülke arasında anlaşmazlığa sebep oldu.

Yunanistan’ın Ege Denizindeki bu faaliyetleri üzerine Türkiye de 1973’te Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına Ege’nin açık deniz sularında ve kendi kıta sahanlığında petrol arama ruhsatı verdi. Yunanistan’ın bu duruma itirazı iki ülke arasında “Kıta Sahanlığı Sorunu”nu ortaya çıkardı. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın gerçekleştirilmesi iki ülke ilişkilerini daha da gerginleştirdi. 

1975’te yapılan ikili görüşmelerde anlaşmazlığının Uluslararası Adalet Divanında görüşülmesi konusunda prensip anlaşmasına varıldı. Ancak iki ülke hukukçularının yaptığı toplantıdan sonuç alınamadı.

1976’da Türkiye’nin Sismik-I adlı araştırma gemisi ile Ege Denizi’nde bir araştırma yapması üzerine Yunanistan BM Güvenlik Konseyi ve Lahey Uluslararası Adalet Divanı’na başvurdu. BM Güvenlik Konseyi sorunun ikili müzakereler yoluyla çözümlenmesi kararı aldı. Uluslararası Adalet Divanı ise Yunanistan’ın Ege’nin uluslararası sularında Türkiye’nin petrol arama girişimlerinin durdurulması isteğini reddetti.

BM Güvenlik Konseyi’nin ve Uluslararası Adalet Divanı kararlarından sonra iki ülke temsilcileri Bern’de bir araya geldi. Görüşmeler sonunda imzalanan“Bern Deklerasyonu” ile taraflar Ege Denizi’nde kıta sahanlığı ile ilgili hiçbir faaliyette bulunmamayı kabul etti.  

ege-denizinde-kara-sular

Kara Sularının 12 Mile Çıkarılması Sorunu:

Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi ile ilgili diğer bir anlaşmazlık da kara sularının sınırı konusu olmuştur.

Lozan Antlaşması’yla Ege Denizi’nde kara suları genişliği 3 mil olarak kabul edilmişti. Bu genişlik 1936’da Yunanistan 1964’te Türkiye tarafından 6 mile çıkarıldı. 1974’ten itibaren Yunanistan değişik dönemlerde kendi kara sularını 12 mile çıkaracağını ileri sürdü. Bu durum Türkiye tarafından tepkiyle karşılandı.

Ege Denizi’nin % 49’unu tüm devletlerin kullanımına açık olan uluslararası sular, % 43,6’sını Yunan kara suları, % 7,4’ünü de Türk kara suları oluşturmaktaydı. Ege Denizi’nde kara suların 6 milden 12 mile çıkması hâlinde uluslararası alan % 27,3, Yunan kara suları % 64,1, Türk kara suları % 8,5 şeklinde değişecekti. Böylece Yunanistan, Ege Denizi’nde -adaların çokluğu nedeniyle- büyük oranda egemenlik hakkına sahip olabilecek ve üstünlük sağlayabilecekti. Bu durum, Türk gemi ve uçaklarının Ege’den Akdeniz’e çıkışlarına büyük sınırlamalar getirecek, Batı Anadolu ve Boğazlar bölgesinin savunmasını da olumsuz etkileyecekti.

Türkiye, 1976’da Yunanistan’ın kara sularını 6 milin üzerine çıkarmasını hiçbir zaman kabul etmeyeceğini ve böyle bir uygulamanın savaş nedeni olacağını açıkladı.

 

Ege Hava Sahası (FIR Hattı – Uçuş Bilgi Bölgesi) Sorunu:

Türkiye, Yunanistan’ın 1931’e kadar 3 mil olan hava kontrol sahasını 10 mile çıkarmasına iki ülke arasındaki iyi ilişkilerden dolayı tepki göstermedi.Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO)’nün 1952’deki bölge toplantısında, Türkiye Ege kara suları sınırını FIR hattı olarak kabul etmesi, Ege Denizi üzerindeki hava sahasının kontrolünü büyük ölçüde Yunanistan’a bıraktı.

1974’e kadar bir problem oluşturmayan FIR hattı, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Türkiye’nin güvenliğini tehdit etti. Türkiye 6 Ağustos’ta yayınladığı NOTAM (Notice to Airmen: Havacılara İhtar Bildirimi) ile yeni bir FIR hattı oluşturdu. Bu hatta göre; Türkiye yönünde uçuş yapan her uçak Türk kıyılarına 50 mil kala durumunu ve uçuş planını Türk yetkililerine bildirecekti.

Yunanistan ise Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra, 16 Ağustosta Ege Denizi’nin tümünü “tehlikeli bölge” ilan ederek ve bölgede FIR hizmetlerini durdurarak Ege semalarını uluslararası hava trafiğine, dolayısıyla da Türk sivil ve askerî uçaklarına kapattı. Türkiye’nin Ege’deki haklarını zedeleyen bu durum, özellikle sivil havacılık yönünden çeşitli zorluklarla karşılaşılmasına ve iki ülke arasında da yeni bir sorunun ortaya çıkmasına yol açtı.

1977’de Türkiye’nin, Ege hava sahasını Yunanistan ile ortaklaşa kontrolü konusundaki girişimleri Yunanistan tarafından kabul edilmedi. NATO’nun Türkiye ve Yunanistan ile yaptığı temaslar sonucunda her iki tarafın da daha önceden almış olduğu Ege hava sahası ile ilgili kararları yürürlükten kaldırmaları ile sorun çözüldü. Ege Denizi tekrar sivil hava trafiğine açıldı.


2. Türkiye’nin Orta Doğu Politikası:

1950-1960 yılları arasında Arap ülkelerinin SSCB’ye yaklaşmalarına karşılık NATO üyesi olması sebebiyle Türkiye Orta Doğu’da Batı’ya paralel bir politika izlemişti. 1963’te Türkiye- ABD ilişkilerinde meydana gelen değişiklik, Kıbrıs meselesinde yalnızlıktan kurtulmak isteyen Türkiye’nin Orta Doğu politikasını da etkiledi. 1973 petrol krizine kadar olan dönemde Türkiye, Orta Doğu’ya açılma politikası izleyerek Arap ülkeleri ile ilişkilerini geliştirdi. 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda Türkiye, ABD’nin Türkiye’deki üslerinden İsrail’e yardım etmesine izin vermedi. Bu savaşta Türkiye’nin Filistin halkının davasını desteklemesi Arap ülkeleri ile ilişkilerin yoğunlaşmasını sağladı. Türkiye 1969’daki Mescid-i Aksa yangınına büyük tepki gösterirken bu gelişme üzerine Rabat’ta toplanan İslam Zirve Konferansı’na katıldı. Böylece Arap dünyası ile ilişkilerini geliştirdi. 1981’deki Islam Zirvesi’ne Türkiye, ilk defa başbakan düzeyinde katıldı. Türkiye günümüze kadar Batılı devletlerle, Orta Doğu arasında bir denge unsuru olmaya gayret gösterdi. İsrail ile ilişkilerini devam ettiren Türkiye, Filistin meselesinde İsrail’in uluslararası hukuka aykırı eylemlerine tepki gösterdi.

Ermeni sorunu, Tarih 10 dersinde belirtidiği gibi XIX. yüzyıl sonlarında büyük devletlerin politik çıkarları doğrultusunda ortaya çıkmıştı. Lozan Antlaşması’nda Türk vatandaşı olan gayri müslimlerin siyasi ve medeni hakları belirtilmiş olmasına rağmen Ermeniler azınlık statüsünü istemeyerek diğer Türk vatandaşları ile aynı kanunlara tabi olmayı kabul etmişlerdi. Bu olumlu gelişmelere rağmen Ermeni diasporası ve bazı devletler politik amaçlarla Ermeni meselesini yeniden canlandırmışlardır. Bu bağlamda diaspora, iddialarını dünyaya tanıtmak ve Türkiye’ye kabul ettirmek, Türkiye’den tazminat ve toprak almak son aşamada da büyük Ermenistan hayalini gerçekleştirmekti. Bu amaçla propoganda faaliyetlerine de başlayan Ermeniler“Ermenistan Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu” adı verilen ASALA adlı terör örgütünü kurdular. 

1973’te Los Angeles’te Başkonsolos Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demir’in bir Ermeni terörist tarafından katledilmesi, Ermeni iddialarının dünya kamuoyuna duyurulması için yeni bir yöntemin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu olaydan sonra Ermeni teröristler, genellikle yurt dışındaki Türk temsilcilerini ve diplomatlarını hedef alan terör faaliyetlerine giriştiler. 

asala
Ermeni terör örgütleri, amaçlarına ulaşabilmek için Türkiye’de etkinlik gösteren ayrılıkçı terör örgütleriyle iş birliği yapmıştır. Bu örgütler aynı zamanda Türkiye’nin sorunlar yaşadığı bazı ülkelerle de yakın ilişkiler kurmuşlardır. 

Ermeni terörünü asıl yönlendiren terör örgütü ASALA olmuştur. ASALA’nın 1973’te başlatarak 1994 yılına kadar devam ettiği terör faaliyetlerinde çoğu diplomat olan 35 Türk şehit edilmiştir. Bu durum karşısında Türkiye, önlemlerini artırmış, ulusal ve uluslararası platformlarda tezimizi ortaya koyan çalışmalar yaparak faaliyetlerini sürdürmüştür.
3. Ermeni İddiaları

I. TÜRKİYE’DE BUNALIMLI YILLAR

1. Siyaset

Türkiye, 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti ile ilk yıllarda birçok alanda büyük gelişme kaydetmişti. Ancak 1957’den itibaren ekonomide enflasyonist baskı hissedilmeye başlanmıştı. Ülkemizde demokrasinin tam olarak yerleşmemiş olması siyasi yaşamdaki hoşgörü eksikliği ve belirtilen ekonomik nedenler siyasi ortamı gerginleştirdi. Bu şartlar altında 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesi gerçekleştirilerek DP iktidarına son verildi. Demokrasimizin gelişimini kesintiye uğratan bu müdahale sonucunda anayasa yürürlükten kaldırılarak meclis kapatıldı. Cumhurbaşkanı, başbakan, pek çok bakan ve milletvekili yargılandı. Bu yargılama sonucunda Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi (1961). 11 Nisan 1990 tarihinde kabul edilen kanunla, idam edilen bu devlet adamlarının itibarları iade edilmiş ve aynı kanun uyarınca naaşları kendileri için İstanbul’da yaptırılan anıt mezara devlet töreniyle defnedilmiştir. 

Türk Silahlı Kuvvetleri adına ülke yönetimini üstlenen Millî Birlik Komitesi yeni anayasayı oluşturmak için Kurucu Meclis Kanunu’nu kabul etti. Siyasi partiler, barolar, basın, ticaret odaları temsilcileri, sendikalar ve gençlik kuruluşlarından seçilerek oluşturulan Kurucu Meclis üyeleri 6 Ocak 1961’de çalışmalarına başladı. Aynı zamanda siyasi partilerin faaliyetlerine de izin verildi. Millî Birlik Komitesi siyasi partilerin ilk genel seçimlere katılabilmeleri için 13 Şubat’a kadar kuruluş işlemlerini tamamlamış olmaları gerektiğini duyurdu. Bu açıklamadan sonra Türk siyasetine yeni siyasî partiler girmiş oldu. Kurucu Meclis tarafından hazırlanan yeni anayasa 9 Temmuz 1961’de yapılan halk oylaması sonucunda kabul edilerek yürürlüğe girdi. 

15 Ekim 1961’de yapılan seçimlere Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Adalet Partisi (AP), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP), Yeni Türkiye Partisi (YTP) katıldı. 

milletvekili-genel-seçimleri

Seçimlerden sonra oluşan Meclis, Cemal Gürsel’i cumhurbaşkanlığına seçti. 1965 seçimlerine kadar koalisyon hükûmetleri iktidarda kaldı. 10 Ekim 1965’te yapılan genel seçimleri AP kazandı. 27 Ekim 1965’te Süleyman Demirel’in başbakanlığı ile başlayan AP iktidarı, 12 Mart 1971 Askerî Muhtırasına kadar devam etti. Demokrasiye zarar veren bu muhtıra sonucunda Başbakan Süleyman Demirel istifa etti. Daha sonra ise partisinden istifa ederek bağımsız kalan Nihat Erim başbakanlığında meclis dışından ve farklı partilerin milletvekillerinden oluşan geniş tabanlı ve hiçbir siyasi partiyle doğrudan ilişkili olmayan bir hükûmet kuruldu. 

Nisan 1973’te AP ve CHP’nin desteklediği emekli Oramiral Fahri Korutürk cumhurbaşkanı seçilirken 14 Ekim 1973’te genel seçimler yapıldı. Seçimlerde hiçbir parti tek başına iktidar olacak çoğunluğu sağlayamadı. Bu arada 25 Aralık’ta Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü vefat etti. Üç gün sonra devlet töreniyle Anıtkabir’e defnedildi. 

1974’ten 1980 yılına kadar Türkiye’de, kısa süreli koalisyon hükûmetleri iktidarda kaldı. Sık sık gerçekleşen hükûmet değişikliğine bağlı olarak ülkede siyasi istikrar sağlamada zorluklar yaşandı. Siyasi istikrarsızlık ekonomik ve toplumsal gelişmeyi olumsuz etkileyerek ülkede iç huzursuzluk, siyasi anlaşmazlık ve ekonomik sıkıntıların artmasına yol açtı. Türk Silahlı Kuvvetleri yer yer meydana gelen şiddet ve terör olaylarını gerekçe göstererek 12 Eylül 1980’de demokratik yönetimi ortadan kaldıran askeri müdahaleyi gerçekleştirmiştir. 24 Kasım 1983’e kadar devam eden bu dönem, Türk siyasi tarihine “12 Eylül Dönemi”olarak geçti. Bu dönemde 1961 anayasası yürürlükten kaldırılmış, Parlamento ve siyasi partiler ile dernek, sendika vb. pek çok sivil toplum kuruluşu kapatılmış ve demokratik süreç kesintiye uğramıştır. 

12 Eylül 1980’de siyasi iktidarı eline alan Türk Silahlı Kuvvetleri, Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren başkanlığında kuvvet komutanlarından oluşan Millî Güvenlik Konseyini (MGK) oluşturdu. Kenan Evren aynı zamanda devlet başkanlığı görevini de üstlendi. Bülent Ulusu’nun başkanlığında Bakanlar Kurulu oluşturdu. Prof. Orhan Aldıkaçtı başkanlığında kurulan komisyonun hazırladığı anayasa 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunularak kabul edildi.

boğaziçi-köprüsü-açılış

Anayasanın kabulünden sonra seçim hazırlıkları başladı. 6 Kasım 1983 seçimlerine Anavatan Partisi (ANAP), Halkçı Parti (HP) ve Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) katıldı. Bu seçimler sonucunda birinci parti olarak çıkan ANAP, Turgut Özal başkanlığında tek başına iktidar oldu. 1960 ve 1970’li yıllarda koalisyon hükûmetleri ile bunalımlar yaşayan Türkiye, Turgut Özal iktidarı ile ülke yönetiminde siyasi, ekonomik ve toplumsal alanda köklü kararlar aldı. 

1961 Anayasası’nın en önemli özelliği, devlet yönetiminde ve toplum yaşamında bireye ağırlık verilmiş olmasıdır. İnsan haklarına dayanan devlet olma özelliğine bağlı olarak temel hak ve ödevler ayrıntılı bir biçimde düzenlemiştir. Anayasa’da klasik hak ve özgürlüklerle birlikte sosyal ve ekonomik haklar da verilmiştir. 1961 Anayasası, temel hak ve özgürlükleri güvenceli bir statüye oturtmuştur. Parlamentonun çıkardığı yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek ve özgürlükleri korumak için Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Ayrıca Anayasa Mahkemesi ile birlikte Cumhuriyet Senatosu ve Yüksek Hâkimler Kurulu gibi yeni kurumlar oluşturulmuştur. 1982 Anayasası ise hak ve özgürlükler açısından “birey”e değil “devlet”e ağırlık veren bir anayasa özelliği taşır. 1961 tarihli Anayasa’nın öngördüğü temel hak ve özgürlüklere ilişkin ilkeleri korumuştur. Ancak temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması konusunda daha ayrıntılı bir düzenleme getirmiştir. Bu sınırlandırıcı hükümler daha sonra Anayasa ve yasalarda yapılan değişiklikler ile büyük ölçüde düzeltilmiştir.  

 

 

1961 ANAYASASI’NA GÖRE TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER

TEMEL HAKLAR VE ÖDEVLER GENEL HÜKÜMLER

I. Temel hakların niteliği ve korunması:

MADDE 10- Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.

Devlet, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, fert huzuru, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşamayacak surette sınırlayan siyasî, iktisadî ve sosyal bütün engelleri kaldırır; insanın maddî ve mânevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlar.

II. Temel hak ve hürriyetlerin özü, sınırlanması ve kötüye kullanılamaması:

Kanun, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunamaz.

Bu Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirisi, insan hak ve hürriyetlerini veya Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü veya dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrımına dayanarak nitelikleri Anayasa da belirtilen cumhuriyeti ortadan kaldırmak kastı ile kullanılamaz. Bu hükümlere aykırı eylem ve davranışların cezası kanunda gösterilir. III. Eşitlik:

MADDE 12- Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

KIŞININ HAKLARI VE ÖDEVLERI

I. Kişi dokunulmazlığı:

MADDE 14- Herkes, yaşama, maddî ve mânevî varlığını geliştirme haklarına ve kişi hürriyetine sahiptir.

Kişi dokunulmazlığı ve hürriyeti kanunun açıkça gösterdiği hâllerde, usûlüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça kayıtlanamaz. Kimseye eziyet ve işkence yapılamaz. Insan haysiyetiyle bağdaşmayan ceza konulamaz. 

1982 ANAYASASI’NA GÖRE TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER

GENEL ESASLAR

X. Kanun önünde eşitlik MADDE 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

TEMEL HAKLAR VE ÖDEVLER

I. Temel hak ve hürriyetlerin niteliği: MADDE 12- Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.

Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.

III. Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması:

MADDE 14- Anayasa hükümlerinden hiçbiri, devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

IV. Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması:

MADDE 15- Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hâllerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

KIŞININ HAKLARI VE ÖDEVLERI

I. Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevî varlığı:

MADDE 17- Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tâbi tutulamaz.

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.

 


2. Ekonomi

1960’tan itibaren planlı ve hızlı kalkınmayı hedefleyen yeni bir ekonomi anlayışı benimsendi. Devletin ekonomik, sosyal, kültürel amaçlarının belirlenmesinde hükûmete danışmanlık yapmak ve belirlenen amaçlar için kalkınma planları hazırlamak amacıyla Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kuruldu (1960). Bu doğrultuda beş yıllık kalkınma planları yapılarak uygulamaya konuldu. 1960-1970 yılları arasında uygulanan “ithal ikameci sanayileşme” ile daha önce ithal edilen tüketim mallarının ülkede üretimi amaçlanmıştı. Bu dönemde, sanayi daha çok demir-çelik, çimento, kâğıt, kimya, petrol rafinerisi, alüminyum ve madencilik alanında yoğunlaştı. 1970’li yıllarda uygulanan “ileri ithal ikameci model” ile buzdolabı, televizyon, çamaşır makinesi gibi dayanıklı tüketim mallarının yanı sıra ülkemizde artık otomobil de üretilmekteydi.

Ekonomide ithalata bağımlılık ve ihracatta durgunluk yaşanmasına rağmen 1960’lı yıllarda Avrupa’ya giden işçilerimizin ülkeye döviz transferleri ekonomiye önemli katkılar sağladı. 

 


Türkiye ekonomisi 1970’lerde ve özellikle bu dönemin ikinci yarısında enflasyon ve dış ödeme güçlükleri dolayısıyla zor günler geçirdi. Bu dönemde istikrarsız koalisyon hükûmetleri, 1973 petrol krizi, 1974 Amerikan ambargosu ve işçi dövizlerindeki azalma ekonomik gerilemeye neden oldu. Türkiye’de 1977 yılında dış ticaret dengeleri bozulmaya başladı. Ülkede birçok temel malda kuyruklar, karaborsa ve aşırı fiyat artışı görüldü. Türk lirasının yabancı paralar karşısında değeri hızla düştü. Ekonomideki bu kötü gidişi önlemek için çeşitli ekonomik programlar hazırlandı. Bu programlar içerisinde karma ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçişi sağlayan 24 Ocak Kararları önemli bir yer almaktadır (1980).  


3. Sosyal ve Kültürel Hayat

1960-1980 yılları arasında Türkiye’de köyden kente göç, gecekondulaşma, işçi sayısındaki artış ve daha önce başlayan sendikal faaliyetlerin yoğunlaşması gibi önemli toplumsal değişimler yaşandı. Sanayileşmeyle artan köyden kente göç çarpık kentleşmenin ortaya çıkmasında etkili oldu. 1960’tan sonra Türk toplumunun sosyoekonomik yapısında görülen değişiklikler edebiyat, sinema ve müzik alanında etkisini gösterdi. 

Edebiyatta 1950 sonrasında görülen edebî akımlar etkilerini 1960’lara kadar sürdürdü. Garipçilere karşı ortaya çıkan “İkinci Yeni Akımı” 1960’ların ortalarına kadar etkisini devam ettirdi. Bu akımın temsilcileri arasında Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Sezai Karakoç gibi isimler yer alır. Daha önceki dönemlerde başlayan “köy romancılığı” Fakir Baykurt’un “Yılanların Öcü”, Şevket Süreyya Aydemir’in “Toprak Uyanınca” eserleriyle ön plana çıkmıştır.

1960’lı yılların ortalarından itibaren “Toplumculuk” edebiyatta bir akım olarak ortaya çıktı. Şiir alanında bu tarzın temsilcilerinden Nazım Hikmet ve Ahmet Arif gibi isimler sayılabilir. Dönemin diğer bir önemli ismi, şiirlerinde mistik anlayışı kullanan Necip Fazıl Kısakürek’tir. Şair, şiirlerini “Çile” adlı kitabında toplamıştır. Şairler yalnızca dünya görüşleriyle değil şiirleriyle de kendilerinden sonrakileri etkilemişlerdir.

1970’lerden itibaren toplumdaki politikleşmenin hızlanması, çarpık kentleşmenin meydana çıkardığı sorunlar ve işsizliğe bağlı dış göç, edebiyatın başlıca konularını oluşturdu. Attila ilhan, Adalet Ağaoğlu ve Vedat Türkali bu dönem romancıları içerisinde önemli bir yer tutar.

Konularını genellikle halk hayatından ve Kurtuluş Savaşı’ndan alan Kemal Tahir bu döneme damgasını vuran yazarlarımızdandır. Haldun Tanerkonularını şehir hayatından seçerken hikayelerinde ince gülmece ve hiciv anlayışını ustalıkla kullanmıştır. Tarık Buğra ise kişisel yaşantıların yanı sıra toplumsal ve tarihî meseleleri konu olarak seçmiştir. Yazar roman, hikâye ve tiyatro eserleriyle edebiyatımızda önemli bir yer edinmiştir. 

Bu dönem edebiyatında tiyatro, gezi, hatıra ve deneme, eleştiri türlerinde büyük gelişmeler yaşanmıştır. Gezi, hatıra türünde Yusuf Ziya Ortaç; denemeleştiri türünde Nurullah Ataç, Mehmet Kaplan ve Cemil Meriç önemli yazarlarımızdandır. 1960-70 yılları tiyatro topluluklarının artması, yeni yazarların yetişmesi, yeni konularla yeni türlerin denenmesi ve seyirci sayısındaki artışla Türk tiyatrosu için önemli bir dönem olmuştur.

1960’tan önce kurulmalarına rağmen Dormen Tiyatrosu ve Kent Oyuncularının oluşturduğu Birleşik Sanatçılar Topluluğu 60’lı yıllarda Batı modelindeki özel topluluklara öncülük etti. Gülriz Sururi-Engin Cezzar, Nisa Serezli-Tolga Aşkıner toplulukları bunlardandı. Zeki Alaysa ve Metin Akpınar tarafından kurulan Devekuşu Kabare Tiyatrosu günlük konuların eleştirel bir biçimde ele alındığı müzikli güldürülerle tanınarak ön plana çıktı. Bu dönemde geleneksel Türk tiyatrosunun özelliklerinden yararlanılarak çağdaş Türk tiyatrosu oluşturma yolunda ciddi çalışmalar yapılmış, Batı tarzı müzikli oyunlar sahnelenmiştir.

Politik hayattaki canlılık tiyatroya yansımış, köy, gecekondu ve göç sorunları oyunlara konu olmuştur. Keşanlı Ali Destanı, Yedi Kocalı Hürmüz, Kanlı Nigar, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, Üç Karagöz, Kurban, Sultan Gelin, dönemin farklı özelliklerini yansıtan eserlerdir. Haldun Taner, Turgut Özakman, Orhan Asena, Cahit Atay, Turan Oflazoğlu, Necati Cumalı, Recep Bilginer dönemin önemli tiyatro yazarlarıdır. Geçmişte başlayan millîleşme ve anti-emperyalist düşüncenin etkisiyle 1970-1980’li yıllar artık yabancı oyunlardan ziyade yerli oyunların sahnelendiği yıllar olmuştur. 

1963’te Metin Erksan’ın “Susuz Yaz” filmi, Berlin Film Festivali nde Altın Ayı” ödülünü kazanarak uluslararası alanda önemli bir ödülün sahibi oldu. Türk sinemasının gelişme göstermesiyle ilk kez 1964’te Antalya Film Festivali düzenlenmeye başlandı. Ömer Lütfi Akad, Metin Erksan ve Halit Refiğ dönemin önemli yönetmenlerindendir. 1970’lerden itibaren renkli film sayısı hızla artmasına rağmen televizyonun yaygınlaşması sinemaya olan ilgiyi azalttı. Yaşanan toplumsal değişim beraberinde yeni anlayışları, farklı fikir hareketlerini, yeni estetik değerleri de getirdi. Kırsaldan göç eden insanların var olan değerleri ile şehir kültürünün kaynaşması “arabesk” adı verilen yeni bir anlayışı ortaya çıkardı. insanlar şehir hayatından umduklarını bulamayarak hayal kırıklığı yaşadılar. Bu durum daha önceki dönemlerde ortaya çıkan arabesk müziğe de yansıdı. 1960’lı yıllarda bu müzik, Arap müziğinden alınan ezgilere sözler yazılması şeklinde farklılık gösterdi. Özellikle Orhan Gencebay ile tanınan arabesk müzik, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Hakkı Bulut ve İbrahim Tatlıses ile toplumun büyük kesiminde yaygınlaştı. 

1960’lı yılarda Fecri Ebcioğlu’nun öncülüğünde aranjman (düzenleme) tarzı müzik ortaya çıktı. Bu tarz, yabancı müziklere Türkçe sözlerle şarkılar yazılarak oluşturuldu ve Türkçe bestelerin yolunu açtı. 1965 yılında Türk müziğine yeni sesler kazandıran Altın Mikrofon Yarışması düzenlenmeye başlandı. Bu ilk yarışmada birinciliği kendi bestesi “Gençliğe Veda” ile Yıldırım Gürses aldı. Bu yarışmanın kazandırdığı müzisyenlerden Cem Karaca ve Erkin Koray, 60’ların sonunda yaptıkları çalışmalarla Popüler Batı Müziği’ne yeni bir yön verdiler. Moğollar isimli grupla 1970’te “ileri teknikle zengin folklor öğelerini birleştirmek” amacıyla Anadolu-rock adı altında yeni bir müzik tarzından ilk kez bahsedildi. Bu tarzın önemli isimlerinden biri de Barış Manço oldu.  

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir