2.ÜNİTE: II. DÜNYA SAVAŞI

Ana Sayfa » ÇTDT » 2.ÜNİTE: II. DÜNYA SAVAŞI
Sitemize 14 Ocak 2015 tarihinde eklenmiş ve 10.045 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

 

2.ÜNİTE: II. DÜNYA SAVAŞI

A. YENİ BIRSAVAŞA DOĞRU

I. Dünya Savaşı sonunda galip devletlerin barışı düşünmek yerine barış düzeni içerisinde kendi çıkarlarını gerçekleştirme yollarını araması, yenilen devletlerin siyasi, ekonomik ve askerî kısıtlamalar ve ağır yükümlülükler getiren antlaşmalar imzalamasına sebep oldu. Aynı zamanda Osmanlı Devleti, Rus Çarlığı, Avusturya-Macaristan ve Alman İmparatorluğu’nun yıkılması Avrupa diplomasisi ve kuvvetler dengesini temelinden sarstı. İtilaf Devletleri sarsılan bu dengeyi, imzalanan antlaşmalarla yeni millî devletler kurduğu izlenimini vererek sağlamaya çalıştı. Bunu kısmen ve sadece Avusturya- Macaristan üzerinde gerçekleştirdi. Savaş sonunda millî devlet anlayışının uygulamaya konulmadığının en belirgin örneğini farklı millî unsurlardan oluşturulan Yugoslavya ve Çekoslovakya teşkil etti. 

I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Rusya’nın ülkede komünist rejimini yerleştirmesi uluslararası alandan soyutlanarak dışa kapalı bir politika izlemesine yol açtı. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla ortaya çıkan Orta Doğu kuvvetler dengesindeki boşluk, İngiltere ve Fransa’nın yayılmacı politikasıyla dolduruldu. Alman İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla İtilaf Devletleri, Almanya ile ağır şartlar içeren Versay Antlaşması’nı imzaladı. Böylece Almanya’nın Avrupa’yı bir daha tehdit etmesi engellenmiş oldu. Ancak Almanya’nın uluslararası alanda bıraktığı boşluk büyük sorunlara yol açtı. 

1919 Versay Antlaşması’ndan 1925 Locarno Antlaşması’na kadar geçen sürede savaş sonrası sarsıntılar azaltılıp barış antlaşmalarıyla kurulan düzen yerleştirilmeye çalışıldı. Locarno Antlaşması ile de milletlerarası politikada yumuşama ve iş birliğine gidilerek barışın sürekliliğini sağlamak amacıyla silahsızlanma çabalarına girişildi. 

Dünya bu şekilde devamlı bir barış için çabalarken 1929 Dünya Ekonomik Buhranı, etkilerini dünyanın her yerinde göstermeye başladı ve siyasi gelişmeleri etkiledi. 1931’de Japonya’nın Mançurya’ya saldırması ve art arda çıkan siyasi buhranlar, dünyayı yeni bir savaşın eşiğine getirdi.

1.Savaş Öncesindeki Gelişmeler
a. Japonya

I. Dünya Savaşı’nda Avrupalı devletlerin birbiriyle olan mücadeleleri, Uzak Doğu’ya olan ilgilerini azaltmıştı. Japonya bu durumu Asya’daki yayılmasını hızlandırmak için bir fırsat olarak gördü. Almanya’ya karşı savaşa girerek Pasifik’te ona ait (Carolina, Marianne ve Marshall) adaları işgal etti. Çin’den birçok ekonomik ayrıcalıklar kazandı.

Japonya, 1920’li ve 1930’lu yıllarda Uzak Doğu’nun en güçlü devleti oldu. Uzak Doğu’da topraklarını genişletmek isteyen Japonya, doğal kaynaklar açısından zengin olan Mançurya ve Çin’e egemen olup Asya içlerine kadar yayılmak istedi. Bu gelişmeler, Uzak Doğu’da çıkarları olan Avrupa devletlerini, Japonya’ya karşı birtakım önlemler almaya sevk etti. 1922 “Washington Deniz Silahsızlanması Konferansı” bu amaçla yapıldı. Burada Japonya’nın Çin’e yönelik tehdidini azaltmak için kararlar alınırken Japon deniz kuvvetleri de sınırlandırıldı.

Liberallerin iktidarda olduğu 1927’ye kadar Japonya, ele geçirmek istediği bölgeleri, ekonomik nüfuzu altına aldı. Daha sonra askerî destekli hükûmetlerin iktidara gelmesi ve 1929 Ekonomik Buhranı’nın çıkması, Japonya’nın yumuşak yayılma politikasını değiştirdi. Bu tarihten itibaren Japonya, yayılmacı politikasını askerî güce dayandırdı. 

Japonya, 1931’de Mançurya’yı işgal ederek Çin’e yöneldi. Asya’daki faaliyetlerinde serbest kalmak amacıyla, 1933’te Milletler Cemiyetinden; 1934’te Washington Antlaşması’ndan çekildi. Aynı zamanda 1934’te, “Asya, Asyalılarındır.” diyerek Batılıların Çin’le olan münasebetlerini kesmelerini istedi. Japonya’nın yayılmacı politikası, Uzak Doğu’da güçler dengesini bozdu. Bu bölgede çıkarları olan İngiltere ve ABD gibi devletler, önce Japonya’nın bu tutumuna tepkisiz kaldı. Ancak Japonya’nın 1937’de Çin’e saldırması üzerine bu devletler Çin’e yardıma başladı. 1938’de Japonya doğu ve orta Çin’in topraklarını ele geçirdi (57. sayfadaki haritadan yararlanınız.). Batılıların doğu Asya’dan atılmasını öngören “Yeni Düzen”i ilan etti. Japonya’nın emperyalist tutumu nedeniyle Uzak Doğu, II. Dünya Savaşı’nın cephelerinden biri oldu.


b. İtalya

I. Dünya Savaşı’nda istediklerini elde edemeyen İtalya, savaşın sonunda siyasi, sosyal ve ekonomik sıkıntılarla karşılaştı. Bu sorunlar da 30 Ekim 1922’de Benito Mussolini’yi iktidara taşıdı ve İtalya’da aşırı milliyetçilik esasına dayalı bir yönetim kuruldu. Mussolini’nin ilk işi kısa sürede muhalefeti ve demokratik kurumları ortadan kaldırmak, ülkedeki farklı etnik grupları zorla İtalyanlaştırmaya çalışmak oldu.

İtalya’nın uzun süreden beri gerçekleştirmek istediği sömürgecilik emelleri, Mussolini ile birlikte “Roma Imparatorluğu’nun yeniden kuruluşu” adı ile millî bir ideal hâline geldi. İtalya’nın bu dış politikası rahatsızlık kaynağı oldu. Ilk problem Yugoslavya ile yaşandı. “Serbest Şehir” olarak bağımsızlık statüsüne kavuşturulan Fiume, Mussoli’ninin Yugoslavya’ya baskısı sonucunda 1924’te İtalya’ya katıldı.

Milletlerarası bir komisyonda görevli İtalya temsilcisinin Yunanistan’da öldürülmesi üzerine İtalya, Yunanistan’a ait Korfu Adası’nı işgal etti.

1924 yılı sonunda İtalya, Arnavutluk’taki bir iç meseleyi fırsat bilerek ekonomik ve siyasi desteği ile Arnavutluk’u nüfuzu altına aldı. Bu durum Yugoslavya ile Yunanistan’ı korkuttu. Böylece İtalya, Arnavutluk vasıtasıyla Balkanlara doğru ikinci hamlesini de yapmış oldu.

İtalya, 1930’lu yıllarda taleplerini arttırarak saldırgan politikasını sürdürdü. Bu sırada, Mussolini Doğu Akdeniz ve Anadolu’yu da yayılma alanları arasında saymaktan çekinmedi. 

İtalya’nın Akdeniz’de güçlenmesi Fransa ile ilişkileri olumsuz etkiledi. Bu durum İtalya’nın Almanya’yı Fransa’ya karşı bir denge unsuru olarak görmesini sağladı.İngiltere ise I. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da bir üstünlük sağlayan Fransa’ya karşı İtalya’yı bir denge unsuru olarak gördü. Bu yüzden 1935’e kadar İngiltere-İtalya ilişkileri iyi bir şekilde devam etti.

 

İtalya’nın Habeşistan’ı işgali

Savaş sonrası ekonomik sıkıntılar içinde olan İtalya, 1929 Ekonomik Buhranı’ndan da oldukça etkilendi. Bir sanayi ülkesi olmasına rağmen ham madde kaynakları bakımından tamamen dışarıya bağımlı olan İtalya, ekonomik sarsıntılar içerisinde bütçe ve dış ticaret dengesinde açıklar vermeye başladı. Bu etkenler İtalya’yı doğal zenginliklere sahip Habeşistan’a doğru yöneltti.

Ayrıca 1931’de Japonya’nın Mançurya’ya saldırması, Almanya’nın Versay şartlarından kurtulma girişimlerine İngiltere ve Fransa’nın tepkisiz kalması İtalya’yı Habeşistan’ın işgali konusunda harekete geçirdi. 

İtalya’nın1934’te başlattığı Habeşistan saldırısı 1936’da işgalle sonuçlandı. Avrupa’da İtalya’ya karşı ortak bir cephenin kurulamayışı ve Habeşistan’a askerî yardım yapılamaması bu işgali kolaylaştırdı. İtalya, Akdeniz’de deniz gücünü elinde tutan İngiltere’ye karşı kuvvetli bir rakip hâline geldi. İtalya’nın Habeşistan’a saldırısı ile Almanya, Locarno Antlaşması’nı feshetti. Avrupa’daki mevcut durum bozuldu. 

– Almanya, İtalyan-Habeş savaşını bahane ederek Versay Antlaşması’nın Ren Bölgesi’nin askerden arındırılmasıyla ilgili maddesini kaldırdı. Bu buhran, Kasım 1936 ’da İtalya ve Almanya’yı birbirine yaklaştırdı ve Berlin-Roma Mihveri kuruldu. 

– Temmuz 1936’da İspanya’da milliyetçiler ve cumhuriyetçiler arasında çatışmalar yaşanmaktaydı. 

– İtalya milliyetçi gurubu, Fransa ve SSCB ise cumhuriyetçileri destekledi. 

– Berlin-Tokyo Mihveri kuruldu.


c. Ülkeler Arası Gruplaşmalar

İtalya, Nazilerin Almanya’da iktidara gelip Avusturya ile birleşerek kendi nüfuzu altında bulunan Orta Tuna bölgesine egemen olma ihtimalinden endişe duydu. Bu yüzden İngiltere ve Fransa ile 1935’te ortak bir cephe kurdu. İtalya’nın Habeşistan’ı ele geçirmesi İngiltere ile arasını açınca İtalya, Almanya’ya yaklaştı. Fransa’da ise 1936 seçimlerinde Halk Cephesinin iktidara gelmesi, Fransa’yı SSCB’ye yaklaştırırken İtalya’dan uzaklaştırdı. Böylece ortak cephe bozuldu. 

Almanya’nın, 1936’da Avusturya’nın bağımsız bir devlet olarak kalacağını taahhüt etmesi, İtalya- Almanya ilişkilerini geliştirdi. Böylece Avrupa’da bir İtalyan-Alman ortak cephesi olan “Berlin-Roma Mihveri” kuruldu. 

1936’dan itibaren Almanya’nın, SSCB’ye rejiminden dolayı tavır alması, Japonya’nın da Asya içlerine kadar ilerlemek istemesi SSCB’ye karşı Almanya ve Japonya’yı birbirine yakınlaştırdı. 25 Kasım 1936’da Alman-Japon Paktı imzalandı. Siyasi rejim temeline dayalı bu ittifakla “Berlin-Tokyo Mihveri” kuruldu. İtalya’nın 5 Kasım 1937’de bu Pakta katılması ile “Berlin-Roma-Tokyo Mihveri” teşekkül etmiş oldu.  

 

hitler-ve-mussolini
d. Almanya

Versay Antlaşması’nın Almanya’ya getirdiği zorluklar ve 1929 Dünya Ekonomik Buhranı, Nazileri Almanya’da iktidara taşımış ve Hitler’in girişimiyle Almanya’da diktatörlük dönemi başlamıştı. Hitler’le birlikte Alman dış politikası yeniden şekillendi. Bu politikanın ilk hedefi Versay Antlaşması’nın maddelerinden kurtulmaktı. Ikinci hedefi Almanya dışında Almanların yaşadıkları toprakları almak ve topraklarını sınır tanımadan genişletmekti.

Versay Antlaşması’na karşı oldukları bilinen Nazi Partisinin, iktidara gelmesi bu antlaşmanın yürürlükten kalkma ihtimalini ortaya çıkardı. Bu durum Versay’la birlikte kurulan devletler başta olmak üzere birçok devleti endişelendirdi.

Fransa, Versay Antlaşması ile Avrupa’da kurduğu üstünlüğü kaybetme ihtimalinden dolayı tedirgin oldu. SSCB, Nazi Partisinin iktidara gelmesinden sonra komünist milletvekillerinin tutuklanmasına tepki olarak Almanya ile ticari ilişkilerini kesti ve ABD’ye yaklaştı. Batılı devletler ve Milletler Cemiyeti ile iş birliği yaptı. Eylül 1934’te SSCB Milletler Cemiyetine kabul edildi ve konsey üyeliğine seçildi. Polonya Versay Antlaşması’yla kendisine bırakılan Danzig Bölgesi’nin Almanya tarafından işgal edilme ihtimalinden endişe duydu. Önce Batı’daki meselelerle ilgilenmek isteyen Hitler, 1921 Fransa-Polonya ittifakını zayıflatmak ve Avrupa’da barış yanlısı bir izlenim oluşturmak istedi. Bunun için 1934’te Polonya ile saldırmazlık bildirgesi imzaladı. Kısa bir süre sonra Almanya’nın Avusturya’yı ilhak teşebbüsü Hitler’in asıl amacını ortaya çıkardı. Ancak bu teşebbüsün başarılı olamaması Hitler’i uygun zamanı beklemeye ve diğer meselelerle ilgilenmeye sevk etti.

1 Mart 1935’te Versay Antlaşması’yla Fransa’ya bırakılan Saar Bölgesi, halk oylaması sonucunda Alman yönetimine geçti. Versay’ın getirdiği askerî kısıtlamalardan kurtulmak isteyen Almanya, gizlice silahlanmaya başlayarak Ekim 1933’te Silahsızlanma Konferansı ve Milletler Cemiyetinden çekildi.

1934’ten itibaren kara, deniz ve hava kuvvetlerini güçlendirme çalışmalarını başlattı. Modern silah, araç ve gereç yapımına önem vererek asker sayısını 300 bine çıkardı. Gizlilik içinde devam ettirilen bu faaliyetleri fark eden İngiltere, savunma gücünü arttırırken Fransa da 15 Mart 1935’te mecburi askerlik süresini uzattı. İngiltere ve Fransa’nın bu faaliyetleri Hitler’e istediği fırsatı verdi. Bu gelişmeler üzerine ülkesini koruma gerekçesi ile 16 Martta askerliği mecburi hâle getirip asker sayısını 550 bine çıkardı. Versay Barış Antlaşması’nı tamamen ortadan kaldırmaya kararlı olan Almanya, 7 Mart 1936’da, askerden arındırılan Ren Bölgesi’ne asker gönderdi. Fransa bu durumu kabul etmek zorunda kaldı.

Almanya, 13 Mart 1938’de Avusturya ile birleştiğini ilan ederek burayı ilhak etti. Böylece Versay Antlaşması’nın son kalıntısından kurtulan Hitler, dış politikadaki ikinci hedefine ulaşmak için çalışmalara başladı. 

alman-parlemontosu

Çekoslovakya’nın Südetler bölgesinde 3,5 milyon Alman yaşamaktaydı. Burayı ilhak etmek isteyen Hitler’in bu ülkedeki Nazilerin çıkardıkları karışıklıklardan yararlanmak istemesi, iki ülke ilişkilerini bir bunalıma dönüştürdü. Hitler, 28 Mayıs1938’de Çekoslovakya’yı işgal etme kararı aldı. İtalya, Südet buhranı sırasında Almanya’yı desteklerken İngiltere ve Fransa bu konuda ortak bir cephe oluşturamadı. SSCB ise müttefiki Çekoslovakya’ya iç sorunları ve sınırları ortak olmadığı için yardım gönderemedi. Ara buluculuk faaliyetlerinin sonuç vermemesi Avrupa’da genel bir savaş ihtimalini ortaya çıkardı. İngiltere’nin önerisi üzerine Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere arasında 29 Eylülde Münih Konferansı toplandı. Bu Konferansta Südet, Almanya’ya verilirken Çekoslovakya toprakları İngiltere ve Fransa’nın garantisi altına alındı. Münih Konferansı’na davet edilmeyen ve Çekoslovakya ile ilgili kararlarda kendisine danışılmayan SSCB, Batılı devletlerden uzaklaşıp Almanya’ya yakınlaştı.

Münih Konferansı’nın ardından 2 Ekimde Polonya, Çekoslovakya’nın Teschen Bölgesi’ni işgal etti. 2 Kasımda da Macaristan, imzaladığı bir anlaşmayla Slovakya’dan sınır boyunca bir toprak şeridini aldı. 


e. Savaş Yılı: 1939

Çekoslovakya buhranında Batılıların pasif kalması, Berlin- Roma Mihveri’nin yayılma ve genişleme emellerini daha da arttırdı. Almanya ve İtalya’nın peş peşe çıkardığı buhranlarla Avrupa, Eylül 1939’da savaşın eşiğine geldi. Münih Konferansı’yla Çekoslovakya’dan Südet bölgesini alan Almanya, 15 Mart 1939’da Prag’a girerek Çekoslovakya’yı işgal etti.

Tamamı Almanlardan oluşmayan Çekoslavakya’nın işgali, Hitler’in yayılmacılıkta sınır kabul etmediğini gösterdi. “Hayat Sahası” politikası uygulanmaya koyuldu. Gelişmelerden yararlanan Macaristan, Rutenya’yı işgal etti. Hitler Memel’i de Litvanya’dan istedi ve imzalanan bir anlaşma ile Memel Alman yönetimine geçti.

Almanya’nın işgallerinden cesaret alan İtalya, 7 Nisanda, 1926’dan beri nüfuzu altında bulunan Arnavutluk’u işgal etti. Bu işgal Almanya tarafından desteklenirken İngiltere ve Fransa tarafından sert tepkiyle karşılandı. Alman ve İtalyan ittifakı 22 Mayısta “Çelik Pakt” ile pekiştirildi.

Almanya’nın ticari bir anlaşmayla Romanya’yı da nüfuzu altına alması, İngiltere’nin yatıştırma politikasından vazgeçmesinde etkili oldu. 

Almanya, Versay’la serbest şehir statüsüne geçirilen Dantzig’i Polonya’dan istedi. Bu istek kabul edilmeyince Almanya Polonya’yı işgal etmeye karar verdi. Ancak İtalya’nın 1942 yılı sonuna kadar savaşa girmeyeceğini bildirmesi üzerine Almanya SSCB’ye yaklaştı. 23 Ağustosta “SSCBAlmanya Saldırmazlık Paktı” imzalandı. Paktın gizli maddelerine göre Baltık Bölgesi ve Polonya toprakları iki devlet arasında pay edildi. Bu gelişme üzerine İngiltere ve Fransa, SSCB ile ilişkisini kesti. İngiltere, Polonya ile bir ittifak antlaşması yaptı. Bu siyasi gelişmeler neticesinde devletler bloklaşmaya başladı ve blokların birbirleriyle olan ilişkileri kopma noktasına geldi.

Almanya’nın, 1 Eylülde Polonya’ya saldırması üzerine İngiltere ve Fransa 3 Eylülde Almanya’ya savaş açtı. 

1.dünya-savaşına-katılan-devletler-ve-liderleri

II. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra SSCB’nin de katılmasıyla Polonya işgali hız kazandı. Daha sonra SSCB, Estonya, Letonya ve Litvanya’yı işgal etti. Finlandiya bütün çabalarına rağmen bazı sınır bölgelerini SSCB’ye vermek zorunda kaldı (1940). 

1.dünya-savaşı-döküm

YATIŞTIRMA POLITIKASI

II. Dünya Savaşı’na giden dönemde İngiltere Başbakanı Chamberlain’la özdeşleşen politikadır. Hitler’in esas ilgi alanının doğuda olduğuna inanan Chamberlain, SSCB’ye karşı Almanya’nın kendileriyle iş birliğine gireceğini düşünüyordu. Chamberlain, Münih Antlaşması ile Südet’i alan Hitler’in artık durarak kazandıklarını elinde tutmaya çalışacağını tahmin etti. Fakat 15 Martta Almanya, az sayıda Alman’ın yaşadığı Çekoslovakya’yı işgale başlayınca yatıştırma politikası sona erdi.

Prof. Dr. Baskın ORAN, Türk Dış Politikası, c. I, s. 408

 

Maginot Hattı

Fransız generalleri, 1930’larda dünyanın en güçlü savunma hattını kurmaya karar vererek Maginot Hattı’nı oluşturdular. II. Dünya Savaşı’na kadar hiç test edilmeyen bu hat, birbirinden bir top atımı uzaklıkta 50 savunma kulesi ve bunlara bağlantılı yer altı sığınaklarından oluşuyordu. Düşmanın ele geçirmesi neredeyse imkânsız olan sığınaklarda, askerlerin yaşaması için her şey mevcuttu. Maginot Hattı’nın iki zayıf noktası vardı: Belçika sınırı ve askerlerin ilerlemesini olanaksız kılan sıklıkta ağaç örtüsüyle Ardennes ormanları civarı. Fransızlar savaş başladığında Almanların kuzeyden savunmasız Belçika sınırından saldıracaklarını hesaplamışlar ve güçlerinin büyük bir kısmını bu bölgeye kaydırmışlardır. Almanlar ise Ardennes’de Fransız hatlarını yararak “aşılmaz” Maginot Hattı’nı geçtiler ve Belçika sınırına yığılmış Fransız ordularını arkadan sararak teslim aldılar.

Prof. Dr. Baskın ORAN, Türk Dış Politikası, c. I, s. 410


B. SAVAŞ YILLARI

1. Avrupa’da Savaş

 

İngiltere ve Fransa, Alman ekonomisini zayıflatarak savaşın süresini kısaltmak istedi. Bu iki devlet, İsveç’ten Norveç yoluyla Almanya’ya gelen kömür cevherinin gelişini durdurmak için Norveç kıyılarını mayınladı. Bunun üzerine Fransa’ya saldırmayı planlayan Almanya, Danimarka ile Norveç’i ele geçirdi. 10 Mayıs 1940’ta Hollanda, Belçika ve Fransa’ya saldırdı. Hollanda ve Belçika’yı kısa sürede ele geçirdi. Ardından Fransa da düştü. 22 Haziranda Almanya ile Fransa ateşkes kararı aldı. Yapılan anlaşma ile Fransa topraklarının büyük bir bölümünü işgal eden Almanya, kalan bölümde de kendi kontrolünde Vichy hükûmetini kurdu. 

hitler-paris

– Almanya’nın Norveç’i işgali üzerine İngiltere’de Churchil, Chamberlain’ın yerine geçti. (10 Mayıs1940)
– 10 Haziranda İtalya, İngiltere ve Fransa’ya savaş açtı.
– Ağustosta İtalya, İngiltere’ye karşı Kuzey Afrika’da harekâta başladı.
– İtalya, Ekimde Yunanistan’a saldırdı. Başarısız oldu ve Adriyatik’e çekildi.
– ABD, tarafsızlık politikasına devam etti.
– Fransız General de Gaulle (Dö Gol), Londra’ya kaçarak Fransa’nın kurtuluşu için mücadele başlattı. 

Almanya’nın, Avrupa’yı hızla işgal etmesi üzerine İngiltere Avrupa’da yalnız kaldı. Ağustos sonlarında Hitler, İngiltere’ye karşı hava saldırısı başlattıysa da başarılı olamadı. 

 

hava-bombardımanı-londra

Hitler, hava ve deniz kuvvetleri açısından üstün olan İngiltere’ye karşı başarı kazanmanın zor olduğunu anladı. Hayat sahası için gerekli zenginlikleri doğuda aramaya karar vererek SSCB’yi hedef seçti. Aynı zamanda SSCB’nin Alman hayat sahası içindeki Balkanlar ve Boğazlara doğru genişlemesi ve silahlanması, Almanya’nın çıkarlarına uygun değildi. Finlandiya’nın işgalinde SSCB ordusunun zorlanması Hitler’i saldırı için cesaretlendirdi. 

alman-askerleri-sscb-de

Almanya, SSCB işgalinden önce Balkanlara yönelerek Romanya ve Bulgaristan ile ittifak antlaşmaları yaptı. Kısa sürede Yugoslavya ve Yunanistan’ı ele geçirdi. Daha sonra 22 Haziran 1941’de SSCB’ye saldırarak “Barbarossa” harekâtını başlattı. Bu harekâtla 6 ay içinde SSCB’yi teslim almak isteyen Almanya, iklim şartlarından dolayı hedefine ulaşamadı. Buna karşılık iklime alışık Ruslar, Alman hatlarının en ileri uzantılarını durdurarak sınırlı da olsa onları geriletti. 

– İtalyan ve Alman kuvvetleri, 31 Mart 1941’de Kuzey Afrika’da ikinci harekâta başladı.
– Japonya, 7 Aralık 1941’de ABD’nin askerî üssü Pearl Harlbour’a saldırdı. 

Almanya, 1942 ilkbaharında ikinci saldırıya geçti ise de Moskova düşmedi. Aynı zamanda Almanya güneye doğru yöneldi. Amacı Kafkaslar üzerinden İran’a geçerek petrol kaynaklarını ele geçirmek, Batılıların Iran yolu ile SSCB’ye yardımını engellemek ve Hindistan’a ulaşarak Japonya ile birleşmekti. Alman ordusu Mayıs ayında Kırım’ı alarak Kafkaslara girdi ve “Maikop petroller bölgesi” düştü. Böylece SSCB’nin kömür ve elektrik kaynaklarının yarısı ele geçirildi. SSCB’nin orduları Stalingrad’a çekildi. 22 Ağustosta Stalingrad’da başlayan ve üç ay süren mücadele, Almanların yenilgisiyle sonuçlandı. Bu yenilgi Mihver Devletler için bir dönüm noktası oldu. 

SSCB’ye karşı mücadelede Almanya’nın kaynakları hızla tükenmeye başladı. Aynı zamanda ABD’nin savaşa girerek İngiltere ve SSCB’ye her türlü yardımı yapması üzerine Almanya topyekûn savaşa girdi ve işgal ettiği bölgelerdeki ekonomik kaynakları sömürmeye başladı. Savaşın ilk yıllarında işgal bölgelerindeki Almanya’ya karşı zayıf bir şekilde başlayan yer altı direnişleri, giderek güç kazandı. Almanya el emeğine ihtiyaç duyunca işgal bölgelerindeki işçileri fabrikalarda çalıştırmaya zorladı. Bu durum gençlerin yer altı direniş örgütlerine katılmasında etkili oldu.

 


2. Kuzey Afrika’da Savaş

1940’ta Fransa savaş dışı kalırken İtalya’nın savaşa girmesi Akdeniz ve Doğu Afrika’da İngiltere’yi zor durumda bıraktı. İngiltere, denizlere egemen bir devletti. İngiltere’nin mağlup edilebilmesi ancak İngiliz donanmasının en önemli üslerinin alınmasıyla sağlanabilirdi. Bu önemli üslerden biri de Süveyş Kanalı idi. Bu bakımdan stratejik ve ekonomik yönleriyle Kuzey Afrika, savaşan taraflar için önemli bir alandı ve savaşın genel seyrini etkileyecek nitelikteydi.

Savaşın ilk haftalarında İtalya, Cebelitarık, Malta, İskenderiye ve Süveyş’i; İngiltere ise Rodos’u ve İtalya’nın endüstri bölgelerini bombaladı. Bundan sonra İtalya, Afrika’da kara harekâtına girdi. İtalya 1940 Ağustosunda İngiliz ve Fransız Somalisi ile Sudan’a saldırdı ve bu bölgeden İngilizleri çıkarttı. Akdeniz’e kesin hâkim olmak isteyen İtalyanlar bu kolay başarıdan sonra İngilizleri tüm Afrika’dan çıkarabileceklerini düşünüp Süveyş harekâtına karar verdiler. 1940 Eylülünde İtalyanlar, Trablusgarp üzerinden saldırıya geçerek bir haftada Süveyş’in 150 km batısına kadar geldiler. Bu noktada karşı saldırıya geçen İngilizler, beş gün içinde İtalyanları Mısır’dan çıkardığı gibi Mart 1941’de İtalyan işgalindeki Bingazi’yi ele geçirdiler. 

İtalya, 31 Mart 1941’de Almanya’nın müdahalesi ile Kuzey Afrika’da yeni bir harekât başlattı. Almanya, bu harekâta büyük önem veriyordu. Plana göre İtalya güneyden; Almanya Kafkaslar ve Iran üzerinden Mısır’a gelip Orta Doğu Bölgesi’ni kıskaç içine alacaktı. Japonya’nın, Birmanya ve Hindistan üzerinden Iran’a gelmesiyle savaş sona erecekti. Bu yüzden Almanya, bu harekâta hem kara hem de hava kuvvetleri ile destek verdi.

Bingazi, Derne, Tobruk ve Sallum ortak Alman-İtalyan saldırısı ile İngiltere’den alındı. Bu durum üzerine İngilizler karşı saldırıya geçerek Alman-İtalyan kuvvetlerini Mısır ve Libya’dan attıkları gibi Bingazi’ye kadar ilerleyişini de sürdürdü. Bu harekâtla İngiltere İtalya’nın sömürgelerini elinden alırken Kuzey Afrika’nın büyük bir bölümünü ele geçirdi.

ABD, II. Dünya Savaşı’na girince Kasım 1942’de Fransa’ya ait Atlas Okyanusu ve Akdeniz kıyılarına asker çıkardı. Fas ele geçirilince İngiltere de İtalya’nın Afrika topraklarına karşı saldırıya geçti. 1943 Mayısına gelindiğinde tüm Alman ve İtalyan birlikleri teslim oldu. Müttefikler 250.000 kadar Mihver askerini tutsak aldılar. Bundan sonra müttefikler Avrupa’ya yöneldi.

 


3. Asya ve Pasifik’te Savaş
a. Savaş Öncesi ABD

I. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD Avrupa’daki gelişmelere karışmama kararı aldı. II. Dünya Savaşı çıktığı zaman Amerikan kamuoyu, Hitler’in diktatör (totaliter) rejimi, saldırgan politikası, Yahudilere karşı tutumu, demokratik rejimlere karşı bakışı ve antlaşmaları çiğnemesi sebebiyle Almanya’ya karşıydı. Ancak tarafsızlık politikası gereği ABD başkanı Roosevelt, savaş sırasında bir demeç vererek Amerikan halkından düşüncelerinde bile tarafsız kalmalarını istedi. Başlangıçta taraflara silah satmayan ABD, savaşın Almanya lehine dönmesi üzerine tarafsız yasalarını değiştirdi ve silah satışını serbest bıraktı. Alman ilerleyişi durdurulamayınca 1940’ta İngiltere’ye para ve silah yardımı da yaptı. 1941’de Amerika “Ödünç Verme ve Kiralama Yasası”nı çıkardı. Buna göre her ülke yiyecek ve savaş malzemesi dâhil her türlü yardımı “bedeli savaş sonunda ödenmek şartıyla” alabilecekti.

9-10 Ağustos 1941’de ABD ve İngiltere bir araya gelerek Atlantik Bildirisi’ni yayınladı.  

 

 

Atlantik Bildirisi:

II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere Başbakanı Winston Churchill ile o sırada henüz savaşa girmemiş olan ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt arasında Kanada açıklarında bir savaş gemisinde yapılan ve beş gün süren görüşmeler sonucunda 14 Ağustos 1941’de ortak bildiri yayınlandı. Bu maddeler daha sonra Birleşmiş Milletler Antlaşması’na dâhil edildi. Bildirinin maddeleri özetle şöyleydi:

1. Savaştan sonra toprak kazanılmayacak.
2. İlgili halkın onayı alınmadan toprak değişikliği yapılmayacak.
3. Uluslar kendi geleceklerini kendileri saptayacaklar (self-determinasyon).
4. Uluslararası iş birliği gerçekleştirilip geliştirilecek.
5. Temel ham maddelerden eşit biçimde faydalanılacak.
6. İnsanlar korku ve açlıktan kurtarılacak.
7. Açık denizlerde ticaret serbestliği gerçekleştirilecek.
8. Mihver Devletler silahtan arındırılacak ve savaştan sonra topyekûn silahsızlanmaya gidilecek.

Kâmuran GÜRÜN, Savaşan Dünya ve Türkiye (Savaş 1939-1945), s. 264-265’ten yararlanılmıştır.


b. Pearl Harlbour Baskını ve ABD’nin Savaşa Girişi

pearl

Japonya I. Dünya Savaşı’ndan sonra Pasifik bölgesinde ABD ve İngiltere’nin baskısı altında kalmıştı. Japon yöneticiler II. Dünya Savaşı ile bu baskıdan kurtulmak istedi. Savaş çıktığı sırada Japonya, Çin’in işgaliyle uğraşıyordu. İngiltere ve Fransa Avrupa’da savaşınca ABD, Uzak Doğu’da yalnız kalarak Çin’i desteklemekten vazgeçti. Böylece Japonya daha serbest kaldı ve güneye doğru yöneldi. İlk adım olarak da Hainan Adası’nı ele geçirdi. 1940’ta da Fransa, Almanya’ya yenilince Almanya’nın Vichy hükûmetine baskısı sonucu Japonya, Fransa’ya ait Çinhindi’nden stratejik üsler aldı.

Roosevelt, Japonya’ya petrol ambargosu koyarak Japon ekonomisini yıprattı. Bu meseleyi diplomatik yollarla çözemeyen Japonya, 7 Aralık 1941’de ABD’nin Pasifik üstünlüğünü simgeleyen Hawaii takımadalarından Honolulu’daki deniz ve hava üssü Pearl Harlbour’a saldırdı. Kısa sürede ABD’nin Pasifik Donanması’yla hava filosunun büyük bölümü etkisiz hâle getirildi. Bu saldırı üzerine ABD savaşa girmiş oldu. Ancak Japonya’nın ABD’nin Hawai’deki petrol depolarını vurmaması ve askerî açıdan önemli bu üssü işgal etmemesi, harekâtın stratejik açıdan başarılı olmasını engelledi. 

Almanya, Roma-Berlin-Tokyo Mihveri’ne göre bir yükümlülüğü olmamasına rağmen dört gün sonra ABD’ye savaş açtı. 

ABD, Ocak 1942’de İngiltere, SSCB ve yirmi iki devletin katılımı ile Birleşmiş Milletler İttifakını kurdu. Böylelikle Mihver Devletlere karşı ortak savaşma ve barış antlaşması imzalama kararı alındı. İlk önce Almanya’nın yenilgiye uğratılması kararlaştırıldı. Savaş sırasında karşılıklı antlaşmalar devam etmesine rağmen müttefikler genel olarak aralarında ortak strateji belirleyemedi.


c. Pasifik Savaşları

1942’ye gelindiğinde Almanya Avrupa’da; Japonya Uzak Doğu’da üstünlüğü elinde tutmaktaydı. Japonya, Pearl Harlbour saldırısından sonra güneye doğru yöneldi. ABD’nin Manila; İngiltere’nin ise Singapur ve Hong Kong’ta üslerini ele geçirdi. 

Daha sonra Birmanya’ya ve Endonezya’ya asker çıkararak ilerledi. Bölgenin hâkimi Hollanda 100.000 tutsak vererek teslim oldu.

Nisan 1942’de Japonya, Avustralya’da durduruldu. Mayısta Amerikan ve Japon filoları Mercan Denizi’nde karşılaştı ve Japonya burada yenildi. Savaş sırasında ABD donanmasının toparlandığını gören Japonya, vakit kaybetmeden ABD’nin Midway üssüne saldırı planladı. 4 Haziranda gerçekleştirilen Japonya’nın Midway saldırısı, başarısızlıkla sonuçlandı. Bu gelişme Pasifik’teki savaşın seyrini etkileyecek bir dönüm noktası oldu.  

C. BARIŞA DOĞRU

1. Avrupa’da Savaşın Sona Ermesi

14-24 Ocak 1943’te Roosevelt ve Churchill, Kazablanka Konferansı’nda aldıkları kararla “Mihver Devletlerin kayıtsız şartsız teslim alınması” için harekete geçtiler.

İtalya’yı Kuzey Afrika’dan atan Müttefikler Avrupa’ya yöneldi. Saldırı için en uygun yer İtalya idi. Temmuz 1943’te önce Sicilya’nın stratejik noktalarına hava saldırısı düzenlendikten sonra denizden çıkarma yapıldı. İngiltere ve ABD’nin bu harekâtı Stalingrad ölçüsünde bir başarı olmamakla beraber Mihver Devletlerin Avrupa’daki yenilmezliği sona erdi. Bu yenilgiler Mussolini’nin otoritesini sarstı. Mussolini, iktidardan düşerken yerine onun görevden aldığı Genelkurmay Başkanı Mareşal Badoglio başbakan oldu ve Müttefiklerle 3 Eylül 1943’te ateşkes anlaşması imzaladı. Almanya bu düzenlemelere tepki olarak Kuzey İtalya’yı işgal edip bir hava harekâtı ile Mussolini’yi tutsak olduğu yerden kurtardı. Daha sonra Almanlar, Roma’yı ele geçirerek Müttefiklere karşı savunma hattı kurdu. Müttefikler ancak Haziran 1944’te Roma’ya girip 1945 yılının başında Kuzey İtalya’yı ele geçirebildi.

6 Haziran 1944’te Alman işgali altındaki Fransa’ya İngiliz ve ABD birlikleri Normandiya kıyılarından girmeye başladılar. Almanların çok iyi tahkim ettikleri için hiç beklemedikleri Normandiya’dan Müttefik donanması büyük bir çıkartma yaptı. Müttefik birlikleri büyük kayıplara rağmen başarılı oldu ve Fransa’nın güneyinden gelen birliklerle birleşerek 26 Ağustosta Paris’e ulaştı. 

Eylül sonlarında Fransa ve Belçika’da savaş sona erdi. Doğuda ise Sovyet ordusu Polonya ve Baltık ülkelerine girdi. Eylülde Bulgaristan SSCB orduları tarafından işgal edildi. Romanya ve Finlandiya ateşkes istedi. Hitler, savaşın son aylarında durumun kötüleştiğini anlayınca işgalci güçlere karşı örgütlenerek gerilla direnişi yapmayı planladı. Ancak bunun için halkın direnme gücü ve zaman kalmamıştı. 

İtalya’da bu gelişmeler yaşanırken Almanya, SSCB ve batı cephelerinde güçlüklerle karşılaştı. Mayıs 1944’te Ruslar Kırım’ı da alarak Tuna’ya kadar ilerlediler. 

normandiya-çıkarması

II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru gelecekteki barışın esaslarını saptamak amacıyla Roosevelt, Churchill ve Stalin arasında 4-11 Şubat 1945’te Yalta Konferansı yapıldı. Churchill, Balkanlardaki İngiliz etkisinin sona ermesinden, savaş sonunda ABD’nin Avrupa’dan çekilmesinden sonra güçlü bir SSCB ile tek başına kalmaktan çekiniyordu. Bu nedenle, Fransa’nın da Almanya ve Avusturya’nın işgaline katılmasını sağladı. SSCB, Doğu Avrupa’dan ordularını çekmek ve serbest seçimlerin yapılmasını sağlamak için söz verdi. Ancak çekilmenin şartları ile Polonya’nın gelecekteki sınırları konusuna açıklık getirmedi. Almanya’dan tazminat almayı da garantileyen SSCB, Japonya’ya karşı savaşa girmesine karşılık kurulacak Birleşmiş Milletlerde üç sandalye (Sovyetler Birliği, Belarus ve Ukrayna) aldı. Böylece SSCB konferanstan en kârlı çıkan devlet oldu. Konferansta SSCB’nin Japonya’ya karşı savaşa girmesi karara bağlandı. 

Daha sonra gerçekleşen San Fransisco Konferansı sırasında 7 Mayıs 1945’te Almanya kayıtsız şartsız teslim olmuş ve Avrupa’da savaş sona ermişti. Bunun üzerine Müttefikler arasında Berlin yakınlarında Potsdam’da ABD, İngiltere ve SSCB arasında 17 Temmuz-2 Ağustos tarihleri arasında yeni bir konferans toplandı. Bu konferansa SSCB adına Stalin, ABD adına Truman katıldı. İngiltere Başbakanı Churchill ise konferans sürerken ülkesindeki seçimlerde yenilgiye uğrayınca yerini rakibi Attle’ye devretti. 

Potsdam Konferansı’nda, Almanya’nın teslim olmasından sonra ortaya çıkan sorunlar, yapılacak olan barış antlaşmalarının temel şartları ve yöntemleri belirlendi. Görüşmelerde Avrupa, Müttefiklerin istekleri doğrultusunda şekillendirildi. Almanya, dört işgal bölgesine ayrılarak ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB yönetimine bırakıldı. Ayrıca Almanya için ekonomik ve askerî kısıtlama ve yükümlülükler getirildi. Savaş suçlularının tutuklanmasına ve diğer ülkelerde bulunan Almanların Almanya’ya götürülmesine karar verildi. Avusturya ve başkenti Viyana’nın dört işgal bölgesine ayrılması, İtalya ile koşulları ağır olmayan bir barış anlaşması imzalanması karara bağlandı.

parisin-kurtuluşu

Kararları itibarı ile Avrupa’nın siyasi, askerî ve nüfus yapısı yönünden büyük önem taşıyan Konferansta, devletlerin çıkarları doğrultusunda gergin anlar yaşandı. Bu anlaşmazlıkların artması, daha sonra dünyanın başlıca iki nüfuz alanına veya iki bloka ayrılma dönemine girmesine yol açtı.

almanya-paylaşım


2. Pasifik’te Savaşın Sona Ermesi

Japonya, Filipinlerde General Mac Arthur komutasındaki ABD kuvvetlerine yenildi. Ekim1944’te yapılan Leyte Savaşı’nda Japon Donanması hemen hemen ortadan kaldırıldı. Daha sonra Pasifik Adaları alınarak Japon Adalarına ulaşmak, ABD’nin temel savaş stratejisi oldu. Ancak Japonya’nın bu şekilde teslim alınmasının Amerikan ordusunda büyük kayıplara sebep olacağı düşünülerek ilk kez atom bombası kullanıldı.

6 Ağustosta Hiroşima’ya atılan ilk atom bombası ile 70.000 kişi, 9 Ağustosta Nagazaki’ye atılan ikinci bomba ile 80.000 kişi öldü. ABD’nin Hiroşima üzerine atom bombasını kullanmasının ardından SSCB, 8 Ağustosta Japonya’ya savaş ilan etti ve Mançurya’yı ve 38. enlemin kuzeyindeki Kore topraklarını işgale başladı. Japonya, Nagazaki’nin bombalanması üzerine barış istemişti. Japonya 14 Ağustosta kayıtsız şartsız teslim oldu. 2 Eylül 1945’te ateşkes antlaşması imzalandı ve II. Dünya Savaşı sona erdi.10 Şubat 1947’de İtalya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Finlandiya ile Paris’te barış antlaşmaları yapıldı. Japonya’yla da 8 Eylül 1951’de San Francisco’da barış antlaşması imzalandı. Ancak, 1919 Versay düzenlemesinin kilit ülkesi Almanya’yla bu defa antlaşma yapılamadı.

 

mc-arthur-japonya-anlaşma

D. SAVAŞIN ETKİLERİ

1.Siyasi Sonuçlar

II. Dünya Savaşı’nın Müttefiklerce kazanılması ile Faşizm ve Nazizm gibi akımlar tasfiye edildi. 1945’ten sonra dünyanın siyasi yapısı yeniden inşa edilmeye başlandı. Mihver Devletlere karşı direnişe geçenler kazanç sağladı. Birçok ülkede savaşın olumsuz etkilerinden kurtulmak amacıyla reformlar başlatıldı.

Asya, Afrika ve Orta Doğu’da yaşayan halklar, II. Dünya Savaşı’nda, emperyalist devletlerin zayıflığını görerek bu devletlere karşı mücadeleye başladı. 1942’de Hindistan, Endonezya gibi ülkelerde millî kurtuluş hareketleri oluştu.

İngiltere ve Fransa’nın II. Dünya Savaşı sonunda galip devletler arasında olmasına rağmen ekonomileri oldukça bozuldu, sömürgeleri üzerindeki etkileri de azalmaya başladı. Savaşın mağlup devletleri İtalya ve Almanya’nın toprakları işgal edildi. Müttefik ordularının denetimi altında başkentleri Berlin ve Viyana da dâhil olmak üzere, Almanya ve Avusturya toprakları dört işgal bölgesine ayrıldı. Sömürge imparatorluğunu kaybeden İtalya, ekonomik ve siyasi alanda yeniden yapılanmanın güçlükleriyle karşı karşıyaydı. 1946’da düzenlenen bir halk oylamasıyla İtalya’da cumhuriyet rejimine geçildi.

Savaşın diğer mağlup devleti Japonya, ABD orduları tarafından işgal edildi. Japonya savaş sırasında işgal ettiği toprakların yanı sıra XIX. yüzyıl sonlarından itibaren elde ettiği toprakları da geri vermek zorunda kaldı. ABD, tekrar savaşa girmesini yasaklayan demokratik bir anayasa hazırlaması, orduyu kaldırma ve eğitim reformu gibi köklü yenilikler yapması konusunda Japonya’ya baskı yaptı. II. Dünya Savaşı’nda SSCB’nin Almanya’ya karşı önemli zafer kazanması, Çekoslovakya başta olmak üzere bazı Avrupalılar tarafından SSCB’nin kurtarıcı olarak görülmesine sebep oldu. Böylece kuruluşundan itibaren ilk kez bu kadar saygı gören SSCB’nin 1930’larda karşılaştığı uluslararası alandan dışlanma süreci sona erdi. Avrupa kıtasının yarısına hâkim olan SSCB, savaş sonunda büyük bir güç hâline geldi.

II. Dünya Savaşı’ndan en az etkilenen ABD, atom bombasına sahip olmakla önemli bir avantaj elde etti. Birleşmiş Milletlerin New York’u, Uluslararası Para Fonunun (IMF) Washington’u merkez olarak seçmesi ABD’nin gücünü ve Avrupa merkezli uluslararası sistemin sona erdiğini göstermekteydi. Dünyadaki altın rezervinin % 75’ine sahip olan ABD’nin, dünya sanayi üretiminin % 50’sini ve uluslararası ticaretin % 25’ini elinde bulundurması da bu ülkenin dünyadaki konumunu güçlendirdi. I. Dünya Savaşı sonunda barışı korumak amacıyla kurulan Milletler Cemiyeti, büyük devletlerin tesiri altında kalarak tarafsızlığını koruyamamıştı ve II. Dünya Savaşı’na yol açan krizleri çözememişti. Bu yüzden daha II. Dünya Savaşı sırasında dünya barışını sağlamak amacıyla ABD ve İngiltere, Atlantik Bildirisi’ni yayınlayarak Birleşmiş Milletler Teşkilatının temelini attı. 1943’te de Moskova Konferansı ile ABD, İngiltere, SSCB ve Çin daimî bir barış teşkilatının kurulması üzerinde anlaşmaya vardı. Bu devletler 1944’te Washington’da teşkilatın taslak biçimini, görevlerini ve yetkilerini belirledi. 

Şubat 1945’te Yalta Konferansı’nda ABD, İngiltere ve SSCB, Mart 1945’e kadar Mihver Devletlere savaş ilan eden devletlerin Birleşmiş Milletlere üye olarak kabul edilmesine karar verdi. Aynı yıl Birleşmiş Milletleri resmen kurmak için San Francisco Konferansı toplandı. Bu Konferans’ta ABD, SSCB, İngiltere, Çin ve daha sonra Fransa’nın katılımıyla oluşan büyük devletler teşkilat üzerinde kesin üstünlük kurmak ve bunu antlaşmaya eklemek istedi. Küçük devletler olarak adlandırılan kırk altı devlet ise buna karşı çıktı. Görüşmeler sonucunda Genel Kurulda devletlerin eşitliği, Güvenlik Konseyinde büyük devletlerin üyeliklerinin sürekliliği ve “veto” haklarının varlığı kabul edildi. Konferans sonunda Birleşmiş Milletler Antlaşması kabul edilerek Birleşmiş Milletler Teşkilatı kuruldu ve Milletler Cemiyeti 19 Nisan 1946’da yetkilerini bu Teşkilata devretti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kalıcı bir barış hedeflenirken iki yıl gibi kısa bir sürede gergin bir ortama girildi. Savaş sırasında ortaya çıkan fikir ayrılıkları iyice belirginleşerek devletler arasında kutuplaşmalar görüldü. Devletler, II. Dünya Savaşı sonunda önemli güç hâline gelen ABD ve SSCB’nin liderliğinde, ideolojik ayrılığa dayalı “Batı Bloku” ve “Doğu Bloku” adı altında gruplara ayrıldı.  

birleşmiş-milletler-teşkilat-şeması


2. Ekonomik Sonuçlar 

II. Dünya Savaşı’nda şiddetli çarpışmalar ve hava bombardımanları, Almanya başta olmak üzere Avrupa’da birçok kentin hasar görmesine, fabrikaların, limanların ve demiryolu hatlarının yıkılmasına üretim ve ticaretin olumsuz yönde etkilenmesine sebep oldu. Tarım ve sanayi üretimi 1939’a göre % 30- 70 arasında düşüş gösterdi. Maddi hasar tahminen 2 trilyon dolara yaklaştı. Savaş sonunda İngiltere ekonomisi iflas etti. Savaş sırasında Avrupa ülkeleri önemli miktarda paralar kaybettikleri gibi 1945- 1946’da önemli fiyat artışlarıyla karşılaştılar. Fransa’da fiyatlar 1945’te % 38, 1946’da % 63 oranında yükseldi. 1939’dan 1945’e kamu borçlanmaları İngiltere’de üç, Fransa’da dört, ABD’de altı, Almanya’da on kat arttı. 

Temmuz 1944’te kırk dört devlet, ABD’de yeni bir uluslararası para sistemi kurmak üzere bir araya geldiler. Görüşmelerde devletlerin paralarının altın ya da altına çevrilebilir paralar aracılığıyla garanti altına alınması kararlaştırıldı. O dönemde ABD, önemli altın rezervlerine ve gelişmiş bir sanayi gücüne sahipti. Bu yüzden yeni uluslararası sistem Amerikan dolarına dayanıyordu. Dolar, altın yerine kullanılabilen uluslararası para birimi oldu. Washington’da, 45 ülkenin imzasıyla “Uluslararası Para Fonu” (IMF) kuruldu. Ayrıca “Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası” oluşturularak üye devletlerin yeniden yapılanma ve kalkınma çabalarına maddi destek sağlanması amaçlandı.

II. Dünya Savaşı sonrası devletlerde, I. Dünya Savaşı sonrasına göre sarsıntısız ve hızlı bir ekonomik düzelme görüldü. 1949’da ekonomi eski canlılığına kavuştu. Savaşın açtığı tüm hasar kısa sürede onarıldı. Avrupa, hemen hemen tüm deniz aşırı kolonilerini yitirmesine karşın savaş öncesi herhangi bir dönemde görülmeyen verimliliğe ve refaha ulaştı. Avrupa’nın yeniden toparlanışında toplumun tüm kesimlerinin aynı amaçla iş birliği yapması etkili oldu. Avrupa yanında SSCB ve Japonya’da da aynı ilerlemeler görüldü.

II. Dünya Savaşı sadece cephede değil cephe gerisindeki sivillerin de hayatını kaybettiği bir savaş olmuştur. Hava saldırıları, karne uygulaması, işgal edilen ülkelerin talan edilmesi, sivil esirlerin öldürülmesi, verem, tifüs gibi hastalıkların yayılması ayrıca Nazilerin üstün ırk yaratma gayesiyle engellileri, Yahudileri, Romanları, Sintileri, ten rengi farklı olanları toplama kamplarında yok etmeleri neticesinde 60 milyona yakın kişi hayatını kaybetti. Bunlardan yaklaşık 21 milyonu SSCB vatandaşı, 13,5 milyonu Çinli,7 milyonu Alman’dı. SSCB, 1939’daki nüfusunun % 13’ünü, Almanya % 10’unu, Polonya ise % 16’sını kaybederken Batı Avrupa ülkeleri ve ABD savaştan daha az etkilendi. 

Savaş sonunda Avrupa ve Asya’da çeşitli nüfus hareketleri görüldü. 1945’te Avrupa’da, Almanya tarafından gönüllü ya da zorla çalıştırılan milyonlarca yabancı işçi, savaş esirleri ve toplama kamplarından sağ kurtulanlar Alman topraklarını terk ettiler. Buna karşılık SSCB ordusundan kaçanlar ve daha önce Orta Avrupa’daki topraklardan ayrılmak zorunda kalan Germen (Cermen) kökenli 12 milyon insan, Almanya’ya geri dönmek için hareketlendi. Japonya’nın Asya’da işgal ettiği ve 1945’te kaybettiği topraklarda yerleşmiş bulunan Japonlar da ülkelerine geri döndü. 

Japonya’ya atom bombasının atılması, işgal bölgelerinde Almanlarla iş birlikçilerin gerektiği gibi cezalandırılamaması; Almanya’nın toplama kamplarında insanlık dışı uygulamaları, Balkanlar’da Sırplar ve Hırvatlar arasında sonu gelmeyen düşmanlık ve Japonlar tarafından Asya’da işlenen savaş suçları toplumlarda telafisi zor izler bıraktı. Savaş sonunda sorumluların yakalanması ve yargılanmasına çalışıldıysa da tam anlamıyla başarılı olunamadı.


4. İnsan Hakları İhlalleri 

II. Dünya Savaşı’nda insan hakları ve uluslararası anlaşmalar ihlal edildi. Özellikle Almanya, SSCB ve Japonya savaş esirlerine ve sivillere yönelik kötü muamele, yargısız infaz, talan, askerî neden olmaksızın yakıp yıkma vb. faaliyetlere yönelerek savaş kurallarını ihlal etti ve savaş suçu işlediler. Aynı zamanda siyasi görüş, ırk ve din ayrımına dayalı cinayet, toplu öldürme, sürgün ya da diğer insanlık dışı eylemlerle insanlık suçu işlediler. Nazi Almanya’sı, Avrupa’nın Yahudi ve Roman azınlıklarının ve muhaliflerin önemli bir kısmını toplayarak ölüm kamplarında yok etti. 1945’te Müttefik Devletler, Potsdam Konferansı’nda II. Dünya Savaşı’ndaki hukuki olmayan ve insanlık dışı uygulamaların sorumlularının yargılanmasına karar verdi ve yedi maddelik bir uluslararası sözleşme hazırlayarak bu yargılamada takip edilecek usul ve esasları tespit etti. 

nürnberg-mahkemesi

Kasım 1945’ten Ekim 1946’ya kadar Nürnberg’de, uluslararası bir mahkeme tarafından suçlu görülen Nazi Alman yöneticileri, Nazi Partisi siyasi liderleri ve diğer suçlular da mahkeme karşısına çıkarılarak yargılandı. 1946’da Tokyo’da kurulan bir mahkemede de Japon yöneticiler yargılandı. Yargılama sonucunda hapis, müebbet hapis ve idam cezaları verildi. II. Dünya Savaşı’nda yaşananlardan dolayı “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme” 9 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edildi. Savaş sırasında işlenen insanlık suçları “soykırım” olarak adlandırıldı. Bu kapsama giren suçlar ve suçluların cezalandırılması ile ilgili kararlar alındı. 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Teşkilatı, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ni kabul etti.  

E. SAVAŞ YILLARINDA TÜRKİYE 
1. II. Dünya Savaşı’nda Türk Dış Politikası 

Nisan 1939’da İtalya, Arnavutluk’u işgal etti. Bu durum Türkiye, İngiltere, Fransa’yı birbirine yaklaştırdı ve karşılıklı yardımlaşma antlaşmaları için görüşmeler başladı. Bu dönemde Türkiye’nin askerî araç gereç yönünden yetersiz olması ve SSCB’ye karşı savaşa girme ihtimali büyük miktarda askerî ve mali yardım istemesine bu da görüşmelerin yavaşlamasına neden oldu. 23 Ağustos 1939’da Almanya ve SSCB’nin imzaladıkları dostluk ve saldırmazlık paktıyla Doğu Avrupa’yı aralarında paylaşmaları Türkiye’nin dış politikası ile ilgili hassas dengeleri bozdu. Bir yanda İngiltere ve Fransa diğer yanda SSCB’nin bulunması izleyeceği politikada bir yol ayrımına gelen Türkiye’yi zor durumda bıraktı. İlk önce her iki tarafla da iyi ilişkilerini sürdürmek istedi. SSCB’nin daveti üzerine 25 Eylülde Moskova’ya giden Türk Dışişleri Bakanı, İngiltere ve Fransa ile imzalanacak antlaşmaya bu ülkenin de katılımını sağlamaya çalıştı. Buna karşılık SSCB ise Boğazlar geçiş statüsünün kendi lehine değiştirilmesini ve Boğazlar üzerinde Türkiye ile birlikte söz ve kontrol hakkı ve Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile yakınlaşmasını engellemek istemiştir. Görüşmelerden olumlu bir sonuç çıkmaması üzerine Türkiye, 19 Ekim 1939’da İngiltere ve Fransa ile “Karşılıklı Yardım Antlaşması”nı imzaladı. Antlaşma Avrupalı bir devletin Akdeniz’de savaşa yol açan bir saldırısı hâlinde Türkiye’nin, her iki devletle “etkin bir iş birliği” şartını getiriyordu. Bu antlaşmanın Türkiye’ye getirdiği sorumluluklar, İngiltere ve Fransa’nın öncelikle taahhüt ettiği ayni ve maddi yardımların yapılmasına bağlandı. Ayrıca antlaşmaya eklenen ayrı bir protokolde Türkiye, kendisini SSCB ile savaşa girmek zorunda bırakacak herhangi bir yükümlülükten muaf tutuldu. 

İtalya’nın 10 Haziran 1940’ta İngiltere ve Fransa’ya savaş ilan etmesiyle antlaşmada öngörülen durum açıkça ortaya çıktı. Ancak SSCB-Alman yakınlığı devam ederken Türkiye’nin Müttefikler yanında savaşa doğrudan katılması SSCB’nin tepkisine yol açabilirdi. Bu yüzden Türkiye, kendisine vaat edilen silah ve malzemenin verilmeyişini ve ek protokolü gerekçe göstererek teklife olumlu cevap vermedi. 

1940 yılı sonlarına doğru Balkanlarda kendisini hissettirmeye başlayan Alman-Sovyet rekabeti, Eylül ayından itibaren Türk-SSCB ilişkilerinde kısmen bir iyileşme sağladı. Bu durumu değerlendiren Türkiye, bölgedeki dengeleri koruma amacına yönelik bir birlik oluşturmak için çaba sarf ettiyse de istenilen sonuç elde edilemedi. 

İngiltere, 1941 yılı başlarında Hitler’in Balkan Harekâtı’na başlamasıyla Almanların Türkiye üzerinden Orta Doğu petrollerine ulaşmasından endişelendi. Bunun üzerine İngiltere, Türkiye’nin kendi yanında savaşa katılması durumunda her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu belirtti. Yunanistan’ın Almanlarca işgali ve Bulgaristan’ın Mihver Devletler safında savaşa girmesi, tehlikeyi Türkiye sınırına kadar dayandırdı. Bu gelişmelerden sonra Almanya, Türkiye ile İngiltere’nin yakınlaşmasını önlemeye çalıştı. 18 Haziran 1941’de Almanya ile Türkiye arasında bir saldırmazlık paktı imzalandı. 22 Haziranda Alman ordularının SSCB üzerine saldırıya geçmesiyle Türkiye üzerindeki baskı azaldı. 

1941 yılı sonlarında Almanların Orta Doğu ve Kafkasya bölgesine yönelik harekâta girişmesi, ABD’nin savaşa girmesi ve SSCB’nin Almanya ile savaş içinde bulunması Müttefik devletlerin Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa girmesi konusundaki taleplerini daha da arttırdı. 

Almanların Kasım 1942’de Stalingard yenilgisinden sonra Müttefiklerin Türkiye üzerindeki beklentilerinin artmasıyla İngiltere ve Türkiye 30 Ocak 1943’te Adana Konferansı’nda bir araya geldi. Yapılan görüşmelerde, Türkiye’nin savaşa katılmak için hazırlıksız olduğu ve özellikle SSCB’nin savaştan galip çıkması hâlinde duyduğu ciddi endişeler dile getirildi. İngiltere konferans sonunda Türkiye’nin askerî ihtiyaçlarının tespit edilerek Müttefik devletlerce yapılacak yardımın arttırılabileceğini bildirdi. Böylece Türkiye Müttefiklere yakınlaşmakla beraber savaş dışında kalmayı başardı. Aynı yılın sonlarına doğru Moskova’da, bir araya gelen Müttefik güçler, SSCB’nin ısrarı ile Türkiye’nin savaşa girmesi konusunda ikna edilmesini kararlaştırdı. Bunun üzerine İngiltere ve Türkiye dışişleri bakanları 5-6 Kasım tarihlerinde Kahire’de bir araya geldi. Türkiye Müttefiklerin savaşa girmesi konusundaki teklifleri reddederek savaş dışı kalmayı sürdürdü. 

1943 başlarında İngiltere’nin Türkiye’yi savaşa dâhil etme konusunda ısrarcı olmasının iki sebebi vardı. Birincisi Almanya’yı etkisiz hâle getirmek için Avrupa içlerine girmek zorunda olması, ikincisi ise savaş sonunda stratejik bir öneme sahip olan Balkanlarda oluşabilecek bir boşluğun SSCB tarafından doldurulmasından endişe duymasıydı. Dolayısıyla Türkiye’nin bölgede açacağı bir cephenin bu sebepleri ortadan kaldıracağını düşünmesiydi. 

Müttefiklerin isteği üzerine Türkiye’yi savaşa katılma konusunda ikna etmek isteyen Roosevelt ve Churchill, İnönü’yü Kahire’ye davet etti. Böylelikle, 4-6 Aralıkta gerçekleşen Kahire görüşmelerinde İnönü Türkiye’nin ihtiyacı olan silah ve malzemenin sağlanması şartıyla savaşa katılmayı ilke olarak kabul etti. Ancak 1944 yılı başlarında Türk ve İngiliz askerî yetkililerinin Türkiye’nin ihtiyaçlarının tespiti konusundaki çalışmaları sonuca ulaşamamıştır. Bu durum Müttefiklerin Türkiye’ye yaptıkları yardımı kesintiye uğratırken taraflar arasındaki ilişkileri durma noktasına getirdi. 1944 yılı içerisinde Türkiye, Müttefiklerle olan ilişkilerini yeniden canlandırmaya gayret etti. Bu amaçla askerî nitelikli Alman gemilerin Boğazlardan geçmesini engelledi ve Almanya’ya yaptığı ihracatı durdurdu. Türkiye 23 Şubat 1945’te savaş sonrası düzenin oluşturulacağı San Francisco Konferansı’na katılabilmek ve Yalta Konferansı kararları uyarınca Birleşmiş Milletler Teşkilatının asil üyeleri arasında yer alabilmek için Almanya’ya savaş açtı. Ancak savaş ilanı yalnızca simgesel bir hareket olarak kaldı.


2. II. Dünya Savaşı’nın Türkiye’ye Etkileri 

1.dunya-savaşı-sırasında-türkiye-ekonomisi

Türkiye II. Dünya Savaşı’na fiilen katılmamasına rağmen, savaşın getirdiği ağır ekonomik şartları tümüyle yaşadı. Savaş ihtimaline karşılık ülke gelirinin önemli bir kısmı savunma alanına ayrıldı. Hedeflenen ekonomik planlar ve sanayi yatırım programları ertelenmek zorunda kaldı. Seferberlik dolayısıyla tarım ve sanayi sektöründe iş gücünün azalması üretimin büyük ölçüde gerilemesine sebep oldu. 1929 Ekonomik Buhranı sonucunda büyük ölçüde daralmış olan ithalat, daha savaşın ilk yıllarında yarı yarıya düştü. Müttefik ülkelerin Türkiye’nin Almanya ile olan ticari faaliyetlerini durdurma yönündeki telkinleri ekonomik gelişme sürecini de durdurdu.

Savaş yıllarında Türkiye’de izlenen ekonomik politika, büyümeyi ve gelişmeyi hızlandırmak hedefinden ziyade mal darlığını hafifletmek, fiyat artışlarını frenlemek, karaborsa ile mücadele etmek ve sosyal adaleti sağlamak gibi hedeflere yönelmişti. Çünkü savaşın başladığı ilk günlerde hemen hemen her eşyaya önemli ölçüde talebin olması, gereksiz yere fazla mal alınarak stoklanmasına yol açtı. Bu malların yüksek kâr elde edilerek satılması mevcut hükûmetleri bazı kararlar almak zorunda bıraktı. Yersiz fiyat yükselmelerine engel olmak amacıyla fiyatları yükseltilen maddelere “narh koyma” bu kararlardan bir tanesiydi. 18 Ocak 1940’ta çıkan ve 1942’de değişikliğe uğrayan “Millî Korunma Kanunu” alınan tedbirlerin dayanak noktası oldu. Millî Korunma Kanunu, hükûmete ekonomik hayatı düzenleyici çok geniş imkânlar sağlamaktaydı. Bu kanun ile üretim, dağıtım ve tüketim ilişkileri tümüyle devlet kontrolü altına alındı. Devlet, gerektiğinde üretimi aksatan işletmelere el koyabilme yetkisine sahipti. Dış ticaretin düzenlenmesi ve kontrolü gibi müdahaleler de devlet eline bırakıldı. Ayrıca hükûmet, halkın ve millî savunmanın ihtiyaç duyduğu maddelerin değer fiyatının ödenmesi karşılığında almaya ve amacına göre ihtiyacı olan kurumlara kârsız vermeye yetkiliydi. Millî Korunma Kanunu’nun 6. maddesine dayanarak Petrol Ofisi, Et ve Balık Kurumu gibi bazı kurumlar oluşturuldu. 

1942’de büyük kentlerde karne uygulamasına geçildi. Ticaret Ofisi ve Iaşe Müsteşarlığı gibi yeni kurumlar oluşturuldu. Bu kurumlar, temel tüketim mallarının karne ile dağıtım kontrolünün yanı sıra iç ve dış ticarette fiyatları tespit etme gibi görevleri de üstlendi. Sıkı fiyat kontrolü birçok malın piyasadan çekilmesine sebep oldu. Her ülkede savaş zamanlarında az çok görülen karaborsa ve fiyat artışları kent nüfusunu etkiledi. 

Temmuz 1942’de yeni kurulan hükûmet, malların stoklanarak piyasadan çekilmesini engellemek amacıyla piyasa üzerindeki fiyat denetim ve düzenlemelerini azalttı. Iaşe Müsteşarlığının kaldırılması ile gıda maddelerinde fiyat denetimleri de hafifletildi. Bu politika değişikliği istenilen amaca ulaşamadı. Karaborsa ve haksız kazanç daha da arttı. Savaş döneminin en yüksek enflasyonu bu dönemde yaşandı. Bu yıllarda Türkiye’nin savaşa girme ihtimalinin artması üzerine savunma giderlerine ayrılan pay yeterli görülmedi. Aşırı ve vergilendirilemeyen kazançlar ile yüksek enflasyon da dikkate alınarak Varlık Vergisi ve Toprak Mahsulleri Vergisi olmak üzere iki olağanüstü vergi uygulaması getirildi. 

Varlık Vergisi Kanunu, 11 Kasım 1942’de kabul edildi. Verginin amacı savaşı fırsata dönüştüren işletmelerin haksız kazançlarının önüne geçmekti. Fakat varlık vergisi uygulamada sermaye sahibi bazı gayrimüslim yurttaşların aleyhine bir takım sonuçlar doğurdu. Yurt içinde ve yurt dışında tartışmalara yol açan vergi uygulaması 15 Mart 1944’te kaldırıldı. Varlık vergisi alınmayan çiftçilerden de 1944’te ayni olarak alınan Toprak Mahsulleri Vergisi 1946’da kaldırıldı. Grafiklerde (70. sayfa) de görüldüğü gibi devletin aldığı önlemler neticesinde 1944 ve 1945 yıllarında fiat artışında gerileme, gayrisafi millî hasıla oranında da artış gözlendi. 

Türkiye’de yaşanan ekonomik sıkıntılar sonucunda 1940 ve 1945 yıllarında nüfus artışında azalma görüldü. 2. “Beş Yıllık Sanayi Planı” uygulanamadı. Savaş bittiğinde Türkiye ekonomisi 1934’te bulunduğu gelişme düzeyinin altına düştü. 

Bu dönemde 1942 yılı hariç millî gelirde sanayi ve tarımsal üretim sürekli olarak düşüş gösterdi. Yıllık sanayi üretimi 1940- 45 döneminde ortalama % 5,6, tarımsal gelir % 7,2, millî gelir ise % 6,3 geriledi. Devlet sanayisindeki daralma, özel sanayiye göre daha az olmuştur. 

Savaşın uzun süreli etkileri bakımından en ağır sonucu, sermaye birikiminde oluşan gerileme oldu. Millî kaynakların büyük ölçüde savunmaya ayrılması ve yatırımların yapılamaması bunda etkili oldu. 

Bu dönemde savaş şartlarına rağmen devlet harcamalarının bir kısmı eğitim ve kültüre ayrıldı. Örneğin 1939-1945 döneminde eğitime ayrılan yatırımlar cumhuriyetin ilanından savaşın çıktığı yıla kadar yapılmış olan toplam yatırımdan daha fazla oldu. Bir yandan ilkokul yapımına hız verilirken diğer taraftan 1940’ta çıkarılan bir kanunla köylülerin kendi yörelerinde ve pratik bilgilerle eğitilmesini öngören Köy Enstitüleri kuruldu. Böylece mesleki ve teknik okul sayısı savaş boyunca üç katına, bu okullardaki öğrenci sayısı ise aynı dönemde dört katından fazlaya çıktı. Basın yayın organlarıyla beraber okur-yazar oranının artması dünyadaki siyasi, edebî ve sanatsal gelişmeler yakından izlenmeye başlandı. 

II. Dünya Savaşı’nın olumsuz etkileri Türk edebiyatına da yansıdı.Türk yazar ve şairleri daha çok sosyal gerçekçilik akımının etkisinde kalarak ülkenin içinde bulunduğu sosyal değişim ve gelişmeyi bütün yönleriyle eserlerinde işlediler. Şiirde serbest nazımı savunan Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat Horozcu, Melih Cevdet Anday’ın öncülüğünü yaptığı “Garip Akımı” bu dönemde ortaya çıktı. Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Behçet Necatigil ve Sait Faik Abasıyanık bu dönemin önemli şair ve yazarlarındandır. 

Savaş yıllarında insanların siyasi gelişmeleri takip etme isteğinden dolayı, radyo sevilip yaygınlaştı. Ankara Radyosunun yanı sıra, Istanbul Radyosu deneme yayınlarından sonra 1943’te sürekli yayına geçti. Bu dönemde halk müziği derleme çalışmalarının dinleyenlere sunulduğu “Yurttan Sesler” programları yapıldı. Münir Nurettin, Hafız Burhan başta olmak üzere pek çok Türk sanat müziği sanatçısı plaklarında türkülere yer verdi. 1940’ta İstanbul Konservatuarının “kuramsal bir eğitim vermek” üzere açılması da Türk musikisi açısından önemli bir gelişme oldu. Sanat müziği ile ilgilenenler geniş kitlelere ulaşmak için halk müziğinden yararlandı. Sadettin Kaynak başta olmak üzere bazı bestekârlar ise halk türküsü tarzında şarkılar bestelediler. Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses, Perihan Altındağ Sözeri gibi dönemin önemli sanatçıları radyo programları ve taş plaklarla kendilerini halka tanıttılar.

tarih-şeridi

tarih-şeridi-2

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir